İnsanlar durup dururken, ya da kendi başlarına çıldırmazlar, değil mi? Ya da soruyu şöyle değiştirelim. İnsanlar kendilerini yönlendiren sebepler olmasa durup dururken içmezlerdi, değil mi?

Oysa şair, ya da müzisyen ne güzel söylemişti? “Kimi dertten içermiş, kimi neşeden, kimi de şişeden!(1)  Kimi de benim gibi dertlenmekten, takdir edilmemekten, yanlış anlaşılmaktan, ya da hiç anlaşılmamaktan.

Şöyle özetlemeğe çalışsam derdimi? Bir devlet dairesinde, yüksek tahsilli de olsam basit bir devlet memuruydum. Kısaca üç yıl kadar yengeç gibi yan-yan gidip, sonrasında bir basamak yükselen yahut da yükselebilen, sicil notun ne olursa olsun, ister yüz üzerinden yüz, ister elli…

Yasalar böyleydi (efendim?)

Ne edersen et, ne kadar gayretli olursan ol, istersen ağzınla kuş tut, istersen bilmem nereni yırtarcasına çalış, didin, statün(2) aynıydı, eli kıçında dolaşan(3), sırtı kalın(3) ya da amirlerinin gözüne girmeyi bilen, kapçık ağızlı(3) ile.

Hele ki o eli, münasip yerinde hiç değiştirmeksizin dolaşan çok iyi yağ çekmesini(4), yalakalık etmesini(4) de biliyorsa ve de dahi hem dayısı varsa senin de üst taraflarında bir yerlerde olurdu, mümtazen(5) terfi etmiş gibi, hak ettiğinin bilmem kaç derece üstünde bir maaşla.

Dayısı olması da gerekli değildi asla. Dayısının, üvey kardeşinin, bacanağı gibi (meselâ) bir akrabası olsa bile yeterli idi birçok konularda.

Ve benim yan şubemdeki arkadaşın böylesine yakın, dayısı gibisinden birileri, bir yakını vardı. Sen istediğin kadar birçok şeyleri hak ettiğine ne kadar inanırsan, inan, netice kesindir. O kişi için tanıdığın, ya da tanıdığın tanıdığının iki dudağı arasında şekilleniyordu sonuç.

Sonrası resmî yazışmalara dökülüyor ve gereği nasıl olması gereğince değil, arzulandığınca, istenildiğince şekilleniyordu. Sen istediğin kadar; “Hak, hukuk, adalet, vatan, millet, Sakarya…” gibi sözlerle bilmem nerelerini güç duruma düşürecekmiş gibi, bağır, çağır, ya da yırtın. Sonuç sıfırdır.

Hatta…

Ağzına, susturmak için bir parmak bal çalmak bile çok görülür.

            İşte yaşadığım bu idi benim. Bunun için mesai bitiminin sonunda ve öncesinde bir ayaküstüne(4) uğramıştım. Zaten o gün mübarek Cuma, ertesi gün de tatil olduğu için sıkıntımın olmayacağı bir gündü yaşayacağım. (Tabiidir ki -alın- yazımda varsa!)

Hak ettiğini alamıyorsan, hak ettiğini, hak etmediğine inananlar olup da, hakkını hak etmeyenlere veriyorlarsa, basit bir eleman, arkası, dayısı, falanı, filânı olmayan biri olarak ne, ya da neler yapabilirdin ki?

Hakkını aramak mı? Güldürmeyin insanı, ya da bir garibanı(7). Kim, neyi kaybetmişti ki, bu gariban bulmuş olsundu ki? Hakkını, hukukunu…

Acil bir yaşam şekli yer etti gözlerimin ve duygularımın ötesinde, ilk kez dolu dolu değilse de, terbiyemin müsaade ettiği kadar bir meslektaşıma küfrettiğim. Üst düzey bürokratlardan(8) birinin emrettiği bir raporu müsvedde(9) olarak hazırlamış yetiştirmiş, bilgisayarda tamamlamaya çalışıyordum.

O arkadaş, hani malûm eli şeyinde dolaşan, üstelik dalga geçer gibi;

“Ne haber tertip?” deyip kazık gibi dikilmemiş miydi, başımda. Hafakanlar basmıştı(10) dört bir yanımı. Hani; “Gölge etme, başka ihsan istemem! (11) diyesim geldi dilimin ucuna. Demedim, ama umutsuzca bir çırpınışla;

“Arkadaşım! Patronlar acil olarak rapor istediler, destek olsan da yetiştirsem. Sen müsveddeden oku, ben de ekrana kaydedeyim.”

Eee! Bilgisayar yeni icat edilmişti! Karınca kararınca(12) iki gün verilen kursta bir şeyleri yerleştirmeye çalışmıştık beyinlerimize, benzer arkadaşlarla, işlerimize engel olmayacak şekilde. Ne de olsa serde(13) gençlik vardı! Gereği kadar depolamıştık depolamamız gerekenleri, ama öyle on parmak, çatır-çatır ahenginde(14) değil.

Beş dakika…

On dakika…

Daha fazla değil. Bıktı, sıkıldı arkadaş. Elindeki müsvedde kâğıtları fırlatırcasına masamın üzerine fırlattıktan sonra;

“Boş ver yağ! Devlet ne veriyo ki, böle beygir gibin çalışıyon!” dedi, boş bulunup sokak ağzıyla.

Küfretme moduna girmiştim;

“… Git! Eğer bir yerde, bir özel şirkette sana bu maaşı verecek özel bir yer bulursan, söz ben senin emrinde çalışacağım!” diye bağırdım.

Korkudan ödü bilmem neresine kaçmış, kuyruğunu bacakları arasına saklama gayretinde bir sokak köpeği gibi uzaklaştı, bir daha da görmedim onu, bizim olduğumuz kat koridorlarından geçerken bile.

Muhtemeldi ki eli şeyinde dolaşma hakkını benim olmadığım yerlerde tüketiyor olsa gerekti, bilmem gerekmeyen, beni hiç de ilgilendirmeyen…

Bu düzen öyle bir düzendi işte. Dayın var mı? Var! Yürü o zaman, kim tutardı ki seni? Ehilmişsin(15), dirayetli(15) imişsin, mastırın(16) varmış, bir değil, iki lisanı bihakkın(17) biliyormuşsun, yeterliliğin tartışılmazmış…

Hiçbiri önemli değildi, dayın var mıydı, dayın? Yeterliydi o işte. İsterse dıdının dıdısı cenahından(18) olsun. Yeterdi. Garibansan düz yolda şaşırırdın, oysa öteki dağdan aşırırdı kervanını, işte o kadar.

İlk bira durağından sonra, musiki sesleri dışarıya taşan bir yere girdim. Bir votka-meyve suyu istedim. Yoksa istediğim bir cin-tonik, ya da bir bardak kırmızı şarap mıydı? Önemi var mı?

Zıkkım(19), ya da alkol işte(19)! Etanol, ya da metanol, ya da anılan adlarıyla, metil alkol, etil alkol. Metil alkol öldürürmüş de! Lâf işte! Öteki öldürmez miymiş, dünyaya kazık mı çaktırırmış ki, yani? Dünya Sultan Süleyman’a kalmamış(20), tabii ki ölecektik!

Ölmek kolaydı da, peki, öte tarafta hesap vermek? Benim için kolaydı? Zıkkımlandın mı? Evet! Zina(21)? Tabii! Kumar? Hayhay!

Yetim malı yemek? Asla! Adam kayırmak, rüşvet(21), iltimas(21), hak yemek, özellikle yetim hakkı, şirk(21), iftira(21), gıybet(21), yalan-dolan, yalan yere yemin etmek, hile-hurda falan? Onlar da, ne ola ki?

“Koyun cehenneme, üç-beş zaman kalsın, yansın, aklı başına gelir!” Peki sonrası? Allah da, melekleri de bilir sonrasını. Peki, yalan dünyanın menfaatlerini paylaşanlar? Ben henüz gitmedim öteye, bilmiyorum, gidip de oralarda birbiriyle karşılaşanlar var mıdır, onu da bilmiyorum, ayıp değil ya!

Gerçekten şişede durduğu gibi durmuyor(muş) bu meret(22)! Ahreti sorgulamak sana mı kaldı be ayyaş(23) adam! (O adam; ben oluyorum tabii, açıklamaya gerek yok!)

Haddimi aştım Allah’ım affet ki, sen affedicisin. Affettin mi, de bakayım! Otobüse binince biletimin son rakamı tek olursa merhametine sığındığımı kabul ettiğini varsayacağım.

Ve Stop End(24)! Yoksa affetmediğine inanırsam, bakkala uğrar, bakkal kapalıysa evde ne bulursam dibine darı ekeceğime(25) emin ol!

O kafayla da olsa sallanmadan bindim halk otobüsüne, akşamın oldukça ilerlemiş vakitlerinde. Eee! “Vakti kerahet(26) bitmiş, vakti ricat(26) gelmişti, hani meselâ…

Otobüse binip de bileti alır almaz biletin son numarasına baktım; tekti. Demek ki Tanrım beni affetmeyi kafasına koymuştu! Özür diledim, ne için olduğunu bilmeden, sızmak, uyumak, uyumakla sızmak arası bir tavır, eda ve umursamazlıkla uyur gibi, uyurcasına.

İlerleyen duraklardan birinde biri oturdu yanıma, hoşlanabileceğim bir parfüm, mentol, ya da nane kokusu vardı, demek ki yanıma oturan bir bayan olsa gerekti. Gözümü hafifçe aralamamla birlikte dile geldi sanki çiğnediği sakızı hissettirmek istemezcesine;

“Affedersiniz! Alkol kokuyorumdur mutlaka. Rahatsız ediyorsam, yanınızdan kalkayım, son koltuklara doğru gideyim, ya da ilerlerde bir yerlerde ayakta durayım!”

“Dert etmeyin bayan, hem yerinizden bile kıpramayın. Benim de sizden farkım yok. Üstelik kaç çeşit içkiyi birbirine karıştırdığımı da hatırlamıyorum şimdi…”

“Ama sarhoş değilsiniz!”

“Onu da bilmiyorum, hem bilmem de gerekli değil zaten!”

“Ne gibi?”

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar(27), değil mi? Yaşantıdan beklentilerinin şekillenmesi sadece mutlu eder onu, oysa mutlu olman engellenirse, teselliyi böyle bunakça(28), ahmakça(28) şişelerde ararsın!”

“Biraz ağır olmadı mı sözleriniz?”

“Gerçek; gerçektir. Ağır, ya da hafif olması hiç önemli değil!”

“Benim için de yani?”

“Ne gibi?”

“Ben sizden özür diliyorum, siz sanki bana diyorsunuz; bunak, ahmak sözlerini!”

“Bağışlayın! Aklımın ucundan bile geçmez, sizin gibi güzel bir hanımefendiye böyle sözler sarf etmek. Lütfen bağışlayın kabalığımı!”

“Bir şartla!”

“Nasıl bir şart?”

“Otobüsün durduğu yerde inip devam etmek, birbirimize dertlerimizi iletmek gibi!”

“Vallahi varım!” demek geçti içimden. Yüküm yetmemiş gibiydi, hem destek verecek olduktan sonra, devam etmekte ne sakınca olabilirdi ki?

“ Peki! Bu sözünüzden ‘Devam edelim!’ anlamını mı çıkarmalıyım?”

“He, ya!”

“Anladım!”

“Ben de! Saat kaçta?”

“Kaçta derseniz?”

Zırvaladığımızın(29) farkında bile değildik.

Oysa aklım başıma “Dank” etmek için sıra bekliyor gibiydi. Biletin son numarasına karşılık devam etmeyeceğime dair Tanrıma verdiğim sözümü hatırlamıştım.

Tanrının belki de beni sınamak için önüme çıkardığı onun eseri olan, ama adını bile bilmediğim güzellik için Tanrıma verdiğim sözden vazgeçecek miydim? Üstelik tam anlamıyla mayışmaya başlamıştım.

Ve ben bu durumdaki insanların, kısaca sarhoşların “Yanlış yapabileceklerine” akıl erdirecek gibiydim!

Aklıma henüz gelmişçesine başımı kaldırmaya çalıştım ve sanki demişim gibi;

“Varım, dedim ama güzel bayan beni bağışlayın. Tanrıma bu akşam devam etmeyeceğime dair söz verdim, hem oldukça da yüklüyüm sanırım. Yarın ister gündüz, ister akşam, istediğiniz yerde sizi ağırlamak isterim. Keza mutlaka sizi dinlemek ve derdinizi anlamak istediğimi de söylesem, bağışlar mısınız beni?”

“Demek ki her şeye rağmen Tanrıyla aranız iyi?”

“Yaşamımda sırtımı dayadığım, güvendiğim, inandığım bir tek Tanrım var, ona karşı yanlışlarım, yanlışlıklarım olsa bile sığınmamı kabul eden, beni hoş gören Tanrım.”

“Benim yok maalesef!”

“Öyle deme güzel bayan, mutlaka sizin de vardır!”

“Derim! Yasaklayacak mısınız? Hem zaten durağıma yaklaştım. Saçmalığınız bol, ama iyi insansınız! İyi geceler!”

“Bu böyle bitmesin, küskün gibi. Özür dilemek hakkını bana bağışlayın lütfen. Ve ben sizi dinlemek istiyorum. Yarın…”

“Doğru ya, yarın… Saat 1100 de Luna Parkta…”

“İstasyon tarafında, giriş kapısında…”

“Olacağım!”

“Bekleyeceğim efendim!”

Biz kim miydik? Adımız, sanımız, işimiz, gücümüz, sebeplerimiz…

Ne bileyim ben? Benimki belli idi aşağı-yukarı, öyle “Biraz kül, biraz duman(30)” gibi değil. Her zaman, her yerde, her şeyde vardım, ama tütün ve sigara nefret ettiğim şeylerdi, kokusu bile. İyi ki mekânlarda o Kanunla(31) sigara içmek yasaklanmıştı, rahattım. İçkimin sebebine gelince…

Aslında bunun için gerçek bir sebebim de yoktu, ama sebep uydurmak o kadar kolay ve imkân dâhilinde idi ki, meselâ bugün için “Kahır(32)” diyeyim, ya da “İnkisardan öte!”

Eve geldim, çene düşüklüğüme paydos! “Allah rahatlık versin!” ben gibilere de, ben gibi olmayanlara da. O güzel bayana böyle bir dileği iletmiş miydim? Bana; “Pardon!” hatırımda değil, ama Tanrıma, ona lâyık olmasam bile güvenimle o genç bayana Tanrım vasıtasıyla “Allah rahatlık versin!” dileklerimi iletiyorum, yatağımın kenarından. Duşumu sabah yaparım artık, uykum çok var “Sızmak üzereyim!” demem ayıp kaçacak, çünkü.

Sabahlarda tüm iyilikler, tüm güzellikler, huzur, sükûn ve “İyi” kelimesi içine neler sığarsa, neler sığdırılabilirse hepsi şekilleniyordu. Ilık bir duş, nefsi köreltecek(33) bir kahvaltı ve özellikle bir kahve(34) her şeyin üstesinden geliyordu, insan içinden geldiğince arzular ve yerine getirmeye gayret ederse, çalışırsa...

Vakit geçmek üzereydi, verdiğim sözü unutmamıştım, hem benden önce gelirse idi, hiç umudum yoktu, ama hani meselâ…

Onu sap(35) gibi bekletmemeliydim!

Bir çiçekçiden bir tek beyaz bir karanfil aldım. Beyaz karanfilin anlamı eğer aklımda yanlış kalmadıysa; “Saflığın, temizliğin” sembolü idi. Ben de hiçbir yanlış düşüncemin olmadığını dillendirmek istemiştim galiba.

Belki de bunun için akla gelen en yakın ihtimal; “Ekilirsem!” çekincesi olabilirdi, o zaman bu karanfili bir kenarlara koymak, ya da ekildiğime göre bir yerlere dikmem kolay olur, olabilirdi, günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak!

Taksilerin hepsi benim için sıradaydı(!) akşamki gibi iş kıyafetimle değil, neredeyse bayramlık kıyafetimle idim. Dolaysıyla taksi şoförlerinin beni beklemeleri doğaldı(!) da bu; “Kabaramazsın Kel Fatma!” tavrındaki hindi gibi kubarmamın(36) anlamı ne olaydı ki? Çok kız, bayan arkadaşım olmuştu, vardı, içimde fesatlık(37) olmayan.

Dolaysıyla akşamki, adını bile bilmediğim bayandan şöyle -ya da- böyle etkilenmiş olmam mümkün değildi, üstelik içki içen, hatta sarhoşumsu olan birinden. Ben ki, bekârlığında içki haklarının tümünü tüketmek, sonrasında durulmak düşüncesindeydim, hani meselâ “Balık kavağa tırmandığında” kısmetim çıkıp da evlendiğimde (güya).

Peki, adama sormazlar mıydı? “Madem gönlün yoğ idi, neden ikrar verdin ki?(38) diye. Yok, söylemek istediğim bu türkü dizesi değildi. Madem hiç ilgi alanında değildi, neden kabul ettin ki; “Yarın, saat 1100 de” sözünü. Şart mıydı? Ah sarhoş kafa!

Gerçekten insanlar o kafalarıyla yanlış yapmaya daha mı meyilli oluyorlardı ki? Oysa şimdi ayıktım. Peki, kendimi sorgulamaktan yoruldum. Düşünmeyeceğim işte ve artık! Olağandışı, ya da olağanüstü düşünce yoruyor insanı (Bir kere daha anladım).

Vaktim müsaitti, beni bekleyen taksileri umursamadım. Sallana sallana bindim bir otobüse. Vaktinden öncesinde belirtilen yerde olacaktım, o genç (ve lâf aramızda güzel) bayanın geleceği hakkında hiçbir umudum olmamasına rağmen.

Ha! Güzel ve genç olduğunu nereden mi biliyordum? Sarhoş kafa işte, o an öyle görmüş olabilirdim, şimdi hatırlamıyorum bile simasını, üstelik karşılaşınca tanır mıydım, bu da muamma(39) idi, benim için.

Düşünürken elimle çenemi kaşımak gibi kötü ya da tuhaf bir huyum vardı. Sakallarım tıyırdadı(40) elimde, gülümsedim kendi kendime. Etrafımdakilerin o malûm kelimeyi diyecek olmalarına aldırmaksızın. Çünkü o söz gelmişti aklıma: “Evlinin ahmağı sabah kalktığında, bekârın ahmağı akşam yatarken tıraş olurmuş!”

Ahmaklık yakışıyordu bana be, elimdeki tıyırtıya rağmen! Hani inkâr etmeme de gerek yoktu ya, hadi neyse! Şu anda yapacak, ya da elimden gelecek bir şey yoktu!..

Yaşamımda böyle bir şeyi biri bana anlatsa kesinlikle inanmazdım, inanamazdım. Ben anlatınca da kimsenin inanmayacağını biliyorum, ama gene de savunma amaçlı olarak söylemeğe çalışayım;

Bir kadının belirlenen yere vaktinden önce gelmesi mümkün müydü? Parka geldiğimde, daha doğrusu parka yaklaşırken, elinde gazete olmasına rağmen, oturduğu kanepe üzerinde ikide bir saatine bakarak etrafını gözleyen genç bir bayan dikkatimi çekti, akşamki görüşüme karşın biraz toplu, tombul, ama gene de güzeldi.

Beni görünce, tanımışçasına yüzü aydınlandı, ayağa kalktı, benim ona yaklaşmam gerekirken o adımlarını hızlandırdı sanki ve elini uzatmadan önce sordu;

“Akşamki bey?”

“Evet, alkolün bir futbol maçındaki gibi gecikmelerini oynarken, size karşı zırvalayan kişi; ben Murtaza!”

“Ne demek istediğinizi anlamadım, ama ben de akşamki Muallâ!”

“Oh ne âlâ, ne âlâ!” demek geçti içimden, zırvalamak parayla değildi ya. Ama demedim.

“Haydi, bir bahçede semaver(41) isteyelim, yetmezse başka bir tane daha!”

“O kadar uzun sürmez anlatmak istediklerim.”

“Ama hissediyorum ki bir kitap doldurabilir…”

Durdum, sözümü bitirmek istercesine yeteri kadar bir süre ve sonrasında “Mi?” soru ekini tamamladım.

“Sanmıyorum, ama gene de tedbirli olup ‘Belki!’ demek isterim.”

“O zaman gecikmeyelim güzel bayan, semaverlerin kötü bir huylarının olduğunu ve gecikenlere çok kızdıkları biliyorum!”

“Polyanna(42) gibi düşünüyorsunuz.”

“Hayır, düşünmüyorum. Yaşama bir ayna olarak bakıyorum, sağımı sol, solumu sağ gösterse de yansıyışım aynı biçimde şekillendiğinden…”

“Peki, akşam?”

“O başka! Sırtımın kavi(43), ensemin kalın, kısaca dayımın olmamasının göstergesinin yarattığı bir bunalım. Vaktimiz yeterli olursa anlatırım, olmazsa başka bir zaman, belki! Ama şimdi hemen koşuşturalım, yerimizi kapmasın kimseler…”

“Diyorsunuz, hem de bu vakitte?”

“Bugün Cumartesi, belli mi olur? Ben şemsiyemi yanıma alayım da, yağmur ister yağsın, ister yağmasın, umurumda değil.”

“Galiba; ‘Haklısınız!’ demem gerek!”

“Deyin! Deyin! Bence mahzuru yok!”

Oturduk bir yerlere, semaver geldi.

“Dinliyorum!” dedim, kısaca.

“Gerçekten bir dinleyene, içimi gönül rahatlığıyla boşaltmaya ihtiyacım var, şom ağızlı(44) yakınlarımdan birine değil de, beni tanımayan, sonramda beni ve anlattıklarımı duyup, teselli edip sonrasında beni unutacak birine.”

“Anlat kardeşim, anlat ki rahatlayasın, çözümse, belki üretir, üretebilirim, hiç olmazsa danışırım birilerine...

Ve bil ki, yaşın, başın, tahsilin, konumun hiç önemli değil benim için. Üstelik ‘Kardeşim’ dedim size, güvenin ve unutmamı istediğiniz anlatacaklarınızı da mutlaka unuturum, yapabilirsem çözüm sonrası birbirimize “Allahaısmarladık!” deriz. Belki sadece isminiz kalır yâdımda!”

“Unutulmamak güzel bir şey olsa gerek. Oysaki…”

“Kesintisiz devam edin, lütfen!”

“Beni sevdiğine inandığım, benim de onu tüm mevcudiyetimle sevdiğim biri vardı. Anlıyorsun değil mi, tüm mevcudiyetimle?..

Ve o beni dün ortada bıraktı. Belki de kıskançlıklarından bunaldığımı söyleyince. Beni öylesine ‘İyot gibi açıkta bıraktı!(45) ve gitti. Dün gece, yalnızlığımı kendimle paylaştığım, ortada kaldığımın belgesi ilk günümün gecesi idi. Allah’a şükür kimseye muhtaç, ya da ihtiyaç duyan biri değilim. Annem-babam-kardeşlerim, evim, arsam, dün geceden garajda bıraktığım, bugün erkenden alıp bir kenara park ettiğim arabam bile var!”

Durdu, durakladı bir süre, çayından büyükçe bir yudum aldıktan sonra devam etti;

“Ama bu adam beni önce kendine âşık, sonrasında da deli etti. Kimse kimseyi sevmeye mecbur değil, fakat dürüst olmalı er kişi, sırtını döndüğünde arkasında bir harabe(46) bırakmamalı. Viran(46) olmamalı arkasındaki. Dostça vedalaşmalı kişiler, beraber yaşantılarının saygısına hürmeten, bırakalım sevgi sözlerini bir kenara…”

Çayını bitirme gayretindeydi, ben de aynı gayreti yaşadım.

Semaverden ikinci bardakları doldurma gayretindeyken, nefesini saçlarımda hissettiğim heybetli(47) bir gölge dikildi başıma, ya da başımıza, sonrasında park; gürleyen bir sözle irkilip çınladı;

“Muallâ! Sinirlenişime tahammüllü olmayıp hemen birini mi buldun? Sen benim dünyamdın, vazgeçemeyeceğim. Yaşamımdaki tek çiçek, tek aşk, tek sevgili…

Bana bunu nasıl yaparsın, hem de daha yirmi dört saat bile geçmeden…”

O pehlivan yapılı adam Muallâ’yı dinlemeye, ya da cevap hakkını kullandırmaya hiç niyetli değil gibiydi. Cebinden bir şey çıkarttı, tek el bir “Pat!” sesi duyuldu, herkesler etrafımıza doluşurken.

Muallâ vurulmuştu bir yerlerinden ve sandalyesinden kaykılıp yığılmıştı yere, gözleri açıktı. Nabzı atmıyordu kontrol ettiğimde.

Ve o genç adam polisler geldiğinde bile aynı ritimle tekrarlıyordu sözlerini;

“Muallâ… Muallâ… Seni çok seviyordum Muallâ… Muallâ… Muallâ…”

Artık ne söylese kifayetsizdi(48). Bir takvim yaprağından aldığım nota göre; “Elden gittikten sonra döndürülmesi imkânsız olan şeylerin dört adet olduğu” belirtilmişti: Belki çoğu bilinen şeylerdi, ama bence önemli olan şuydu; olmuş bir kaza...

Ben bu sonuncusuna; “yaşatılan bir cinayet” diyorum, hem de hiçbir şey bilmeden, anlamadan, dinlemeden, söz hakkı bile tanımadan…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) İnkisâr: Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilenç’tir ki öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

(1) Kimi dertten içermiş, kimi neşeden…  Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(2) Statü; Bir kuruluşun çalışmasıyla ilgili tüzük, kararname, nizamname. Bir topluluk ya da toplum içinde bir kimsenin durumu, ya da kazandığı saygınlık.

(3) Eli Kıçında Dolaşmak; Aslı daha kaba söylenen bir deyim. Boş, bomboş, hiçbir iş yapmaksızın, hiç kimseye yararı olmaksızın, tufeyli gibi dolaşan, iyi niyetli olmayan varlık.

Sırtı Kalın (Sırtı Pek); Varlığı yerinde. Kalın giyinmiş. Genelde, uzmanlık konusu yağcılık olarak birilerine sırtını dayamış, bu nedenle hakkı olmayan şeyleri (özellikle para) kazanan, muhtemelen para ile her şeylere sahip olabilen değersiz kişi.

Kapçık Ağızlı; Sünnet olanların organından alınan gereksiz deri parçasının çenesi düşük vatandaşlar için kullanıldığı deyim.

Kapçık, Kapcık, Kapçuk; Tahıl tanelerinin kabuğu. Boş mermi kovanı. Gelincik otu. Zamanından önce doğuran hayvan anlamlarına gelmekle beraber özellikle Trakya ve Marmara bölgelerinde sünnet olanlardan alınan deri parçası anlamına da gelmektedir.

(4) Yağ Çekmek; Kendisine çıkar sağlayacak kimseleri aşırı bir biçimde övmek.

Yalakalık Etmek; Yağcılık etmek; dalkavukluk etmek. Yaranmak amacıyla aşırı derecede övgüde bulunmak.

(5) Mümtazen Terfi; Olağanüstü, fevkalade yükselme olarak belirlenen bu deyim, yükselme sırası gelmediği halde, çalışmalarında (özellikle baktıkları dosyalar başarılı olan hâkimlerde) üstün başarı gösterenlerin erken terfi etmesidir.

(6) Ayaküstü; Ayakta durarak, oturmaksızın, hemen o anda, kısa bir sürede.

(7) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(8) Üst Düzey Bürokrat; Bir devlet kurumunda çalışan üst düzey yönetici. (Müsteşar, Yardımcısı, Genel Müdür, Yardımcısı, Daire Başkanı, Vali, Kaymakam, konsolos, büyükelçi vb.)

(9) Müsvedde; Bir şeyin kötü bir benzeri. Yazı taslağı, karalama.

(10) Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.

(11) Gölge Etme, Başka İhsan İstemem;  Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği söz. “Yolunda giden işime bir zararın dokunmasın da başka herhangi bir istediğim yok!” anlamındadır.

(12) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(13) Serdetmek; İleri sürmek. Başında, başlangıcında söz konusu etmek.

(14) Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

(15) Ehil; Bir işi en iyi biçimde yapacak düzeyde bilgisi olan, usta yeterli ve yetkili. Bir yeteneğe, yeteneğe sahip olan.

Dirayetli; Becerikli, yetenekli, usta. Kavrayış ve zekâsı üstün.

(16) Mastır; Üniversite diplomasıyla, doktora arasındaki akademik araştırma.

(17) Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.

(18) Dıdının Dıdısı Cenahından; Dıdının didisi, yahut didinin didisi, didinin dıdısı şeklinde de kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları anlatmak için kullanılan bir deyim.

(19) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.

Alkoller İle İlgili Kısa Ansiklopedik Bilgi; Alkol karbon atomuna doğrudan doğruya bağlı olan organik bileşiklere verilen genel ad olup Etanol, etil alkol ya da bitkisel alkolün formülü bilindiği gibi C2H5OH ya da C2H6O şeklindedir. Metanol, metil alkol ise C2H3OH formülüyle ifadelenmektedir ve gerçekten Etanola göre zehirlidir.

(21) Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı…  şeklinde başlayan Peygamber Hazreti Süleyman için yazılan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Pir Sultan ABDAL’a, Bestesi; Ahmet HATİPOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(22) Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.

(23) Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.

(24) Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.

(25) Dibine Darı Ekmek; Bir şeyi sonuna kadar tüketmek, bitirmek.

(26) Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); Sözlük bilgilerine göre dinen kerâhet vakti; güneşin doğuş, batış ve tam tepemizde bulunduğu vakitlerdir. “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır.

Vakti Ricat; Vazgeçme vakti,  askerlik görevinde de gerileme, geri çekilme, geri kaçma vaktinin geldiği anlamlarındadır.

(27) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.

(28) Bunakça; Genelde 65-70 yaşlarından sonraki insanların davranışları gibi, beynin normal fonksiyonunu gerçekleştirememesi.

Ahmak; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, aptal, salak avanak. Gerzek, gabi.

(29) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(30) Biraz kül, biraz duman o, benim işte … diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Şiir ya da Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi;  Avni ANIL’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(31) Sigara Yasağı Kanunu; 4207 Sayılı Kanun.

(32) Kahır; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülme.

(33) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(34) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. Blog sayfamda yer alan “KAHVE” dizelerinin sonu şöyledir; “Ne çorba, ne ıhlamur, ne çayda var bu güzel tad, / Kahve içince insan sanki bulur gizli hayat, / Bundan sonra sözlerim anlaşılmaz kalır bayat / Aşk bile yorgun düşer kahveyi sevmekten sonra.”

(35) Sap; Öyküdeki anlamı sap gibi işe yaramaz bir halde durmak. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.  (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)

(36) Kubarmak; Gubarmak şeklinde de kullanılan bu kelime, kibirlenmek, gururlanmak, böbürlenmek anlamında yöresel olarak kullanılmakta, tahminen “kabarmak” kelimesinin kartlaşmış hali olsa gerek. Ancak Sivas ve yörelerinde çokça kullanılan sözün anlamı çiçek ve bitkilerin kısa zaman içinde boy vermesi anlamındadır. Nitekim Âşık Veysel bir türküsünde; “Baharda erimiş dağların garı, Dağlarda gubarmış dağ çiçekleri” demiştir.

(37) Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama, hile durumu.

(38) Madem dilber meylin yoğudu bende / Ezelinden ikrar vermeye idin… KARACAOĞLAN

(39) Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

(40) Tıyırdamak (Tıvırdamak); Asıl anlamı sessizce gitmek gibi olsa da, yöresel olarak elin az uzamış sakalın olduğu yüze sürtüldüğünde duyulduğu zannedilen ses.

(41) Semaver; İçine konulan suyu ısıtmaya yarayan kömür yakacak ocağı kendi içinde bulunan, elektrikle çalışanları da olan, bakır, pirinç gibi metallerden yapılmış, genellikle çay demlemekte kullanılan, bir tür çaydanlığı olan, musluklu kap.

(42) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen bir kız çocuğunun öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna.

(43) Sırtı Kalın (Pek, Sırtı Kavi); Varlığı yerinde. Kalın giyinmiş. Genelde, uzmanlık konusu yağcılık olarak birilerine sırtını dayamış, bu nedenle hakkı olmayan şeyleri (özellikle para) kazanan, muhtemelen para ile her şeylere sahip olabilen değersiz kişi.

(44) Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.

(45) İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak.  Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

(46) Harabe; Ören. Eski yapı veya şehir kalıntısı, yıkıntı.

Viran, Virane; Yıkılmış ve yanmış yapılardan geriye kalan yıkıntı, yıkılmış, çok harap olmuş yapı.

(47) Heybetli; Görünüşü korku ve saygı uyandıran, büyük, ulu, azametli.

(48) Kifayetsiz; Gerekli bilgi ve yeteneği olmayan, yeterli olmayan, ehliyetsiz. Eksiği olan, yetecek kadar olmayan. Gereken, istenen niteliği olmayan. Verimli olmayan.