“Seni sevmemi bekleme benden! Karın olurum, sevgilin olmam! Evliliğin gerektirdiği görevleri yerine getirir, getirmeğe çalışırım, yedirir, içirir, giydirir, kuşandırır, bedenini hoş ederek karılık da yapar, çocuğunu, çocuğumuzu doğururum, ama seni sevmemi bekleme benden!”

“Madem sevmiyordun, madem sevmeyecektin, madem gönlün yoktu bende(1), belki de gönlün başkasındaydı, o halde neden evlendin ki benimle?”

“Bir başkası yok yaşamımda, olmadı da. Ben belki naturamın(2) gereği; ‘Hayatta ben en çok babamı sevdim (3)!’ Onun bir dediğini iki etmek ne haddime? Hem Mevlâna’nın dediği gibi; ‘Beni bir ben bilirim, bir de Yaradan. Bana bir ben lâzımım, bir de anlayan(4) ki o sen değilsin!”

“O zaman mesele hallolmuştur güzel gelin. Ben bedenini, hizmetini değil, sevdiğimi, hatta ufak yaşlardan beri tapındığımı, yani seni istiyordum. Babalarımız, analarımız hoş olsunlar, ama sana, sen beni istemeden dokunursam, kahrolayım(5), derviş(6) olayım, çelebi(6) olayım. Eğer senin başka düşüncen varsa, söyle hemen…”

“Büyüklerimi ve büyüklerini üzmek asla aklımdan geçmez. Seni de üzmek hakkım değil, mademki bu yuvayı kurduk, gereklilikler neyi gerektiriyorsa, gereğince ve elimden geldiğince yaparım.”

“Gereklilikler önemli değil Aysenin. Bir ömrü paylaşmak önemli, ama sevgiyle! Aksi takdirde bu paylaşım olmaz, adsız bir şeyler olur. Bu oda bizim değil artık, yalnızca senin, ben öteki odayı paylaşacağım kendimle, yalnızlığımla, hayallerimle, düşüncelerimle. Haydi, Allah rahatlık versin!”

“Dürüst davrandığım için incinme, küsme! Ben karınım senin, istediğin zaman…”

“Sana sevgisiz olarak elimi sürmek bana yakışmaz. Sen kendini yaşa, kendine lâzım olduğun kadar, Mevlâna’dan dillendirdiğin gibi, hem sevgisiz…

Ben kendimi yaşayacağım, sevgimle. Tekrar iyi geceler, ömrün hep aydınlık olsun, bu ve bundan sonraki benim yaşayacağım karanlık geceler gibi değil!”

Genç kız bir şeyler söylemek istedi, oturduğu puf(7) üzerinden kalkmak eğilimindeyken. Güngör aldırmadı onun davranışına, yüklükten bir pike(8) alıp, uzandı orta odadaki kanepeye, hayallerini gözden geçirmek istercesine; “Ne umdum, ne buldum?” dercesine.

Üç kardeştiler; Aysenin, Günsenin ve Göksenin. Göksenin en küçükleriydi, daha liseyi bitirirken kısmeti çıkmış, evlenmişti. Babası kiracılardan birine rica edip dairelerinden birini boşalttırmış, bir bakıma kızını kanatlarının altından uzaklaştırmamıştı.

Damadın; “Canına minnet(9) olsa gerekti, kira vermemek düşüncesi. Çünkü damat, “Şöyle bir dairede müdür bile değildi.(10) Bir bakıma günlük yaşıyorlardı, dense yeri. Tabiidir ki üst kattan gelen katkıları reddetmek de içinden gelmezdi damadın. Hele ki bebek de, yani üst katın ilk torunları, bir de oğlan olunca, oğlana da dedesinin ismi konulunca evde neredeyse tek tencere kaynar olmuştu!

Sonra büyük kız Günsenin evlenmişti, üniversiteden bir arkadaşı ile. Önceleri beraberce yâd ellere(11) gitmişler, sonrasında ne olmuşsa olmuş, Allah yüzlerine bakmış(!) onlar da aynı ile gelmişlerdi.

Damadın tepkisine, hatta aşırı tepkisine rağmen karısı onun ağzından girip, burnundan çıkarak(12) telkinle(13)(!) ikna edip yola getirmiş, onlar da evden bir diğer kiracının çıkışıyla kendi evlerinde oturmaya başlamışlardı.

Babaları, ikinci kızını da yuvadan uzaklaşmadan kanatları altına almıştı, mutluydu. Onlar da babalarının kanatları altına büzülmüş olmaktan dolayı mutlu gibiydiler.

Bu büyük kızın ve damadın tek düşünceleri hayatlarını yaşamaktı. Eksikleri vardı tamamlayacak, hem gezip-tozmayı da seviyorlardı. Kısacası; bebek sahibi olmayı düşünmüyorlardı. Söylemleri; “Şimdilik” sözü üzerine kuruluydu.

Zamanında Aysenin’in de kısmeti çıkmıştı, hem de bir sürü. Aysenin, güzel kızdı, marifetliydi(14), üniversite mezunuydu ve bir büyük şirkette uzman danışmandı. Böylesini kim beğenmez de, istemezdi ki? Aşkmış, sevdaymış önemsizdi, görücüler için.

Beraber büyümüşlerdi Aysenin ve Güngör aynı apartmanda. Hatta beraber okumuşlar, beraber yürümüşlerdi, aynı yollarda(15) şarkıdaki gibi.

Ve mezuniyet sonrası aynı kurumda işe başlamışlardı, aynı eşitlikte.

Sonrasında Güngör askere gitmiş, dönmüş ve döndüğünde görmüştü ki, Aysenin yükselmiş, uzman danışman olmuştu. Kendisi de Aysenin’in emrinde bir eleman, bir bakıma bir figürandı(16).

Unutmadan söylemek gerekli ki, Güngör askerdeyken, Aysenin’e ateşli olmasa da çoğu cevaplanmayan mektuplar yazmıştı. Aysenin yükselişini asla anlatmamıştı ona, nadiren cevapladıklarında.

Güngör sondan bir evvelki mektubuyla; “İbibikler öter ötmez ordayım!(17) (ç)alıntıyla da olsa mesaj vermeyi istemişti. Maksadı gizliydi satırlarında, anlayan için, anlamak isteyen için, anlamayana ise davul-zurna azdı, bilindiği üzere.

Güngör tek oğlandı, başka kardeşi yoktu. Doğumu zor olmuş, annesine ikinci bir bebek için izin vermemişler, gereken önlemi, gerektiği şekilde halletmişlerdi. Fizik olarak ikinci bir kardeşi olması mümkünsüzdü.

Askerden dönüşü âlâyı vâlâ(18) ile olmuştu ve babalar, daha doğrusu Güngör’ün babası Aysenin’in babası ile konuşmuştu.

Kızı, bugüne kadarki tüm kısmetlerine “Hayır!” demişti. Ne subaylar, ne doktorlar, ne mühendisler peşinde koşmuştu da, ağzından “I-ıh!” dışında bir ses çıkmamıştı. Yorum olarak demişlerdi ki; “Demek ki kızın gönlü bildikleri birindeydi, beklediği o idi!”

Bilmişçesine kafalarını salladılar beraberce; O askerden dönen biri idi, yani Güngör’dü.

Eh! Güngör bilinen bir çocuktu, hem de tüm mahallede. Vasıfları, huyu inkâr edilmeyecek kadar güzel ve iyi idi. Üstelik enine-boyuna, dalyan gibi(19), hem de yakışıklı. Hem zaten bir arada büyümüşlerdi, beraber okumuşlardı, üstelik aynı yerde çalışıyorlardı Aysenin ve Güngör.

Eh! Davulda dengi dengine çaldığına göre? Bundan âlâsı Şam’da Kayısı(20) idi.

Oysa Güngör yıllardır içinde saklayıp biriktirdiğini büyükleri “Aysenin’i sana alıyoruz!” diye söyleyince; “Siz bilirsiniz!” demekle birlikte neredeyse havalara uçacaktı, sevinçten. Çünkü çekinmişti Aysenin’in tavırlarından yıllar yılı ve açılmamış, açılamamıştı bir bakıma.

Aysenin’in tavrı farklıydı Güngör’den.

“Biz kardeş gibi büyüdük Güngör’le, hem hık, mık!” dedikten sonra “Peki!” demişti.

Asker dönüşü aynı işine dönmüştü Güngör. Kurum onların altlarına bir araba vermişti, Aysenin patron, Güngör ise özel şoförü gibiydi. Arka sağ kanepeye otururdu Aysenin ve kapısının açılıp-kapatılmasını özenle ve özellikle beklerdi sanki.

Hâlbuki meslek hayatı olarak aralarında iki yıl fark vardı, askere gittiğinde oluşan. Hani biri müdür, diğeri teknik elemandı bir bakıma.

Müdür masasından kımıldamaz, emir verir, rica eder, dağa-bayıra, şehirden-şehire, ülkeden-ülkeye Güngör ulaşır, çözer, çözümlerdi, çözümlemesi gerekenleri. Aysenin’den üstün olduğu tek tarafı iki lisana birden vakıf olmasıydı. Zamanında gece kurslarına gitmiş, yetiştirmişti kendini, bayağı. Keza Aysenin de tek lisan konusunda.

Bazen Aysenin, bazen patronlardan biri, ya da her ikisi birden, hatta çoluk-çocuk katılırlardı kendisine. Çözümlemesi gerekenleri bu kere Aysenin’le birlikte başarırlardı. İşleri erken biterse kendisi yoluna devam eder, dönerdi işinin başına, gecikmeden, eğlenmeden, vakit geçirmeden.

Aysenin özellikle yurt dışında iseler, patronlar dönünceye kadar onlarla kalırdı, çünkü patronların lisan bilgileri kıttı, hatta hiç yoktu denebilir. Ama işler uzar da gecikmesi gerekirse, onları uğurlar, işlerine devam ederdi Güngör.

Bu yolculukların başlangıcında en kötü şey, eğer yolculuğa Aysenin de katılmışsa, tüm birlikteliklerde göz ucuyla bile olsa şefkat görememesiydi sevdiğinden. Üstelik söz kesilmiş olmasına, bir bakıma aile içinde nişan gibi bir tören yapılmasına rağmen.

Sevgi mi? Varsa, vardı, zorla güzellik olmazdı, eğer “He!” denmişse “Zamanla kazanırım!” düşüncesinde, umudundaydı Güngör. Ama kazın ayağı öyle değildi.(21)

Aysenin’in babası kızının tavırlarına, edasına bakıp bir ara; “Kızımızın düşüncesini almadan, gönlünde bir şeyler olup olmadığını sormadan, etmeden, kız için söz vermekle yanlış mı yaptık yoksa hatun?” demiş, sonrasında kendilerini zamanın akışına bırakmışlardı.

Söylemek gereksiz, bu kızı da evlenince diğerleri gibi kanatlarının altında olacaktı. Bir kiracıya daha çıkmasını rica etmişlerdi; “Kızımız evlenecek!” diyerek. Zaten topu, topu dört daireleri vardı, arsalarının karşılığı olarak aldıkları ve kızlarının mürüvvetlerini(22) düşünerek satın aldıkları.

Bu minval(23) üzerine kurmuşlardı Aysenin ve Güngör yuvalarını. Ama ne kurma, öylesine işte, kendi ağızlarından dinlenildiği gibi.

Evlendiklerinden sonra da aynı arabayla gidiyorlardı işyerlerine, müdür-memur gibi.

Ve evlerinde karı-koca gibiydiler, sözüm ona, tabiidir ki dışarıdan görülmesi, ya da bilinmesi gerektiği, gereken kadar.

Ama küs gibi, yabancı gibi de değillerdi, kendi-kendilerineyken de. Beraberce yiyorlar, içiyorlar, gülüp konuşuyorlar, hatta vakitleri uygunsa patlamış mısır eşliğinde televizyon seyrediyorlar, iddialı tavla maçları yapıyorlar, sonrasında “evli-evine, köylü-köyüne” dercesine çekiliyorlardı özel mekânlarına.

Başlangıca göre tek fark, akşamları Güngör’ün kanepesine yatağını yapıyordu Aysenin. Sabahları toplaması da Aysenin’in görevi olmuştu. Hafazanallah(24) yedek anahtarlarıyla gelecek annesi, ya da birileri bilmemeliydiler, karı-koca olmadıklarını…

Güngör, küskün gibiydi yaşama. İşlerinin yoğunluğu, küskünlüğünü unutmasının tek çaresiydi. Sevip de sevilmemek gücüne gidiyordu. İstediği, beklediği, arzuladığı hiçbir şey yoktu, ondan da, yaşamdan da. Kopmak yoktu sevdiğinden, hem kopamazdı da zaten.

Yaşama gözünü ilk açtığında yerleşmişti sanki Aysenin mevcudiyetine. Çocukluğunda, delikanlılığında, gençliğinde, bugünlere kadar her anında onu yaşamıştı. İlköğretimde el ele bile olmuştu elleri, daha sonraları ayrılmıştı, bilmeden, anlamadan. Evlenmelerine rağmen elleri ayrı ayrıydı, hiç buluşmamıştı, parmakları bile.

Bir gün…

Allah ne eksikliğini göstersin, ne de muhtaç etsin, hastanelere de, doktorlara da, ilâçlara da...

Kurumlar, kuruluşlar arası bir toplantıdan oldukça solgun çıkmıştı Aysenin, eve ancak yetiştirmişti Güngör onu. Aysenin ikide bir yutkunuyor, yerinde duramıyor, odadan odaya geziniyordu evlerinde, üstelik dermansız gibi. Bir maden sodası içti, bir tane daha, kustu ve dar-kıt yetişti lâvaboya.

Alttan da, üstten de hep çıkarıyordu. Güngör yetişti, “Bakayım!” dediğinde, “Utanırım!” dedi baktırmadı lavaboya, sifonu çekti hemen Aysenin.

O toplantıya Güngör götürmüştü onu, görevi gibi. Salona şöyle bir bakmış, bir-iki tanıdıkla selâmlaşmış, muhtemel bitiş vaktinde Aysenin’i ve onunla beraber toplantıya katılan patronu almak için vaktinde gelecekti toplantı salonuna, öyle sözleşmişlerdi.

Toplantı sonunda söylemeğe gerek yok, aynı sıkıntıları çektiğini hissettiği patronunu bırakmıştı öncelikle evine. Aslında ona patron değil, ikinci patron demek gerekti galiba. Çünkü asıl patron kurumda, yukarıda hangar gibi odasında otururdu, sekreteri yoktu, ama masası telefonlarla, duvarları bir sürü belgelerle ve kütüphane niteliğindeki dolabı ise plâketlerle doluydu.

Ve muhtemelen onun işi sadece; “Evet!” ya da “Hayır!” demek olsa gerekti ve tırnaklarıyla kazıyarak, çalışarak bugünlere, bu yerlere geldiği için, her şey ona haktı (mutlaka).

Aysenin kendine gelir gibi olunca, Güngör;

“Haydi, üstüne bir şeyler al, hemen hastaneye gidiyoruz, ben babamlara haber veririm!” dedi…

“Aysenin rahatsızlandı, hastaneye gidiyoruz!”

“Nesi var?”

“Öğürüp kusuyor!”

“Yoksa?”

“Be, güzel annem! Bilmiyorsun. Ateş yoksa duman nasıl olur ki?” diye düşündü Güngör ve söylemesi gerekeni söyledi gereğine uygun;

“Bugün toplantısı vardı, yediği bir şey dokundu herhalde!”

“Anladım!” dedi kadıncağız, sükûtu hayale uğramışçasına(25), giyinirken…

Hastaneye gittiler. O devlet hastanesi ana-baba günü gibiydi. Toplantıda rastladığı birkaç simayı da orada gördü Güngör. Hemşireler, hastabakıcılar, doktorlar koşturuyorlar, bir odadan diğer odaya gidip-geliyorlar, girip-çıkıyorlar, yetişemiyorlardı.

Oturacak yer yoktu. Yerlere çömelmiş hastaların refakatçilerinin(26) ellerine serum şişelerini vererek serumları rahatsız olanlara bağlıyorlardı.

Tam bu sırada acil ambulansla sedye üstünde inleyen yaşlı bir kadınla, olası ki çocukları geldiler. Yaşlı kadının, on bilemedin on beş dakika içinde sesi kesilmişti. Getirenler üstü örtülmüş cenazeyi gözyaşlarıyla, aynı ambulansla geri götürdüler. Dünya nüfusu bir kişi eksilmişti galiba.

Biraz sonra bir başka ambulansla bir başkası geldi, gençten, tek başına, elinde serum şişesiyle sağa-sola bakınarak, hemşireler nezaretinde. Aradan geçen zamanı Güngör’ün hesaplaması mümkün değildi. O genç adam da tahmin edemedikleri süre içinde doktorların “eks(27)” tarifleriyle morga yönlendirilmişti.

“Makamı, ya da mekânı cennet olsun!” demekten başka ellerinden bir şey gelmemişti ve fakat moralleri bozulmuştu üçünün de.

Ve Güngör’ün aklı başına gelmişti sanki;

“Paranın-pulun canı cehenneme!” dedi, kendisine yaslanan, ikide-bir annesiyle tuvalete gidip-gelen karısı için.

“İlçe yoluna yeni yapılan hastaneye gidelim. Biraz uzak, ama sanırım kalabalık değildir bu hastane kadar, hemen müdahale ederler, sanırım!”

Gerçekten orada sadece ikinci patron vardı yalnızca, akıllılık edip kendini oraya yetiştiren. Onun da başında karısı vardı, kendinde idi bir bakıma, bünyesi sağlam olduğundan olsa gerek ve bir cümle çıktı ağzından;

“Sen de mi kızım?”

Dermansızdı Aysenin, sadece başını eğdi ve sedyeye uzanırken midesindeki son kırıntıları da parkeler üzerine boşalttı. O durumda bile, utanırcasına “Affedersiniz!” demeyi unutmamıştı.

Oysa hazır kuvveti vardı hastanenin. Görevliler anında gereğini yapmışlardı. Öncesinde Aysenin’in kontrolleri sedyedeyken yapılmış, Aysenin’den önce gelen patronun teşhisi nedeniyle serumu anında takılmıştı koluna.

Toplantı ortasında verilen yemekten zehirlenmişti herkes, bu ayan-beyan(28) belli idi. Yasal prosedür(29) umurunda değildi Güngör’ün, Aysenin özel odaya alındığında.

Güngör, Aysenin’in annesini umursamadan uzandı Aysenin’in eline, o bugüne kadar elini uzatmamıştı hiç, dokunamadı, çekindi Güngör;

“Ne olur ölme! Beni, ben başıma bırakma! Senden sonra yaşayamam, biliyorsun bunu. Kız, küs, konuşma, kapı gibi ol, duvar gibi ol, ama beni sensizliğe mahkûm etme, ne olur?”

Aysenin dermansızdı, her şeye rağmen gayret edip elini uzattı Güngör’e, dermanının yettiğince sıkma gayretinde oldu onun elini. Yıllardır hissettiği, hissettiğinin bilinmemesini istediği duygularını, kendinden geçmiş haldeyken hissettirdiğinden dolayı pişman değil gibiydi (sanki).

Kapı kapandı sonra. Hemşireler ve bir doktor bir kısım portatif aletlerle içeride kaldılar, sonrasında önce doktor, sonrasında hemşireler, tebessümleriyle çıktılar odadan dışarıya;

“Geçmiş olsun!” dilekleriyle.

Yatağında, uzanmış uyuyor gibiydi Aysenin. Annesi başına geldi ve sordu;

“Nasılsın? İyi misin kızım?”

Belli-belirsiz başını salladı Aysenin. Annesi elini avucuna aldı, kokladı, öptü, serum takılı eli Güngör’e kalmıştı. O da aldı elini avucuna, koklayıp öperken, aynı hareketi tekrarlama gayretinde oldu Aysenin, sıkmak gibi.

Belki anlatmak istediklerinin tümü bu sıcaklıkta olsa gerekti, dudaklarını, gözlerini kıpırdatmaksızın.

Vakit bir hayli ilerlemişti sessizliklerinde. Annesi uyuklar gibiydi. Güngör’ün gözlerinde uykunun zerresi yoktu.

Gözlerini araladı Aysenin;

“Annemi eve götür, sıcak bir çorba yapsın, bilgilendirsin çevremizi!”

“Peki, ben?”

“Nasıl istersen!”

“Zalim olma! İste beni lütfen, başında kalayım.”

“Peki!” derken uzattı elini tekrar Aysenin bu kez utanır gibi, ama sıkmadı elini Güngör’ün.

Normal ayrılış cümleleri, Güngör’ün annesini eve bırakıp diğer anne ve babaları alıp getirmesi.

“Geçmiş olsun! Kendine iyi bak! Dikkatli ol!” dileklerinin sunumundan sonra onları tekrar eve götürmesi ile sabah neredeyse olmuştu, ya da olmak üzereydi.

Güngör geri döndüğünde;

“İyi misin, bir tanem?” dedi.

“İyiyim Güngör, seni yordum, üzdüm!”

“Ben yorulmadım, ama üzüldüm, hem gerçekten. İçimden geldiği için tekrar söylüyorum. Sana bir şey olursa, yaşamak haram bana. Sensiz yaşayamam. Yaşamımda değer verdiğim, canım pahasına da olsa âşık olduğum tek insansın. Beni sevmesen de, sırtını dönmüş olsan da, bana aynı mekânda beraber nefes almamız yeter. Bana sevgisiz de olsa gözlerini dikmen, içinden gelmese de elimden tutman, küsmüşüz gibi sessizliğin bile yeterli benim için. Sen benim yaşama gayemsin. Vazgeçmeyeceğim, vazgeçemeyeceğim en değerli varlığımsın!”

“Bu kadar söz yerine tek bir cümle söyleseydin, daha iyi olmaz mıydı?”

“Nasıl yani?”

“Sevgi üstüne gibi!”

“Sana sevgimden şüphen mi var?”

“Demedin ki?”

“Kulaklarını iyi aç ve dinle öyle ise; Seni seviyorum, seni çok seviyorum, seni seviyorum hem canımdan çok, ölmemi dile, ölürüm senin için!”

“Seni seviyorum!” cümlesini heceleyerek söylemişti Güngör.

“Ölmek yerine, beni severek yaşamak zor mu gelecek sana?”

“Sana sevgimi anlatmak için söyledim, ispatlamaya çalışma gayretimden değil. Sensizlik benim için, ölümden farklı değil çünkü.”

“İnanıyorum!”

“O halde uzat elini!”

“Hayır, evimize gidelim!”

“O zaman çabuk iyi ol, çabuk iyileş ömrümün aydınlığı, dünyamın tek heyecanı, bir tanem, sevdiğim, canım!”

“Çabuk iyi olacağım, söz!”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Babaları çocuklarına sırasıyla Güneş senin olsun anlamında Günsenin, Ay senin olsun anlamında Aysenin ve sonuncusu da gelince sema, gök senin olsun anlamında Göksenin adını takmıştı.

(**) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır.

(1) Madem dilber meylin yoğudu bende / Ezelinden ikrar vermeye idin… KARACAOĞLAN

(2) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

(3) Hayatta ben en çok babamı sevdim… Şiirin başlığı; “Ben hayatta en çok babamı sevdim” şeklinde. Can YÜCEL

(4) Beni bir ben bilirim, bir de Yaradan. Bana bir ben lâzımım, bir de anlayan… MEVLÂNA

(5) Kahrolmak, Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

(6) Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.

Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

(7) Puf; İçine yumuşak bir madde doldurulmuş, ayakları gözükmeyen, alçak ve arkalıksız oturak. Kabartılmış, yumuşak minder.

(8) Pike; Kalın, kabartmalı pamuklu kumaş ve bu kumaştan yapılmış yatak örtüsü.

(9) Canına Minnet; Beklenilmeyen iyi bir durumla karşılaşıldığında duyulan memnuniyeti anlatmak için söylenen söz.

(10) Namdar Rahmi KARATAY’ın GEÇTİ BOR’UN PAZARI, SÜR EŞEĞİNİ NİĞDEYE” şiirindeki satırlar şöyledir; “Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin? / Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin? / Şöyle bir dairede müdür bile değilsin. / Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye / Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye”

(11) Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

(12) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

(13) Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

(14) Marifetli; Herkesin gösteremeyeceği beceriye, becerikliliğe sahip, hünerli, usta, ustalıkla elinden bir şeyler gelen.

(15) Hatıralar sarmış dört bir yanımı…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin “Beraber yürüdük biz bu yollarda” bölümü nakaratı olup, Eserin Güftesi; Aşkın TUNA’ya, Bestesi; Selçuk TEKAY ‘a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(16) Figüran; Konuşması ve önemli bir durumu olmayan, ya da çok az rollerde yer alan kimse. Bir toplulukta, toplu yapılan bir eylemde önemli yeri olmayan, sönük kalan, etkisiz olan kimse.

(17) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamlarında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(18) Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

(19) Dalyan Gibi; Boylu-boslu.

(20) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.

(21) Kazın Ayağı Öyle Değil; İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.

(22) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

(23) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

(24) Hafazanallah; “Tanrı bizi korusun!” anlamında söylenen bir söz.

(25) Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak.

(26) Refakatçı; Hastanelerde, ya da herhangi bir iş ya da işlemde hastanın, yanında olması gerekenin yanında kalan, yanındakine, hastaya yardımcı olan kimse.

(27) Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölmüş, cansız beden, göçmüş” ölü, ölüm hali için kullanılır.

(28) Ayan Beyan; Aşikâr. Besbelli, ortada olan,  gizli olmayan, açık, apaçık, açık seçik.

(29) Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.