İki gencin uzun zamandır arkadaş, ya da beraber oldukları belli idi, ama hâlâ el ele tutuşlarında bir utangaçlık, birbirine sokulmalarında bir sıkılganlık var gibiydi. Aynı fakülte, aynı sıralarda mı, aynı mahalle, aynı sokakta mı, yoksa aynı işyeri, aynı birimde miydiler?
Birbiri ile ne zaman karşılaşmış, ne zaman birbirini görüp anlaşmaya, ya da isimlerini söylemeğe başlamışlardı, hatta çok zaman başlangıçlarının ne zaman başladığını kendileri bile bilmiyorlardı.
Ayten güzeldi, güzel tarifinin içine ne sığarsa, ne sığdırılabilirse? Günay da yakışıklıydı, aynı şekilde yakışıklı tarifinin içine ne sığdırılabilirse?
Ülkemde böyle isimler bu anlamda var mıdır, bilmiyorum ama Ayten, Ayın gökyüzünde hilâl şeklinde ilk görüldüğü gün gecesinde doğduğundan annesi onun isminin Ay tenli anlamında Ayten olmasını dilemiş.
Günay’ın ismini de Ayten’in isminin konulması gibi yorumlamak gayet kolaydı. O da bir yaz sabahında Güneş doğarken doğduğundan onun annesi de Güneş tenli anlamında Günay olmasını dilemiş. Babalar da annelerinin dileklerine uyunca isimler böyle belirlenmiş.
Ayten’le Günay’ın birbirine karşı ilgili olmalarında belki isimlerinin ay olarak çekiciliği de yardımcı olmuş olabilirdi, belki de güneş ayı yörüngesine almak arzusunu duymuştu. Olabilir miydi, olabilirdi tabii, neden olmasın idi ki?
Ogün Günay gerçekten niyetliydi, uzun zamandır beraber olduğu sevdiğini, gönlündeki tek kızı, onun itiraz etmeyeceğine inanarak sevdiğini söyleyerek öpmeyi deneyecekti, bulduğu ilk uygun anında, hem de doyasıya!
Ve sonrasında yıllardır söylemeyi isteyip de söyleyemediğini fısıldayacaktı:
“Seni seviyorum!”(1)
Öpmek konusunda hiçbir deneyimi olmadığından evindeki bilgisayardan, elindeki CD’lerden öpüşmeyi öğrenmişti, ya da kendisi öyle sanıyordu.
Bu arada bir eklenti yapmam gerek ki, beraber oldukları yaşamlarının hiçbir yer ve zamanında birinin “Ak” dediğine öteki “Kara” dememişti. Yaşamlarının ertesindeki günlerden birinde biri; “Haydi folklorumuzu, halk oyunlarını öğrenelim!” demişti.
Öğrenmişlerdi, hem de beraber oynamaları gerektiğinde eş olarak.
Sonra spora merak sarmışlardı. “Boyumuz-bosumuz uygun haydi voleybol oynayalım!” diyen Günay’a Ayten uymuş, aynı kurumun kız ve erkek takımlarında beraber voleybol oynamağa başlamışlardı.
Sporda birbirini teşvik etmenin yanında lisan kursuna beraber devam etmekte de birlikleri bozulmamıştı.
Günay, babasının arabası olması dolaysıyla yaşını doldurur doldurmaz Sürücü Belgesini almıştı, bir vesile ile Ayten’in belgesinin olmadığını öğrenince, Sürücü Kursuna devamını sağlamanın yanında ona özel dersler de vermişti.
Günay’ın en çok hoşuna giden şey vites değiştirirken, direksiyona hâkimiyetini gösterirken Ayten’in elini tutmasıydı. Ayten mi? Herhalde o da! Daha doğrusu şöyle demek daha uygun;
“Tabii!”
Bir tatil günüydü, karşılıklı olarak sözleşmişlerdi. Günay babasının arabasını almış, sözleştikleri yerde bir süre beklemişti Ayten’i. Tecrübesi olmasa da biliyordu ki, hiçbir kadın söz verilen ya da beklenilen yere, söz verdiği yere ve vaktinde ulaş(a)mazdı:
“Merhaba! Geciktim mi yoksa?” dedi Ayten saatine bakmaksızın. Kendisine kapıyı açan Günay’ın yanaklarına dudaklarını değdirirken. Günay’ın cevabı klâsikti;
“Henüz, hatta şimdi gelmişti!”
Eee! Başlangıç olarak cadde ortası da olsa Günay’ın o öpüşü iade etmesi gerekti. Ayten’in hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın, eliyle ensesini tuttu, belki de Ayten’in beklentisine aykırı olarak saçlarını koktu ve öptü;
“Her zamanki gibi dünyanın en güzel, en ciddi ve kendisini özlettiren bir kokuya sahipsin, sende yaşadığım!”
Ayten onun bu tavrına hayret etmişti. Gerçi o da belki farkında değildi, Günay’ı ilk defa öptüğünün, yanağından olsa da, içinden gelerek. Gene de Ayten, Günay’ın yıllardır bildiği miskinliği(2) nedeniyle davranışına akıl erdiremiyor, hayret ediyordu.
Başlangıçta bir şeyler olmalıydı. Akıl etti Günay, Ayten’i kolundan tutarak;
“Kaç zamandır araba kullandığını görmedim. Geç bakalım direksiyona!”
“Nasıl olur, biliyorsun acemiyim!”
“Değilsin! Hem herkes annesinin karnında mı öğreniyor? Hem her zamanki gibi yanında usta olmasa da kendini şoför sanan biri var. Dikkatli ol, yeterli! Daha önceki çalışmalarımızda olduğu gibi gerekirse ben sana yardımcı olurum. Bu caddeye ilk çıkışın değil ki, kerelerce beraber olduk, hatırlatmam mı gerek?”
Yer değiştirdiler. Ayten direksiyona geçti. Usta olmasa da yanında güvendiğinin olması cesur kılmıştı Ayten’i.
Ayten koltuğa çöker-çökmez…
Pardon, koltuğa oturur-oturmaz harfiyen yerine getirmişti, yerine getirmesi gerekenleri. Önce koltuğunu, sonra tüm aynaları kontrol edip ayarlamış, ekranlara, aynalara bakarak gerekli olan bir şey olup olmadığını incelemiş, aracın sessizliğinde, çalışıp-çalışmadığını kontrol için gaz pedalına iki kez basarak kontrolünü tamamlayıp, arabayı vitese taktıktan sonra el frenini boşaltıp, sinyal verip, gelen giden olup olmadığını kontrol ettikten sonra yola çıkmıştı.
Ve takdir etmeyi bırakalım, bayağı da iyi kullanıyordu Ayten arabayı. Direksiyon, vites değiştirme, sinyal, ekran kontrolü, dikkatli solama…
Elini dokunacak fırsat yoktu Günay için. Fısıldadı;
“İşte Ayten böyle, devam et!”
Sonrasında devam etti;
“Ne istersin, beni nereye götürmeyi düşünürsün, dünya güzeli, bir tanem?”
Ayten tedirgindi(3), ilk hareket, saçlarını koklayıp öpmesi, isminden başka duyduğu ilk sevgi sözleri…
Tedirginliği yanında hoşlanmıştı da Günay’ın davranış ve sözlerinden. Hem de Günay her zamanki durgunluğu ve fısıltılarından farklı olarak çekinmeden söylemişti.
İtaatkârdı(4) Ayten. Yaşantısında hiç kimse Günay’ın verdiği değerin birazını bile vermemişti kendisine. Hem kendisi de istememişti Günay’ın verdiğinden, verdiklerinden maada(5). Değer vermek sadece bir şekil, ya da gösteri duruşu değildi, çünkü.
“Sen nereyi istersen, sen nereye götür dersen Günay!”
İçinden geçen “Günay’ım!” demekti. Arzuladığının Günay’ın eşi olmak, bebelerini doğurmak, mutlu-mesut olmayı dilemek olduğunun bilincinde idi. Başlangıcın hemen ertesinde şekillenen duygularının şimdi daha da coşkunca olduğunu hissediyordu.
Ama kendisi genç bir kızdı. İlk hareket karşısından gelmeli, ellerini tutmalı, gözlerine bakmalı, hatta öpmeli, meselâ;
“Büyüyünce benim olur musun?” demenin saçmalığına sığınmayıp; “Benimle evlenir misin?” demeliydi. Ama öncelikle kendini sevdiğini söylese fena mı olurdu yani? İstediği ya da düşündüğü şey çok fazla bir şey miydi ki? Zaten sevgileri, kendince hissettiği aşk çoktan büyümüştü, kendine gelmeyi bekler gibiydi.
Yol başlamış, devam ediyordu. “Uzun ve ince(6)” diyebileceği yolda ilerlerken aklına hiçbir şey gelmemesinden, dut yemiş bülbül gibi sıkıntı çekiyor gibiydi Ayten. Günay, sanki farklı mıydı ondan?
“Radyoyu açayım mı?” dedi Günay, suskunluğun bitmesini, ya da devam etmemesini istercesine.
“Yok! Sesim bildiğin gibi pek güzel değil, ama tahammül edebilir, hatta ara nağmelerde de olsa bana katılırsan, ben şarkı söylemeğe çalışayım sana, ister misin?”
“Hem ömür boyu!”
“Anlamını bilerek mi söyledin?”
“Günlerce düşünüp ilk fırsatta söylemeyi dilediğim bir söz bu. Şu anda ikimiz de çıplak, züğürt(7), parasız, pulsuz gibi olsak da, ’İki çıplak bir hamama yakışırsa’ da ‘Ev kuranla, ev yapana Allah yardım eder!’ denir.”
“Zaman neleri gösterir bilinmez, ama sözlerin mutlu etti beni, öyleyse söyleyeceğim şarkı da buna uygun olmalı, hatta ‘Bizim şarkımız’ diyeceğim.”
“Bizim?”
“Evet, bu benim söylediğim, senin söylediğin “Ömür boyu” sözünün aynısı…”
“Diyorsun? De bakalım!”
“Ben şarkıya başlıyorum, ama mutlaka katıl bana; ‘Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar…(8)’ Ve ‘Sen gözlerimde bir renk, kulaklarımda bir ses ve içimde bir nefes olarak kalacaksın!’
Beraber söyledikleri şarkının bitiminde, Ayten yolun kenarında, bir tarla sınırında, bir ağaç altında durdurmuştu arabayı.
Sevgiyle bakıyordu Ayten Günay’a, onun kendisini arabadan indirmesini beklercesine. Günay onu arabadan indirdi ve; “Tam beklediğim an!” dercesine kucakladı Ayten’i ve öpme gayreti içinde oldu.
“Dur Günay! Ne yapıyorsun öyle, öpmek yerine ısırıp yemek gibi. Sevgiden ziyade şehvet(9), cinsellik arzusu gibi gözüküyor hareketin. Ben seninim, ister şimdi, ister istediğinde, istersen evlendiğimizde. Ama sevgiyle olsun beni istemen, arzuyla, ihtirasla, şehvetle değil. Sevgiyle kucakla beni, ısırıp yer gibi değil, sevgiyle öp beni, tıpkı saçlarımı koklayıp öptüğün gibi.”
“Seni incitmek aklımın ucundan bile geçmez. Yaşamımın bugüne kadarki hiçbir evresinde(10) gönlüm senden başkasına açık olmadı ki? Kimsenin elini tutmadım, kimseye sana baktığım gibi bakmadım ki! Hem hiç birini de öpmedim, biraz evveline kadar, bu nedenle sevgi ile ihtirası(11) karıştırmamı hoş gör, eğer o anlamı verdiğime inanıyorsan. Seni sahiplenmeyi değil, sana sadece sevgimi hissettirmek istedim. Anla beni ne olur?”
“Peki, tekrar denemek ister misin sevgiyle?”
Çekinceyle yaklaştı Günay bu kere, gözlerini kapatan Ayten’e. İncitmek istemezcesine dudaklarını birleştirdi Ayten’inkilerle. Ayten cevapladı onu. Ayrılırlarken, dudaklarını ve gözlerini araladı;
“Gördün mü? Hissettin mi? O kadar zor değilmiş, değil mi? Ben de ilk defa öpüldüm, yaşamımda ilk kez, sevdiğim insan tarafından…
Ve inanır mısın, çok hoşuma gitti ve bugüne kadar niye hiç denemedik ki diye hayıflandım(12). Ve ömrümce de bu tada doyamayacağım inancındayım!”
“Ömür boyu bana tahammüllü olacağını mı anlıyorum?”
“Ya sen?”
Tekrar, tekrar, öpüştüler, hoşlaştılar, koklaştılar, görüştüler kerelerce, elleri ellerinde, kalplerinin sesini dinleyerek.
“Biraz evvel yuva kurana Allah yardım eder, çulsuzuz(13) ama demiştim! Sanki bir bakıma ‘Suffe Ashabı(14)’ gibi.”
“Evet, çok iyi hatırlıyorum!”
“Senden ayrı olmayı düşünemiyorum artık, biz bize olmadan geçen zamanlarımıza acıyorum. İster babam kiracılarından birinden evinden çıkması için yardım ister, ister ailen kabul ederse iç güveyi gibi gelirim, ‘Allah’ın emri, peygamberin kavliyle’ dedikten sonra…”
“Yani bu senden yıllardır beklediğim evlenme teklifi mi?”
“Senin önünde diz çökmeden, bir ufacık çiçek bile sunmadan nasıl ‘Evet!’ demeni ister ve beklerim ki?”
“Bak çevremizde papatyalar var, çiğdemler var, birini, öpüşün gibi incitmeden kopar ver bana!”
“Evet, diyeceksen!”
“Daha bugünden ataerkil(15) olmaya başladığının farkındasın, değil mi?”
“Asla, düşünmedim!”
Günay bir papatya kopardı çimenlerin arasından ve gözüne ilişen dört yapraklı yoncayı da bozulmamasını dilercesine, ayırdı yerinden;
“Ayağa kalkar mısın lütfen!” dedi, Ayten’in elinden tutarak. Ayağa kalktı Ayten, diz çöktü ayaklarının dibine Günay;
“Seni seviyorum, benimle evlenir misin?” dedi bu klâsik sözden başkası gelmemişti dilinin ucuna.
Ayten diz çöktü, hemen önüne onun ve öpmeden önce onu;
“Evet, hem başlangıcımdan, sonsuzuma kadar evet!” dedi.
Heyecanlarından dolayı kendilerini izleyenlerden habersizlerdi ve o gözlerin farkında olamamışlardı, mutluluklarından uçarlarken. İki sığır çobanı uzaktan fark etmişlerdi onları ve sütre(16) gerisinde, pusuda, ağızlarını şapırdatarak uygun zamanı bekliyor gibiydiler.
Ayak seslerini duyunca irkildi Günay, belki her ikisi de. Kendilerine doğru koşanların yüzlerini seçebilip, niyetlerini anlayınca da korktu Günay. Bir şeyler olacağını anlamıştı, gecikmemeliydi. Arabanın anahtarlarını Ayten’e uzattı;
“Ben onları oyalarım, sen arabayı çalıştır ve kaç! Ben ‘Gittiğin yolları yakın sanarak seni bekleyeceğim! (17)’ bir tanem!” dedi.
“Ama…” diye başlayacak bir cümleye ihtiyaç da, gerek de yoktu. Ve sevdiği için alacağı darbelerin de hiç önemi yoktu Günay için.
Gelen çobanlar, patinaj yaparak kalkan ve yetişemedikleri için uzaklaşan arabanın arkasından ve ne yapacaklarının şaşkınlığı içinde Günay’a bakakalmışlardı, ellerindeki nodüllü(18) sopalarla. Gözlerinde darbesi ile sersemlettiği fareyi elinden kaçırmış bir kedinin mahzunluğu vardı.
Günay yumruklarını sıkmış olarak karşılarında hazırdı. Ama hem ikiye birdi, hem de şehirli-köylü güç ayrımı vardı aralarında.
Onlar yağız delikanlılardı, kendisi ise sünepe(19), sümsük(19) denecek biri. Bu nedenle yedi dayağı oturdu yere, yedi, yedi, tekmelendi, nodüllendi ve kalkamaz oldu yerinden. Çobanların “Neden?” sorularına cevap verecek hali bile kalmamıştı. Kültür noksanlıkları olsa bile çobanlar bazı şeyleri öğrenmiş olmalıydılar, belki vaktinden, belki de gereğinden önce;
“Sana gelince şapır-şupur(20), bize gelince ‘Yarabbi şükür!’ Olur mu be? Adalet mi bu be? Dünya nelerle doyuyor, biz nelerle yaşamaya çalışıyoruz be!” şeklindeydi salladıkları, her yumruk, her darbe, her tekme sonunda söyledikleri, ya da benzeri sözler işte!
Sonrasında, yani dövmekten yorulduklarında, çünkü insanlar şehirli de olsalar, köylü de olsalar bir süre sonra yoruluyorlardı, karşılıklı birer sigara yakmışlardı, keyiften mi, hezimetten(21) mi olduğu anlaşılmayan.
Hınçlarını almış(22) gibiydiler çobanlar, avuçlarını yalamalarının cezasını verdiklerine inanarak.
Ve bir bohça gibi yerde bıraktıkları eserlerine tükürerek geldikleri yöne, sürülerinin başına, hiçbir şey olmamışçasına ve o kanaatle dönmüşlerdi, çekinmeden…
Günay direnmeye çalışmıştı başlangıçta. Darbeler sonunda gücü tükenince teslim bayrağını çekercesine, pes etmiş, kendini onların ellerine bırakmıştı sonu için, abartı sayılmazsa onlar yoruluncaya kadar.
Onlar kendisine tükürdüklerinde çözülmüş, dağılmış ve kendinden geçmişti elinde olmadan, belki de direncini yitirmiş olarak. Gene de başarısından dolayı mutlu gibiydi, patlamış dudaklarına, yumulmuş, morarmış gözlerine, paramparça, ya da darmadağınık yüzüne, ağrıyıp sızlayan, belki de aldığı tekmelerle kırılmış kol ve bacaklarına rağmen. Sevdiğini, yaşamında değer verdiği en değerli hazinesini kurtarmıştı, gözünden bile sakındığı.
Bir süre sonra Ayten bir polis ordusuyla birlikte gelmişti aynı yere.
Günay paketlenmesi unutulmuş bir çamaşır yığını, ya da kolisi dağılmış ticari bir eşya gibiydi ve inildiyordu.
Günay’ın başına geldi Ayten;
“Günay’ım, ‘Benim, ben, öyle bir ben ki, baştan aşağı sen olan ben!(23)’ Aç gözlerini kendine gel! Ölme! Seni seven birini bu yalancı dünyada yalnız başına bırakma! Sensiz yaşayamayacağımı bilmiyor musun? Sana bir şey olursa yaşayamam, sensizliğe dayanamam, ben de gelirim arkandan!”
Ve sıralanması mümkün olmayan başka kelimeler, cümleler, deyişler, sözler…
Günay kendine mi gelmişti, yoksa kendindeydi bu sözlerini mi bekliyordu da Ayten’in, gözlerini açtı;
“Peki! Mademki çok ısrar ettin, ben de yaşamaya devam edeceğim senin için!” dedi.
Ayten;
“Zalim!” dedi, ağrısını, sızısını umursamadan elini sıktı, sımsıkı hem, ambulansa götürülmesinin öncesinde…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Tüm şairler gibi ben de özenerek “Seni seviyorum” konusunda birkaç kez yorum yapmağa çalışmışım eski dizelerimde;
KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SENİ SEVİYORUM DEMEK” isimli olanın ilk ve son dizeleri şöyle;
Dünyada en kolay belki de en zorlu cümle; / “Seni seviyorum!” demek “Seni seviyorum!” / Haykırmak isterim sevdiğime tüm gücümle; / “Seni seviyorum!” demek “Seni seviyorum!”
Hissetmek zor ama söylemek o kadar kolay, / Doğruyu söyleyen için gerçek olmaz olay, / Kabir görünüverince kişi için saray; / “Seni seviyorum!” denir “Seni seviyorum!”
KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “GİZLENEN DİZELER”
Şükretmen gerek / “Seni seviyorum!” u / ağız tadıyla, / gönül rahatlığıyla, / tüm içtenliğinle, / dilin sürçmeden / söyleyebiliyorsan / şükretmen gerek!
KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “40. YIL SONRA”
Bu Nisan sabahında / Desem ki; / “Seni seviyorum, senden öte!
(2) Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
(3) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.
(4) İtaatkâr; İtaatli, boyun eğen, buyruklara uyan, söz dinleyen.
(5) Maada; -den başka, gayrı.
(6) Uzun ince bir yoldayım Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla yöresinden bir Âşık VEYSEL klâsiği.
(7) Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.
(8) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu eserin ufak bir parçasıdır.)
(9) Şehvet; Aşırı istek.
(10) Evre; Bir işte, bir olayda birbiri ardınca beliren değişik durumların her biri, bir işin, bir olayın her bir aşaması. Tekrarlı olaylarda bir dönem içindeki her bir nokta, konum, ya da durum.
(11) İhtiras; Aşırı, güçlü istek. Tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.
(12) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
(13) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(14) Suffe Ashabı; Eskiden (daha doğrusu peygamberimiz zamanında) camide yatıp kalkan, yaptıkları ufak tefek işlerle geçinen, çok zaman da muhtaç durumda olan fakir kimselere verilen bir unvan.
(15) Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temelini soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.
(16) Sütre; Sözlükte “Perde, örtü, ceket” anlamlarındadır. Dini kavram olarak açıkta namaz kılan birinin namaz sırasında önünden birinin geçmemesi koyduğu değnek gibi bir şey önüne koyması anlamına gelir. Askerlikte ise; düşmana karşı kendini görünmez yapan doğal (ağaç, çukur, tepe, tümsek) gibi örtülere verilen addır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
(17) Gittiğin yolları yakın sanarak… diye başlayan “Bekleyeceğim” isimli Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Tevfik BAYKARA’ya, Bestesi; Ali ŞENOZAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır.
(18) Nodüllü Sopa; Sığır çobanlarının ve de kağnı sürücülerinin büyükbaş hayvanları yönlendirmek için kullandıkları ucunda sivri bir çivi olan sopadır. O çiviye yöresel olarak nodul denir, anormal doku büyümesi anlamındaki “nodül” ile karıştırılmamalıdır.
(19) Sünepe (ya da Sümsük); Aşağı yukarı aynı anlamda kelimeler olup; uyuşuk davranan, pısırık, miskin, mızmız, mıymıntı anlamlarındadır.
(20) Şapır-Şupur, Şapır-Şapır; Öperken, ya da yemek yerken çıkarılan ses.
(21) Hezimet; Büyük bozgun, Büyük ve ağır yenilgi.
(22) Hınç (Hıncını) Almak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin.
(23) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen! “ KİM O DEME” Özdemir ASAF