Bazı insanlar doğuştan, bazıları da sonradan bencil oluyorlardı, anlayabildiğim kadarıyla. Örnek mi? Babam işte…

Öz babam, has babam…

Annemi birkaç ay içinde kanserden yitirince, babam tasını-tarağını toplamış köşesine çekilmişti, bir bakıma yaşamdan elini-ayağını çekmişti de denilebilirdi.

Babam genelde iki katlı köy evimizin alt katında otururdu, sokak kapısının dışında olan tuvalete kolay erişmek için.

Biz o zamanlar o konuta(!) “Helâ” derdik, sonradan öğrendik ki, adı; tuvaletmiş(!) Aslında o bizim dediğimiz şey anlaşılacak nedenlerden dolayı sokak kapısı dışında, bahçe kapısı içindeydi.

Çünkü o zamanlar kanalizasyon denen şey mi olsaydı ki? Herkesin bahçesinde geniş ve derin bir “Kubur Çukuru”(1) vardı.

Kubur Çukuru dolunca mı? Güldürmeyin insanı! Bahçenin bir sürü köşesi yok muydu ki? Kapatırdın ilkini, yelin götüremediği barakamsı konutu(!) yeni açılan Kubur Çukuru üzerine oturttururdun, üstündeki kiremitleri oynatmadan, kırıp-dökmeden. Olur biterdi!

Babam bazen köye gelip-gidenleri merak edip üst kata çıkardı, araba ya da tren sesini yahut da sabah çanlarını coşkunca çınlatarak giden, akşam çanlarını yorgunca seslendirerek dönen davarın sesini duyduğunda. Ve mutlaka dalardı, melül(2) ve mahzun(2), bir şeyleri hatırlarcasına, söylemediği, anlatmadığı, konuşmadığı…

Davarın dönüşü, annemin vefatından sonra onun “vakti kerahet(3)!” deyip başlama vaktiydi üst katta, içmek için. Saygısı vardı, ezan sesini duyduğunda, o içkiyle doldurduğu çay bardağını kendisince bile gözükmeyecek bir şekilde bir kenara koyar, gizler, kendi de gizlenir, ezanın bitmesini beklerdi. Nereden bulup, buluşturur, satın alır, nerelere saklar, çıkartırdı o rakı şişelerini, hiç bilemezdim.

Hepsi güzel hoştu da, bir bakıma ciğerlerinin akına da, karasına da kahredercesine içkiyi susuz içmesine, sigaralarını uç uca eklemesine akıl erdiremezdim. Mezesi de gayet basitti hem. Kış için çardağa serilmiş elmalardan, ayvalardan biri, ya da asılmış üzümlerden bir iki sap, bir iki dane, ya da elleriyle kırarak hakkından geldiği bir ceviz…

Tüm bunları alışkanlıkla sektirmeden yaptığında söylediği tek söz, tabiidir ki annemi yitirmemizin ertelerinde; “Kalan ömrümü tüketmekle meşgulüm!” demekti. Ki; annemin vefatından sonra alnı bir kere bile secdeye değmemiş, bir kere bile caminin önünden-arkasından-civarından geçmemişti.

Hepsi bir yana bahçe kapısından dışarı sokağa bile çıkmazdı desem, yalan olmaz, sadece “İkmal yapmak” dışında! Demek istediğim anlaşılmıştır herhalde; rakı almak için tabidir ki! Beni bilirdi, tersti düşüncem, elimi bile sürmezdim öyle şişelere, nesnelere. Evet, belki binamazdım(2), ama bildiklerimden de, prensiplerimden de vazgeçmek gibi bir düşüncem hiç ve hem asla olmamıştı…

Annemden, babamdan başka kimsem yoktu. Annemden sonra bana sadece babam kalmıştı, bir de evin omzuma binen tüm yükü.

Akrabalarımız yoktu köyde, uzak akrabaları ise saymıyorum, hele ki iş-güç, çoluk-çocuk mazeretleri ile annemin cenazesine bile gelemeyenleri değil, gelmeyenleri…

Köy ortamında da olsa annemin-babamın tek çocuğuydum, belki tedbirlerinden, belki de benden sonrasında birinden birinin kısır kalmasından kaynaklanmış olabilir! Babam, o zamanlar köyde araba olmadığından komşu Sinekçilerin Bibici Mehmet’in traktörüyle annemi hastaneye zor yetiştirdiklerini, güç bir doğumla beni kucaklarına aldıklarını anlatmıştı.

İsmimi de rahmetli anne dedemin ısrarı ile Cafer koymuşlar, kimden kaldıysa. Benim, aklım başıma geldiğinden kelli(2) yıllar yılı ısınamadığım bir isimdi bu. Eğer ikinci bir ismim olsa idi onu kullanmaya özen gösterirdim herhalde. Ama yoktu işte.

Annem yaşarken, ben çocukken, yaz tatillerinde, askerden dönüşte de her zaman babamla, bazı-bazen de annem de katılırdı bize, beraber gider gelirdik, irada, çapaya, suya, tarlaya, “Karakaçan” dediğimiz yaşlı, yorgun eşeğimizle.

İlerleyen zamanda “yılkı(2)” olarak azat edip, yalnız bırakmamıza rağmen Karakaçan her sabah davarla gidip davarla döner olmuştu ahırına.

Sonunu bekler tavrını bize hissettirirdi. Çünkü sıpalıktan henüz kurtulmuş olarak satın aldığımız genç eşeğe bırakırdı, akşam öğünü olan arpa-buğday-saman karışımını, ya da yoncayı. Su içerdi sadece. Babam Karakaçan isminden vazgeçmemişçesine yeni eşeğimize de “Karakoçan” ismini takmıştı.

“Kara” sözüne düşkünlüğü olsa gerekti babamın. Bir kurban bayramı için aldığımız mor-siyah tüylü koça da; “Karakoç” adını takmıştı. Çok genç zamanında traktör altında kalan ve babamın âlâyı vâlâ ile gömdüğü, sonrasında hiç edinmediği ilk, tek ve son köpeğimizin ismi de “Karabaş” idi.

Kara üzüm, karadut, karaağaç, karasu, kara kız, karagöz, kara kuru(2), kara yağız(2) ve benzeri gibi isimleri iştahla söylerdi sanki babam.

Annemin vefatından sonra babam, belki de şu ana kadar söylemem gerekirken söylemeyi unuttuğum şekilde, abdestle-namazla-secdeyle ilgisi olmamasına rağmen, perşembeyi Cumaya bağlayan geceler asla içki içmezdi.

“Günah” derdi ve yakınındaysam belki bıkmadan kerelerce fısıldardı; “Ciğerler bir gün dinlensin, değil mi evlât?”

Cuma günleri güzelce yıkanır, belki abdest de alır, köylülüğü dışındaki elbiselerini giyer ve annemin mezarına giderdi, belki dua için, belki özlemiyle kahırlandığından(4). Onu gören herkes, salâ verilmemiş olsa da, salâyı duymamış olsalar da bilirlerdi ki Cuma günüdür, Cuma vaktidir.

İşi-gücü olanlar Cumaya hürmeten işi-gücü bırakırlar, erkeklerden irada, bahçeye, tarlaya gitmemiş olanlar Cumaya hazırlanır, gitmiş olanlar da salâyı duyunca yetişmeye çalışırlardı camiye soluk soluğa kalsalar da.

Ölüm salâları farklı olurdu köyde. Herkesin herkesten haberi olduğundan sabah namazının ertesinde okunurdu cenaze salâları, ölüm ne zaman vukuu bulursa bulsun, kimse işine-gücüne gitmeden önce ve ölenin cenazesi mutlaka o günün öğle namazından sonra kaldırılır, hazırlanmış yeri nereyse oraya, yerine teslim edilirdi.

Böyle günlerde ve özellikle Cuma günlerinde cami önündeki kerevette(2) uzun zamandır birbirini görmemiş olanlar selâmlaşır, hal-hatır sorar, kucaklaşır, hasret giderirlerdi acele etmeksizin. Çünkü cami herkes için içtima(!) yeriydi(3) ve yeterliydi ve hoca herkesi bilip tanıdığı için vaaz etmezdi, o da ezan vaktine kadar hoşbeşe(2), sohbetlere katılırdı.

Atalarımız camiyi herhalde yıllar öncesinden bugünkü cemaati düşünerek oldukça büyük inşa etmişlerdi. Babam hariç, sair zamanlarda demeyeyim, ama özellikle bayramlarda ve Cumalarda neredeyse herkes demeyeyim de, köyde olanların tümü camiye doluşurlardı.

Hatta bayan öğretmen, akıl baliğ olmuş(5) öğrencilerini bilir, gitmek isteyen olursa onları da gönderirdi Cuma günleri camiye. Okulun sonlarına doğru ben de katılmıştım birkaç kez Cuma namazlarına, işte o kadar. Sonrasında iş-güç, dünya telâşı ve saire…

Annem yaşarken sadece Cumalara yetişirdim. Annemi kaybettikten sonra ben de babam gibi yol-yordam bilmez olmuştum(5).

Köyde herkesin bir lâkabı olduğu gibi, kendini öğrencilerine adamış öğretmenin de bir lâkabı vardı. Ona sadece “E” ve arkasında yeteri kadar sıralanmış “K” harfli uzun bir isim takmışlardı bizimkiler, yani köylümüz; EKKKK gibi.

Bunun anlamı; “Evde Kalmış Kart Kız Kurusu” demekti,  aklımda yanlış kalmadıysa. Ama köylüm o kadar çok “K” harfi eklerdi ki bu “E” harfi peşine. Meselâ; Kocasız, Kalender, Kâtip, Kâhin, Kadife ve daha bir sürü kelime ile zenginleştirilirdi bu “K” harfleri…

Anlamazdım, anlayamazdım. İyi ki sözler kulağına çalınmazdı, ya da çalınsa bile üstünde durmayacağımız kadar mükemmel bir insandı öğretmenimiz.

Annem vefat ettiğinde askerden döneli ya bir yıl, ya da bir yıldan birkaç gün, ya da bir-iki ay fazla olmuştu. Askerden dönüşüm tarih olarak pek aklımda kalmamış, ama annemin ölümünü günü gününe hatırlıyorum.

Hastalanmıştı annem. Doktorlar; “Gecikmişsiniz!” demişlerdi. Annemse; “Toprağım!”  Hatta o türküdeki gibi; “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!(6)  ya da benzeri bir sözü de yankılanmıştı kulağımda, unuttuğum.

Aklımda kalan; annemin “Toprağım!” sözü ve doktorların izniyle(!) ölümünü beklemek için onu köyümüze götürüşümüzdü…

Ağrı, acı ve sancılarıyla inilderdi(4) annem. Doktorların verdiği iğneleri köyün ebesi, sağlıkçısı, her şeyi olan Delioğlanların Zülfiye Gadi(14) vurur, annem bir süre rahatlardı, o iğnelerin verdiği rehavet(2) sayesinde.

Ve annemle çok zaman gözlerimiz çakışırdı o zamanlar. Zülfiye Teyzeyi çağırmam gerektiğini anlardım, çünkü sesi de kısılmıştı annemin. Günlerden bir gün birkaç dakika içinde soluğu da kesildi annemin, ciğerlerindeki son nefesi “Puf!” diye vermiş ve tükenmişti…

Babamın “Kalan ömrünü tüketmeye” başlaması da o gün başlamıştı, elini-ayağını her şeyden çekmiş, inzivaya çekilircesine(5), hayatla ilgili namaz, niyaz dâhil her şeye boş vermiş, elindeki ne çektiği belli olmayan doksan dokuzluk tespihle pencere önünü mesken edinmişti!

Bu arada nereden öğrenmişse öğrenmiş, bir akşamüzeri irattan döndüğümde gördüm ki bütün plâstik çanak-çömlek-bardak vesaireyi kapının önüne yığmıştı;

“Al bunları çaya at, kanser yapıyormuş, tez zamanda cam olanlarından al!” dedi.

Bir sonraki günlerden bir gün ise;

 Bahçenin bir ya da iki evleğinde(2) fenni gübre kullanma, sadece keçi gübresi ya da mayıs(2) kullan, oradakileri biz yiyelim, ötekileri sat! Fenni gübre de kanser yapıyormuş!” dedi. Herhalde izlediklerinden, ya da duyduklarından kapmış olsa gerekti bu bilgileri.

Ayıplamıştım babamı gerçekten. Çünkü a babam; “Kendin için istemediğini, başkası için de istememeliydin!” “Benden sonrası tufan!” dercesine davranışını yakıştıramamıştım kendisine, yadırgamıştım. Bu nedenle o gün-bu gün fenni gübre kullanmayı bırakmıştım tüm bahçelerimizde.

El arabalarıyla yılmadan gübre taşıyordum bahçeye. Komşular temizlikten, ben arsızlığımdan(), yaptıklarımdan memnundum. Üretimim az da olsa yetiyordu bize de, satışımıza da.

Ama babamın istekleri bitmek tükenmek bilmiyordu. Sonrasında günlerden bir gün yeşillikleri sirkeli suda bekletmemi, yaptığım yemeklerde sadece zeytinyağı kullanmamı istedi.

Tüm beyazlardan elimizi ayaklarımızı da çekmemizi istedi sonraları. Neymişti o beyazlar? Un, tuz, şeker, yağ…

E, be güzel babam, süt de beyazdı, peynir de! Rakını sulandırdığında, o da? Neden onlar yasak değildi ki?

Ve daha aklıma gelmeyen bir sürü isteği. Oysa yediklerine kendi dikkat etseydi ya! İçtiklerine demiyorum…

Böyle günlerden birinde babamın akıl erdiremediğim içki alışlarından birinin sebebini yaşadım. Annemin ölümünden beri hiç dokunmadığı sazı duvarda asılı değildi;

“Baba, n’aptın?” dedim.

“Sattım, anzarot(2) aldım!” dedi.

Bu kere, her akşam rastladığımdan daha da fazla içki yüklüydü gibi geldi bana. Demek ki paramız, ya da parası kalmamış, kahrına “Dur!” deyip engelleyememiş, yükünü bu kez birkaç bardağın üzerine çıkararak artırmıştı;

“Bir tanemdi, sevdiğimdi, canımdı, her şeyimdi!” dedi, sonrasında sızdı(4) bir gün.

Düşündüm; Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Leylâ ile Mecnun da böylesine bir aşk mı yaşamışlardı acaba, benim bilmediğim?

Zaten bilemezdim de sevgiyi! Gönül boşluğumu dolduracak bir aşka ne niyetim, ne imkânım, ne de vaktim uygundu. Rençper(2) gibi çalışıp, ev kadını gibi yapmam gerekenler tüm zamanımı alıyordu, dur-durak demeden, bilmeden, anlamadan. Dinlenebilmek için uyuyor, böyle zamanlarımda babamı kendi halinde bırakmamın üzüntüsünü yaşıyordum.

Bazen hatıralara da dalmıyor değildim, özellikle düğün-dernek gibi olaylarda. Emsallerimin hepsi baş-göz olmuşlardı, ister görücü usulüyle(3), ister gençliklerinde akıllarından geçirdikleriyle. Bu; herhalde aşk olsa gerekti, benim bilmediğim, yaşamadığım.

Okuldayken bir Pâkize vardı bana emsal, ya da benden biraz küçük…

O geldi aklıma durup dururken birden. Okulda (çocukluk işte), herkesin bir lâkabı vardı: Öğretmenin olur da çocukların olmaz mıydı ki? Bıdık Ayşe, Ne âlâ Muallâ, Muzır Murtaza, Kobalak Ömer, Çatlak Naciye, Fıstık Âlime, Bıçakçı Murat, Bürümcük Emin, Kambur Salih gibi.

Ayrıca Kör Dürüye, Memocan Mehmet, Ülfet Hatice, Uzun Ömer, Zobuların Kel Veysel, Takunyalı Nevriye, Aşa(ğı) Köylü Fatma, Pasaklı Hâfize, Hafız Muzaffer (ya da Muzo), Çıtkırıldım Müzeyyen(Müzo) onlara eklenebilirdi.

Bunlar sadece aklımda kalanlar. Unuttuklarım da vardır, mutlaka. Pâkize’nin başlangıçlarda ismi yoktu. Kız arkadaşları ona “Pâkize, patlıcan, patlıycak senin kocan!” derlerdi. O da “Ben evlenmiycem işte!” der, ağlardı burnunu çekerek.

Bu nedenle de patlıcandan vazgeçilmiş ismi “Sümüklü Pâkize” olmuştu, ilerleyen zamanda.

Bir gün EKKKK Öğretmen ona bir soru sormuş, o çekinmiş, kekelemiş, gereği gereğince(!) gerçekleşmiş ve o günden sonra da adı terfi ederek(!) “Sidikli Pâkize!” olmuştu.

Benim lâkabım, ya da adım mı? Söylemesem olmaz mı? Ama gerçekçi olmam, saklamamam, dürüst olmam gerek, değil mi?

Pâkize’nin başına gelenin aynısını ben de yaşamıştım, azıcık-birazcık da olsa ondan farklı olarak! Bu kere sınıf arkadaşlarım EKKKK Öğretmenimin varlığına aldırmaksızın koro oluşturmuşlardı, o malûm kelimenin baş harfini değiştirerek:

“Mıçtı Cafer bez getir, sulu mıçtı tez getir!” diye.

Okula birkaç gün gitmemiştim, rahmetli annemin ısrarlarına rağmen. Unutuldu mu yaptığım, ya da başıma gelen, peki? Nerdeeee? Üstüne üstlük, o günden sonra Cafer olan ismim unutuldu, “Mıçtı” olarak kaldım, orta yerlerde o günden sonra. Bugün bile hatta…

Durup dururken nerden mi geldi aklıma bunlar? Şöyle…

O gün irat için bir işim yoktu. Yorgun Karakaçan’ı almıştım yanıma (ya da terkime) ahir ömründe(3) biraz hava alsın, ciğerlerine dağ-ova havası girsin, hatta gücünün yerinde olduğuna inanırsa anlansın(4), diye!

Bu nedenle semer vurmamıştım sırtına, zaten aileden(!) biri gibi olduğundan gemi-ipi falan da yoktu. Sadece nalları duruyordu yerli yerlerinde…

Çocukluğumdan hatırlıyorum uysaldı, hâlâ uysal. Onu görüp bilip de insanların birbirlerine kızdıklarında söyledikleri o “eşek oğlu eşek” küfrünü asla anlayamazdım, hatta “eşek sıpası” sözünü bile. Keşke adam olmamakta(7) direnenler “eşşek” “eşek oğlu eşek” ya da “eşek sıpası” olmayı becerebilselerdi. Neyse!

Konuma gelince;

Ben bahçelerden dönerken cami önünde ezan vaktini bekleyen yaşlı amcalardan biri;

“Senin eşek anırıyor!” dedi.

Anlamadım.

Bu kere birkaçı birden, gülerek, hatta kahkaha atarak;

“Senin eşek anırıyor!” dediler.

Söylenilenlere akıl erdirememiştim. Ama eve yöneldiğimde Koca Çayda yankılanan, hatta çınlayan bir müzik sesi ulaştı kulağıma, anlam veremediğim. Düğün-dernek olsa haberim olurdu, beynim yorgunluğumla öylesine meşguldü ki, ilgilenmek geçmedi içimden.

Davarı yerlerine yerleştirip, Karakaçan’ı ahırdaki yerine götürdüğümde, Karakoçan’ı göremedim.

Telâşla babamın yanına çıktım. Müzik sesi kavileşti(4). Babam sedirine kurulmuş, çay bardağında rakısı, bir-iki ceviz ve yanındaki gramofondan üst üste yığılmış plâklardan birini dinliyordu.

“Baba, Karakoçan’ı görmedim, n’oldu?” dedim.

Umursamaz, basit bir tavırla cevapladı babam beni;

“Sattım!”

“Ne?”

“Sattım, yerine de bu gramofonla, plâkları aldım, kalanıyla da kendime yetecek kadar anzarot…”

“Yani?”

“Yani ki; Tığ-ı teber, şah-ı merden!(3)” dedikten sonra parmaklarının ucunu fiske yapar gibi boynundaki “Âdemelmasına(2)” vurup;

“Nanay!()” dedi.

“Hepsi mi? Hem kime?”

“Hepsi oğul! Hacıhamzaoğullarından Hacı Hüseyn’in Mehmet Emin’e!”

Cami önündeki yaşlı amcaların “Senin eşek anırıyor!” demesinin nedenini anlamıştım.

Giyindim, kuşandım, kenardaki-köşedeki “Ölümlük-Dirimlik(3)” dediğimiz paralardan oldukça büyük bir kısmını yanıma aldım. Hacı Hüseyin Amca’nın oğlu Mehmet Emin Hocaya gittim, yayan-yapıldak(3).

“Anan yahşi(2), baban yahşi, babam cahillik etmiş, o bizim ekmek kaygımız(2), geri ver Karakoçan’ı” dedim, elimdeki paraları uzatarak.

“Baban ayyaş, sen dürüst ve mertsin. Eee! Atalarımız yanlış dememiş; ‘Bir zalimden bir âlim çıkar!’ diye.”

“Söz amca. Eksik kalanını, ne kadarsa iradı kaldırır kaldırmaz, gelip ödeyeceğim!”

“İnanırım, parayı içkiye vermeseydi, ‘Geri kalanını unut!’ derdim, ama buna hacı oluşum izin vermez. Eşeğin aşağıda, ahırda, al-git! Baban çok ısrar etmese, mal bulmuş mağribi(3) gibi sahiplenmezdim. Her şeyde bir hayır vardır. Ben sahiplenmesem, kim bilir, kime yok pahasına satardı, bilemem, al götür malını oğlum!”

Mutluydum. Karakoçan da mutluydu galiba, köy yolunu bilircesine, bağı, yuları, semeri olmadığından hopluyor, zıplıyor, uygun yerlerde anlanıyordu bile. Öylesine döndük köye, Karakoçan sağ, ben selâmet!...

İradı kaldırdım, kalan borcumu ödedim, kış geldiği için kuzinenin olduğu odaya sığıştık babamla, ayrı sedirlerde.

Yaşam devam etmeliydi, ediyordu da!

Bir gece yarısı, oflayıp-puflamaları çekti dikkatimi, babamın. Uzun zamandır saklayıp söylemediği ağrılarını söyledi, kasıklarını tutarak.

“Artık dayanamıyorum be oğul!” dedi.

Hacı Mehmetlerin Muhtar Emmiye gittim. Onun pikabı vardı. Onunla hastaneye gittik.

“Sağ ol Muhtar Emmi! Sen git, işin-gücün, çoluk-çocuğun var. Dinlen! Gerekirse biz taksiyle döneriz köye!” dedim.

“Paran-pulun var mı, yeterli mi oğlum?”

“Var Muhtar Emmi. Eğer yetişmezse telefon eder, isterim, dönüşte de öderim. Sağ ol! Bu iyiliğini ne unutmam, ne de ödemem mümkün değil!”

“Lâfı mı olur evlât? Hele bir gün doğsun, baban evine dönsün, her şey kolay!”

Döndü Muhtar Emmim köye ve hastabakıcılar babamı sedye ile içeriye taşırlarken, okumak için köyden uzaklaşan ve bir daha köye geri dönmeyen ve dolaysıyla o günden beri görmediğim, tanımakta da zorluk çektiğim bir simayla karşılaştım doktor olarak.

Ben hatırlamaya çalışırken o beni tanıdı, durgunca:

“26(8), Cafer?” dedi sorarcasına.

 O bana unvanını söylemediğine göre, benim de ona unvanını dememem gerekti.

“11(8), Pâkize?” dedim, tanıdığımı, hatırladığımı belli etmek istercesine ve ekledim:

“Doktor mu oldun?”

“Eh, biraz!”

“Babama bakacak mısın?”

“Nöbetçiyim, tabii ki bakacağım. Ne şikâyeti vardı babanın?”

“Kasıklarını tutup ‘Dayanamıyorum!’ diyor!”

“Ne kadar zamandır?”

“Sanırım uzun zamandır, saklamış, söylemedi, anlatmadı, yerini bile göstermedi bana, utandı herhalde!”

“O zaman ona evvel emirde sakinleştirici, dinlendirici bir şeyler yapalım, tahlillerini, testlerini yaptırayım, sabah hocalarım gelince detaylı olarak kontrol ve muayene ederler, umarım ‘Gecikmişsiniz!’ demezler!”

“Ne gibi?”

“Anlattığın belirtiler hoşuma gitmedi çünkü!”

“Annemi bu hastaneden ‘Gecikmişsiniz!’ sözü ertesinde verilen talimatla çıkartıp kısa bir süre sonrasında evimizde yitirdik. Babam için de aynı şeyleri söylemezsiniz inşallah!”

“Umarım!”

“Sakınılan göze çöp batar!” deyimi geçti zihnimden. Muhtar Emmi köyüne döndü. Babamı yatırdılar, sakinleştirici dedikleri iğnelerden sonra. O uykuya daldı, Pâkize diğer hastalarına koşuşturdu. Ben bir kanepe üstüne tünedim, yokluklarımla, düşüncelerimle.

“Yokluklarımla!” dedim. Geçim dünyası, hiçbir alışkanlığım yoktu, ne kötü, ne iyi, hatta babam gibi asla. Hiçbir hayalim de yoktu hem düşündüğüm, ta ki hastaneye gelinceye, saklamadan söylemem gerek ki,  ilk ve tek ve belki de yaşamımda son diyebileceğim göz ağrım olan onunla karşılaşıncaya kadar.

Bunu şimdi mi fark etmiştim? İnsan yaşamasa da, gönlündeki gizliyi kendinden bile ne kadar saklayabilirdi ki? Hem kendinin bile bilmediği, ya da bilmek için çaba göstermediği…

Pâkize, çocukken de güzel olmalıydı, unutmadığıma, daha doğrusu unutamadığıma göre. Şimdi eskiye dönüp etkilenişimi ortaya sersem, sermeğe çalışsam neye yarardı ki? O bir doktor, ben rençper olmakta bile gecikmiş sefil(2) bir köylü.

Kendimi aşağıladığımdan değil, haddimi bilmem, ya da bilmem gerektiğinden. Hani benzetmekte garabet(2) var sayılmamalı; o bir şahinse, ben bir serçe, hatta bir kargaydım. O gül dalında bir gonca ise, ben dağ yolunda yonca, sahrada kaktüs gibiydim.

İnsanın bunalım içinde kalmış olsa da, boş vakti olunca geçmişini hatırlıyor, hatta hayallere bile dalıyor, dalabiliyordu.

Zeki kızdı Pâkize okurken, güzelliğinin yanında. Bakmamalıydı öğretmeninin yarattığı tedirginlikle o kabahati işlediğine. Her şeyiyle sevecen bir öğretmen olan rahmetli EKKKK’nın bakışları, istemese de, öğretmek istediğini öğretememiş olmanın şerriyle(2) ürkütücü olurdu bazen.

Kimseye fiske(2) bile dokundurmamıştı bildiğim, ya da hatırımda kaldığı kadarıyla. Onun tek isteği, eserlerinin istediği gibi adam olmalarıydı, adam hüviyetinde adam, kız-erkek ayrımı olmadan.

Köyde garibanlıklarından(2) dolayı dışarıya çıkamayıp kalan ben ve benim gibiler dışındaki herkesler büyümüş, adam olmuşlar ve yükselmişlerdi. Öyle iskelede cam silmek, boya-badana-sıva yapmak için Caraskallarla(2) yükselmek değil(!) demek istediğim, gerçek anlamda yükselmek, adam olmak şeklinde, örneğin Pâkize gibi.

Pâkize her zaman güzeldi. İpek gibi sarı saçları, dut yaprağı gibi gözleri, süt beyazı dişleri, mantı gibi burnu, pamuk gibi elleri, selvi gibi boyu vardı. Köy çocuğu olduğum nereden anlaşılacaktı ki, benim tarifim doğa kaynaklıydı işte böyle.

Gerçekte şehir çocuğu olmadığımız için; “İnci gibi, zümrüt gibi, yumuşacık, sıcacık gibi” demeyi bilmezdik, bilemezdik ki!

Güzeldi Pâkize, dün gibi, bugün de…

Ulaşılması güç bir ilâhe, dünlerde farkına varamadığım, bugün ise…

Söylemem, tarif etmem mümkün olmayan bir güzelliği vardı. Her ne kadar okulda “Evlenmiycem!” demişse de evlendiyse, Allah eşine, çocuklarına bağışlasın. Evlenmediyse değil şehrin, dünyanın evlenme çağında olanlarının hiçbirinin aklı yoktu, ya da akılları başlarında değildi.

Benim aklım bile şimdi gelmişti başıma, haddimi bilmezliğim yanında, geçti artık, hem çok geç…

Çünkü Pâkize güzeldi, kim bilir kaçıncı kez kendi kendime söylediğim kadar, hem.

Ve insanların böylesine tedirginlikle, şaşkınlıkla, düşünceyle, hatta endişeyle geçirdikleri zamanın birimi yoktu: Tıpkı o deyişteki gibi: “Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluk(9)” du.

Zamanın ilerlemesinde bazen ambulanslarla, bazen özel arabalarla ya da taksilerle gelenler de oldu; ahlayan, oflayan, uflayan, inleyen, “Öldüm Allah!” diye ortalığı birbirine katan.

Hiçbiri umurumda olmadı, o fargın(2) bir şekilde gelen küçük kız çocuğu dışında. Pâkize hepsine koşuşturdu, Hipokrat’ın(10) gereği olmasa bile. O çocuğu sedyeye yatırdıklarında Pâkize’nin kolundan tuttum;

“Ne olur ona iyi bak ve bana güzel şeyler söylemek, anlatmak için geri dön!” dedim.

Etkilenmiş miydim? Belki…

Çocuk Pâkize’nin küçüklüğü gibi miydi? Muhtemelen… 

Bir çocuk olarak, yaşamış bir ergene göre yaşama hakkının daha fazla olması gerektiğine inancım mı vardı? Tabii ki…

Zaman geçmiyor, Pâkize dönmüyor, sabah olmuyordu.

Sonra koridorda, hastaları rahatsız etmemek için topuklu yerine, spor ayakkabılarıyla göründü o. Müjdesini anlatmak istercesine koridorun ta öteki başından, uzaklardan sağ el başparmağını yukarı tutarak ve koşarak gibi geldi yanıma;

 “Allah razı olsun!” dedim, sanki canımdan biri kurtulmuş gibi, sarılırken ona.

“Basit bir zehirlenme vakası. Midesini yıkadık. İçebilirse bir testi bile su içmesine izin verdik. Gözlerini açtı, konuşuyor. Ama seni etkileyen ne? Hem bu sarılmanın anlamı ne, kemiklerimi birbirine geçirecekmiş, hatta kıracakmış gibi?”

“Bilmiyorum, bilmem de gerekli değil zaten. Bir bebek, bir çocuk dünyasına dönecek, mutluluğum bu. Sana sarılmamın nedeni ise bu sevinç. Belki de yılların birikimi, görüşememiş olmamızın özlemi. Belki de babamın yarattığı endişe için himmetine(2) sığınış. Bilemiyorum. Aklım, her bakımdan yerinde değil, keşke yardım edebilsen, bana!”

“Yardımcı olmayı dilerim, ama beni şom ağızlılıkla(3) suçlamazsan, gerçeği, doğruyu dobra-dobra söylemeliyim(5) ki, benim bulgularıma, benim daha önce görüp, bilip yaşadıklarıma göre baban için iyi şeyler söyleyemeyeceğim…

Gene de ‘Hocalarımızı bekleyelim!’ derim. Hem Allah’ın takdirinden sual olunmaz, biliyorsun!”

“Gözlerinden, davranış biçiminden hissetmiştim bunu zaten. Peki, şansımızın ne kadar olduğunu sorsam?”

“O kadar tecrübeli değilim. Ama hocalarımın söyleyeceklerini sana aynen aktarmadan evime dinlenmeye gitmeyeceğimi bil! Şimdi izninle hastalarımın başına dönmeliyim!”

İki elini de tuttum, hem de art niyetle(3), bana ne faydası olacaktıysa? Aramızda bir uçurum vardı, uçurumlardan, kanyonlardan, yarlardan öte ve güçlü. O; okumuş, kültürlü, doktor, bense ilkokuldan sonra toprağına yönelmiş bir köylü.

Dağ, dağa nasıl kavuşamazsa insan da umutlarına sınır koymasını bilmeliydi. Hem neydi ki yaşadığım? Çocukluğumdaki fidan, aşk gibi çınar mı olmuştu birden bire? Yoksa bir sevgili, bir yalnızlığımın arifesinde bir dost eli, bir yandaş, bir arkadaş, bir yâr miydi(118), aradığım?

Peki, ya karşılaşmasaydık?

İnsanlar umut ederken bile, akıllı, usturuplu(2) bir umudun içinde olmalıydılar. Eğer yeterlilikleri varsa Kaf Dağının ardında bile olsa umutlarına ulaşabilirlerdi. Peki, ya yoksa? O zaman söylenecek tek şey; ulaşamadığın daldaki üzümün koruk olarak nitelendirilmesiydi ki; o koruk düşüncesinin kıytırık(2) bir adedi bile damağını buruklaştırır(4), kırıştırırdı(4), hem de şu anda bile ve vazgeçerdin, ya da vazgeçmek mecburiyetindeydin, aklından ne geçiriyorsan…

Paspaslar yapıldı, temizlikler gerçekleştirildi ilgililer tarafından ve hocalar geldi. O vakte kadar babamdan alınması gereken kan, idrar, gaita denen kakası gibi şeyler alınmış, Pâkize’nin önerilerine göre gece vardiyasındaki(2) intörnler(2), pratisyenler, teknisyenler tarafından gereği yapılmış, ya da bitirilmek üzere olmalıydı.

Aradan yarım saat, kırk beş dakika, bir saat, belki de saatler geçti. Ne gelen vardı, ne giden, ne izin, ne de bilgi veren…

Asık bir suratla döndü Pâkize;

“Bir şey söylemek şu anda mümkün değil. Birkaç gün gözetim altında tutulup, testler açlık, tokluk olarak yeniden yapılacak, ondan sonrası Allah kerim!”

“Umudum, şansımız?”

“Umut et, ancak umutlarında aşırıya kaçma(12), hayallerinin esiri de olma(12)!”

Tahmin ettiğim, ancak olmasını istemediğim bir cevaptı bu. Hayır ve şer Allah’tandı(13) ve bizler görevlerini yapıyor da olsak, yapmıyor, yapamıyor da olsak onun basit kullarıydık.

“Evine, ailene götüreyim seni Pâkize!” dedim, aklımda yanlış kalmadıysa o da bir evin tek kızıydı.

“Ben giderim, sen evine dön, gerekirse Muhtar Emmiye telefon ederim!”

Doğruydu düşüncesi, irada yetişmek, hayvanları yedirip, doyurmak, havalandırmak, masraflar için alabildiğim kadar para alıp dönmem gerekti. Köyün minibüsüne yetişmeliydim.

Yetiştim de…

Tüm gereklilikleri hazırlayıp yapıp geri döndüm babamın başına. Babam ağlıyordu resmen.

“Oğlum, öyle bir parmak yedim ki şeyimden, o parmak çıkmıyor bir türlü yerinden. Prostat(14) kontrolüymüş. Üstelik bir sürü de bir şeyler yaptılar, ölçtüler, biçtiler, kan aldılar, idrar aldılar ve hiçbir şey söylemediler. Neler oluyor oğul, de bakam!”

“Prostattan şüpheleniyorlar babam!”

“O da ne demekmiş?”

“İdrar yoluyla ilgili bir sıkıntın varmış, demek.”

“E! Peki, ne diye oramı parmakladılar?”

“Bilmiyorum, kontrol, tahlil ya da tespit öyle yapılıyor herhalde. Hem şükret haline, bunun kocaman hortumlarla kontrolü de varmış(15). Sen öylece ucuz kurtulmuşsun!”

“Allah muhafaza!” derken odadaki tüm eşyalar saçtan ve çelikten olduğundan tahta bulamamanın sıkıntısını yaşıyor gibiydi babam. Gene de çelik dolabın üzerine üç defa vurmadan edemedi, dudaklarıyla öpme sesi çıkararak.

“Eee! Peki, sonra ne olacak?”

“Gerekirse ameliyatla tedavi edecekler, yoksa ilâç verecekler, eve gönderecekler, korkarım ki o zaman anzarota bir süre ara vermek zorunda kalacaksın!”

“Aman oğul, üzüldüğün şeye bak! ‘Atın ölümü arpadan olsun!’ Bak, ağrılarım geçti, dipçik gibiyim! Söyle doktorlara da koyuversinler beni. Annen direnemedi, ama kanser de olsam ben direnmeğe çalışacağım. Annen tahammüllü kadındı, Hakk var yukarıda, yalana gerek yok, benim gibi bir kıtipiyoz(57) kikirike(57) yıllarca direndi de, bir hastalığa direnemedi, göçüp yalnız bıraktı bizi.”

Babam, bir süre demek istediklerini sıraya koyma arzusunu taşıdı gibi geldi, devam etti;

“Ama annene kavuşmak varsa sonunda vallah ben de direnmem, direnmeye de hiç niyetim yok, uzatırım elimi Hakk’a, gereğini rica ederim Hakk’tan, hakkım olmadığını bile bile. Ne demiş Mevlâna; ‘Gâvur olsan da gel!(58)’ gibi bir şey. Elhamdülillâh başımız secdeye değemese bile Müslüman’ım yav! Sen yalnız kalacaksın, ama yükün iner sırtından, başının çaresine bakarsın sen!”

Durdu bir süre daha, konuşmaktan yorulmuş gibiydi;

“O doktor gibi olan kız, Belekoma’lının(59) ‘Sidikli kızı’ değil mi? Neydi adı onun?”

“Pâkize!”

“Hah hatırladım şimdi, Sidikli Pâkize. Vay canına okuyup doktor olmuş ha?”

“He, ya!”

Akşamüzerine doğruydu. Pâkize asık suratını düzeltmeğe çalışarak gülümsemekle-gülmek arası bir tavırla gözüktü kapıda:

“Geçmiş olsun amca! Hatırladın mı beni?”

Babam tam “Si…” diye başlıyordu ki, öksürerek;

“Pâkize’yi tanıdığını söylemiştin ya babam!” dedim.

“He yav! Tanıdım, aferin gelin kızım! Okumuş da doktorlar olmuş!”

“O ne demek amcam, anlayamadım!”

Düzeltmek ya da zevahiri kurtarmak(5), babamın beyninde yanlış şekilleneni anında değiştirmek vazifemdi.

“Ehem! ‘Gelin oluşunu görmek!’ anlamında bir deyiş, unuttun mu yoksa? Tabiidir ki gelin olduysan o başka…” dedim.

Anlamsız bir şekilde baktı Pâkize yüzüme. Böyle bir deyiş olmadığından emin gibi. Gene de büyüklüğünü saygısıyla gösterdi, kısaca ve uzatarak “Ha!?” diyerek.

Ve belli belirsiz işaret etti bana gözleriyle, elleriyle destekleyerek dışarıya çıkmamız gerektiğini…

Dışarıya çıkınca;

“Korktuğum başıma geldi Cafer! Maalesef çok gecikmişsiniz. Ameliyatla, kemoterapi(18) ve saire ile babana artı bir ızdırap vermemek ve masraflara girmemen konusunda titizlendi hocalarımız. Allah’ın hükmedeceği kadar bir zamanı var babanın.”

“Ne kadar?”

“Üç, ya da en fazla dört ay kadar! Rahatlığı için ilâçlar, iğneler vereceğiz. Gerekenleri yapabilecek misin? ‘Masrafın olmasın!’ diyoruz, ama istersen bayan ya da bay bir hemşire bulmaya çalışırım!”

“Etim ne, budum ne ki Pâkize? Hemşireye nasıl bakayım, nasıl para yetiştireyim, hem dedikodudan çekinirim, bir insanın başı yansın istemem benim yüzümden…

Eve götürüp ben bakarım babama hissettirmeden. İlâçlarını veririm vaktinde, her bir şeyi erteleyerek. İğnelerini de yaptırırım, vakitlerinde. Yeri, yani mezarı da zaten hazır köyde, annemin hemen yanında.”

“Peki, sonraki yalnızlığın?”

“Allah büyük!”

“Ağırlaşınca telefon et, destek olmak isterim!”

“Sağ ol! Ama nereye, ne zamana kadar?”

“Söz veremem, ama babam yok, eşim, çoluk, çocuğum da yok, annemle ilgilenmem zorunluluğum. Belki vakit buldukça, nöbetim olmadığında, annemi ikna edebildiğimce…”

“Teselli bulurum, babamın sonuna hazır olurum, elimden tutulduğunda gayretli olurum, babama sonunu hissettirmemek anlamında.”

“Üzülme! Takdiri ilâhi(3)!”

“Allah’ın işi-gücü yok muydu ki bu menhus(2) hastalıkla önce annemi aldı, şimdi de babamı alacak, beni yalnız bırakıp…”

“İsyan etme Allah’a. Gün doğmadan neler doğar, inan, güven, sabret ve dua et!”

“Sonra?”

“Allah Kerim!”

“Allah’ı ne kadar çok seviyorsun?”

“Senin kadar, yoksa sen?”

“Sevmez miyim Tanrımı?”

“O halde Tanrıya hem inan, hem güven!”

“Neden?”

“Ezanın ilk sesini hatırlıyor musun, ‘Allahüekber!’ diye başlayan?

“Evet! ‘Tanrı uludur!’ demek!”

“Demek istediğim de bu!”

Babama; “Bir şeyin yokmuş!” dedim, hastaneden çıkartıp eve götürürken yalanla.

“İlâç-iğne tedavisi ile ayağa kalkacakmışsın, üç-dört ay içinde, yalnız ilâçlarına, iğnelerine, dinlenmene dikkat etmek ve bu süre içinde içkiden uzak kalmak kaydıyla. Haydi, şimdi evimize dönelim!”

“Bir yanlışlık yok değil mi, oğul? Beni kandırmıyorsun, değil mi, içkiyi boşlamam için? Annen gibi kısa bir zaman içinde göçmeyeceğim, değil mi? Gerçi umurumda değil, kartopu gibi eriyecek olsam da yatağımda. Annenle kara toprakta yan yana, ahrette(2) yine el ele olacağız ya!”

Nasıl “He!” diyebilirdim ki?

Babamla evimize geldik. O sedirine oturdu öncelikle, sonrasında yorulunca, kendini iyi hissetmediğinden üstüne bir pike alıp dinlenmek üzere uzandı.

Günler geçiyordu. İlâçların etkisine boş verircesine ara sıra içkiyle kaçamak yaptığını fark ediyordum, fark etmemem gerekliliği ile. Gün geçtikçe ağırlaşıyordu babam. Belki farkında olmadan, belki de farkında olmayı istemeyerek…

Günlerden bir gün, yoksa sona doğru günlerden bir gün mü demem gerek, özel arabasıyla geldi Pâkize köyümüze. Unutmamıştı evimizi, sormamıştı kimseye.

“Nasılsın?” dediğinde babama, moral bulmuşçasına yerinde doğrulmuştu babam.

“İyiyim kızım. Sen nasılsın?”

“İyiyim amca. Bu akşam ilâçlarınızı ben vereyim, iğnelerinizi ben yapayım, başınızda, yanınızda ben durayım, Cafer biraz dilensin istedim, öyle arzuladım!”

“Burada kalamazsın Pâkize. Elin ağzı torba değil ki büzesin. Bekdemir’li Hacı Mürüvvet Teyzenin, ya da bizim köylü Nesime Halanın evinde kal. Sonra sana söz gelsin istemem köy yerinde bile!”

“Allah’tan başka hesap vereceğim kimse yok! İzin ver, amcamın başında kalayım, yarın izinliyim, sen de git dinlen biraz, yorgunluktan helâk olman(5) üzer beni, buna dayanamam!”

“Ne söylediğinin farkında mısın Pâkize?”

“Ne kadar farkında olmam gerekiyorsa, o kadar farkındayım. Haydi, sen şimdi yatağına git!”

Gece başladı. Aslında babam için biçilen sürenin henüz yarısında gibiydik. Ben yatağımda yorgunluğumun stresini(2) yitirme arzusundaydım, Pâkize babamın başında idi. İyi insan söz üstüne gelirmiş, ya da iyi olacak hastanın başına doktor…

Ama öyle olmadı. Doktor evimize gelince, babam onu görünce; “Fırsat, bu fırsat!” dercesine ağırlaşmış ve saniyeler içinde, kendisini teslim etmişti Tanrısına. Pâkize bana haber vermek için yetişememişti, sekerât(2) ile tükeniş aynı anda gerçekleşmişti, dediğine göre ve anlamadığı.

Başı ucundaki zemzemden pamuğa ancak bir-iki damla damlatarak ıslatabilmişti babamın dudaklarını. Üstelik son nefesi, anneminkinin tersine, ciğerlerinde hapsolmuştu.

Babamın seveni çoktu herhalde. Herkes iradı, tası-tarağı, tarlayı-tapanı bırakmış, onun cenazesine gelmişti köyde. Sevilmek, sayılmak, bazı konularda eksiğinin, eksikliklerinin olduğunun bilinmesine rağmen güzel bir şey olsa gerekti.

Pâkize annesini de getirmişti babamın cenazesine. Başka kimsesi de yoktu ki onun da, benim gibi anlattığı kadarıyla.

Evine dönmedi Pâkize. Annesiyle birlikte evimde, babamdan sonra yalnız benim olan evimde kaldılar.

Ben babamın boşalttığı döşekte, Pâkize benim sedirimde, annesi ise annemi yitirdiğimizden beri boş olan yayla gibi yatakta idi, babamı defnettiğimiz günün gecesinde.

Gecenin bir vaktinde Pâkize geldi yatağımın başucuna diz çökerek;

“Üşüyorum!” dedi.

“Kuzineyi yakayım, ısın!” dedim.

“Kollarınla sarsan da ısıtsan beni, sığınsam sana!”

“Olur mu?”

“Neden olmasın? Baban bugün mezara girdi, ama mutlu olmamızı istemez miydi ki, dersin?”

Kollarımı açtım, yorganımı düzenledim, sıkı sıkı sardım Pâkize’yi, üşümesin istercesine. Dünya umurumda değilken fısıldadım;

“Seni seviyorum!”

Cevabı iki hece oldu Pâkize’nin;

“Ben de!”

Babam mezarında idi, annemle kucak kucağa gibi, ben ömrümün aydınlığı ile sadece gönülde, ruhta, sevgide beraberdik, koyun-koyuna, avuçlarımızla, kokularımızla, nefeslerimizle, dudaklarımızda bile değil!

Aşk denilen şey böyle olsa gerekti, etiketlere değil, gönüllere yaslanan ve gönüllerde yaşayan. Ve Mevlâna’nın şu sözü geldi dudaklarımın ucuna;

“Aşk, bir uçurumdan düşmek gibi bir şey, işte bu yüzden sevgiliye “yâr” denilir!!! (11)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykünün özel bölümlerinin bazılarında yeğenim Şükriye (Şuşu)’ nun deyişleri, daha doğrusu yaşadıkları, hatıraları etkili oldu, inkâr etmemem gerek! Örneğin isimlerden hepsi rahmetli olan, Nesime; anneannesi,  Zülfiye; annesi, Mürüvvet; teyzesidir.

Gramofon; Bir plâğa ya da benzeri özel bir madde üzerine önceden saptanmış olan sesleri istendiğinde tekrarlayan, mekanik düzenli aygıt.

“Gramofon olayı” Şükriye’nin yaşadığı köyde aynen yaşanmıştır. Şuşu’nun arkadaşları ve akrabalarından ismini saydıklarımdan yaşayanlar da var, ama onları sevgileriyle baş başa bıraksak daha güzel ve iyi olmaz mı?

Pakize; Temiz, pak. Lekesiz. Hâlis, saf, katıksız.

Cafer; Küçük akarsu.

Yöresel isim ve mevki adlarını da uzun uzun tarif etmek, anlatmak içimden geçmedi doğrusu. Yalnızca yöresel bir sözü açıklamakta yarar görüyorum;

Sinek; Yöresel olarak fıçı gibi birbirine geçmiş çam ağacı tahtalarından yapılmış, testi biçimine yakın bir su kabıdır. Bunu imal edenlere de “Sinekçi” denmesi tabiidir. Bibici ise, “Küçük yerler, küçük şeyler” anlamında bir deyiştir.

(1) Kubur Çukuru; Her ne kadar insanların öldükten sonra defnedildikleri mezarlara “kubur” denirse de, yöresel olarak belki de benzerliği nedeniyle tuvalet (yani helâ) çukurlarına bu ad verilirdi.

(2) Âdemelması; Gırtlak çıkıntısı.

Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Anzarot; Sıcak ülkelerde yetişen Latince ismi Sarcocolla denilen bir ağaç olup reçinesi yara tedavisinde kullanılmaktadır. Ancak argoda alkollü içecekler, özellikle rakı için kullanılan bir sestir ki öyküde bu anlamda dile getirilmiştir.

Arsızlık; Arsız olma durumu. Arsız birine yakışacak davranış, yılışıklık, sırnaşıklık içinde olmak. 

Binamaz; Namaz kılmayan anlamında olan bu kelime halk arasında yanlış olarak “Beynamaz” şeklinde söylenmektedir.

Caraskal (ya da Jaraskal); Portal yani taşıyıcı vinç, zincirle ya da halatla çalışan elle kumanda edilen, inşaatlarda malzeme çıkartmak ya da moloz indirmek için, yüksek yapılarda boya-badana, tamir için iskele yerine kullanılan alet.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.

Fargın; Kendini bilmeyecek, kendinden geçmiş, ses-ışık gibi tepkilere cevap veremeyecek şekilde yatmak anlamında kullanılan yöresel bir deyim.

Fiske; Parmak uçlarıyla yapılan hafif vuruş. İki parmak ucuyla tutulabilen miktarda olan. İnsan derisinde herhangi bir sebeple ortaya çıkan ufak ve içi su dolu kabartı.

Gadi; Yaşlı kadınlar için sözüne güvenilir, mert anlamında yöresel bir deyiş. (Bazı yörelerde “Dudu” gibi “Yenge” anlamında da kullanılmaktadır)

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.

Intern; Bu şekilde yazılan “İntörn” diye okunan bir kelime olup altıncı sınıf öğrencilerinin kendi aralarında “Asistanların kölesiyiz!” anlamında konuştukları bir sözdür ki, bu hastaların da diline dolanmıştır!

Kaygı; Tasa. Kötü bir sonuç doğacak diye duyulan üzüntü (Cafer’in demek istediği; “Ekmek teknemiz, işimizi gören varlığımız” gibi bir söz olarak düşünülebilir, ancak yöresel olarak “Kaygılarımıza engel olan varlığımız, kaygılanmamamızın nedeni ” gibi anlamda da kullanılır).

Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.

Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri. 

Kıtıpiyos;  Değersiz, bayağı, adi (argo).

Kıytırık; İşe yaramaz, bayağı, basit, değersiz, önemsiz.

Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.

Mayıs; Taze sığır gübresine verilen ad olup, çoğu biyogaz üretiminde kullanıldıktan sonra tarlaya verilmektedir. Kalanlar ise bazı aileler tarafından tezek yapılarak kışın kullanılmaktaydı.

Melül (Melil); Üzgün, boynu bükük.

Menhus; Kötü, uğursuz.

Nanay; Orta Anadolu’da ağır danslara veyahut da çalgısız oynanan oyunlara verilen bir ad olmakla birlikte, argoda “Yok, hiç, boş, değersiz” anlamlarında kullanılan bir deyim olup öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.

Rençber (Reçber, Rençper); Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişi.

Sefil; Yoksulluk içinde bulunan, yoksulluk çeken, yoksul, alçak, bayağı.

Sekerât; Ölüm İyiliği. Hastanın iyileşir gibi göründüğü, aslında iyileşme olmayan, ölüme yaklaşma anı, ölüme gidişin son hali.

Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar).

Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.

Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.

Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.

Yılkı; Yaşamının kalanı kısmını rahat geçirmesi, bir bakıma kendi kendine ölmesi için doğaya teslim edilen, ya da bırakılan, azat edilen at ya da eşek.

(3) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Art Niyet; Art Düşünce. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce, niyet.

Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

İçtima (Yeri); Toplanma, .toplantı yeri. Birden çok kimsenin belirli bir amaç için bir araya geldiği yer. Bir askeri birliğin silâhlı ve donanımlı olarak toplandığı yer.

Kara Yağız; Koyu esmer erkek.

Kara-Kuru; Esmer ve çok zayıf.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, kendinden umulmayacak işleri yapan kişi anlamında kullanılan bir deyim.

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal  ya da herhangi bir şey.

Şom Ağızlı; Sürekli kötü şeylerden söz eden, uğursuzluk getireceğinden korkulan, olayların gelişmesini önceden görüp özellikle felâketler hakkında kesin kehanetlerde bulunan, hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan, uğursuzluk getiren.

Takdiri İlâhi; Yazgı, kader. Tanrının uygun görmesi. Tanrının (Allah’ın) istediği, yazdığı. Kader

Tığ-ı Teber, (Tığteber) Şah-ı Merden; Aslında; “Tığ; silâh, teber; hilâl biçimli, şah-ı merden; mertlerin şahı şeklindedir (Hazreti Ali olarak tarif edilirse de). Türkçemize yerleşmiş anlamı; sersefil kalmak, beterden beter, ya da rezilden rezil olmak, elinde avucunda ne varsa yitirmiş, her şeyini kaybetmiş olmanın sonucu gibi bir anlamdadır.

Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); “Namaz kılınması kerih olan, kerahetli, mekruh yani mahzurlu olan vakitler” anlamında olmakla birlikte, argoda “içki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır.

Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yalınayak yürüyerek.

(4) Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.

Buruklaşmak, Buruklaştırmak; Alınma, küskünlük, güceniklik gösterme hali gibi gözükse de aslı burukluk, kekrelik, ekşilik, mayhoşluk hissetme hali.

İnildemek; İnlemek. Acı, üzüntü belirten, uğultulu, gür, yankılı kesik sesler çıkartmak

Kahrolmak, Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

Kavileşmek; Sağlamlaşmak, güçlenmek, pekişmek, artmak.

Kırıştırmak; Kırışmasına yol açmak, ya da kırışmasını sağlamak, ya da seni benli konuşmada karşı cinsten biriyle konuşmak anlamında olsa da öyküde dudakların burulması, hazmetme aşamasına gelinmemesi, yüzün ekşimesi, ikram edilen şeyin yaptığı aykırılık ifade edilmek istenmiştir.

(5) Akıl Baliğ Olmak; Ergen hale gelmek.

Dobra Dobra (Konuşmak, Söylemek); Çekinmeden, sakınmadan, korkmadan, açık açık, açıkça, korkusuzca.

Helâk Olmak (Kendini Helâk Etmek); Yorulmak, bitkin duruma gelmek, yok olmak, ölmek.

Hoşbeş Etmek; Şundan bundan konuşarak sohbet etmek.

İnzivaya Çekilmek; Toplumdan (insanlardan) kaçıp, dünyayla ilgisini keserek, hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına bir köşeye çekilip yaşamak, kendi köşesine çekilmek.

Yol-Yordam Bilmemek; Bir şeyin, davranışın ya da yapmanın usul ve kurallarını bilmemek.

Zevahiri Kurtarmak: Görünüşü kurtarmak. (Bir bakıma da bir işi gereğine uygun değil, yapıyormuş görüntüsü ile üstünkörü yapmak.)

(6) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü.. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(7) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir guruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır (Adam olmak; bir guruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır).

(8) 26 ve 11 Eskişehir ve Bilecik illerine ait plâka numaraları, varsayalım ki Cafer Bilecik’te idi, Pâkize Üniversiteyi Eskişehir’de okumuş, bitirmiş doktor olmuş ve Bilecik’e atanmıştı. Olamaz mı böyle bir şey? Olmuştu işte! Aslında Şuşu Bilecikli idi, Bilecik’te doğmuştu, ancak öyküyü kaleme aldığım tarihlerde Eskişehir’de yaşamaktaydı.

 (9) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE

(10) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma…Hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Bu yeminde anlayamadığım şeyler; küçük sırları açıklamamak iyi de, büyük sırları açıklamakta sakınca yok mu? İkincisi; parti farkları denirken neden mezhep farkları da dikkate alınmamıştır ki? Üçüncüsü; Anayasaya rağmen yeminler bozulabilirken, bu yeminin gerçekleşme olasılığı % kaçtır?)

(11) Aşk, bir uçurumdan düşmek gibi bir şey, işte bu yüzden sevgiliye “Yâr” denir... MEVLÂNÂ

(12) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… Yahya Kemal BEYATLI “DENİZİN TÜRKÜSÜ”

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(13) Hayrün min elfi şehr(in); Kur’an’da 97. Kadir Suresinin 3. Ayeti olup Gecenin “Bin aydan hayırlı olduğunun” ifadesidir ve maalesef yanlış olarak; “Hayır ve şer Allah’tandır!” gibi anlamlarda kullanılmaktadır

(14) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır. Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.

(15) Cafer’in söylemek istediği kontroller; rektoskopi, kolonoskopi, ya da lavman olsa gerek!

(16) Gel, Ne Olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.

(17) Belekoma; BİLECİK İlinin, tekfurlarca konulmuş eski adıdır.

(18) Kemoterapi; Kanser hücrelerini yok etmek veya bu hücrelerin büyümesini kontrol altına almak için anti kanser ilâçlar kullanılarak yapılan tedavi. Tek başına, radyoterapi hatta cerrahi olarak uygulanabilir.