Eflâl Sanem ve Efdâl Bilâl İbrahim iki ayrı yörede, iki farklı ailede, iki ayrı yerde, iki ayrı heyecanla dünyaya “Merhaba!” diyen çocuklardı. Birileri (yani Efdâl) Karadeniz dolaylarından Lâz idi. Diğeri (yani Eflâl) Anadolu dolaylarından, Boşnak kökenli, asıllarını unutmuş, hatta bilmezcesine gibi bir çocuktu.
Düpedüz ve kısaca Türk idiler, kökenleri ne olursa olsun. Ortak değerler; vatan dediğimiz toprak, bayrak, dil, din, tarih, aynı örf, âdet ve gelenekler, aynı aile kurumları, kutsal yerler, değerler ve kutsal zamanlar, aynı ulusal günler ve ulusal marş ve ulusal nitelikli güncel marşlardı…
Onların kaderleri başlangıçta yazılmıştı sanki ama onlar bilmeden…
Çünkü doğumları aynı gün, hatta aynı saatte gerçekleştirilmişti, birinin ki ebe tarafından, diğerininki her türlü tedbir alınmış olaraktan steril(1) bir özel hastane odasında.
Tarih; 14 Mayıs, Saat: 6.10(2) idi. Tesadüfün bu kadarına, kim söylerse söylesin inanılmazdı. Ben bile inanmazdım. Ama gerçekti.
Ancak “Kader" denilen oluşum, eğer bir kısım şeyler için kararlı ise, belki de baştan şekillendirmeğe başlıyordu kararını, biri köy erbabı(3) olması nedeniyle şarkta, diğeri işi nedeniyle garpta olsalar da.
Ya da kuzeyde, güneyde, artık ne, ya da nasıl denirse? Bu bana; “Dağ-dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur!” deyimini hatırlattı.
Doğal olarak ilk torun sevincini yaşama arzusundaki her iki taraftaki dedeler ve nineler doğuracakların başlarında idiler. Her iki taraftan da çocuklara Türk büyüklerinden, ya da anne-baba tarafından büyüklerin isminin konulması yönünde tezahürat vardı.
En çok üstünde durulması gereken de bir Müslüman ismi olması(!) hele ki Kur’an’ı Kerimde bu ismin geçiyor(4) olması idi!
Doğumlar sonunda yine ki doğal olarak anlaşamadılar, doğuranlar da doğurmaya sebep olanlar da üzgündüler o tavır-eda-hırs ve arzular karşısında. Artık damat-gelin mi, yoksa oğlan-kız mı ne denirse denilsin, bebelerin anne-babaları olanlar yani.
Sonrasında kız ya da gelin aldı mikrofonu eline. Malûm; “Kadının fendi erkeği yendi, Cennet anaların ayaklarının altındadır, Ana gibi yâr olmaz, Ağlarsa anam ağlar(5)!” sözleri kadınlar içindir.
Siz hiç Anadolu yerine Babadolu, Anayasa yerine Babayasa denildiğini duydunuz mu? Olsa olsa babayiğit olur, baba hindi olur, arı beyi olur. Bir de hani gemilerin bağlandığı o babalar vardır o kadar…
Konuya tekrar geri dönmek gerekirse, bebeleri doğuranların şöyle bir teklifleri oldu;
“Herkes isimler için dileklerini aynı tip kâğıtlara ayrı ayrı yazıp bir torba içine koyacak, ailelerin babaları, yani torunların dedeleri birer kâğıt çekecekti. Bu demekti ki bir tarafta kız torunun, diğer tarafta oğlan torunun en az ikişer ismi olacaktı.
Kız tarafının kurası kolaylıkla gerçekleşmişti. Kızın ismi; Eflâl Sanem olacaktı, herkes rıza göstermişti kuraya.
Oğlan tarafında ise kurallar baştan tanımlanmadığından, ikinci isimde itirazlar ayyuka çıkmasına(6) rağmen sonunda silâh zoruyla(!) da olsa kabul edilmişti. Çünkü kurada birinci isim Efdâl olarak şekillenmiş, ikinci isim Bilâl İbrahim olarak çıkınca kıyamet kopmuştu.
Hani Ali Osman, Mehmet Emin gibi kolay telâffuz edilecek isimler olsa neyse neymiş de bu Bilâl İbrahim de neyin nesiymiş(miş!)
İsmi teklif eden başlangıçta sesini çıkarmamış, sonrasında ise yükseltmişti sesini;
“Herkes isim yazacak, denildi, tek bir isim yazılacak denildi mi ki? ‘Çocuğun ismi için kura çekilecek’ dendi. Ben de benim için önemi olan iki ismi beraber yazdım. İtiraz olacaktıysa, neden kuraya başvurduk o zaman?”
Olay kapatılmak istenmiş, yani ismin teklifini yapan tarafın ısrarı ile oylamada eşitlik olmasına rağmen isim üzerinde ısrar eden tarafın daha yaşlı olması nedeniyle ekseriyetle de olsa kabul edilmişti!
Tek sorun bebeğin üç isminin olacak olmasıydı. Efdâl Bilâl İbrahim.
Bir de soy ismi olan “Paramparçacık” eklenince bir tren katarı gibi olacaktı oğlanın ismi; “Uzayıp giden o tren yolları…(7)” gibi.
Oğlanın ismindeki esas sorun; büyüyünceye kadarki zaman içinde ailelerin isimleri terennümünde(1) yaşıyordu, analar-babalar tarafları olarak.
Bir taraf(lar) yalnızca Eflâl ismini kullanırlarken, diğer taraf(lar) Sanem, bu taraftakilerden ise bir taraf(lar) yalnızca Efdâl ismini kullanırlarken, diğer taraf (lar) Bilâl ya da İbrahim, ya da Bilâl İbrahim adını kullanmak için gayretli oluyorlardı.
Çocuklar büyüyünceye kadar her türlü çağırışa “Efendim!” demeye alışmışlardı, iki taraflı rekabetin kendilerini hiç mi hiç ilgilendirmediği anlamında. Çocuk yaşlarında bunu anlayanlar kadar keşke dede-nine hüviyetinde olanlar da bunu anlayabilseydi?
Zamanın nasıl geçtiğini yorumlamak biz aciz Tanrı kullarının haddine mi? Zaman geçer tükenir, geri gelmezdi. Doğardı insan ve sonra büyürdü Eflâl ve Efdâl gibi.
Onların büyümelerinin sonrasındaki zaman ise sadece nineler ve dedeler için önemliydi ve onlar için düşünülmeliydi!
Nasılsa geleceği kimse bilemezdi! Çünkü “Birçok giden memnun idi ki yerinden, hiç biri geri dönmemişti sessiz gemi ile gittikleri seferlerinden.(8)”
Efdâl köylü idi, kıt-kanaat(3) rençper(1) nafakası ile büyümüş, ilkokulu bitirmiş, biriktirmiş; “Okuyacağım!” diye bir sürü sınavlara girmiş, köy okulu bilgi birikimi ile hiçbirinde başarılı olamamıştı.
Ancak yılmamış, sebat etmiş, köyden bir akrabalarının himmeti(1), ancak onların tüm angaryalarına ve devamlı olarak aşağılanmasına(1) karşın başarılı bir orta öğretim, daha doğrusu lise dönemi geçirmişti.
Efdâl’in özenci yüksek, daha yüksek okumaktı. Öğretmenleri desteklemiş, üniversite sınavında yüksek bir derece tutturarak tıp öğrencisi olmuştu.
Ve yine öğretmenlerinin teşvik, destek ve gayretleriyle bir öğrenci yurdunda yer bulmuş, burs alamamasına rağmen kredi alarak okuma imkânına kavuşmuştu. Okumak düşüncesi olmayan kardeşlerini göz ardı ederek ailesinden daha fazlasını beklemenin hakkı olmadığının bilincindeydi.
Minnetle andığı, “Allah razı olsun!” diyerek hiçbir an aklından çıkarmadığı öğretmenlerinin haklarını ne yaparsa yapsın, ödeyemeyeceğinin bilincinde idi. Belki bir gün bir yerde karşılaşırsa onlarla, ya da hiç olmazsa birinden birine; “Ben sizin eserinizim!” demeyi boynuna borç biliyordu.
Eflâl bir evin, mutlu bir azınlıktan birilerinin biricik, tek şehirlisiydi. Bir bakıma ekmek bulamayanlara göre pasta ile kahvaltı yapanlardan biri idi, Kraliçe Marie Antoinette’in(9) deyişine uygun olarak.
Kaba kaçmazsa söylenecek şey şu idi; “Yediği önünde, yemediği elinde!” idi. Yok’u yoktu, “Bir eli balda, bir eli yağda!” örneği. Yani var’ları fersah-fersah(3) ötesinde idi.
Hiç sıkıntısı olmadan dershanelerle, gerektiğinde özel hocalarla geliştirmişti kendini. Babası topraktan gelmiş ve görücü usulü(3) ile evlenmişti annesiyle. Babasının ne kadar noksanı varsa, annesinin o kadar fazlası vardı. Çünkü annesi üniversite mezunuydu ve ataların kuralları ne demişse, ona uygun olarak evlenmiş ve ev kadını olmuştu, üniversiteyi bitirir-bitirmez; “Kadın kısmısı çalışıp da ne olacakmış idi ki?”
Babasının Eflâl üzerinde hiçbir etkinliği yoktu, annesi de tek çocuk olarak doğurup tüm gençliğini ve yaşamını vakfettiği(10), büyüttüğü kızı üzerine yoğunlaştırmıştı.
Denilebilirdi ki; Eflâl’in annesi yoğun işlerini bahane eden babası ile haftada bir gün görüşüyorsa, Eflâl ile tüm vakitlerinde beraberdi. Neredeyse bir-iki saat, yani kocasına ayırdığı o bir-iki saat dışında…
Eflâl’in liseyi -başarıyla- bitirdiğini öğrendiği gün, babası ona söz vermişti; Bu; on sekiz yaşını bitirdiği günün sürprizi olacaktı. Bu sürprizin ne olduğunu ve ne zaman edineceğini söylememişti ona. Araba kullanmasını boş zamanlarında babasının şoföründen ve vakti olmadığı için ona vakit ayıramayan babası yerine annesinden öğrenmişti.
Bir tek kural olarak Sürücü Belgesini cebine koyması gerekliliği vardı. O da nerdeyse “Çantada keklik(3)” gibiydi, bilgi ve deneyimi dolaysıyla.
Eflâl bir sabah kalktığında gördü ki kapıda sıfır kilometre, süt beyazı renkli bir araba duruyordu, ruhsatı ve anahtarı yattığı odanın yatağının yanı başındaki etajerin üstündeydi. Birkaç gün önce kutlamalarla on sekiz yaşını bitirdiği geldi aklına…
Mağrurdu Eflâl, onun yaşında kaç kişi bu imkâna sahip olmuştu ki?
Bir saniye…
Hemen söylemek gerek ki, Eflâl dünyadaki güzellik yarışmalarına girip “Güzellik Kraliçesi” unvanı almış birçok güzelden daha güzel bir kızdı. Hani Tanrı onu özene-bezene yaratmış gibi. Bir gözleri vardı ki, ilâhelere aşık attırırdı(6).
Zaten bir güzeli tarif için; “Kaş-göz, ötesi söz!” denmemiş miydi? İşte tam bu tarifin içine giren bir güzeldi Eflâl! Kimse eline su dökemezdi(3), güzelliği konusunda…
Çok mu duygusal söylendi? Önemli değil, yazana kalsın!
Bu arada tabii, Efdâl’i de merak edenler olacaktır. Eflâl Dünya Güzeli ise, Efdâl’in de aynı şekilde yakışıklı olmadığı, bu konuda fukara olduğu düşünülemezdi, ya da düşünülmemeliydi.
Ama hiç de öyle değildi. Gösterişini, ya da onu anlatmayı şöyle yaparsam herhalde gerçeği noktasına, virgülüne kadar anlatmış olurdum;
Tanrı işten-güçten bunaldığı bir vakitte önüne gelen kulunu o yorgunlukla şekillendirmiş olmalıydı herhalde. Özensiz, sakil(1) ve kaba. İnsanların; “Popoma kaş-göz-ağız kondursam, senden daha yakışıklı olurdu be!” diyeceği türden bir yakışıklılığı vardı! Yani “Yoktu” anlamında.
Bu Efdâl için o kadar üzüntü verici olmazdı (gibime gelir). Zaten onun için üzüntü önemli değildi. Okuyacak, insanlara, vatanına ve kendisine emek verenlere, ona güvenen ailesine yardımcı olacaktı, hem de her bakımdan.
Sınavlar yapılmıştı. Herkes gibi Eflâl de, Efdâl de umutluydu. Birininki yoğun bilgi birikiminden, diğerininki zekâ ve şans faktöründen dolayı, artık hangisi, hangisine yakıştırılırsa, o şekilde yani…
Listeler asıldı...
Bilgisayar isimleri kullanmakta, ya da yükleyenler isimleri yazmakta yanlışlık yapmıştı galiba. İki tane Efdâl ismi, birinde S. nokta ve kısa bir soy isim, diğerinde yine Efdâl ismi ve noktalarıyla B ve İ harfleriyle listeye sığdırılamamış “Parampar…” soy ismi gözüküyordu. Bilgisayar “çacık” kısmını sığdıramamıştı listeye.
Harf hatası olsa da “cacık” sevmeyen bir bilgisayar olsa gerekti o bilgisayar! (Buraya Heh! Heh!” diye bir gülme efekti(1) sığdırabilir, tabiidir ki isteyenler…) Bu sorunun Efdâl için Nüfus Kâğıdı çıkartılırken de isim Nüfus Kâğıdına sığdırılamadığı için yaşandığını babası anlattığından dolayı üstünde durmadı Efdâl.
Gecikmedi Eflâl, Sürücü Belgesini koydu cebine ve üniversite sınavlarını kazanıp doktorluğa adım atacağı günün sabahında arabası ile önce sokak kapısının önünde, sonra fakültenin park yerindeydi.
Eflâl, isminin Efdâl olarak yazılmasından hoşnut olmamak yanında, kendisinin üstünde yer alan Efdâl’i merak etmiş, Efdâl ise yanlışlığın farkında olmadan hiç de adaşını merak etmemişti. Çözüm kolaydı, nasıl olsa aynı sınıftaydılar, tanışırlardı. O öyle sansın…
İşte bu minval(1) üzerine başladı eğitimleri. Güçlüydü Efdâl, çekincesi yoktu, ümidi, düşüncesi ve gayreti ile. Hipokrat’la(11) tanışmasıyla birlikte daha ilk günden itibaren tam anlamıyla “Yük Beygiri” gibi çalışmaya, sonunda da “Merkep” gibi yaşamaya başlamıştı.
Her anını değerlendirme ve verilen süre içinde unvanını hak ederek ve fakat unvanını kullanmadan sadece bilgisiyle insanlara, kendini geliştirebilirse, imkânlardan uygun ve gereğince yararlanabilirse insanlığa da katkı yapacaktı. Kendine güvenen bir insan olarak düşüncesi buydu.
Bir gün karşılaştılar. Arkadaşlarından biri “Efdâl” demişti, Eflâl tam arabasına binmek üzereyken, kendine seslenildiğini sanıp sese yönelmişti. İlk defa karşılaşmışlar, gözleri yağmur bulutlarının artısı eksisi gibi çarpışıp şimşek çakıştırmıştı sanki gönüllerinde.
İlk defa karşılaşmak her ikisinde de nasıl bir duygu yaratırsa öylesine şaşkınlaşmışlardı, bakışları ile anlamaksızın birbirlerini süzerlerken.
Efdâl’in adım atması mümkün müydü, bildiği ve herkesçe bilinen fiziksel görünüşü nedeniyle bir dünya güzeline. Hem zengin kız-fukara delikanlı sadece Türk filmlerinde rastlanacak bir senaryo(1) olsa gerekti.
Dur bakalım genç adam! Bu kadar çabuk? Neydi ki bu acele, aşk-meşk(3) konusunda? Hem etin-budun neydi ki? Üstelik daha başlangıçta, öyle budalaca düşüncelere saplanmak ve “Ağzı açık ayran delisi(3)” gibi, damağını şaklatmak?
Adım atmadı değil, atamadı Efdâl kendini bilip. O adımı Eflâl attı, arabasına binmekten vazgeçip, ona yönelerek;
“Başlangıçtan beri, üniversite listelerinde ismimin yanlış yazılmasına neden olan sizi merak ediyordum. Merhaba! Ben Eflâl!”
Efdâl birden anlayamadığı, beyninle anlaşamadığı bir aşağılanma hissetti, ya da yaşadı, uzatmadı elini…
Eflâl’in eli açıkta kaldı. Bu yanlışlığı, ya da onun çekingenliğini anlayamamıştı Eflâl. Boşta, boşlukta kalan elini montunun cebine soktu.
Üzülmüştü, belki de yapılan harekete değil, basbayağı ve gerçekten hakaret niteliğindeki harekete üzülmüştü.
Oysa selâm; “Tanrı kelâmıydı” ve boş çevrilmemeliydi. Bu oğlan kendini ne sanıyordu ki bu Quasimodo(12) şekliyle. Eee! Kendisi de Esmeralda(12) değilse bile çirkin de sayılmazdı, karşısındaki gibi.
Bu; Eflâl’in hüsnü kuruntusu(3) gibiydi, bizim illâ(1) ki kendisine “Eflâl, sen çok güzelsin!” tezahüratımızı beklercesine.
Her şeyden önce insandı Eflâl. “Kendine taş atana, ekmek atacak kadar.” Üstelik bilgili, kültürlü, terbiyeli ve varlıklı olmasını kimseye yansıtmayacak kadar ve gibi.
“Peki!” dedi. “Gidiyorum ve isterseniz, yolumun üzeri ise kaldığınız yere götüreyim sizi?”
“Neden?”
“İllâ bir sebebi mi olsa gerek? İçimden geldi desem?”
“Demeyin! Arabanızın forsu(1) bozulmasın! Hem gören biri, ne işi var bu güzel kızın yanında, bu çirkin delikanlının, demesin!”
“Fiziksel güzellikler bugün var, yarın yok Efdâl. Önemli olan ruh güzelliğidir. Her ne kadar uzanan elimi çekinikliğinizle boş çevirmiş olsanız da, ben bu ruh güzelliğini sizde gördüm gibime geliyor!”
“Kabalığımı hoş gördüğünüzü mü anlıyorum?”
“Farz edin ki öyle!”
“Ama bilmiyorsunuz ki; ‘Gül dalında gonca, yani siz, dağ yolunda yonca, yani ben, bir otoda bile yan yana düşünülecek unsurlar değiliz!”
“Düşündüğün şeye bak! Meselâ ben elimde bir gonca gülle, bir dağ kenarına gitmiş olsam, gül dalındaki gonca ile dağ yolundaki yoncayı bir araya gelmemiş gibi düşünebilir misin ki? Hani meselâ olmaz mı? Bu; dediğinize aykırı mı olur ki?..
Hem bu ne ilkellik(1)? Ben seni merak ettim, ‘Gel, kaldığın yere götüreyim!’ diyorum, sen kırk dereden su getiriyorsun(6)! Korkma seni yemem! Hem bana âşık-mâşık ol da demiyorum. Çünkü tipim değilsin. Zaten tipimi de bulamadım ya, şimdiye değin(3), bir bakıma aile baskısıyla...
Kısaca; geliyorsan gel, yoksa götürmekten vazgeçer, ‘Canın da pek isterse’ diyebilirim! Haydi, hemen, şimdi kararını söyle!”
“Mademki çok ısrar ettin…”
“Yoo! Hiç de ısrar etmiyorum!”
“Peki, kabul!”
“Hah şöyle, yola, imana gel!”
“Şansını zorlama istersen! Vazgeçebilirim!”
“Vazgeçme! Hemen sustum.”
Bu başlangıçtı, her ikisi için de, başlangıç olduğunun farkında olamadıkları.
Bundan sonrası mı? Örnekler çoğaltılabilir, ama ben şöyle özetlemeğe çalışayım;
Bir saksıdaki çiçeğin karşısına yarım saat, ya da bir saat aralıklarla otomatik olarak film çeken bir fotoğraf makinesi koysanız ve sonrasında çekilen filmleri bir sinema makinesiyle perdeye aktarsınız.
Tam olarak hatırımda kalmamış ama şöyle bir varsayımla(1) on saat içinde çekilen kareler, bir saniye içinde perdeden akacaktır. Bu da demektir ki saksıdaki çiçek belirli bir süre içinde dallanıp, budaklanıp, çiçek açacaktır. Ondan sonrasına da gerek yoktur, film biter.
İşte onlar için de, yani Eflâl ve Efdâl için de gerçekleşen buydu. Ya da şöyle söyleyeyim; kısa değil, ama uzun da değildi, birbiriyle kaynaşmaları, tüm olumsuzlukları göz ardı ederekten.
Arkadaşları onların yaşadığının “aşk” olduğunu ilk merhabalaşmalarında hissetmişler, Eflâl’e Sanem Jülyet(13), Efdâl’e de İbo Romeo(13) adlarını takmışlardı birbirleriyle fısıldaşırlarken, belki de Eflâl ve Efdâl ayrımını yapmak zorlarına gittiğinden.
Romeo ve Jülyet var güçleriyle çalışıyorlar, özlem dolu olmalarına rağmen, ilgilerinin bölünmemesi için belki de, derslerde ve uygulamalarda uzak ara duruyorlar, en ufak boş anlarında beraber olmayı şans sayıyorlardı, bazılarının hoşuna gitmese de.
Kimler mi? Kimler olabileceğini söylemek şart mı?
Romeo ve Jülyet eksikliklerini tamamlamak için bazen birbirlerinin evine giderlerdi, “Bir elin nesi var, iki elin sesi var!” kabilinden. Romeo’nun evine gidildiğinde, anne ve babası;
“Hoş geldin kızım!” derlerdi. Neleri var neleri yoksa ikram edilmeğe çalışılır, konsantrasyonları(1) bozulmasın diye oda kapısı kapatılır, ses çıkarılmaz, televizyon açılmaz, telefonun fişi bile çekilirdi.
Karı-koca birbirine, ya da pencereden dışarıya bakarak yahut da kaza namazları kılarak ve dualar ederek beklerlerdi çocukların çalışmalarının sonuçlanmasını, bitmesini.
Yeni adıyla Jülyet’in kapıdan çıkmasını beklerler, o kapıda çıkar çıkmaz, hatta sokaktan, oralardan uzaklaşmadan bile hemen oğullarına nasihate başlarlardı;
“Aman oğul! Etimiz-budumuz ne ki? Gel uyma şeytana. Sonrasında üzülmek var, kahroluruz üzüntüne! ‘Hem davul bile dengi-dengine diye çalar!’ derlerdi.
Sessizce dinlerdi onları yeni adıyla Romeo. Elinden bir şey gelmediğinin bilincinde idi ve gelemeyeceğinin! Çünkü Jülyet eti-kemiği-kanı olmuştu bedeninde. “Ete-kemiğe bürünmüş(14)” bir bedenin organlarından ayrı yaşaması mümkün müydü, hatta düşünmesi bile? Anne-babası ikaz edince ancak düşünüyordu, düşünmesi gerekenleri.
Jülyet farklı mıydı Romeo’dan? Kendi evinde beraber çalışmaları gerektiğinde, oda kapısı açık kalır, annesi de tam o açık kapının karşısında otururdu, gözetlercesine. Boğazlarının kuruduğunu giderecek çay, limonata, su gibi içecekleri, ilgilerinin bölündüğüne değer vermeden bizzat kendisi zırt-pırt(3) getirir-götürürdü.
Bu nedenledir ki; Jülyet anne-baba ve hizmetlilerin tepkilerinden çekinerek öpmeden, kucaklamadan, hatta gönül rahatlığıyla elini bile sıkmadan; “Sana doyum olmaz!” dercesine kapı önünden salâvatlardı(10) Romeo’yu…
Anne-baba bilmezler miydiler ki; bu çocuklar sabahtan-akşama kadar beraberler, akıllarından, gönüllerinden, düşüncelerinden kendilerinin şüphelendikleri aykırı(!) bir şey geçse, ruhlarının bile duymayacağını.
Ama yaşam; anneyi gurk bir tavuk, babayı babacan, egemen, hatta ataerkil(1) bir horoz (buraya “Kart” kelimesini de eklemekte yarar olur muydu, acaba?) oluşturmuştu.
Gerçekte de her ana-baba için evlât öyle değil miydi? Egoizm(1) yanlış gibi görünse de doğrusu buydu ve “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlardı,” zaten onuncu köyü bilen hiç çıkmamıştı!
Jülyet ve Romeo oku-oku bitmez bir yaşam şekli içindeydiler. Dile kolay; tam altı yıl. Okumaktan, çalışmaktan gözleri yorulmuştu, gözlük taktılar, tek-tük beyazlar oluştu saçlarında, Romeo’nun önemsemeyip, saklamadığı, Jülyet’in üstesinden geldiği.
Zaman içinde göz-göze olmaları ilerledi, diz-dize, el-ele derken çekinmeksizin dudak-dudağa da beraber oldular, başka bir şeyleri üleşmek arzusu duymadan, bu kadarının birbirlerine yettiğine inanarak…
Mezun oldular ve “Evlenelim!” diye kavilleştiler(10).
Romeo’nun babası tek cümle sarf etti oğluna, annesinin desteği ile;
“Deli misin sen oğul?”
Bu sözün arkasını annesi getirdi:
“Onlar kim, biz kim? ‘Dağ-dağa kavuşmuş’ mu ki, bir fukara, bir zengine ulaşsın! Yapma, etme oğul! Bizi el kapısından boynu bükük çevirttirme!”
Romeo da umut etmesine rağmen, sonucu tahmin ediyor, ancak umudunun boş çıkmamasını diliyor, hatta dua ediyordu içinden. İnsan taş kalpli bile olsa, varlığının bolluğuna dikkat etmez, kızının mutluluğunu, kızının mesut olmasını isterdi gibisine geliyordu.
“Umut, fakirin ekmeği idi” ve her ne olursa olsun şansını denemek arzusundaydı.
Haber verdiler, gittiler.
Kapıyı mahzun(1) bir şekilde açtı Eflâl.
“Hoş geldiniz!” sesinde bir burukluk, bir çekiniklik vardı, hissettirmek istemediği, belki de onları kapıdan geri göndermek gibi.
İçeride oturup da yerlerinden kıpırdama zahmetine bile katlanmayan anne-baba umursamaz bir şekilde onları bekliyorlar gibiydiler (hani)!
Efdâl çiçekleri ve çikolata kutusunu Eflâl’in annesine vermesinin uygun olacağını düşünmüştü. Çiçekleri uzattığında, elini bile uzatmamıştı, okumuş ve kültürlü olduğunu bildiği (daha doğrusu sandığı) kadın.
Başucunda emir beklercesine duran genç hizmetçi, ya da hizmetliye emredercesine seslendi;
“Ayşe! Şu çiçekleri ve kutuyu al ve mutfağa koy, sonra hallederiz!” dediğinde yerlerinden hareket etmeye tenezzül etmeyen(6) baba ve anne, belki de özellikle “Oturun!” dememişlerdi.
Söze başlamanın bile âlemi yoktu, Efdâl’in hissettiği kadarıyla, Eflâl’e dönüp fısıldadı:
“Keşke söyleseydin!” sözünü tamamlayamadı, Eflâl de cevap veremedi, çünkü;
“Bu kadar aşağılanmaya tahammülüm yok, bana bir şeyler oluyor!” deyip eşine sarılmak üzereyken boylu boyunca uzanıvermişti parkeler üzerine Efdâl’in babası.
Yerlerinden o an, belki de insan olmalarını hatırlamanın tepkisi ile ayağa kalkmışlardı Eflâl’in anne ve babası, ehlen ve sehlen(3) gibi de olsa.
Acil ambulansa telefon edildi, gelen doktor, babasının gözlerine, nabzına bakmış, kısaca “eks(1)” demişti.
Yapacak bir şey yoktu, yolculuk morga olacaktı doğrudan doğruya. Bir dilek, bir istek için daha bir kelime bile etmeden babası rahmetli olmuştu.
Canhıraş(1) bir şekilde feryat-figan(3) ederek ambulansa binen annesinde de “Pek hayır yok!” gibisine geliyordu Efdâl’e.
Onlar evlerinde kaldılar, kollarından tutup içeri çektikleri kızlarıyla, Efdâl anne ve babasıyla hastane yolundaydılar…
Ambulansta birden ne olduysa oldu, babasının yanındaki sekide oturmakta ve hıçkırmakta olan annesinin de hıçkırıkları kesildi birden ve babasının üzerine yığıldı annesi…
Ambulanstaki doktor alelacele yapması gereken tüm etkinliklere başvurmasına rağmen, yapılacak bir şey kalmadığını başını sallarcasına belli etmişti.
Bir umut için yaşayan iki canla sevdiğinin evine gidilmiş, yitirilmiş iki canla geri dönmüştü Efdâl. Aydınlık olacağını umut ettiği ömrü aydınlanamadan tamamen kararmıştı.
Yapılması gerekenleri yaptı Efdâl, cenaze namazı, yan yana iki kabir.
Topraklar atılırken elini bir el tuttu Efdâl’in. Yüzünü çevirip tanımak istemesine gerek yoktu onu.
Elini sıktı, sıktı, bırakmadı, bırakmak düşüncesi bile geçmedi aklından…
Ha! Bu arada sonucu ve benim kim olduğumu edenler olacaktır.
Sonuç nasıl bitsin istenirse öyle bitirilsin.
Ben ise; onların annelerinin karnındayken, doğumlarından önce birleşen tek olan ruhlarıyım…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküdeki isimlerden Eflâl ve Efdâl’i kafiye uyumu için tercih ettim. Eflâl, Arapça meyveleri yerde, kökleri gökyüzünde olan cennetteki bir ağaç olarak ifade edilir (ki bunu ben de daha önceki bir öykümde kullanmıştım). Ancak genelde kız çocuklarına konulan bu isim yanlış bir manaya da sahiptir: Eflâl kelimesi Arapça sözlüklerde “Kurak, bitkisiz yer” anlamlarına gelen el-fell kelimesinin çoğuludur. Bir diğer anlamı da hezimete uğrayan(lar) anlamındadır ki isim olarak kullanımı yanlıştır.
Efdâl ise; erkek çocuklara konulan yine Arapça kökenli bir sözcük olup; “Erdemli, yeğ tutulan, tercih edilen, çok faziletli, tercihe şayan, üstün tutulan” anlamlarını haizdir. Genelde iki şeyi karşılaştırmak anlamında gibidir, ya da öyle düşünülmelidir. Yani bir bakıma Efdâl olan, diğerine göre tercih edilecek şeydir.
Sanem, yine kız çocuklarına Kur’an’ı Kerimde geçtiği anlamda olmasına rağmen konulan yanlış bir isim olup “Put” anlamındadır ve çoğulu “Asnâm” olarak söylenir. Ancak saklamamak gerekir ki bu kelime; “Ruhi gerçekler, sevgili, pîr” anlamlarında da kullanılmaktadır.
Ben bu öyküde Eflâl ve Sanem kelimelerinin kullanımının yanlışlığını vurgulamak istedim.
Diğer kahramanın İbrahim ismini ise; yakmayan ateşten esinlenerek kullandım. Bilindiği gibi Nemrut, putlarını kıran Hazreti İbrahim’i ateşte yakarak cezalandırmak ister. Ancak Allah’tan gelen emir üzerine mucize olarak Hazreti İbrahim yanmaktan kurtulur. (Gerçektir ki; öykünün geniş bilgisine İnternet’ten ulaşmak mümkündür.)
Bilâl ismini ise büyük insan, İslamiyet’i kabul eden ilk kişilerden biri ve ilk müezzin Habeş (Etiyopya=Köleler Ülkesi de denilen Habeşistan) kökenli Bilâlî Habeşi’den esinlenerek kullanmayı düşündüm.
Yaptığım araştırmada bu isimlerde, Paramparçacık soy isminde(Paramparçacık; Paramparça olayını daha küçük parçalara bölünmüş gibi düşünmek gerek. Parça parça olmuş ötesinde, daha küçük pek çok parçalara ayrılmış, parçalanıp dağılmış) kimse yok Türkiye’mde. Ancak araştırıp da bulamadığım isimler gözümden kaçmışsa sahiplerinden özür dilemek de boynumun borcudur, tabiidir ki!
Boşnak; Bosna halkından ya da bu halkın soyundan olan, Boşnakça ve Türkçe konuşan, genelde Sünni yağız tenli halk.
Lâz; Güney Kafkasyalı ve Karadeniz kıyısı bir halk veya bu halktan olan, genellikle beyaz tenli ve Lazca konuşanlar.
(1)
Steril; Mikroptan arınmış. Kısır, verimsiz.
Terennüm; Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme, genelde kuşlar için şakıma, ötme, anlatma, ifade etme anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi anlamda kullanıldığı açıktır.
Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.
Sakil; Çirkin, kaba. Sıkıntı veren, sıkıntılı.
Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin. Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Aşağılanma; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenme, hor görülme.
İllâ; İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.
Fors; Güçlülük. Söz geçirme gücü, saygınlık. İtibar. Devlet başkanlarının bulunduğu yerlere, bindiği taşıtlara, yüksek rütbeli subayların gemilerine, garnizonlara, bindikleri taşıtlara konan özel biçimli bayrak.
Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).
Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temelini soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.
Egoizm; Bireyin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi. İfade edilmek istenen egoizm; Etiksel (Ahlâki), Psikolojik ve Rasyonel egoizm olarak çeşitlendirilebilir.
Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü.
Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölmüş, cansız beden, göçmüş” ölü, ölüm hali için kullanılır.
Canhıraş; Tüyler ürpertecek denli korkunç, yürek parçalayıcı, acı acı çığlık, bağırma.
Rençber (Reçber, Rençper); Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişi.
İlkellik; İlkel olma durumu. İlk durumunda kalmış olan, gelişmesinin başında bulunan zaman bakımından en eski olan, iptidai, primitif olma hali. Eğitimsizlik, kültürsüzlük, görgüsüzlük durumu.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade
(2) Özel bir tarih;14.Mayıs.1942 Saat; 6.02; doğum tarihim ve doğum saatim için.
(3)
Köy Erbabı; Köyün her türlü hallerini, geçmişini iyi bilen, bir işin uzmanı, ustası, bilgini olan kimseler.
Kıt Kanaat; Yokluk içinde ve güçlükle.
Fersah Fersah; Pek çok, bol bol anlamındadır. Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ileri noktada bulunma durumu.
Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
Çantada Keklik; Elde edilmesi o denli kesin ki elde edilmiş sayılır.
Kimse Elin Su Dökemez; Sözü edilen kişinin, sözü edilenlere göre değerce onlardan daha üstün olduğuna ve bazı durumlarda daha başarılı olduğunu anlatma.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
Şimdiye Değin; Bir işin, bir durumun sona erdiği zamanı ve yeri gösterinceye kadar, dek.
Zırt-Pırt (Zırt-Zırt) Görünmek; Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere kişinin karşısına çıkmak, görünmek
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Feryat Figan; Çığlık çığlığa ağlama, bağırarak ağlama.
(4) Kur’an’da Geçiyor Diye İsim Vermek; O kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı) Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı-belâ, İrem; Sahte cennet, Sanem; Put, Kezban; Yalancı, Bekir; Deve yavrusu, Rümeysa; Gözü çapaklı kadın, Erçin; Ücret, Gülsüm; Zavallı gibi. Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!” Bu arada eserde söylenen bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. Ankara Atatürk Lisesindeyken, Rahmetli Hocam A. Şevket BOHÇA da, “İnkilâp=bu köpekler, İnkılâp=terakki, ilerleyiş” olarak öğretmişti bize bir noktanın değeri olarak)
(5) “Kadının fendi erkeği yendi, Cennet anaların ayaklarının altındadır, Ana gibi yâr olmaz, Ağlarsa anam ağlar!” Anne üzerine bu konuda söylenmiş sözlerin hepsini bir araya toplamak mümkün değil bence, ancak bir, kaç örnek daha vermem gerekirse şunları sıralayabilirim; “Ana başa taç imiş, her derde ilâç imiş, bir evlât pîr olsa da, anaya muhtaç imiş. Ana kucağı insanın her yaşta aradığı yerdir. Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem. Anasının bastığı yavru incinmez. Ana kucağı, cennet bucağı. Ana hakkı ödenmez.” gibi.
04 Nisan 1926 Kadınlara Birtakım Haklarının Verilmesi. Atatürk'ümün ülkesinden esirgemediği devrimlerden biri.
03 Nisan 1930 Kadınlara Birtakım Haklarının Daha Verilmesi. Atatürk'ümün ülkesinden esirgemediği devrimlerden biri.
05 Aralık 1934 Kadınlara Birtakım Haklarının Tekrar Verilmesi. Atatürk'ümün ülkesinden esirgemediği devrimlerden biri.
Buna mukabil babalar için söylenen sözlerden bir kaçını da şöyle sıralamaya çalışayım: “İnsan babasına borçlu olduğu saygıyı ancak baba olduğu zaman duyar. Babanın topladığını oğlu saçar. Bir baba yüz öğretmene bedeldir…” gibi.
(6) Ayyuka Çıkmak; Sesin yükselmesi durumu, açığa çıkmak.
Aşık Attırmak; Yarıştırmak, yarış ettirmek.
Kırk Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.
Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.
(7) Uzayıp giden o tren yolları… diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi Naci TEKTEL’e ait olup eser Saba Makamındadır. Benim gençliğimde bu şarkıyı en güzel yorumlayan sanatkârın Abdullah YÜCE olduğu konusunda iddialıyım.
(8) Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, / Birçok seneler geçti, dönen yok seferinden… Yahya Kemal BEYATLI’ “SESSİZ GEMİ”
(9) (12) Ekmekleri yoksa Pasta Yesinler; 1789 Fransız Devrimi tüm hızıyla devam ederken Paris’teki yoksullar ekmekleri olmadığı için ayaklandıklarında küstah kraliçe Marie Antoinette’ye yöneltilen söz yanlıştır. “Ekmek bulamayanlar pasta yesinler!” şeklindeki ahmakça öneri ortaya atılmıştır Sözdeki çevirme hatası brioche denilen (Kruvasan da diyeceğimiz) bir çörektir ki bu söz, daha önceden 1740 yıllarında aristokrasinin çöküşü olarak Jean-Jacques Rousseau tarafından da kullanılmıştır. “. (Çoğu kişinin doğru bildiği bir yanlış bu, çünkü kraliçenin bahsettiği şeyin pasta değil BRIOCHE adlı verilen ve ekmeğe çok benzeyen bir çörekti. Ayrıca, tarihte bu sözü söyleyenin Marie Antoinette olmadığı da iddia edilmektedir.)
(10) Salâvatlamak; Uğurlamak. “Güle güle!” demek. Mezarına teslim etmek.
Kavilleşmek; Sözleşmek, karşılıklı olarak söz vermek.
Vakfetmek; Bir şeyin bütününü belli bir amaca vermek, adamak. Kendinin olan bir geliri, taşınmazı vakıf durumuna getirmek.
(11) Hipokrat Yemini (Bugünkü Hali); “Tıp Fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı statü, hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, hastalarımı memnun edeceğime, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime, mesleğim dolaysıyla öğrendiğim küçük sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı ve sevgi göstereceğime dil, din, milliyet, cinsiyet, takım, ırk ve parti farklarının görevimle, vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma namus ve şerefim üzerine yemin ederim.”
(12) Quasimodo; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve büyüyünce âşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir.
(13) Romeo-Jülyet (Romeo ile Jülyet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and lemanable Tragedy of Romeo and Julyet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Sinemaya da uyarlanmıştır. En önemli monolog; “To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele) bölümüdür.
(14) Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm… Yunus EMRE’ye ait olağanüstü bir deyiş.