Sözüm meclisten dışarı; “Kurt kocayınca tilkinin… yoksa başka bir şeyin mi maskarası(1) olurmuş ya hani?..
Benim yaşamımda da oluşan bunun gibi bir şeydi. Alan almış, satan başından savmış, evlât yuvadan uçmuş, torunlar dışarıda, eşinle kalmışsın edi-büdü(2) gibi yalnız başına, vücut iflâs etmiş, ya da iflâs etmek üzeredir ve her an organların birinden birinde arıza…
Hemen eklemem gerek ki; üç çocuğumuz vardı, Allah’ın bağışladığı ve bağışlamaya devam ettiği. Hani atalarımızın dediklerinin gereğince; “Üç evlât sahibi olmak gerekti. İki çocuk anaya babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” düşüncesinden yani.
Eee! Bir de öğrendiğimiz geometrik diziler vardı. Üç çocuğun, üçer de bebeği olsa bu dokuz torun ederdi, dokuz torunun da üçer çocuğu olsa üf ki üf ve devamı!…
Aslında üçer bebesi yoktu çocukların, ancak sağlıklıydılar çocuklar da, gelinler de, kız da, damat da. Olanlar için de, özellikle kız torunlar için bugün-yarın kapılar çalınıp “Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle…” başlayan cümleler sarf edilmeye başlanabilirdi, hem de bizlerin hiç bir katkımız olmadan.
Çok yaşlının, hele ki bizler gibi “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır!” felsefesindeki erken evlenmiş olanların düşündüğü gibi; “Torununun torununu görürse kişi cennetlik olurmuş!” deyişine ayak uydurmamız mümkün değildi. Torunlarımız vardı, ama onların torunlarını görmek…
Hadi canım sen de!…
Cennet o kadar ucuz muydu? Hem beklemeye ömrümüzün yetmeyeceği de kesindi. Çünkü zamane çocuklarının hiç de öyle “Erken kalkıp yol almaları” düşünceleri yok gibiydi. Üstelik de lâf aramızda, torunlarla kucaklaşırken, fısıldardım; “Bebeler! Var mı ufuklarda bir şeyler!” diye onlar da hazırcevap idiler ve aynı minval(3) üzerine sözbirliği etmişçesine cevaplarlardı;
“Aman dede! Aklından geçene bak, biz daha okuyoruz, üniversitemiz var, iş bulmamız var, askerliğimiz var!” falan.
Nasıl üstelerdik ki onları? Ama gerçek şu ki; torunlarımızın bir-ikisinin mürüvvetlerini(4) ve onların çocuklarını ahir ömrümüzde(5) görsek, yani torunlarımızın çocuklarını sevsek, okşasak fena mı olurdu yani?
Bak! Bak hele; torunun çocuğu değil de çoğul olarak torunların çocukları…
Gerçekten ben ihtiyarlıyor muydum, yoksa sayı saymasını unutmuş mu olsam gerekti? Her neyse gene de; “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşardı(6)” değil mi? Hem umut etmek parayla mıydı ki?
Ve sağlıklı yaşam arzusu…
İçişleri(7) derdi ki; “Hem çık hava al, yürüyüş yap, gelirken de ekmek al, beyaz olmasın, kara da olmasın ha!” Kim bilir yüz bininci mi, haydi abarttım diyelim kırkıncı söyleyişi mi ne? Hani bir sözü kırk defa söylersen olurmuş ya, ama içişleri (sanırım) hâlâ otuz dokuz civarında olduğunu sanıyordu zahir(8).
Çıkarım dışarı, ayaz yoktur bu mevsimde, hava serinin biraz altındadır, o kadar. Gene de; “Montunu giy, eşofmanını sıkı bağla, atkını as, boğazını kapa, üşüme!” talimatları hazırdır içişlerinde.
Eee! İnsanlar belirli bir süreden sonra et-kemik gibi birbirine yapışık, birbirinden ayrılmaz olup, birbirinden başka kimseleri olmayınca, gençlik devrelerinden daha da bir düşkün oluyordu can, can yoldaşına.
Giyinirsin talimatlara uygun olarak yürüyüş pistine gelirsin ve zulmün başlar. Neresinden başlasan ki, ders almamış gibi? Ama sağlığın için bu yürüyüşü o ortamda yapman zorunlu gibidir. Yoksa egzoz kokuları, korna sesleri ve motor gürültüleri ile hatta bazı-bazen azarlarla yol kenarlarında yürümen tenkit edilir:
“Herkes gibi sen de evinde otursana be adam!” (Bazıları çekinmeden “moruk!” da derdi, beklendiği gibi!) Bunun anlamı “Otur evinde, ecelini ya da ölümünü bekle! Sağlıklı yaşam için yürümek neyine?” demek olsa gerekti. Sanki onlar dünyaya kazık çakıp hiç yaşlanmayacaklarmış gibi.
Oysa o mezar taşında ne yazılıydı? “Dün ben de senin gibiydim, yarın sen de benim gibi olacaksın!” Ağzından salyalar akarak bağıranlar bunu hiç düşünmezler miydi acep?
O gün için eğer şansın varsa yarım tur, bir tur, hatta bazen bir artı bir çeyrek tur atmayı tamamlarsın lâyıkıyla. Ama kesinlikle daha fazla değil. Şanssızsan daha başlangıçta rastlarsın, küfeleri yüklenmiş yorgun bir merkep gibi, küfelerini iki tarafa sallayarak yürümeğe çalışan makas kesmiş, ya da şaftı kaymış bir kamyon gibi yorgun, yaşlı, ya da orta yaşlı bir kadın bedenine.
Bazen da hantal bir çuval gibi yaşlı, ya da yaşlıca bir adama. “Be kardeşim bedeninizi zımbacık o kadar yükleyinceye kadar aklınız neredeydi?” diyemezsin, karışamazsın, düşünemezsin bile, bu onun hayatıdır. Mademki çıkmıştır o piste, beklentisi vardır değil mi?
Ben de öyle düşünürüm. Ancak…
Böyle yerlerde yürümenin de, durup-kalkmanın da bir kuralı olsa gerek diye düşünürüm. Meselâ sağdan-sağdan yürümek, koşmak, başka insanları rahatsız etmemek gibi…
Oysa bu ağır vatandaşlar o salınışlarıyla yürürlerken karşıdan gelen aynı cesamette(9) biri ile karşılaşıp sohbet moduna girmeğe kalkışmazlar mı? Ne sağlarından geçebilirsin, ne de sollarından. Nefesiniz rahatsız etmez onları. Mecburen çimenlere basıp sağlar, ya da sollarsınız onları, slalom(10) yapar gibi.
Çileniz bitmez. Bakarsınız orta yaşlı, haydi tefekküre dalmış(11) iki genç diyelim, salına-salına; “Gidelim servi revanım, yürü Sadabat’a(12)” dercesine önünüzde salınmazlar mı? Bir kez daha slalom yapma zorunluluğu...
Bitti mi? Biter mi? Önünüzde bir genç, bu kere hakiki. İdman usullerini bilircesine(!) kollarını, aşağı-yukarı, sağa-sola, aynı şekilde ayaklarını da sallamaz mı? Darbesini yememek için kenarlardan birine kaçarsın.
Sahayı mesken edinmiş, akşamcıların şişelerinden birine takılırsın, düşersin, bir başka şişe ya da teneke kutu da başını okşar hafiften. Bir el uzanır, kaldırır; “İyi misin?” demeyi esirgemeden…
Bu arada çerez poşetlerinden, kabuklarından eşofmanın nasibini alır, silkelersin geçmez, seni elinden tutup kaldıran ya da bir başka genç yardım etmeye çalışır, ama döver gibi. “Sağ ol!” dersin. “Ben kendime yeterim!” dersin, o yardım etme gayretine devam eder, tek tük kalan-çekirdek kabuklarını da parmaklarının ucuyla toplar.
Teşekkür edersin! Toplu taşım araçlarında bir kısım gençler; yorgundurlar, uyuklarlar, manzarayı merak eder, camdan dışarı bakarlar, dersleri çoktur, çalışırlar, bizim zamanlarımıza ulaşmayan stres(1) onlarda vardır. Saygı-sevginin ötesinde, yaşlılara yer vermezler, ama böyle düşen yaşlı birini kaldıranlar da çıkar aralarından.
Şükredersin!
Bu arada özürlü, ya da yardıma ihtiyacı olan büyüklerini getiren gençleri, yani torunları-evlâdı da unutmamak gerek. Aynı şekilde bisikletli, oyuncak pilli arabalı, hatta uçurtma uçurma arzusundaki bebelerini getiren anneleri de kayıtlarımıza geçirmek yararlı olur gibime gelir.
Ancak oyun oynayan bu çocukları ve velileri anlamama rağmen, akülü arabalarıyla dolaşan çocukları, hatta küçük kapasiteli de olsa motosikletle yürüyüş sahasında dolaşanları anlayamıyordum, anlayamazdım da...
Yürüyüşünün bir anında bir de bakarsın bir varoş(14) prensesi, ağzında sakızı, gürültülü bir şekilde ağzı açık, çiğneyip patlatarak elinde, tasması olmayan zayıf bir iple, sokaktan toplandığı besbelli, kirli ve kemikleri sayılan cılız bir köpekle o tartan zeminde(15).
Köpek, salon köpeği değildir, gelene geçene havlar, hırlar, varoş güzelinin umurunda değildir. Hele ki köpekceğizin kakası gelmiş de pistin ortasında çömelmişse.
İşini bitirinceye kadar bekler o varoş güzeli köpeğinin başında. Köpek, sokak köpeği de olsa yaradılışının alışkanlığı, gömmek ister yaptığını ayaklarıyla, tartan zemini zedeler. O ise bakar öyle. Onu, taşıdığı hayvana, ya da bir başka hayvana benzetmem o hayvana hakaret olur. Buna Tanrının himayesine sığınarak “İnsan” demek bile geçmez içimden.
Bir de sosyete güzelleri vardı, giydirip-kuşandırdığı üşümesin diye koynuna sokup koruduğu kediciğini(!) gezdiren. Bunların salon köpeklerini gezdirenleri de vardı, aynı şekilde giydirilmiş, hatta cinsine göre başına kurdele ya da başlık geçirilmiş.
Allah var, bunlar kedi ve köpeklerinin peşinde koşarlar, “Hııı!” diye azarlarlar, kabahatlerini de toplarlar. Onların yürüyüşlerinin stilini anlamam pek, sadece o kadar. Yürürler mi, köpek mi gezdirirler, bilgim dışındadır. Bu hayvanların yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarındadır.
Oysa sahiplerine desen ki; “Bir garibanı doyur!” oralı bile olmazlar.
Bazı bazen, yolu kestirme diye koşuşturan devlet memuru, ya da işçilere rastlarsınız. Onların da hayvan gezdirenlerden pek farkı yoktur. “Bodoslama(16)” diyebileceğim şekilde koşan, ya da yürüyenlere çarparlar, hatta bazen düşürürlerdi, geri dönüp yardım etmelerini beklemek hatadır, hiç olmazsa “Affedersiniz!” demek yerine ağızlarını yayarak da olsa; “Pardon!” deseler ya! Nerde?
Bu arada evlerinden getirdikleri ekmekleri kırıklayarak güvercinlere uluorta atanlar için bir şeyler söylemek uygun olmasa gerek. Ha! Belki şöyle; “Kenarda-köşede-köşecikte yapıverseniz fena olmaz!” demek, uygundur, ama yüzünüze bakmaları “Sana ne?” demek gibidir ve boynunuzu eğersiniz.
Öyle ya, doğru için ikaz etmek üstümüze vazife midir? Onlar sevap işliyorlardır mutluluklarınca, parkın, pistin, yolun öbür tarafı kendilerini hiç mi hiç ilgilendirmiyordur. Hatta dünyanın bile…
Oflaya-puflaya plânladığın yürüyüşü tamamlamaya gayret ederken iki genç geçer yanımdan. Birbirine sarılmış, öpüşerek, koklaşarak, birbirini mıncıklayarak(17). “Yarabbi sabır ver!” derken düşünürsün:
“Be gençler, evliyseniz evinize gitsenize, ya da arkadaşsanız, kenarlara köşelere saklanmaya gayret etsenize!” Hani; “Özenen başka gençler olur!” anlamında değil, yaşıma göre bu davranışlarını ayıpladığım için.
Aslında biz yaşlıların üstesinden gelemedikleri bir sorundur bu, “Bana ne?” diyememek. “Alan almış, satan başından savmış, keyiflerinin kâhyası mısın? Sana ne?” gibi düşünceler.
Ara sıra aklından geçer; “Yetkili olsaydım!” gibi mantıksız faraziyeler(18)…
Ne olurdu? Sonuçta ya o yetki alınırdı elinden, “Gençlerin yaşamlarına müdahale” diye, ya da bir daha ki seçimde avucunu yalardın, o yetkili makama gelme durumun için. Yaşam böyleydi işte.
“Kimsenin tavuğuna kışt demeyecektin”, “Siz bilirsiniz”, ya da “Büyüklerimiz her şeyi bilir, büyüklerimiz bizlerin yerimize de düşünür, uygular!” diyecektiniz. Hatta belki “Büyüklerimiz bizlerin yerine de yer, içer, ceplerini doldurur!” da diyebilirdiniz. Sürüye çoban gerektir çünkü.
Ve cılkı çıkmış(19), üç-beş kuruşa, ya da birkaç kuruşluk menfaate satın alınmış bir toplumda çoban bulmak da, her şeye aklı ererek çoban olmak da zor olmasa gerekti, ülkemde!
Neyse konumuz bu değil. Geçelim bir kalem…
Böyle bir yer olurdu da sapığı(20) olmaz mıydı? Bu pistin tam ortasında çeşitli aletlerin olduğu bir idman yeri vardır. İşte sapıkların sigara içerek oturdukları kanepeler oradadır, hem de sabahın ilk vakitlerinden.
Eğilip-kalkan, yaşı fark etmeyen genç-yaşlı kadınların oralarını-buralarını oralardan izlemek kudurganlıklarının(21) belirtisidir.
Aklı başında, kişilik ve efendilik sahibi idman yapma çabasında olan kişilerin onları fark ettiklerinde tutum ve davranışları değişir, uzaklaşırlar. Peki, fark edemeyenler, ya da fark etmeyi istemeyenler, hatta kıkırdayanlar...
Sapıklıklarda bire bir eşit olurlar, desem abartmış mı olurum ki?
Örneğin tayt-bluz-yakası derin açık tişört denilen o zımbırtı(22) gibi şeyleri giyip bedenlerinin tüm kıvrımlarını ortaya koyanlar, daha doğrusu sergileyenler, mevsime uygunluğuna boş verip şort, hatta mini şortla, mini etekle sözüm ona idman yapanları gördükçe kim utanmazdı ki, benim yaşımdakiler utanmamış olsunlar?
Aklıma sonradan düştü, bir de hani idman yaparken(!) cep telefonuyla bağıra-çağıra, hatta en mahrem(23) konuları bile konuşan, hatta küfürleşen görgüsüzleri(24) saymayı unutmuşum. Bunların içinde yol ortasında dikilip de muhabbet edenleri(24), hatta o telefonlardaki oyunları oynayan şarlatanları(24) da sözlerim içine eklemesem olmazdı.
Sağlıklı yaşam için yürüyüş değil, kahır dolu bir yaşam olur yürüyüşünüz sizin için. “Sonra” dersiniz. Öğlen sıcağı size izin vermez, içişlerinden maada(25). Akşam serinliğinde ise ucuz kömürlerin isi inmeğe başlar parka kışları, yazları ayarları yapılmamış otoların egzoz gazları imkân bırakmaz yaşamanıza.
Aynı zamanda varoşlardan inen ipini koparmış azgın, akşamcıların, şarapçıların, ayyaşların(26) parkı kendi aralarında üleşme, paylaşma vakitleridir, o vakitler. Paylaşmak isteyenlere metelik vermeyen, hatta paylaşma arzusunda olanlara tiksintiyle, nefretle bakmayı prensip edinen.
Yapacağınız bir şey yoktur. İlgililere seslenirsiniz; “Burası Türkiye!” derler. “Yaşam böyle!” derler, bir şey yapamıyor olmanın çaresizliği ile belki. Başınıza Türkiye kadar taş düşsün, e mi?
Bütün bu hercümerç(27) sırasında hafta içinde değil de cumartesi-pazarlara sığınan tekerlekli sandalyesiyle, motoru, ya da aküsü olmasına rağmen hiç kimsenin yardımını istemeden kendi başına parka gelen bir genç vardı. Belki de hava almaya çıkıp gezen ve getirdiği ekmekleri, arabasının arkasına koyduğu tas ve su şişesi ile ıslatarak güvercin, kumru, serçe, saka, sığırcık, hatta karga, saksağan gibi kuşları besleme gayesinde olan bu genç dikkatimi çok sonraları çekmeye başlamıştı.
Bu gencin sanırım ayakları ile ilgili bir sorunu olsa gerekti. Benim için önemli olan bu değildi. Hafta sonuysa, yağmur da olsa, çamur da olsa ekmek ıslatarak kuşları beslemek vazifesi gibiydi sanki, hiçbir şeye aldırmadan.
Oysa o kuşlar yağmur sırasında yapraklar, dallar arasına büzülürlerdi, ama o genç adam bilirdi ki yağmur diner, kuşlar yemekleri için dallar, yapraklar arasından inerlerdi.
Nereden mi biliyorum? Özellikle “ahmakıslatan(28)” denen o çisil-çisil sonbahar yağmurunun yağdığı o saatlerde ondan ve benden başkası olmazdı parkta da onun için. O; görevi (ya da gereği) icabı, bense kalabalıktan nefretimden dolayı. Ha bir de o ozon kokusu…
Sonucunda geldiğimiz ve döneceğimiz Âşık Veysel’in “Sadık yârim” dediği “Kara toprağın,” çimenlerin, dallarını terk etmemekte direnen sarı yaprakların hışırtıları, hazanda mutluluğum.
Sanırım ki bu koku, bu hışırtı ilkbaharda yavru kuşların, çiçeklerin, yaprakların seslerinde de oluşmuş olabilirdi ki, ben o kalabalıktan hissedememişimdir, görememişimdir, duyamamışımdır, kısaca yaşayamamışımdır.
Parkın yalnız bana ait olmasını düşünmek; tabiidir ki saçmalıktır. Ancak ister çisil-çisil, ister güldür-güldür yağan yağmurlar olsun, içişlerinin ısrarlı tenkit ve çabalarına karşın hafta içlerinde de ve özellikle hafta sonlarında da yalnız benimdi o park, tabiidir ki hafta sonlarında da o genç adamla birlikte.
Doğal olarak arkadaş olmuştuk o genç adamla. O Metin, ben Tekin. O asansörlü bir sitede, ben üç katlı mazbut(29) bir evde idik, bir bakıma, birbirimize uzak gibi, ama sırt sırta. Bu nedenle ondan yıllarca haberim olmamış, ya da dikkat etmemiştim bu yetim ve kötürüm çocuğa…
Babası yaptığı kazada (belki de oğlunu kurtarmak için) yaşamını yitirmiş, kendisi de uzun bir süre sonunda kullandığı arabaya sahip olmuştu. Sözümü şöyle düzeltmekte yarar var, önceleri elle kumandalı bir arabası varken, daha sonrasında böyle akülü bir arabaya sahip olmuştu.
Sadece yağmur yağdığı zamanlar değil, kışa ulaştığımızda özellikle kar yağmışsa, kar yağıyorsa yahut hele ki lâpa-lâpa, beni kimse tutamazdı, nerede olursam olayım, günün hangi vakti olursa olsun.
Gerçi o zamanlarda parkta gene de benim gibi sivri akıllı(30) birkaç kişi daha olurdu, tatil günü ise o özürlü Metin adındaki delikanlı dışında.
Eh! O kadar kişi ile de parkı üleşmek sevap olsa gerekti! Değil mi ya? Gerçektir ki, parkı paylaşmak gayretini yaşadığım bu kişilerin doğayı seven, seçilmiş kişiler olduğunu itiraf etmem gerek...
Sabah kalktığımda, ya da bir namaz ertesinde, evden ya da camiden çıktığımda kar yağışına şahit olmam benim için bulunmaz, aradığım bir mutluluk gibi olurdu bana. İçişlerinin; “Hasta olacaksın, yarışma, sonra bana ‘şöyle-şöyle!’ diye yalvarma!” gibi her türlü engellemelerine karşın giyinir koşardım parka.
Ayaklarının altında “kıyır-kıyır” sesi duymak sonsuz bir mutluluk yaşatırdı bana. Ben de Metin gibi kuşlar için bir somun ekmeği kapardım ekmek kutusundan, içişlerine hissettirmemeğe çalışsam da.
O, her şeyi bilirdi çünkü. Sadece gelirken aldığım, fırından yeni çıkmış taze ekmeği görmekle değil.
Metin’in olduğu yere geldim, öncelikle, onun kuşlarını beraber doyurmak için. Onda bir değişiklik vardı gördüğüm. Kuşların kabından başka iki plâstik tabak, iki plâstik kaşık ve içinde siyah şurup kıvamında bir şey olan bir pet şişe…
“Hiç denediniz mi amca, karla pekmez, ya da pekmezle, kar yemeği?”
“Yok oğlum! Bu da nereden çıktı öyle?”
“Deneyin vazgeçemeyeceksiniz!”
Sandalyesiyle kenarlara köşelere bir yerlere gitti, konunun uzmanı olsa gerekti. Üst tabakasını sıyırdığı bir kümeden her iki plâstik tabağa ayrı-ayrı ve özenle birer avuç karı eline taktığı plâstik bir eldivenle yerleştirdi.
Bu kadar titizlenmesini anlamamıştım. Doğrusu, hareketinin ekmek kırıkladığı elinin temizliğinden kuşkulanması olduğunu düşündüm.
Yardımımı istemeksizin getirdiği tabaklara pekmezinden birer yudumdan fazlasını döktükten sonra tabağın birini plâstik kaşıkla beraber bana uzattı. O an bunun benim için yaşadığım sürece, “kar helvası” denen kar yeme alışkanlığım olacağını bilemezdim.
Nefis bir aroma(31), bulunmaz bir tattı bu. Metin ağzının tadını biliyordu. Tanrı bazı eksikliklere karşın bazı duyuları olağandan fazla gerçekleştirirmiş. Ben ki Tanrıyı bildiğini sanan ihtiyar, sanki şimdi inanmış gibiydim.
“Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluk(32)” du…
Tüm bunlara karşın kış da gereğine uygun olarak uzaklaşmıştı, hatta o sulu sepken yağmurlarla ilkbahar da görevini tamamlayarak tükenmiş, yaza ulaşmıştık…
Bir yaz yağmuru beklentisiyle oluşan bulutlara parkın boş olması umuduyla sabahın kör vaktinde gittiğimde, günün bir tatil günü olduğunun farkında değil gibiydim. Ta ki Metin’i kuşlarının arkasında görünceye kadar!
İki lâfı henüz birbirine eklememişken geceyi dar etmiş torunlarımdan en büyüğü ve kız olan torunum İlkin, yaşadığı heyecan fark edilecek bir şekilde koşarak geldi yanıma, daha doğrusu yanımıza demem gerek.
Gözleri çakıştı iki gencin birbiriyle. Fark ettim. Belki yıldırım çarpmışçasına, belki şimşek çakmışçasına durakladı İlkin bir süre, ne yapacağını şaşırmışçasına. Metin ise kendisine ilgi gösterenin torununa saygısızlık etmemiş olmak düşüncesiyle olsa gerek başını çevirmişti hemen kuşlarına, ekmek kırıklarıyla.
“Üniversiteden hiç kaybım olmadan mezun oldum Efendibaba(33)!” dedi ve gözlerini Metin’den ayırmadan devam etti;
“Artık bir öğretmenim, tayinim de çıkarsa, değmeyin keyfime! Ama tayinim uzak bir yerler olursa ki bundan eminim, sizi buralara bağlayan bir şey de yok, başımda durursunuz, değil mi?” derken bir taraftan da yutkunmasını zapt etme telâşı içinde gibiydi, sanki.
Yeni bir şeylerin başlangıcında gibiydi gençler, fark edip de, fark edilmemesini istercesine. Henüz başladığına inandığım duygularında belki kötümserlik, mutlaka karamsarlık gizli olan. Davulun mutlaka dengi dengine çalması gereksizdi. İki gönül bir olunca samanlık seyran olurdu. İlk karşılaşma için bu kadar teferruat mı?
Eee! Eski toprağız, üstelik biz de gençtik bir zamanlar…
Eh! Neyin, ne, nasıl ve ne zaman olduğunu bilecek yaştayım, desem abartmış mı olurum ki?
Neden sonra aklına gelmişçesine elini uzattı Metin’e İlkin;
“Merhaba! Ben İlkin! Telâşımı hoş görün! Dünyada değer verdiğim en önemli insanlar efendibabamla anneannem ve ben sevincimi onlarla paylaşmak istedim öncelikle.”
“Merhaba efendim. Ben de Metin. Özrünü inkâr etmeyecek olan!”
“Kendinizi aşağılamayın lütfen. Özürlü olmadığı halde, özürlü olduğunu bilmeyen o kadar çok insan var ki dünyamızda! Özür; eğer bedenimizde ve fiziksel ise mesele değil, ama özür beynimizde, gönlümüzde, yapımızda, düşüncelerimizde, hislerimizde, duygularımızda heveslerimizde, kalplerimizde ise, ancak o zaman sorundur, diye düşünüyorum.”
“Aynı düşüncedeyim öğretmenim!”
“Henüz resmileşmedi, ama kabul ettim!”
Yanımızdan ayrılıp ayrılmamak tereddüdü içindeydi İlkin. Ama yapması gerekeni yapmasının da bilinci içindeydi. Sanırım, bundan sonraki düşüncesi hep benimle, bizimle birlikte olmak üstüne olsa gerekti genelde. Özelde ise…
Haydi, bunu ben aklımdan bile geçirmemiş gibi olayım. Dediğim gibi, sadece okuduklarımızdan, gördüklerimizden değil, yaşadıklarımızdan da oluşmuş bir bilgi birikimi vardı beynimde.
Torunum evine gitti-geldi, eşofmanları ve bir kısım elbiseleriyle;
“Artık izin verirseniz atamam yapılıncaya kadar sizinle kalayım, görevime kendi başıma alışmaya, konsantre olmaya(34) çalışayım! Hem sizler de bana alışmış olursunuz, eğer gideceğim yerde beni yalnız bırakmamayı düşünürseniz.”
Ertesi gün;
“Efendibaba, ben de sağlıklı yaşam koşusuna başlamak istiyorum, hem bakarsın yorulursun, ‘Gel! Gel! Efendibaba sağ yap-sol yap!’ diye sana yol da gösteririm!”
“Diyorsun!”
“He! Ama istemiyorsan, gelmeyiveririm de. Belki daha sonra!”
“Peki, gel kızım. Ama benim tahammül edemediklerime, senin tahammül edecek kadar sinirlerinin sağlam olmasını dilediğimi de aklında tut, e mi?”
“Ne gibi?”
“Gelip gördüğünde anlarsın, dün belki de mezuniyet sevincinden dolayı pek fark edemedin, arkanı-önünü, sağını-solunu, sükût-u hayale(35) uğramanı da istemem doğrusu!”
Cümlemi bu kadar ustalıkla kuruşuma kendim bile hayret ettim. Öyle ya, heyecanının sebebini değiştirmiş, sükût-hayale uğrayacağını belirtmek istemiştim, çünkü bu gün haftanın ilk günü idi, o yoktu, işindeydi çünkü. Dolaysıyla torunuma avucunu yalayacağını nasıl anlatabilirdim ki?
Ama zalim olmamalıydım. Mademki kalp kalbe karşı(36) idi, hissettiğim kadarıyla, o halde desteklemeliydim o kalpleri.
Torunumun dediği gibi bedenlerdeki eksiklikler mutlu olmayı engelleyemezdi. Ben biliyordum. Çünkü sevmiş, koşmuş, ancak yorulmayı öğrenirken kavuşmuş ve evlenmiştim sevdiğimle, yıllar yılı beraberliğimize doyamadığımız, çocuklarımın annesi, torunlarımızın babaannesi ve anneannesi olan karımla.
Düşündüğüm gibi sükût-u hayale uğramıştı İlkin, belli etmemek istemesine rağmen. Koşu sırasında gözü hep bir yerlerde idi. Fazla ızdırap çekmesine dayanamazdım, dayanamadım da;
“Metin bir okulda Müdür Muavini. Başarıları ile yükselmiş, o mevkilere gelmiş biri. Onunla ancak Cumartesi-Pazarları görüşebiliyoruz. İyi, dürüst, yardımsever ve candan bir çocuk! Benim kanım ısındı o delikanlıya, daha başlangıçta, tanışmamızda…
Hele ki kar yağdığında bir kar helvası yaptı ki, benim için alışkanlık oldu. Kar düştüğünde gel, ya da tayin olduğun yerde kar yağınca deneriz, nefis bir şey. Bilmem senin de delikanlıyı gözün tuttu mu?”
Hani içişleri bazen bana kızdığında demeyeyim de, öfkelendiğinde, bu da olmadı, o zaman yanlışlık yaptığımda; “Lâf ola, beri gele!” derdi. Sanırım yanımızda olsa, aynı sözü sarf etmekten çekinmezdi gibime gelir.
İşte gerçekten benim, anlamış gibi olmama rağmen gerçek bu idi; “Lâf ola, beri gele!”
Torunum esirgemedi sözünü;
“İyi bir çocuk, gördüğüm kadarıyla efendibaba!” dedi.
Konu bitirilmişti, birkaç kelimeyle ve torunum şunları söyledi;
“Ben bir bakanlığa gideyim, atama durumları ile ilgili bilgi alayım, gecikirsem merak etmeyin, annemlere giderim, kalan bir-iki eşya, not, defter ve kitaplarımı da alıp öyle gelirim, artık!”
“Hafta sonuna doğru yani?”
Demek istediğimi anlamıştı, zeki kızdı, anneannesine çekmiş olmalıydı. Ben o kadar yol-yordam bilemez, aklımı karım kadar kullanamazdım çünkü bu bir tevazu(37) değil, gerçeğin ta kendisi bir gerçektir.
“Olur efendibaba!” dedi, demek istediğimi anlamışçasına, belki de gizlice (“hınzırca(38)” demiyorum, bu ikimize de yakışmaz çünkü) gülümseyerek.
O hafta sonundan sonrasını, sonralarının sonrasını onların konuşmalarına kulak vererek dinleyelim mi?...
Peki!
“Senin aşkın beni ayağa kaldırmaz ki? Hem çocuğumuzun olup olmayacağı hakkında bile ne biliyorsun ki?”
“Klâsik bir cevap olacak, ama ben senin eline-ayağına değil, sana âşığım. Bebeğimizin olamayacak oluşu ise Tanrının takdiri. Onun kararına isyan etmek bize yakışır mı? Hem buna hakkımız var mı? Sen trafik kazası geçirince, ayakların yürüyemez olunca isyan ettin mi? Hayır! Bu durumda bile üniversiteyi bitirdin, yükseldin ve bugünlerine geldin.”
“Annemin, kardeşlerimin desteklerini inkâr edemem!”
“Ben de medyunum(39) onlara. Ama ayakların olmasa da ayakta kalman senin başarın, bunu kimse inkâr edemez ve benden başka da kimse bilemez!”
“Yaşantının tümünde de böyle inatçı ve ısrarcı mısın?”
“Hayır, sadece özürlü olduğunu düşünüp, sevgisini saklayıp, bana karşı dürüst davranmayıp, beni kabul etmeyene karşı…”
“Pes etmemi bekleme benden!”
“Pes etmeyeceksin ki…
Sadece evimize gelip; ‘Allah’ın emriyle!’ diye başlayan bir cümle kurup sonunu, ya da devamını getirecek ailen, o kadar. Hem de bizim eve kadar yorulmanıza gerek kalmadan, efendibabamın, yani anne dedemin evinde. Onların da ‘Hayır!’ demeleri mümkünsüz!..
Yani birincisi kamuoyu(!) oluşmuş durumda, ikincisi ben ilk torun olduğumdan, efendibabam gelişmeleri yakından takip edip bildiğinden ve eğer yanılmıyorsam beni, sadece beni değil tüm torunlarını ayırım yapmadan canından çok sevdiği için ‘Evet!’ diyeceklerdir.”
“Düşünmeliyim!”
“Düşünme! Onu sana zahmet olmasın diye ben senin yerine yaparım. Sen sadece beni istemek için beynini kurgula!”
“Zor!”
“Diyorsun?”
“Hem de çok zor!”
“Peki, tuvalete annen mi götürüyor seni? Kardeşin mi tıraş ediyor? Kendi başına giyinip-soyunamıyor musun? Yemek-içmek gibi işlerin için birileri mi yardım ediyor sana?”
“Hayır!”
“Öyleyse bana tahammül edemeyeceğini mi düşünüyorsun? Korkma ve söz veriyorum, üzmem seni. Yeter ki beni sevdiğini içtenlikle söyle! Hatta senin beni, benim seni sevdiğimden daha çok sevdiğini itiraf et! Bensiz olamayacağını, bensiz bir yaşamı düşünmediğini, bensiz bir yaşama tahammüllü olamayacağını anlat bana. Haydi! Bu o kadar zor değil! Lütfen!”
“Seni seviyorum, seni çok seviyorum, seni canımdan çok seviyorum. Ömrümün tümünü sana adayacak kadar seviyorum seni…”
“Bu kadar işte!…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Söz konusu park; Demetevler girişindeki parktır.
(1) Maskara; Eğlendiren, güldüren, soytarı.
(2) Edi-Büdü; Ernie ve Bert adlı iki pelüş kukla karakteri olup hayal ürünleri sergilenmektedir.
(3) Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
(4) Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
(5) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(6) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… Yahya Kemal BEYATLI “DENİZİN TÜRKÜSÜ” (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(7) İçişleri; Bir kuruluşun yönetimi ile ilgili işler olmakla birlikte Yöresel ve mizahi olarak evin kadınına verilen bir özellik bir erkeğin eşi için söylediği sözlerden biri. “Komutan, ayal, başkan, tatlım, kıymetlim (datlım-kıymatlım), bir tanem [bidenem], gönlümün sultanı, hanım, hatun” gibi deyişler, bu deyişlerin sahiplenme eki olan “ım, im” gibi eklentilileri de var tabii. Ayrıca gençlerin söyledikleri “Aşkım, hayatım, sevgilim, gülüm, canım, güzelim” deyişleri yaşlıların ifadesi olamaz. Keza kaba anlamda “karı, kız [gız], len, ülen, reis” kelimeleri de sosyal bir ailenin dilleri için ayıp olsa gerektir).
Konuyla ilgili olarak, eskilerin eşlerine söylediği şu sözleri de kaydetmemde yarar var gibime gelir: “Sevdiğim, parıldayan ay’ım, can dostum, en yakınım, güzellerin şahı, sultanım. Hayatımın, yaşamımın sebebi, cennetim, Kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm. Sevinç kaynağım, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meşalem. Turuncum, narım, narenciyem, hayatımın aydınlığı. Gönlümün sultanı, varlığımın anlamı, tüm ülkelere bedel sevdiğim…."
Kısaca; Ülkenin içerdeki yönetim, güvenlik vb. gibi işleriyle alâkasızdır.
(8) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli, parlak. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.
(9) Cesamet; Büyüklük, irilik.
(10) Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.
(11) Tefekküre Dalmak; Derin derin düşünmek.
(12) Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâşâde… diye başlayan Lâle Devrinin, Divan Edebiyatı Şairlerinden (Şair-i Cihan unvanlı) Nedim’in (1680-1730); şarkısının ikinci kıtası; “Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd’e” şeklindedir.
(13) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(14) Varoş; Kent veya kasabada dış mahalle.
(15) Tartan Zemin; Yumuşaklık ve estetik istenen mekânlara uygulana granül e polimer malzemelerden yapılan kauçuk esaslı kaplama.
(16) Bodoslama; Bir denizcilik terimi olup lügat manası; “Gemi omurgasının baş ve kıç tarafından yukarıya doğru uzanan ağaç ya da demir direklerden her biridir” ki öyküyle ilgisi yoktur. Öyküde argo anlamında; bir işin sonu düşünülmeden yapılmış ani hareket, ya da dikkatsizce yürürken bir insana oldukça kıymetli (!) bir şekilde çarpmaktır ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır.
(17) Mıncıklamak; Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak.
(18) Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.
(19) Cılkı Çıkmak; İşe yaramaz duruma gelmek, doğru ve uygun yolundan ayrılmak, bozulmak.
(20) Sapık; Tavır ve davranışları normal olmayan, delice davranışlara sahip veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymayan.
(21) Kudurganlık; Azgınlık. Tepinme, tekmeleme, ağlama, kırıp dökme ile kendini ortaya vuran aşırı kızgınlık ve öfke nöbeti.
(22) Zımbırtı; Çirkin ve uyumsuz olan. Telli bir çalgının acemice çalınışından çıkan uyumsuz, çirkin ses. böyle ses çıkaran şey.
(23) Mahrem; Gizli, saklı, açıklanmayan. Haram olmayan, yani bir kadının evlenmesinde, dinen mahzur olmayan erkek.
(24) Görgüsüz; Toplum içinde nasıl davranılacağını bilmeyen, görgüsü olmayan kimse.
Muhabbet Etmek; Sevgi ile, dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek.
Şarlatan; Mallarını ya da kendi bilgisini, niteliklerini överek saf insanları aldatan, dolandıran kimse.
(25) Maada; -den başka, gayrı.
(26) Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.
(27) Hercümerç; “Allak-bullak, alt-üst, darmadağınık, karmakarışık” demektir. Kısaca “karmaşa” diyebileceğim anlamda.
(28) Ahmak Islatan Yağmur; İncecik yağan çisenti veya ince taneli olmasına karşın, insanları ıslatıcı etkisi oldukça fazla olan aşırı doygun haldeki sis bulutundan oluşan yağmur.
(29) Mazbut; Derli toplu, düzenli, düzgün, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir şekilde yapılmış, korunmuş.
(30) Sivri Akıllı; Acayip düşünceleri olan, düşünceleri, yaptıkları başkalarınınkine benzemeyen.
(31) Aroma; Bitkisel ya da hayvansal türlü maddelerden yayılan, genellikle güzel koku.
(32) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE
(33) Efendibaba; Yöresel olarak kullanılan, anne dedeler için kullanılan bir söz olup, ben de, sülalemde ki herkes de rahmetli anne dedemize “Efendibaba” derdik, rahmetli anneannem de “efendi” derdi kısaca.
(34) Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
(35) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.
(36) Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
(37) Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.
(38) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.
(39) Medyun; Verecekli, borçlu.