Yaz sıcağı olmasına rağmen uslu ve usul çalışma gayreti içindeydim, sıcaktan azıcık bunalmama, hatta için-için terlememe rağmen. İşime konsantre olmam(1) çok önemliydi, bir virgül hatası hangi günün ya da hangi ülkenin para değerleri ile olursa olsun, milyonlar, milyarlar, hatta trilyonlar demekti.
Aynı zamanda bu hatayı elemanlarım da fark edemezler de konuyu üst makama gönderme gafletinde(2) bulunursam, bu yüzüme çarpıldığında, çarpıtıldığında sülâleme yetecek kadar fırça yemem demekti.
Bu arada şüpheli gözlerden de mutlaka ve muhakkak sakınmam gerekliydi. Çünkü öylesine büyük ve uluslararası nitelikteki bir ihaleye söz konusu olacak bir proje üzerinde çalışıyorduk ki ekibimle birlikte. Her üniteyi, her birimi kılı-kırk yararak(2), üstelik de dışarıya en ufak bir sızıntının bile ulaşmaması tedirginliği ve endişesi ile.
Elemanlarımdan emindim, hatta bir kıyaslama gerekse yüzde bin oranında diyebilirdim onlara güvenim için. Bilgisayar mevsimi idi o zamanlar. Her akşam bilgisayarların bellekleri(2) boşaltıyor, CD’ler(2), gerekli bilgi, belge, müsvedde ve dokümanlar odamdaki çift kilitli dolaba konuyordu.
CD’lerin bir örneği Genel Müdüre sunulduktan sonra her şey kilit altında muhafaza ediliyor, sabahına Genel Müdürden alınan CD ile benim dolabımdaki CD üst üste getiriliyor ve çalışmalara yine ve yeniden o şekilde başlanıyordu.
Müteahhitler, ya da yeni deyişle yükleniciler; (affedersiniz) en ufak bir bilgi sızıntısı için bile aportta bekliyorlardı(1). Bu bekleyişlerinin nedeni, bilindiği üzere ihalenin ilân edilmesi, şartnamelerin satın alınıp incelenmesi, münakasa(2) denilen indirim üzerinde çalışmaları ve Geçici Teminat için bankalarına talimat vermeleri konusunda zaman kazanmaları demekti.
Tabidir ki ihalenin İdari Şartnamesi daha önceki ihalelerden farklı değil gibiydi, önemli olan Teknik Şartnamelerde istenenler ve buna göre üretimlerinin uygunluğu idi. Ki; bu konuda özel olarak konulmuş maddeler varsa şikâyet etmek için başlangıçta zemini kullanmak gayeleri idi, dışlanması mümkün firmalar için.
Dikkat edilmesi gereken konu; ayrıcalık yapılmamış olması idi ki bu oldukça önemli idi.
Öyle ya; ilgili kuruluşun istediği meselâ çift kapılı, kapasitesi şu kadar m3 olan buzdolabı ise, neden tek kapılı buzdolabını tercih edeydin ki, kapasitesi tutuyor olsa bile. İsteneni de biz değil, ihtiyacı olanlar tespit ediyor ve “Teknik Spesifikasyon(3)” denen verileri de uzman ya da konunun, işin kompetanı(2) olan kişiler belirtiyorlardı.
Bir bakıma bizim yüklendiğimiz konu bürokratikti(2). Yani işimiz; “Türk Kanunlarına ve uluslararası teamül(2) ve kurallara uygun olarak şartname hazırlamaktı” diyebiliriz. Tabiidir ki, teknik bilgiler dışındaki bütün işler de benim şubemin elemanlarının inisiyatifinde(2) değildi.
Didinin-didisine(3) kadar ulaşması gereken bir prosedür(2) vardı ki, her bir kanalda bir hafta beklese, görüş alınmasının sonuca ulaşması için çalışılsa, bu; ihaleye çıkılmasının bir yıl rötar(2) ya da gecikme yapması demekti.
Hele ki ahkâm kesmeler(1), yorumlar, çok bilenlerin akıl almaz, teklif, tenkit, direktif ve talimatları ile kendimizde olmayan dosyalardaki bilgilerin bir kısım kişilere, bir yerlere, hatta basına sızdırılması konusunda suçlanacak yer, makam ve kişiler her an hazırdı.
Ama çok bilenlerin yanıldıkları şeyler olurdu. Meselâ; “Minareyi çalarken kılıfını hazırlamamak”, hazırlayamamak gibi…
Bizim bilgi ve bilgisayarlarımızdaki kayıtlar dışında yapılan en ufak bir değişiklik gözümüzden kaçmazdı. “Bu bizim teklifimiz olamaz, bu bize iletilen tekliften farklı bir istektir, şu kanuna uymaz, bu teklife uygun değil, o teknik cetvele göre böyle bir şey mümkün değildir” gibi söylemlerimizde mutlaka haklı çıkardık.
Özellikle ülkemizin yasaları, uluslararası bağlayıcı kurallar mutlaka bizleri desteklerdi. İşte ben odamda, böyle bir çalışmayı tamamlamak üzere olan arkadaşlarımın hazırladıkları taslağı incelemekteydim…
Kapım çalınmadan açıldı. İşin önemi ve çalışmaktayken, hem işin gizlilik özelliği ve hem de konsantrasyonumun gidişmemesi için genelde kapımı kapatır, telefonumun da fişini çekerdim.
Arayan cevaplamadığımı gördüğünde bilirdi benim yoğun olduğumu. Cep telefonum ise mesai vakitleri içinde daima kapalı olurdu zaten.
Gelen diğer Şube Müdürü arkadaşım Ahmet idi.
“Ne var, ne yok üstat? İyi misin, hoş musun, dolu musun, boş musun?”
Böyle espri ve şirinlikle gelince bilirdim ki bir isteği vardır ve bu sözler onun açılış cümleleridir. Kalemi, kâğıdı bırakıp koltuğumu yana, ona yakın olacak şekilde çekerken, bana yakın olan koltuğu da oturması için işaret ederek; “Buyur!” dedim.
“Yok yani… İşin varsa sonra geleyim… Ya da akşam mesaiden çıkışta…”
Nasıl derdim ki; “İşimin içine ettin, konsantrasyonumu bozdun, konuya tekrar adapte olabilmem(1) için bana dakikalar, hatta saat ya da saatler gerek!” diye.
“Rahat ol! De bakalım diyeceğini!” dedim, galiba kabalaşmıştım; “Sonra da defol git!” der gibi.
Kalender(2) arkadaştı Ahmet, anlamamış göründü, oysa zeki idi, yoksa koskoca bir şubeye ardı, arkası olmaksızın neden müdür yapsınlar idi ki onu? Öhö! Yani kendim için böyle denilsin gibi bir muradım varsa, Allah canımı alsın!
Kendim için bir şey düşündüysem namerdim(4)! Sadece yeterliliği olan bir arkadaşımın o mevkie gelişinin müdafaasını yapmak istedim…
“Bugüne kadar ‘İşlerim yoğun!’ dediğin için ‘Vatanı kurtarma çabalarına’ göz yumdum. Bu nedenle de senin dışında yapmağa çalıştığımız bir kısım hazırlık ve programlardan sana hiç haber vermedim. Ama…”
“Bugün değişen ne?”
“Baştan mı başlayayım, yoksa önce sonu söyleyip sonra mı başa döneyim?”
“Önce son neyse onu söyle!”
“Bir kişi eksiğiz!”
“Briçte mi, maça kızında mı?”
“İşin gücün espri-gırgır!”
“Eee! Sen de başlangıcının başlangıcını unutmasaydın be birader!”
“Tamam! Bir gezi plânladım, arkadaşlarla beraber, otobüsle, yurt dışına, yirmi bir günlük…”
“Eee?”
“Otobüsün ön yirmi koltuğu bizim, ama biz toplam on dokuz kişiyiz!”
“Peki, ben ne yapayım? Birini mi bulayım, elemanlarımdan birini mi ikna etmeye(1) çalışayım?”
“Hayır! Sen katıl bize!”
“Yok ya!”
“Var ya!”
“Allah bilir organizasyonunuzda şu-şu-şu ülkeler vardır, benim ısınamadığım.”
“Yok billâ. Almanya, Hollanda ve İspanya...”
“Güzelmiş!”
“Hah şöyle, yumuşamaya başla biraz!”
“Ama param yok!”
“Hallederim! Başka?”
“Eşe dosta hediye almak için dövizim yok!”
“Hallederim, dedim ya!”
“İznim yok!”
“Patronlarla görüşür, hallederim!”
“İşim çok!”
“Mazeret uydurma, canavar gibi elemanların var yetiştirdiğin, yokluğunu hissettirmemek için var gücüyle çalışacak!”
“Pasaportumun süresi geçti, üstelik vize konuları var!”
“Kolay! Ben hallederim!”
“Elbiselerim, takım-taklavatım(3 çok eskidi, yurtdışı için uygun değil!”
“Kredi kartına taksitli satışlar ne güne duruyor? Emret, ne istersen taksitle alırız, ödemede sıkıntın olursa burada Ahmet kardeşin ne güne duruyor? Koltuk çıkar, hallederim evvel Allah’ın izniyle! Yeter ki cevabın ‘He!’ demek olsun!”
“Gönlüm, niyetim, isteğim yok!”
“Ensene vurur, onu da hallederim! Başka?”
“Geceleri horlarım!”
“Horlayan bir arkadaşla aynı odayı paylaşırsın olur, biter! Baktın olmadı, benim hanımı hanım arkadaşlardan birinin yanına gönderirim, seninle aynı odada ben kalırım, ya da sana tek kişilik bir oda ayarlarım, aynı bedelden, tek başına kalırsın, oldu mu? Bu yaşta senin yüzünden eşimden ayrı kalacağımı da deftere yazacağımı unutma, eğer zorunluluk olur da otelde senin odanda kalmam gerekirse!”
“İçki isterim!”
“Hepsi benden, seyahat boyunca!”
“Namaz kılarım!”
“Çok nazlandın be yahu! Seccade getiririm, durduğumuz yerlerde iki rekât vaktinde, ya da kaza olarak kılarsın! Başka uyduracak bir şeyin yoksa ‘He!’ de, bitsin bu iş!”
“Yalnız gidemem! Beni evlendirin!”
“İşte yapamayacağım, sorumluluğunu yüklenemeyeceğim tek ve özel konu bu. Senin hayalin nedir, ne istersin, ne ya da nasıl düşünürsün? Bilmediğim bir konu. Pes ettim. Söylediklerimi, sözlerimi, vaatlerimi unut gitsin!”
“Benden önce hiç kimse sana tahammülsüz biri olduğunu söylemiş miydi?”
“Sen beni üzmek için dünyaya gönderilmiş ender delilerden birisin!”
“Ben de aynını düşünüyordum, tesadüf dediğin ancak bu kadar olur işte. Konuya ısındım. Bir kahve?... Ve detayları anlat lütfen, hem enine-boyuna!”
Beklentisi oydu Ahmet’in.
“Bak üstat!” diye başladı söze ve sözlerini bitirdiğinde ikinci kahveyi de içmişti ve akşamın mesai bitimine ulaşmıştık.
Tekliften hoşlanmıştım, gerçeği inkâr etmemem gerek, işin yarattığı bunalımdan, şimdilerde “stres(1)” diyorlar galiba bir süreliğine de olsa uzaklaşır, beynimi dinlendirir, dinlendirebilirdim. Bu hüsnü kuruntumdu(3) tabii…
Biliyordum ki, yurt dışı olsa da iki taraflı ödeme yapacak olsam da mutlaka aranacak, bulunacaktım ve fikrim sorulacaktı, kısaca yahut da uzun-uzun cümlelerle…
Otobüsün yolcuları olarak dokuz aile ve aynı Genel Müdürlükten iki de bekâr biz vardık. O bekâr genç uzmanlığı ve yurtdışı öğrenimi nedeniyle kuruma yeni atanmıştı. Sanırım yol boyu, serüven(2) boyu beraber olacaktık. Bu iyi mi, kötü mü olacaktı, başlangıç olarak bilemezdim.
Yirmi bir günlük seyahat bir bütün olarak plânlanmıştı, her hafta sonunda bir gün dinlenme, ya da işte ne denirse alışveriş yapmak, hediye almak, dolaşmak gibi etkinlikler için serbest günümüz, ya da hakkımız vardı. Yol boyu kumanya verileceği gibi, belirli yerlerde yemek ve ihtiyaç molası da verilecekti.
Daha önceki bu tip, ya da resmi ziyaretlerimi uçak ya da trenle yaptığım için bu otobüs seyahati bir deneyim ve değişiklik olacaktı benim için.
Diğer merak edilen konu mu? Merak edilmemesi gerek, “Sap gelmiştim(1) dünyaya! Sap olarak gidecektim dünyadan!” Ahmet’in dediği gibi isteğimin, ya da düşündüğümün ne olduğunu bilmiyordum ki, hayal edebileyim.
Gerçek şu ki; “Homongolos(5)” değildim, sadece düşündüğünü ve istediğini bilmeyen, dolaysıyla da bilmediğini aramayan, bulmaya çalışmayan biri idim, özeleştiri(3) yapmam gerekirse…
Plânlanan gün, plânlanan saatten önce, plânlanan yere geldiğimde, plânlamayı yapan Ahmet’in suratı asıktı. Seyahat Şirketi ile yapılan sözleşmede riskler(2) belli edilmişti. 17 ve 18 numaraları işgal edecek aile bebek bekledikleri için, seyahat etmelerine doktor izin vermemişti.
Onların yerine Seyahat Şirketi yedeklerden bir-iki aileye haber vermiş, öncelik sırasına göre de bir aile gönülden katılmayı kabul etmişti, bebek bekleyen arkadaşlarımız yerine.
Benim yanımda olması gereke delikanlının, ya da genç arkadaşın ise, babaannesi mi, anneannesi mi ne vefat etmişti, katılamıyordu bize. Koltukta yayılarak, hatta bacak-bacak üstüne atarak tek başıma rahat edeceğimi düşünüyordum, hüsnü kuruntum olarak.
Gün doğmadan neler doğardı, oysaki!
Daha yolculuğumuzun başladığı ilk kilometrelerde yanımdaki boş koltuğu fark eden son koltuktaki genç kız, ikinci kaptana rica etmiş, o da bana iletmişti;
“Sıkılmazsam, mahzur görmezsem…” gibi teranelerle(2)…
Aileleri dolaştım ayrı ayrı, son katılanlar ve yirmiden sonra ki sıralarda oturanlar haricinde. Hani Türkiye’mizde “Bayan Yanı” kavramı vardır ya, o sebepten yani.
Kimsenin hanımının yanından ayrılma düşüncesi yoktu. Birbirinin olan, birbirinin yıllarca huyunu-suyunu bilen birinin böyle uzun bir yolculuk için rahatından vazgeçmesinin düşünülmemesi gerekti. Benim ki böylesine safdillikti(2) işte.
Denemekle hiç de zarar edecekmişim gibi gelmiyordu bana!
Genç kız geldi, pencere tarafını ona bırakmıştım, teşekkür etti, yarım-yamalak(3) diyebileceğim bir şekilde, daha Türkiye’min bitişi olan sınırlarına ulaşmadan, Türkiye’mi terk etmeden önce…
Rahat değildi genç kız, ama sıkıntılı da değildi. Yanındaki genç kızı bir kenara bırakın, yanında “Bayan Yanı” alamamış bir bayanla seyahat etmek gafletinde bulunan biri daha var mıdır acaba, benim gibi?
Ayaklarınızı açamazsınız, büzülürsünüz dikenleriniz varmışçasına. Cebinizden mendilinizi bile çıkarmanız derttir, kımıldayamamanız yanında. Tüm kaslarınız gerilir.
Uyuyamazsınız, isteseniz bile, horlarım da rahatsız ederim, diye ya da uyurken başım yanlışlıkla omzuna yaslanırsa çekincesiyle. Çekinirsiniz yanlış anlaşılacağınız korkusu ile hiçbir teklifiniz olmaz, olamaz, çiklet, mentol şeker, ya da kitap, gazete gibi. Dereden-tepeden söz etmek mi? Hâşâ(2)! Sümme hâşâ(3)!
Oysa yanınızda bir bey olsa, kendi adıma konuşuyorum tabii, bu düşünce bayanlar yönünden de aynı şekilde olabilir. Neyse ben gene kendime döneyim. Ne demiştim? Tamam, yanımda bir bey olsa paşa-paşa yürür yolculuğunuz, sükûn içinde devam eder seyahatiniz, tedirginliğiniz olmaz…
Horlarsanız, ya da yumuşak bir yastıkmış gibi başınızı yanınızdakine yaslarsanız; “Kardeş!” diye başlayan bir cümleyle ikaz eder yan koltuktaki yolcu kardeş-arkadaş, ya da siz onu. Parayla değil ya, sırayla yani…
Dediğim gibi işte bu tedirginliğimle başladı yolculuğum(uz) daha Türkiye sınırlarını terk etmeden (dediğim gibi)… Allah encamımızı hayreylesin(6)!
Oysa tedirginlik yaşamak yerine genç kızın geldiği yere atsana kendini birader (değil mi?)
Benim için sorun yoktu. Askerliğimi dağ-bayır dolaşarak, kertenkele, kurbağa yiyerek komando olarak yapmıştım, üstelik teröre kurban gitmeden. Sonrasında, bu kere mesleğim gereği dağ-bayır dolaşmak, ölçmek-biçmek, çadırda-karavanda dinlenmek, hatta uyumak, uyuklamak, uyuyamamak, varillerde güneş ışığı ile ısınmış su ile banyo yapmakla maaşımı hak ettiğim için durumumu kanıksamamdan bahsedilemezdi.
Hatta diyebilirdim ki; koltukta dimdik, put gibi durmak, hatta uyuyamamak benim için sorun olmayacaktı. Ancak yanımdakinden hiçbir konuda emin değildim.
O; kimdi, neydi, neden tek başınaydı, hatta adı neydi, yaşı kaçtı, evli miydi, işi gücü, konusu… Memleketi nereydi!? Falan-filân işte…
Ve son sırada seyahate katılacak, sonra bir adamın yanında çekinmeyip, sıkılmayacak kadar bunalmasının nedeni? Sanki benim için çok gerekliydi de! İnsanın başına ne gelirse meraktan gelirmiş, ama umurumda mıydı?
Gün doğmadan neler doğardı, tekrarlamakta yarar var, Gün ola devran döne, yahut(7…
Eğer bu genç kız teselli bâbında(2) yakınlaşırsa, elini uzatırsa ne âlâydı! Teselli etmeyi denemekle bir şey mi kaybederdim ki? Konu sadece yarasına merhem olmak arzusu olsa belki de aklımdan çıkarır, başımdan savabilirdim. Amma…
Aklımdan geçmeden edemiyordu. Otel rezervasyonları iki adam, yani iki sap için yapılmıştı? Peki, şimdisinin sonrasında ne olacaktı? Yaşayacağımız sorunu, daha başlangıçta düşünmeye başlamakla yanlış yaptığımın farkındaydım, ama bu benim yaşam şeklimdi; ileriyi görmeye çalışmak ve ona göre plân yapmak, ya da ona göre tedbirli olmak gibi…
Sınırı terk etmek üzereyken akşam karanlığı ülkem üzerine inmek üzereydi. Şoförlerimiz bir yerlerde mola vermiş, yer değiştirmişlerdi. Mola yerine kadar, konuşmak, hatta mırıldanmak bir tarafa, hiç mi hiç kıpırdamamıştı bile genç kız. Ben de tabii…
Mola verilince otobüsten alelacele inip bir sigara yaktı ismini bile bilemediğim genç kız. Çantasından ufak bir şişe çıkartıp başına dikti, içindekini bitirdikten sonra, şişeyi çöpe attı.
Pasaportunu kontrol etti, kapalı olduğunu tahmin ettiğim cep telefonunu açtı, sanırım gelen mesajı okudu, sonra telefonunu sinirle yere çarptı.
Biten sigarasını bir diğeri ile uç uca yeniledikten sonra, eğilip parçalanmış telefonu eline aldı, kapağını açtı, Sim Kartını özenle cüzdanına yerleştirilip makineyi, boş şişeyi attığı çöp kutusuna basket atar gibi attı.
Sanırım ne acıkmıştı, ne de çişi gelmiş olsa gerekti. Yani tuvalet ihtiyacı yoktu, demek istedim. Otobüse gelip yerine oturdu, başını cama dayadı.
Hava almaya çalışırken onu gözlerimle takip ettiğimin farkında değildi. Galiba benim de “İhtiyaç molasını” kullanmamı gerektiren bir şeyler yok gibiydi. Ben kalkış anonsunu duyup, Ahmet, eşi ve diğerlerini görünce otobüsteki yerime yöneldim, sessizce, sakince ve onu rahatsız etmemek arzusuyla.
Dediğim gibi, insan her zaman merak doluydu. Bu, Tanrı’nın insan beynine, gelişiminin ilk evrelerinde yüklediği bir haslet(2) olsa gerekti. Ona baktım.
Gözlerini, saklamağa çalıştığına inandığım gözyaşları kapsamıştı, sessizce. Bir de iç çekişini hissettim gibi.
“Yardımcı olabilir miyim? Kâğıt mendil uzatayım mı? Ya da su, sıcak-soğuk bir şey, kolonya, kolonyalı mendil gibi?… Görevli arkadaştan isteyeyim mi?”
“Hayır! Kâğıt mendil ver, yeter, teşekkür ederim inceliğiniz için, Allah razı olsun!”
İnsanların yanlış saplantıları, aykırı düşünceleri vardı, benimkiler gibi. Biraz önce bir şeyler zıkkımlanmıştı(8), şimdi ise “Allah” kelâmı ediyordu…
Yanlıştı fikrim, içki içen birinin mutlaka Allah’ı tanımıyor olduğunu düşünmek mi gerekti ki? Çokbilmiş hoca değildim, ama hocamın dediğini unutur gibi olmuştum, egoistliğimde (hatta buraya benzetme için bir hayvanın adını bile yazabilirdim, çok yorgun o hayvan gibi):
“Her koyun kendi bacağından asılırdı!” ve “Allah’la kul arasına girmeğe kimsenin hakkı yoktu!” Hem de hiç kimsenin…
O halde benim onun için öyle düşünmeye, onu yargılamaya hakkım var mıydı ki? Buna Allah razı değilken, kulun bunda kendine hak görmesi, tanıması yanlıştı, hem de abartı sayılmamalı, çok, hem de pek çok yanlıştı.
O aldığının, bense düşüncelerimin yorgunluğuyla, aydınlıkların-karanlıkların küçülüp-büyüdüğü yerleri görmeğe çalışırken uyuyakalmıştık.
Ve biz o genç kızla o uyuyakalma sırasında bir Türk filminden bir kesiti paylaşmaya başlamıştık, farkında olmadan.
Sabah güneşinin ilk ışıkları yüzüme vurduğunda ki böyle durumlarda çok utanırdım, çünkü rahmetli annem; “Sabah güneşi sidikliye vurur!” derdi, ne zaman yataktan kalkmakta geciksem.
Bu sadece, Cumartesi-Pazarları kapsayan bir deyişti, sair günler sıkı mıydı çalar saatin sesini duyup da kalkmamak, hatta bir dakika bile yatağın ortasında değil, bir kenarında bile siftinmek?(8)
Bizim Türk filmine benzer manzaramız şuydu; Ben kolumu, o ismini bilmediğim genç kızın omzundan dolaştırmış, düşürmekten sakınırcasına kolundan tutmuştum, o da şefkat arayan bir ana kuzusu gibi koltuğumun altına büzülmüştü, başını yaslayıp.
Kolumu çekme gayretindeyken uyandı o genç kız, başının pozisyonuna aldırmaksızın, belki hayret, belki nefret dolu olarak bağırmak istedi, fısıldarcasına;
“N’apıyorsunuz beyefendi?”
“Bağışlayın, uyumuşuz. Asla aklımdan geçen yanlış bir şey yok! Üstelik kolumu çekmek isterken uyandınız, özür dilerim!”
“Erkek milleti değil misiniz? Aklımdan geçen bir şey yok dersiniz daima. Hepiniz aynısınız, topunuzun canı cehenneme!”
“Lütfen efendim! Beni ülkeden uzaklaşmanıza neden olanla aynı kefeye koymayın. Madem rahatsız oldunuz, ben arka sıraya, sizin yerinize gidiyorum efendim. Bundan sonra nefesimi bile hissetmeyeceksiniz!”
Yerimden kalktım. İkinci ve üçüncü şoförler otobüs arkasına bağlı yük karavanında, görevli genç ise arka cam bölmesinde istirahat ediyor olmalıydılar.
Genç kızın terk ettiği koltukta ayaklarını yayarak uyumakta olan yolcuyu rahatsız etme bahasına genç kızın kalktığı yere büzüldüm, hiç de uyuma, ya da uyuklama, hiç olmazsa gözlerimi dinlendirme arzusunda olmadan. Belki de gezi için bedenimi dinlendirme arzusuyla.
Yahut da çekimserlik, kötümserlik arzularının yer aldığı bir üzüntü olabilir miydi davranışımın sebebi? Belki…
Otobüs şoförümüzün sabah kahvaltısı için mola verdiği yer, sanırım yıllardır gidip-gelirken uğrayıp mola verdiği bir yer olsa gerekti. Selâmlaşmalar, yabancı bir elde hepsi Türkçe konuşan insanlar…
“Yedik içtik, bize afiyet olsun, sofrayı kim kurduysa o kaldırsın!”
Ödemelerini, isteyen Türk parasıyla, isteyen o bilinen Avrupa Birliğinin parasıyla yaptı. Ben “Euro” diyordum, onlar “Avro”. İkisi de aynı kapıya çıkıyordu işte, para değil mi?
Otobüse yöneldiğimde, bir el girdi sağ koluma ve;
“Sizi haksızca üzdüm, değil mi? Bağışlayın! Moralim bozuktu ve size sığınan bendim, üste çıkıp ayıplayan da… Ama sessiz olmaya gayretli olduğumu inkâr edemezsiniz, değil mi?”
“Bakın hanımefendi! İzlediğim davranışlarınıza göre bir sıkıntınız, hislerim eğer beni yanıltmıyorsa muhtemelen de bir gönül sıkıntısı olmalı bu, özellikle telefonunuzu değerine bakmayıp ayaklar altına aldığınıza göre…”
“Gibi…”
“Gibi değil, gerçek olmalı!”
“Farz edin ki haklısınız, ne olacak? Yani sonuç?”
“Şu an bir şey söylemem uygun değil, ama sizi üzen kişi ‘Nokta-Nokta’ biri olmalı herhalde. ‘Nokta-Nokta’ dediğim yere siz istediğiniz kelimeyi, kelimeleri ya da sıfatları yerleştirebilirsiniz!”
“Tamam da… Neden? Hem neden bana hanımefendi dediniz ki? Ben belki de size ‘Ağabey!’ demekten çekinmeyecek bir genç kızım!”
“Özür dilerim genç kız! Eğer anlatmak isterseniz, sizi dinlerim, teselli etmeğe de çalışırım, ama isterseniz bana sizi üzenin adresini verin ve siz yolunuza devam edin, dinlenin, her ne ise yaşadığınız, ya da yaşadıklarınız unutmağa çalışın. Ben buradan geri dönüp, sizi üzene hesap sorayım, hatta öldüreyim. Dönüşünüzde rahat olursunuz hiç olmazsa ve aklınıza gelirsem de beni hapishanede ziyaret edersiniz. Gelemezseniz de, gelmediniz diye üzülmem asla!”
“Elinizi kirletmeğe değmez bir pislik için. Hem neden karartacaksınız ki hayatınızı, hem de hiç mi hiç tanımadığınız biri için?”
“Tanıt o zaman seni! Kim için fedakârlık yapmak istediğimi ben de bileyim!” derken otobüse doğru yürümeğe başlamıştık.
Otobüse binip aynı yerimize oturduk beraber. Koluma girdi genç kız, başını omzuma dayadı;
“Nereden başlayayım diye sormayacağım sana, sıcaklığını hissederken! Ben sana beni anlatayım, ondan sonra ise…”
Adı Ayşe olan hanımefendinin ihaleye katılacak firmalardan birinin önemli bir bileşeni (başka söz de yakıştırılabilir!) olduğunu başlangıçta anlamam, hissetmem, bilmem asla mümkün değildi.
Doğrusu aşkta kaybettiğine inandırıp teselli bekleyen güzel bir kadın olması gayreti, dilimi çözüp istediği bilgileri edineceğini düşünüp hayal etmesi de iyi bir buluştu. Ama nasıl, bilemem…
Ahmet’in bu kompozisyonda (daha iyimser bir söz geçiremedim aklımdan) iyi, faydalı, her arzumu kabullenecek bir rolü olduğunu hissetmem ise, belki iyi niyetimin hassas bir görüntüsü olarak tesadüfün, hatta ileri derecede tesadüflerin katkısı, yardımıydı.
Otobüs tatilimizi geçireceğimiz yöreye doğru hareketine devam ediyordu…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Adapte Olmak; Uymak.
Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.
Aportta Beklemek; Hazırda beklemek, harekete geçme anını beklemek anlamındadır (Aport; Avın ve kendilerine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen bir komut).
İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.
Kılı Kırk Yarmak; Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak.
Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.
Sap Gelip Saman (Ot) Gitmek; Hiçbir etkinliği olmaksızın, sadece yaşayıp da bir işe yaramayan insanlar için kullanılan söz dizisi. Bazen “Ot gelip saman gitmek, Mal gelip, mal gitmek, Eşek gelip hergele gitmek” şeklinde de kullanılmaktadır (Mal büyükbaş hayvan, hergele sürü anlamında değil terbiyesiz anlamında bir küfür sözüdür. Sap; Öyküdeki anlamı sap gibi işe yaramaz bir halde durmak. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm. Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir).
(2) Bap; Esas anlamı kapı demektir. Kitaplarda, başlık, bölüm, fasıl anlamına gelir. Diğer anlamı ise; “husus, özellik” demektir ki; öykü de bu anlamda kullanılmıştır.
Bellek; Hafıza. Öğrenilmiş ya da yaşanmış konuları, bunların geçmişle ilgisini bilinçli bir şekilde zihinde saklama gücü. Bir bilgisayarda verilerin ve işlem dizilerinin elektronik işaretler biçiminde saklandığı bölüm.
Bürokratik; Bürokrasi ile ilgili.
CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur).
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy, tabiat, mizaç, ahlâk.
Hâşâ; Dine aykırı bir ihtimalden söz edilirken kullanılan söz. Asla. Katiyen. Öyle değil. Allah korusun. Bir durum ya da davranışın kesinlikle kabul edilmediğini anlatan söz.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.
Kompetan; Uzman, yetkili, yetkin.
Münakasa; En az bedele razı olma esasına göre yapılan ihale, eksiltme, indirme. (Münakaşa ile karıştırılmamalı)
Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.
Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, belirtisi
Rötar; Gecikme. Özellikle bir taşıtın kalkışında, varışında, bir işin yapılmasının başlangıcında ya da bitiminde gecikme.
Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik heyecanlı olguların bulunduğu olay.
Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.
Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
(3) Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
Özeleştiri; Kişinin kendi düşünce, davranış ve eylemlerini tarafsız olarak gözden geçirmesi, kendini eleştirmesi. Bağlı olunan amaç, düşünce, ideal, ülkü için kişinin kendini, eylemlerini yargılaması.
Sümme Hâşâ; Allah göstermesin. Bizden uzak olsun.
Takım Taklavat; Parçalarıyla birlikte takım. Hep birlikte, hepsi birden, kim var, kim yoksa hepsi.
Teknik Spesifikasyon; Bir şartnamede bilinmesi gereken teknik detaylar, özellikler.
Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma bir şekilde, üstünkörü, kusurlu, eksik.
(4) Kendim için bir şey istiyorsam namerdim! Eski cumhurbaşkanlarından Süleyman DEMİREL patentli bir söz.
Bana hayır diyenlere şükran duyuyorum Hayatta kendim için ne başardıysam onlar sayesinde başardım. Albert EINSTEIN
(5) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan”, Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “BİR KADIN DÜŞMANI” adlı eserinde de adı geçer.
(6) Allah Encamımızı Hayreylesin; İnsanların bunaldıklarında kullandıkları bir deyim olup “Allah sonumuzu, geleceğimizi hayırlı etsin!” anlamındadır. Bunun gibi, Yasin Suresinin 58. Ayetinde söylenen “Selamun kavlen mir-rabir-rahim” şeklindeki sözün sabırla ilgisi yoktur, kısaca “Allah’tan size selâm vardır” diye tanımlayabiliriz bu sözün manasını. Keza insanların sinirlenince söyledikleri; “İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ” sözünün de sinir ve sabırla hiç alâkası olmayıp kısaca; “Gerçektir ki, biz sana apaçık bir fetih müjdeledik!” gibi bir anlamı vardır.
(7) Gün Ola, Devran Döne (Gün Ola Harman Döne); Bir şeyden söz ederken ileride onun da zamanı gelir anlamınd
(8) Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.