Büyük basketbol karşılaşması için büyük bir gündü o gün. Bir tarafta sarılı takım, bir tarafta kırmızılı takım(1). Her ne kadar aynı ilin takımları arasında derbi(2) niteliğinde yapılacak olsa da statü gereği maç kırmızılı takımın sahasında yapılacaktı. Çünkü ilk maçı dört farkla da olsa sarılı takım kazanmıştı. Bu maçı üç farkla kaybetseler bile şampiyonluk sarılı takımın olacaktı.

Üstüne üstelik sarılı takımın ilk maçtaki hataları tekrarlamamak gibi görünen bir niyeti olduğu gibi, kuvvet dengesi de sarılı takım lehineydi sanki. Çünkü basketbol konusunda koç dâhil, ülkenin bu spordaki en ileri gelenleri, en iyi bilinen ve bilenleri sarılı takımda olmakla birlikte, ithal ve ismi değiştirilerek Türk statüsünde oynatılan oyuncular da sarılı takımda idi.

Ve deyim yerindeyse, bu oyuncuların her biri birer canavardı sahada, attığını tutturan, atamamışsa eğer atamadığını kaptırmayan.

Sarı Takım; Sebastian, Sacit,  Samuel, Saffet, Sado (Sadettin), Seyfo (Seyfullah), Selo (Süleyman), Siegfried, Seco (Seçkin), Selçuk (Karşı takımın taraftarı sırf onun konsantrasyonunu(3) bozmak, oyundan düşürmek için kızdığını bildiğinden “u” harfini “ü” şeklinde söylerdi; “Selçük” gibi) adlı oyunculardan kuruluydu.

Koçları ise; Garbis Solaksakatatçıoğlu idi ki belki de gençliğinde basketbol oynarken solaklığı nedeniyle herkes ona sadece; “Solak” derdi.

Kırmızı Takım; George, Garvin, Gleen, Giray, Gökberk, Gökhan, Gökçen, Gazi, Günay, Gaffar isimlerinden kuruluydu. Sarılı takım ise isimler anons edilirken Gök ile başlayan kelimeler için hiç sakınmadan, çoluk-çocuktan hiç çekinmeden malum kelimeyi yakıştırırlardı o sporculara. Bu takımın koçu ise; George Samuel adlı bir yabancı idi.

Koçlar iki yabancı dışında tüm sporcuları gerektiğinde sahaya sürmekten çekinmezlerdi. Yeter ki o zamanların statüsü gereği üç yabancıyı bir arada oynatıp da başlarını “Hükmen mağlup olmak” gibi bir derde sokmasınlar.

Tabiidir ki bu iki takımın bir de tezahürat(4) idare edenleri, yani amigoları(5) vardı: Sarı takımın amigosu Arife’li Bayram idi. Çünkü Bayram’ın eşinin adı Arife idi.

Tesadüf bu ya, amigonun isminin neden böyle verildiğini herkes bilirdi, önemli olan onların yaşamda birbirini bulup karı-koca olmalarıydı.

Eee! Her bayramın bir arifesi vardı ve Bayram da Arife’siz olamazdı. Sahadaki ismini de bir yakını böyle yakıştırmış, bu isim herkesin dilinde pelesenk olmuştu.

Kırmızı takımın amigosu ise Simitçi Agop idi. Onun ne, ya da kim olduğunu bilmeyen yoktu. Üstelik o tribünün bütün simitleri bu maçlarda Agop’tan gelirdi. Rahatsa bedava olarak, sıkışıksa 10 yerine beş kuruştan meselâ.

Ligde sayı, üç sayı, ribaunt, asist, top çalma, blok, smaç ve puan rekorları hep sarılı takımdaydı. Top kayıpları ise devede kulak(6) kadardı. Neredeyse mola almadan maçları tamamlayan bir takımdı sarılı takım. Ligde baş edemedikleri bir tek bu kırmızılı takımdı.

Spor gücü olarak belki değil, sadece psikolojik denilebilirdi baş edememelerinin nedeni olarak. O da her zaman değil, bazı-bazen ama hani “zurnanın zırt dediği” geri dönüşün mümkün olmadığı zamanlarda.

O da önemli değildi. Şu ezeli rekabet yok muydu? Küme düşecek takıma yenilseler bile ki, böyle bir şey hiç olmamış, başlarına hiç gelmemişti, ama farz edelim ki olsaydı, canları acımazdı, ama kırmızı takıma yenildiler mi, bir haftalık, on günlük, hatta bir aylık neşeleri akar, moralleri, neşeleri, huzurları yok olup giderdi.

Bir de bu maçların hazmedilmesi mümkün olmayan perde arkası vardı.

Kısaca; Meydan Muharebesi denilebilirdi. Bu maç akşam da olsa, öğle de olsa muharebe sabahtan başlıyordu, hem de her zaman. Başladığı gibi bitiyor muydu, peki?

Nerde? Maçın sonunda yenen takımın taraftarı atkı, flâma, bayrak ve meşalelerle, yenilen takımın taraftarı taş, sopa, cop ve bıçaklarla dolaşıyorlardı, cadde ve sokaklarda.

Hele ki kurtarılmış bölgelerde(!) rastlarlarsa birbirlerine, deme gitsin! Aslında her iki taraf da akıllı, uslu çocuklardı! Öldüresiye, ölümüne değil, kurtarılacak gibi, can çekişircesine bırakıyorlardı birbirini! Hem üstelik hangi taraf olursa olsun Acil Ambulansa telefon edip haber veriyorlardı:

“Çabuk şuraya gelin, debelenen(7) ve zamanını tüketmesine çeyrek kalan bir insan var!” der gibisine.

Bu maç öyle bir maç olacaktı işte…

Takımlar sahada yerlerini almışlardı. Türkiye’nin en seçkin hakemleri, polis, astsubay ve öğretmen kökenli üç hakem idare edecekti, maçı. Maçın Gözlemcisi ise Cetvelci diye tanınan, cetveliyle öğrencileri dize getirdiği iddia edilen(!) bir beden eğitimi öğretmeniydi. Artık hangi okul, hangi yaş grubunda ise…

Maçta başlangıçtan itibaren sarılı takım iyi gidiyordu. Neredeyse üç dakikaya yakın zaman içinde 8-10 sayı atmışlar, rakiplerine sayı attırmadıkları gibi, rakiplerinin faul hanesini de oldukça yüklü bir şekilde çoğaltmışlardı ilk periyotta(8).

Sonrası ikinci periyot aynı şekilde, üçüncü periyot ise karşılıklı sayılarla değişik bir şekilde devam etmişti.

Dördüncü periyotta kırmızılı takıma sanki sihirli bir el değmişti. Sarılı takım maçın başından beri, üstelik yirmi sayıya kadar yükselen sayı farkını muhafaza etmekte zorlanıyordu.

Kırmızılı takımın her üçlüğü potayı buluyor, sinirlenmeleri nedeniyle sarılı takımdan oluşan faulleri kaçırmıyorlar, buna mukabil sarılı takım çoğu akından boş dönüyordu. Bitime iki saniye kala mucizevî bir şekilde iki sayı öne geçmişti sarılı takım.

Koç Solak, son molasını almış, “Normal faul yapın, centilmenlik dışı faul yapmayın, üçlük atmalarına fırsat vermeyin!” diye münasip bir şekilde(!) oyuncularına direktif veriyordu.

Herkes kendinden o kadar emindi ki, sporcuların kimi sakızını çiğnemeye, kimi su içmeye, kimi ise orasını burasını kurcalamaya, kaşımaya devam ediyordu. Kendilerince olay bitmişti galiba. Onlar öyle sansınlar…

Topu yandan kullanan kırmızılı takımın diğer basketbolcusu ki, adı George idi, bu konuda hiç de başarılı değildi, ama şansı yanındaydı, topu gelişigüzel savurdu. Top havada iken maç bitmişti.

Top potaya ulaştı, çember üstünde iki kere zıplayıp, potanın tozunu aldıktan sonra çemberin içinden geçti. Bu üç sayı demekti, dolaysıyla da kırmızılı takım bir sayı farkla, garanti denilen şampiyonluğu sarılı takımın elinden alıvermişti o iki saniye içinde.

Bu her şeyin sonu demekti her iki takım için de. Topun çembere gidişi anında tüm salonda sessizlik vardı, iki taraflı seyirci, sporcu ve koçlar, idareciler velhasıl kelâm(1) tüm izleyenler için.

Ne zaman ki top hedefe isabet kaydetmiş, kırmızılı takım coşmuş, sarılı takım üstünden Volkswagen geçmiş de, ne olduğunu anlayamamış tavuk gibi şaşkın bir şekilde, ağızları açık iki tarafa bakar olmuşlardı.

Koç Solak elindekileri atmış, kravatını çözüp yerinden sökmüş, yerinde tepiniyordu. Ağzından dökülen kelimeleri anlamak, tercüme etmek mümkün değildi…

Dediğim gibi sokaklardaki kıyamet de dur-durak bilmiyordu. Kırmızılı takımdan herkes gecenin oldukça ilerleyen vakitlerinde, hatta sabaha doğru ulaşmışlardı evlerine, meskenlerine, yuvalarına.

Sabah herkes için yeni bir sabah olacaktı. Şampiyonluğun yorgunluğu bir gecede üstten atılamazdı.

Ancak sabah kırmızılı takımdan George için farklı bir şekilde olmuştu. Sabah, onun evine ulaşan takım arkadaşları ve taraftarlardan bir grup kapıyı çalmalarına rağmen açmayan oyuncuyu merak etmişler, yarı aralık kapıdan merak ederek içeriye girdiklerinde onun intihar etmiş cesediyle karşılaşmışlardı.

Polise telefon edilmiş, asayişten(10) bir gurup, savcı ve Olay Yeri İnceleme ekipleri gelmişlerdi olay mahalline.

Sevinçli bir günün ertesinin sabahında kimse George’un neden intihar ettiğini anlayamamıştı.

Özellikle Komiser Kolombo(11) lâkaplı, tuttuğunu koparan, bir işe başladı mı müspet, ya da menfi o işi bitirmeden bırakmayan Gani Garipsarıkâtipoğlu komiser işin peşindeydi.

Savcı da durumu onaylamamış, detaya girilmesini ve cesede otopsi yapılmasını ve morga kaldırılmasını rica etmişti.

Komiser öncesinde emretti, sokakta herhangi bir kamera olup olmadığını, evde güvenlik kamerası olup olmadığını ve maçın kasetini izlemek istediğini.

Olay Yeri Ekibinin çektiği fotoğraflardan bir kaçını ve otopsi raporunun mutlaka kendisine gönderilmesini istedi, hem de en kısa zaman içinde.

Ayrıca, umudu yoktu, ama parmak izi, kan, saç gibi DNA’da yararlı olacak donelerin(12) de kendisine ulaştırılması isteğindeydi. Ayrıca barut testinin yapılması da ricaları içinde yer alıyordu.

Evde kamera sistemi vardı. Hemen oradaki dizüstü bilgisayarda kontrol etti. Perdelerin kapalı olması dolaysıyla karanlıkta bir el gelip silâhı şakağına dayayıp öldürmüştü genç basketbolcuyu. İntihar süsü vermek için de silâhı eline tutuşturduğu ayan-beyan belli oluyordu.

Sokaktan sızan ışığa rağmen yüzü belli olmuyordu katilin, kar maskesi olabilirdi, her ihtimale karşı yüzünde, ya da başında herhangi bir şey. Böyle bir şeyi plânlayan insanın, tedbiri elden bırakmadığına göre elinde herhalde eldiven olması, silâhın daha önceden herhangi bir şekilde kullanılmamış olması akla oldukça yakın gelecek bir olasılıktı.

Katilin seksen-doksan kilo civarında, 1.75–1.80 metre boyunda olduğu tahmin edilebilirdi. Başka? Evi ve sporcuyu tanıdığı, herhangi bir hizmetli ya da kız arkadaşının evde olmadığını bilen biri, ya da onları satın alacak kadar güçlü biri olduğunu düşünmesi zor olmamıştı Komiser Kolombo’nun.

Evin görevlilerini araştırdı, buldu getirtti ve soruşturdu. “Şampiyonluğun şerefine izinlisiniz!” demişti George. O halde evi bilen ve de kapıyı kolaylıkla açan, ya da kapıyı açtıran kim olabilirdi?

George’un evveliyatını bilmeli, maç kasetinde bulabileceği görüntülerden faydalanmalıydı. Şimdilik elindeki veriler sıfıra-sıfır, elde var sıfır gibisineydi.

Beynini yordu, zorladı Komiser. Kim, neden, niye yapmış olabilirdi? Masasına oturup interneti açtı, Maksadı; George’un Türkiye’ye gelişinden bu maça kadar ki serüveni(13) idi. Nitekim bu konudaki adımları onu gerçeğe yönlendirir gibiydi.

Ona ikinci teklif sarılı takımdan, üstelik Başkan tarafından bizzat yapılmıştı, hem de karşı takımın, yani kırmızılı takımın verdiğinden neredeyse çeyrek kat kadar fazlası olarak.

George; “Elhamdülillâh Müslüman, söz bir, Allah bir!” deyip hem ismine rağmen Müslüman oluşunu, hem de sözünden dönmeyeceğini belirtip kırmızılı takımda oynamayı kabul ettiğini belirtmişti Kulüp Başkanı Gıyasettin Selâhattinoğlubey’e.

Ondan sonraki yaşamında pek ilinti yoktu sarılı takım ile George arasında. Genelde kırmızılı takım, idmanlar, kız arkadaşı ve ileriye dönük proje ve düşünceleri yer alıyordu magazin sayfalarında.

O günkü maç kasetini izledi. Şutlarını, faul atışlarını hep sol eliyle yaptığını fark etti. Oysa intiharı sağ elle, sağ şakağından yapmıştı ve silâh da, daha doğrusu eline tutuşturulduğunu sandığı silâh da sağ elindeydi. Kişi intihar edecek olsa, niye devamlı kullandığı eli yerine, diğer eliyle intihar etsindi ki?

Hem intihara meyleden bir insan iki satır da olsa gerekçesini belirtmez miydi? “Ah! Canım sıkıldı, ben hele biraz intihar edeyim!” dercesine yatağında uyur gibiyken de intihar mı olurdu?

Sağ elle intihar cinayet şüphesini yoğunlaştırmıştı. Ama cinayet olduğunu ispatlaması ve katili yakalaması için başka belge, bilgi ve görüntülere de ihtiyacı vardı.

Maç kasetini izlemeye devam etti Komiser.

Dikkatini çeken olaylardan biri; kamera gösterdikçe Kulüp Başkanı Gıyasettin’in heyecanlı ve adı geçen basketbolcuya karşı kin tutarcasına tavırlarıydı. Çünkü genç adam gerçekten o gün üstün değilse de üstüne yakının biraz ilerilerinde bir performans(14) sergiliyordu.

Başkanın hele ki son basketten sonraki anı tıpkı koçun tepkisi gibi anlaşılmaz bir boyuttaydı. Yanına yaklaşan bir muhabiri yumruklaşmış, salonun kanepelerini tepip tekmelemiş, hatta şeref locasındaki bir sandalyeyi de tutup oyun salonuna atmıştı.

Bunlar normal sayılsa da kendi indinde başkanın tepkileri göz ardı edilmeyecek tepkilerdi, hele ki o gözlerde kin belirtileri varsa.

Ve de özellikle ev içindeki güvenlik kameralarında gözüken siluet; en-boy-bos-kilo olarak o başkanla uyumlu ise. Benzerliği beynine not aldı komiser.

Yapacağı şey başkana ufak bir ziyaret idi. Ustaca sorularla gerçeğe ulaşacağına öylesine emindi. Katili zihninde belirlemiş, iş sadece ispata kalmıştı, eğer başkan soğukkanlı bir katilse, aldığı tedbirlerin yeterli olduğunu sanıyorsa uğraşırdı, biraz. O kadar…

“Merhaba, birkaç dakikanızı alabilir miyim?”

“Hayırdır?”

Sekreteri herhalde gelenin komiser olduğunu belirtmiş olsa gerekti. Yalancı bir merak dolu gibiydi yüzü!

“Dünkü maçta son anda üçlük basketi atan basketbolcu George evinde ölü bulundu. Dün maçtan sonra ve şu ana kadar neredeydiniz efendim?”

“Şüpheli miyim yoksa? Ama önemsiz! Küskün bir şekilde eve döndüm, karımdan başka kimseyle görüşmedim. Bunu ona sorabilirsiniz. Kahrımdan biraz içtim. Sabah da büroya gelip basketbolcularla yapacağım metni teybe okumağa çalıştım. Açıp son kısmını dinleteyim mi?”

“Fena olmaz, dinleyeyim!”

Teypte normal bir konuşma, o arada çalan duvar saatinin on bir kere vuran sesi ve geçen bir trenin raylardaki monoton sesini duydu komiser, belli belirsiz.

Ve başkan;

“Konferansımdaki sesi duydunuz, saat on bir de ben ofisimdeydim ve çalışıyordum!”

“Dün nerdeydiniz, diye sordum. Saat 11.00 de nerdeydiniz demedim ki? Üstelik ölümün saat 11.00 civarında olduğu da ne basında yer aldı, ne de ben söyledim. O halde neden sporcularınıza ait konuşmayı teybe saat on birde hazırladığınızı söylemek zorunluluğunu hissetiniz ki?”

Duvardaki saate, masadaki eldivenlere ilişti gözü. Hem aksaklığı söylemek, hem zaman kazanmak, hem de masa üzerine gelişigüzel bırakılmış eldivenleri laboratuarda inceletmek için almak, bir bakıma çalmak arzusundaydı komiser.

“Saatiniz bir saat on beş dakika geri kalmış, bu durumda konuşmanızı 12.15 civarında yapmış olmalısınız.”

“Belki kurulmadığı için gece durmuş, sonra tekrar çalışmağa başlamış olamaz mı?”

Hazırcevaptı başkan. Saati, teybe yaptığı konuşmada sesinin oluşması için özellikle geriye aldığını söyleyemezdi. Saati düzeltmediğini fark etmesine rağmen cevabı anında yetiştirmişti.

Ama bu komisere gerekli vakti sağlamış, el çabukluğu ile eldivenleri cebine koymuştu.

Komiserin hem tren sesinin saatini öğrenmesi hem de eldivenlerde barut izi olup olmadığının laboratuar tetkikini yaptırması gerekiyordu.

“Haklısınız, olabilir. Şimdilik soracaklarım bu kadardı. Bir şey ikram etmediniz, ama alacağım olsun. Sanırım sizi tekrar rahatsız edeceğim, bu nedenle şehirden ayrılmamanız menfaatinize olacaktır, efendim!”

“Merak etmeyin, buradayım!”

Tren sesi ile ilgili gerekli bilgiyi ve eldivenlerdeki barut izini tahmin ettiği gibi elde etmişti komiser. Deliller yavaş yavaş yönlenmeye başlamıştı.

Tekrar ziyarete gitti başkanı. Başkan bu sefer boş değildi. Üç-beş avukat, ya da avukat olduğunu zannettiği kişi, tahminen polis emeklisi bir bodyguard(15) ve “aport(16)!” denilmesini bekleyen iki koruma odasındaydı başkanın.

“Ne dersiniz, dün kaldığımız yerden devam edelim mi?”

“Bence mahzuru yok, ancak avukatlarımın yanımda olduğunu bilmenizi isterim”

“Bence de mahzuru yok. Çünkü biliyorsunuz ki; ‘Suç, genel olarak yasaklanan veya cezalandırılan davranışlara denir. Avukatlarınızın da farkında olacağı gibi, Suç, hukukî açıdan ise, hukuk düzeni tarafından ceza veya güvenlik tedbiri yaptırımına bağlanmış fiildir…’

Konuyu biraz daha açmam gerekirse, yine bilindiği gibi, ‘İnsanı suça iten genel sebepler; bilgisizlik, eğitimsizlik, çaresizlik ve bilinçsizliktir!..

Yine her yaşayan insanın bildiği gibi hiçbir suç cezasız kalmaz ve suç genelde insanın ayağına dolaşır. Buraya kadar söylediklerime eklentiniz, itirazınız, ya da değişik bir iddianız var mı?”

“Devam edin!” dedi başkan, diğerlerinin yüzüne kısaca baktıktan sonra.

Devam etti Komiser Kolombo:

“Dün de dediğim gibi; saat on bir olarak hiçbir şey telâffuz etmediğim halde siz, saat 11.00 de büronuzda olduğunuzu iddia ettiniz. Oysa ölümün 11.00 de olduğunu sadece katil ve maktul(17) bilebilirdi, maktul da öldüğüne göre ispatı mümkün değil, mutabık(18) mıyız?”

“Öyle diyelim!” Başkan avukatlarına danışma gereğini hissetmiyordu.

“Dün saatiniz bir saat on beş dakika geri kalmıştı. Muhtemelen siz de konuşmayı o saatte yapmış olmalıydınız. Gece durması ve tekrar kendi kendine çalışmaya başlaması fiziksel olarak mümkün değil. Ola ki durmuş ve tekrar çalışmış, haydi öyle farz edelim!”

“Pardon siz komiser değil misiniz? Yoksa saat tamircisi misiniz?” Sözünde ince bir alay var gibiydi başkanın.

“Yok efendim, bilmek gerekli değil, öğrenmemek ayıp! Çünkü sizin konuşmayı saat 12.15 de yaptığınızı kesinkes biliyorum. Artık saati mi durdurdunuz, yoksa başka bir şekilde mi teybe o sesi yüklediniz bilemem?”

“Nasıl yani? Bu ne demek şimdi?”

“Teybin son tarafını açıp tekrar dinleyebilir miyiz?”

“Gerek var mı?”

“Var!”

Teyp çalıştırıldı;

“Buraya dikkat edin efendiler teypte duyulan tren sesi, Avrupa Ekspresine ait ve o trenin ilk istasyondan kalkış saati 12.00 olup buradan geçiş vaktinin takriben 12.15 olduğunu söylemeliyim. Bu; birinci yanlış desem!”

“Eee! Başka neler var bakalım, yumurtlayacağınız?”

“George’un otopsi sonuçlarını aldığımı belirtmeliyim, öncelikle. George solak bir basketbolcu olup sağ elini ancak çatal kullanmak, sağ ayağını da sadece yürümek için kullanırdı…

Dolaysıyla sağ eliyle sağ şakağına ateş etmesini mümkün görmem olanaksız. Zaten yapılan parafin ve barut testinde de elinde barut izine rastlanmadı. Buna mukabil masa üzerine gelişigüzel koyduğunuz eldivenlerinizde de laboratuar incelemesinde barut izi tespit edildi.”

“Ama bu düpedüz hırsızlık! İznim olmadan böyle bir şeye nasıl el koyabilirsiniz ki?”

“Gerçeğe ulaşabilmem için benim için her şey mubah(19). Her ne kadar GBT’niz(20) temiz gözüküyorsa da ki, bunu da anlamış değilim, varlığınızın yeterinin üstünde bir boyutta olmasının bunda yararlı olduğunu düşünmekteyim…

Sokakta herhangi bir kamera olmadığı için eve giriş-çıkışınız tespit edilmemiş olsa da, unuttuğunuz şeylerden en önemlisi evdeki güvenlik kameralarının çalışıyor olmasıydı. George bunları belki cinsel fantezileri için kullanıyor olabilirdi. Ama bu kameralar tarafından öylesine fotojenik(21) gözükmüşsünüz ki?”

“Ben oraya sadece transfer teklifi yapmak için gitmiştim.”

“Diyorsunuz, kendi imkânlarınızla kapıyı açıp girmenize rağmen ve buna inanmamı bekliyorsunuz. Allah bilir; ‘Silâhım yok!’ da diyebilirsiniz. Kameralar tarafından yüzünüz tam olarak belli olmamasına rağmen tespit edilen elinizdeki eldivenler ve silâha rağmen.”

“Görüntüler fotomontaj. Tabii ki silâhım yok.”

“Bir defa anlaşalım, silâhınız hiç mi yok, şimdi mi yok?”

“Ne demek istediğinizi anlamadım!”

“Ben anladım. Anlayamadığım şey, maşa varken, neden ateşe el uzattığınız? Emrinizde bir sürü adam varken…”

“Hiç aklıma gelmedi…”

“Anlamadım! Tüm verilere rağmen; ‘Ben yapmadım!’ diyorsunuz. Bu adamcağızın tek suçu o son saniye üçlüğü atması mı? Yani bu adamı üç sayılık basketi attı diye, maçı sizin takımın kaybetmesine neden olduğu için mi öldürdünüz?”

“Dediğim gibi bunların hepsi düzmece ve montaj. Ben susma hakkımı kullanıyorum. Avukatlarım gerekli incelemeleri yapıncaya kadar da herhangi bir sorunuza cevap vermeyeceğim.”

“Bence sizi soruşturma için merkeze alalım, bundan sonrasını avukatlarınızla orada konuşursunuz. Çünkü bu elimdeki verilere göre tasarlayarak cinayettir, yani taammüden(22)

Bu arada; uzman değilim, ama bildiğim kadarıyla Kur’an’daki ayete göre; “Kim bir mümini öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir...(23)

Benim işim burada ve bu kadarla bitmiştir...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Dünlerde (gençlik ve delikanlılık yıllarımda) Galatasaray sempatizanı olduğum (bu günlerde bazı yanlış eylemler nedeniyle tarafsızlığımı muhafaza etmek gayretini yaşadığım) için sarı-kırmızı renkleri, idareci, basketbolcu ve koç isimleri olarak da G ve S harflerini beraberce kullanmayı özellikle öyküyü kaleme aldığımda benimsemiştim. Söylediğim isimler arasında Türkiye’de yaşayan insanlar varsa, yazdıklarımın hepsinin hayalî ve tamamen bir rastlantı olduğunu kabul etmeleri dileğim.

(2) Derbi Maçları; Türkiye’de bu rekabeti (aynı ilin takımları) olarak sınırlandırmamak gerek; B.J.K.-G.S.-F.B.-BURSASPOR-TRABZONSPOR yani ligin üst sıralarında yer alan takımlar arasında da müthiş bir çekişme olduğu herkesçe bilinmektedir. Derbi denilince aynı şehrin takımlarının düşünülmesi gerek, ancak Türkiye’mde derbi denilince akla mutlaka gelen takımlar B.J.K.-F.B. ve G.S. dır.

(3) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

(4) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.

(5) Amigo; Çıkarı olduğu için birini övüp koruyan, çığırtkan kimse. Çoğunlukla spor karşılaşmalarında, yaptığı bir takım hareketlerle ve söylediği kimi sözlerle, tuttuğu takımın yandaşı olan seyircileri coşturan kimse.

(6) Devede Kulak; Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bütüne göre çok ufak bir parça.

(7) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

(8) Periyot; Devir, dönem.

(9) Velhasıl Kelâm; Velhasıl, Elhasıl, velhasılıkelam,  yanı; kısacası.

(10) Asayiş; Bir yerde korku ve kaygı verici hiçbir şeyin bulunmayış durumu, düzen ve güvenlik içinde bulunma.

(11) Öykü; gerçekten bir Komiser Kolombo dizisinden etkilenerek, aynı deliller kullanılarak şekillendirilmiştir. Bir vatandaş olarak bir komiser kadar bilgimin olması düşünülmemelidir.

Vesile olarak söylemeliyim ki; insanların suç işlemeleri ile ilgili kuramlar şöyledir; Biyolojik, psikolojik ve sosyolojik… Ha! Bunlar nedir denilirse, başvurulacak adres bellidir.

(12) Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.

(13) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik  heyecanlı olguların bulunduğu olay.

(14) Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.

(15) Bodyguard  (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

(16) Aport; Avın ve kendilerine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen bir komut olmakla beraber, hazırda bekleme, harekete geçme anını bekleme anını bekleme anlamındadır.

(17) Maktul; Öldürülmüş, öldürülen, katledilen.

(18) Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.

(19) Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.

(20) GBT; Genel Bilgi Toplama (Tarama) anlamında Polisçe kullanılan bir deyim.

(21) Fotojenik; Işığın kimi cisimlere yaptığı kimyasal etkiyle ilgili durum ve bu türlü özelliği taşıdığına inananların tutumu.

(22) Taammüden; Bir işi ya da suçu bilerek, tasarlayarak yapma, işleme (Taammüt ya da taammüd). Suçu önceden hazırlanarak, plânlayarak gerçekleştirme.

(23) Kur’an’ı Kerim, Nisa Suresi, Doksan üçüncü Ayeti şöyle demektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir.”