Genelde yaşarlarken ailem, yani annem-babam, özelde birkaç arkadaşım bazen “Sarkak Gönüllü(1)” bazen de “Ayran Gönüllü(1)” derlerdi bana.

Nedeni gayet basit! Özendiğim bir şeyler için, örneğin kebap için şuraya, balık için buraya, tatlı için oraya gitmek gibi düşüncem yoktu, ama bulunduğum yerde künefe nerede iyi yapılır, balık nerede tazedir, İskender Kebabını nerede yiyebilirim, çok iyi bilirdim.

“Damak tadıma düşkündüm!” desem konuyu, detaya inmeden daha çabucak anlatmış olacağım herhalde.

Ayrıca bir markete girmemle-çıkmam bir olmazdı. Tüm reyonları, tüm rafları dolaşırdım, Ramazan Keyfi yapar gibi. Ancak olur-olmaz şeyler aldığım da vaki değildi.

Hani atalarımızın dediği gibi; “Eriği say ye, elmayı soy ye, armudu hepten ye!” dedikleri gibi ben de meyve ihtiyacım varsa, kasiyerlerin “Ağzı açık ayran delisi(2)gibi bakışlarına aldırmadan birer, en fazla ikişer tane alırdım, meyveleri.

Hele ki o gün türlü yapmak geçmişse aklımdan! Kasiyer ölçüp-biçmekten bunalırdı, tek patlıcan, tek kabak, tek patates, bir avuç fasulyeyi…  tartarak hesaba geçirirken.

Onlar bana böyle bakınca, ben de “Gıcıklık(3) parayla değil” ya, meselâ 14.35 lira tutmuş bir hesap karşılığı olarak cebimde varsa, 200 lira, yoksa en yüksek değerli parayı çıkartır verirdim ve üstünü de alırken, meselâ elli liralık bütünse;

“Şunu da ufalar mısınız lütfen?” derdim, bakışlarının şekline aldırmaksızın…

Sarkak gönüllüğüm bu kadarıyla kısıtlı değildi tabii. Televizyon seyrederken, ya da eve iş getirmişsem, boğazım gidişmiş(4), canım çekmişse erinmez, meselâ çift kaşarlı, sucuklu tost yapardım kendime.

Canım ayran, kola gibi bir şeyler çekmiş de evimde yoksa bakkalın da açık olduğuna inanıyorsam, giyinir çıkar, gider, alır, dönerdim.

Kısaca; nefsimi terbiye etmeğe çalışmaktansa, yaşamımı, yaşantımı nefsimin gereğine göre düzenlerdim, bir bakıma.

Büyük bir sitede, baba yadigârı bloğun sekizinci katında yalnız başıma oturuyordum. Ana-baba yoktu, dünyayı bırakmışlardı bana, bırakıp gitmişlerdi beni tek başıma. Anlaşılmıştır kardeşim, kardeşlerim de yoktu. Yalnızlığım tak ederdi bazen ben başıma. Ömer Hayyam gelirdi dilimin ucuna:

“Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar,
 Güneş yalnız da olsa etrafına ışık saçar, 
Üzülme doğruların kaderidir yalnızlık,
Kargalar sürü ile kartallar yalnız uçar!”
gibi.

            Bazı-bazen değişik düşünceler gelirdi aklıma, yalnızlığımı bitirmek için. Ama insan sırf yalnızlığı tükensin diye bir başkasının hayallerini yok edemezdi ki?

Bence kadın-erkek hangi cins olursa olsun insan sevmek-sevilmek, sıcak bir yuva kurmak ve bebeleri olsun, mutlu-mesut olmak isterdi. Bunu, bu şekilde düşünmek için bile insanın içinde bir istek olmalıydı ki, otuzlara ulaştığım bu yaşıma rağmen düşünmemem benim için kabul edilecek bir hata değildi, gibime gelir.

O gün eve iş getirmiştim, iş yerinden. Dizüstü bilgisayarımda çalışırken boğazım gidişmişti çok zaman olduğu gibi. Ne istediğimin bilincinde değildim. Buzdolabında birkaç çeşit konserve hazır bir şeyler vardı, canım çekmemişti.

Meyve suyu? I-ıh. Sallama çay? Boş ver! Neskafe? Hayır!

Düşünürken balkon penceresinden bir koku sızdı, burnuma. Mangal yakmıştı birileri ve kokusu ulaşmıştı burnuma.

Utanarak da olsa baktım, etrafıma. Karşı blokta aynı katta, muhtemelen de aynı dairede bir ağabey mangal yakmıştı. Her ailenin kendi balkonuna kim karışabilirdi ki? Üstelik barbekü(5) denilen şeyi varsa.

Ağabeyin mangal yaptığı şey kırmızı -ya da- beyaz et olsa gerekti. Sanki mangalda akşam keyfi olarak başka bir şeyler de pişirilirmiş de. Sucuk, pastırma, domates, biber…

Geç bir kalem…

Anlaşıldığı üzere sarkak gönüllü, pisboğaz(6) da olan benim de canım çekmişti mangalda pişirilmiş eti. Ama bu vakitte nereden bulacaktım ki mangalı? Üstelik bu konuda ne tecrübem vardı, ne de alışkanlığım, hatta bu güne kadar şöyle eş-dost arasındaki bir mangal partisine, ya da toplantısına bile katılmamış, böyle bir lokantaya gitmek bile aklımın ucundan geçmemişti.

Yüzsüzlük parayla mıydı? Dolaptaki sucuğu aldım, zihnimde plânlayarak karşı bloğun aynı numaralı dairesinin kapısına kadar gelip edepsizce de olsa sarkak gönüllüğümün eseri kapıyı kokladım.

Yanılmamıştım. Gene de çekindim, zili çalmak yerine kapıyı işaret parmağımın tersiyle hafifçe tıklattım. Bu anda edepsizliğimden ve cesaretimden utanmış, kapıyı çaldığım duyulmasın da, hemen geriye döneyim isteğindeydim.

Ama açıldı kapı hemen, simasını hatırladığım, ama merhabalaşmadığım genç bir kız açtı kapıyı; “Buyurun!” dedi hayret nidası(7) ile.

Ne diyeceğimi şaşırmıştım, hem her bakımdan. Tanrı böylesine bir güzellik yaratmış ve ben bugüne kadar bir stadyum dolusu insan arasında bile fark edebileceğim bu güzelliği görmemiştim, duymamıştım, hissetmemiştim.

“Şey…” diye savuşturabileceğim hiçbir konu gelmiyordu aklıma. “Şey!” demek bile abesti(8). Elimdeki kangal sucuk gözüne batınca genç kız hafifçe gülümsedi, artık anladığından mı, hayret ettiğinden mi, acayip karşıladığından mı, bilemiyorum.

“Babanıza bir merhaba demek arzusu geçti içimden!” dedim.

Babası olduğu kanaatini nereden yaşadımsa? İnsanın dili-damağı kuruyunca, ne yaptığının şaşkınlığını içine sindiremeyince böyle tırı-vırı(9) bir deyiş dudaklarından dökülüveriyor olmalıydı zahir(10).

Genç kız kapıyı iyice açarak kenara çekildi;

“Buyurun, babam balkonda!” dedi, herhalde anlamıştı sarkak gönüllü olduğumu bir bakışta.

Ağabey balkonda, mangalının keyfini yaşıyordu. Hemen mutfağın berisinde bir masa ve üzerinde iki kişilik bir servis vardı. Ağabeyin mangalının yanında bir sehpa, üstünde bir servis, üstünden ancak “bir fırt” içilmiş denilecek bir şekilde yudumlanmış bir rakı bardağı duruyordu.

“Gel bakalım, delikanlı! Sitenin Yönetiminden misin yoksa? Şikâyet falan mı ettiler balkonumuza hükmetmemizi?” dedi.

“Hayır efendim. Bağışlayın. Önce kendimi tanıtayım: Ben Mahmut! Tam karşınızdaki blokta aynı dairede oturuyorum. Çalışırken mangalınızın bu enfes kokusu ulaştı burnuma. Arkadaşlarım bana ‘Sarkak Gönüllü!’ derler...

Özendiğim için utanarak da olsa, mangalınızda ben de sucuklarımı pişireyim istedim, zira mangalım ve bu konuda hiçbir tecrübem yok efendim. Üstelik biliyorsunuz, vermeyince mabut, ne yapsın Mahmut!”

“Anlaşıldı delikanlı!” dedikten sonra içeriye doğru başını çevirdi.

“Mahmure! Bir tabure ve bir servis getirir misin lütfen!”

“Sığışmamız biraz zor olacak ama idare edersin artık, birkaç saatliğine!”

“Ne demek efendim, rahatsız etmek aklımın ucundan bile geçmez. ‘Sarkak gönüllüğümün’ bahanesiyle nefsimi körletmek için birkaç dakika içinde isteğimi alıp sizi rahat bırakır, bir daha da böylesine gülünç bir şeyle kapınıza gelmem, efendim.”

Bu sırada Mahmure bir servis getirip koymuştu sehpa üzerine. Ağabey kızına şöyle bir baktıktan sonra;

“Rakı bardağı getirmeyi unuttun galiba?”

Söze karışmam gerekti;

“Teşekkür ederim. Gereği yok efendim. Çünkü bugüne kadar ağzıma sürmedim? Size afiyet olsun efendim!”

“Yeşilaycı mısın yoksa?”

“Yok efendim, arkadaşlarla beraber olduğumuzda nadiren de olsa, bir bira, ya da ufak bir bardak cin-tonik almışlığım var, ama alışkanlığım yok. Bağışlarsanız, sizin gibi bir büyüğümün yanında da bu düşüncemi yaşayayım?”

“Aslında insanların ağızlarında sigara varken ‘Sigara içme” nasihati vermelerinin, rakı kadehi önünde dururken, içki içmeme davranışını alkışlamak anlamında ‘Aferin!’ demelerinin yanlış olduğu inancındayım. Ama nedense seni takdir etmek içimden geçti be Mahmut! Hele ki saygın!..

Anneniz-babanız iyi eğitmiş sizi. Evinize dönüşünüzde onlara saygılarımı, daha doğrusu saygılarımızı iletin, olur mu?”

“Annemi babamı yitirdim efendim!”

“Ya öyle mi? Allah rahmet etsin! Arkalarında değerli bir hazine bıraktıklarına göre gözleri açık vefat etmemişlerdir, sanırım!”

“Yataklarında, ben başlarındayken rahat ve huzur içinde göçtüler efendim.”

“Tekrar Allah rahmet etsin!” dedikten sonra içeriye yöneldi;

“Mahmure! Mahpeyker! Mangal tamamlanmak üzere, haydi tabaklarınızı alın, gelin. Misafirimiz var, ona da ‘Bir hoş geldin!’ deyin artık, yabaniler gibi odada büzülmeyin lütfen!”

“Geliyoruz Mahir!” diye musikiyi andıran bir ses ulaştı balkona arka taraflardan bir yerlerden.

Onlar gelirlerken;

“Sen beyaz mı istersin, kırmızı mı, söyle bakalım delikanlı? Hem o getirdiğini koy bir yerlere, giderken götürürsün. Ayrıca bir şey söyleyeyim mi? Üç kişiyiz evde. Ara sıra sebep uydur, gel, akşam yemeklerinde. Sıkılmayız…

Kız zaten Üniversitede, yakın ilçede. Her zaman bizimle değil. Nadiren işte. Bugün de o nadir günlerden biri. O bakımdan keyifliyiz, işte o yüzden benim de bir kadehime izin çıkıyor, böyle günlerde…”

Anlamıştım o güzelliğe neden sık rastlayamayışımın nedenini. Ancak bana böyle iyi niyetle el uzatan birinin kızına yan gözle bakmak bile ne haddime olmalıydı? Utançtan mı, mangalın yüzüme yansıyan ateşinden mi bilemiyorum, yüzümün kızarmış olduğunu hisseder gibiydim.

İnsanlar ne kadar tuhaf yaratıklardı ki; yüzlerine şey etsen, “Elhamdülillâh yağmur yağdı!” diye düşünüyorlardı ve sonrasında da düşüncelerinden dolayı yüzlerinin kızardığını hissediyorlardı.

Olamazdı, küçülmüştüm, hem öylesine ki, pire herhalde benden büyüktü, üstelik onun boyutuyla zıpladığı oran kadar zıplayabilsem(11), zıplar kaçardım bu utanç ve utanışla, buradan…

Hem de bir kez daha gözükmemek, görünmemek üzere.

Peki heyecanım? Bir görüşle tutkum? Bir nefesle durgunluğum?

Yutkunuyordum, mangaldakilerden yemek arzumdan, sarkak gönüllüğümden değil, bu kadar iyi insanların olduğu bu eve girerken yaşadığım düşüncelerimden;

“Çok iyi niyetlisiniz ağabey! Siz ailece yemeğinize devam edin, ben de lütfedeceğiniz iki parçayı alıp evime çekileyim! Söz, balkonumdan ‘Teşekkür ederim!’ diyerek el sallayacağım.”

“Bak delikanlı! Sıkıldıysan, hayhay! Biz de ailece teklif vardır, ısrar yoktur. Durgunluğunun bir sebebi olmalı, yoksa utanıyor olmanın mı demem gerek? Ama her ne düşünüyorsan ona saygımız olmalı… Peki, o zaman, nasıl istersen! Ara sıra merkezi sistemden telefon edip arayacağım seni. Gelişin sevincimiz, mazeretin üzüntümüz olacak, bunu bilesin!”

“Mahmure, Mahmut’a yol gösterir misin lütfen!”

Eğildim, elini öpmek istedim, bana bir folyo(12) içine sarıp, plastik bir tabağa koyarak verdiklerini alırken.

“Estağfurullah oğlum!” dedi, bir eliyle omzumu tutup diğer eliyle elimi toka edip sallarken.

Mutlu oldum, çünkü annemi babamı kaybettikten sonra bu söyleme, bu sese özlemim olduğunu hissettim. Ona teşekkür edercesine sarılmam, hem uygun, hem de makul(13) değildi bu gün ve şu anda.

Mahmure kapıyı açtı, başı eğik, ne elini uzattı, ne de “Güle güle!” dedi, üzülmüştüm.

Eve dönünce balkona çıktım. Ağabey bakmıyordu benim tarafıma. Bekledim bir süre. Ekmek arası yapmıştım ağabeyin verdiklerini. Bir bardağa ayran koyup bekledim bana bakmasını, etlerimi yerken.

Bir ara başını kaldırır gibi oldu, balkonun lâmbasını yakıp söndürdüm bir kere, işaret gibi. Anlamış olmalıydı. Ekmek tutan elimi salladım. Ayran bardağımı masaya koyarak “Güzel olmuş, teşekkür ederim” anlamında parmaklarımın uçlarını birleştirerek elimi yukarıya doğru salladım.

Maşayı sol eline alıp salladı ve sağ elini göğsüne yapıştırdı, bir iki kere, görmedim, ama hissettim sanki “Sağ ol!” deyişini…

Değişiklikler oldu yaşamımda, inkâr edemeyeceğim. Evvelden hülyalara dalmazdım, dalar olmuştum. Rüyalar görmezdim, rüya görmediğim tek gecem yoktu.

Ve resim yapmağa merakımın ve yeteneğimin olduğundan bihaberdim, resim yapmağa başlamıştım karakalem.

Karakalem resimler beni tatmin etmemişti. Hiç âdetim olmadığı halde, bir galeriye gidip, resimleri inceledikten sonra; ressama;

“Yeteneğim olup olmadığını bilemiyorum, sizin gibi eserleri de yaratmayacağımın gerçek olarak farkındayım” dediğimde ressamın gevşediğini, gururlandığını hissedince esas söylemek istediğimi rica ettim kendisinden.

“Ne gibi malzemeler gerektir bana?”

“Dur yazayım!” dedi, masasından bir kâğıt çıkartarak.

Yazdı gerekli olabilecek şeyleri. Bir sürü malzeme alacaktım, yazdıklarını teker-teker kontrol ederek. Yaşantımda ilk kez yeteneğimi sınayacağım bir yağlı boya resim yapacaktım, başarılı olursam, kendi çapımda-kendi kendime, tablodan ziyade evimin duvarlarını süsleyeceğim resimler yapmağa gayretli olacaktım.

Galeriden ayrılmak üzereyken ressam;

“Beğendiğin bir resim var mı? Böyle meraklı biriyle yaşantımda ilk kez karşılaşıyorum da!” dedi.

Gerekli yağı çekip, menfaatimin doruğuna ulaşmalıydım, benim için bedava sahipleneceğim bir resim hiç de fena olmayacaktı.

“Üstat!” dedim. Ressam iyicene gevşemişti.

“Tüm eserleriniz değerli, hem benim sahip olamayacağım kadar değerli. Hem hepsi de güzel, birini diğerinden ayıramayacağım kadar. Hem söyler misiniz? Bir baba hangi evlâdını diğerinden ayırabilir ki? Siz neyi, uygun görürseniz, hangisini vermenin bir kardeşinizi mutlu edeceğini düşünüyorsanız, onu bana hediye edin, lütfen! Ama imzanızı bir de, arka tarafa atınız; ‘Mahmut’a hediye!’ diyerek lütfen!”

Ressam kendini kaybetmiş, iyice kendinden geçmişti. Oldukça büyük bir tabloyu duvardan indirdi, yardımımı beklemeden.

Bu bir genç kızın portresiydi. Arkasını çevirdi, masasından bir çini mürekkep takımı çıkardı ve yazdı:

“Mahmut’a hediyemdir. En iyi dileklerimle...”

Ve tabloyu incitmek istemez gibi bir kâğıda dikkatlice sardı ve bana verdi.

Teşekkür ettim, hatta kucakladım da.

Daha kapıdan çıkarken mutluluğumun görülmesi gerekir gibiydi. Ben resim yapacaktım. Mutluydum. Mutlu olmamı engelleyecek hiçbir şey de göremiyordum.

Gecikmemeli, hemen başlamalı, bu tatil günümü değerlendirmek için hemen bugün başlamalıydım resme, hem gecikmeden. Biteceği, ya da bitireceğim tarih hiç önemli değildi…

Tüm gerekli şeyleri aldım. Hazırlıklarımı yaptım, ismini bile bilmediğim ressamın resmini karşıma koydum ve resmime başladım.

Yemek, içmek aklımdan geçmiyordu, ne boğazım gidişiyor, ne karnım gurulduyor, ne de sarkak gönüllülük yaşıyordum.

Bir fark vardı o ressamın çizgi ve renkleriyle benim çizdiklerim arasında, başlangıçta hiç de aklıma gelmeyen.

Gün geçtikçe farklılıklar belirginleşti.

Örneğin ressamın kızı esmer, kısa saçlıydı, benimki sarışın, uzun saçlı, ressamın resmindeki kızın gözleri siyaha yakındı, muhtemelen kahverengi, benimkisi mavi-mavi, masmavi! Onun kızının resmi yakası açık, biraz dekolte(14), benimkisinin ise yakası gene açık olmasına rağmen muhafazakârlık(15) egemen gibiydi.

Galiba ressamın resmini aynen kopyalamanın yanlış olacağı savı ile bu değişiklikleri yapmağa yönelmiş olmalıydım!

Günler geçti, ancak vakit buldukça, kuruyan boyaları tinerle(16) yumuşatarak devam ediyordum resmime.

Bir gün, günlerden bir tatil olan bir gün Mahmure ile karşılaştım giriş kapısında. Yüreğimin yerinden oynaması şöyle dursun, elimde olmadan zıplayacak gibiydi.

“Merhaba!” dedim. Tanımamıştı galiba, sadece cevap vermiş olmak gibi bir gayeyle “Merhaba” deyip kendi Site Çıkış Kapısına yöneldi, bariyerin açılmasını beklercesine.

Güvenlik Görevlisine “Merhaba!” deyişi ile bana deyişi arasında hiçbir fark yok gibiydi.

Dışarıya niçin çıkıyor olduğumu unutmuştum. Küskünce döndüm eve. İnsan neler umut ediyordu düşüncelerinde ve nelerle karşılaşıyordu yaşamında?

Üstelik de yapmaması gerekliliğiyle, kendini misafir edenlere karşı haksızlık yaptığının farkında olmadan ki bunun yanlışlığını ilk karşılaşmasında kendine yasaklamıştı. Unutmak; unutmamak olmalıydı, değişken düşüncelere hakkı yoktu.

Eve dönünce resmime bir göz attım, gözlerim yanıltmıyordu beni. Ben ressamın resmine saygısızlık olmasın diye değişiklikler yaptığım düşüncesindeyken bire-bir onu, o genç kızı, Mahmure’yi aktarmıştım tuvale. Hem yüzde yüz diyebileceğim bir benzerlikle.

O halde bu ilk resmim, belki de onu takip edeceklerle birlikte evimin en müstesna(17) köşesine asılmalıydı. Ben onu onunla değilse bile, hiç olmazsa resmiyle, resimleriyle yaşatmalıydım evimde, gönlümde, hayallerimde, rüyalarımda ve heyecanımda.

Hafta sonunun yorgunluğu ile yeni bir resme başlamıştım, üstelik bugüne kadar ki gecikişime isyan edercesine.

Fırçam tuval üstünde kendi başına geziniyordu. Artık usta ressamın hediyesi olan resmi değil, kendi yaptığım resmi kullanıyordum model olarak.

İkinci resmimde önce bir çift göz şekillendi fırçalarımın darbelerinde. Bu beni tanımayanın, belki de tanımak-bilmek istemeyenin, belki, belki de beni unutanın gözleriydi.

Öyle ya bir “Merhaba!” ile neler umulabilirdi ki?

Yalnızlık dolu bir mangal keyfinin sonuna doğru, inkâr etmek istesem bile etkilenip hayal ve rüyalarımı süslediğim gibi, beynime nakşolmuş(18) resmini yaptığım ve yapmağa devam edeceğim kişiden niçin ve ne beklemeye hakkım vardı ki?

Dâhili telefonum çaldı, misafirim olamazdı, suyum da bitmemişti ki ısmarlamış olaydım. Bu vakte kargo teslimi de kalmazdı, tahmin edebildiğim kadarıyla, hem beklemiyordum da.

Üst kattaki ailenin çocukları da gürültü yapmamışlardı ki, telefonu özür dilemek için açmış olsunlar.

O halde kimdi arayan? Kim olabilirdi ki akşamın sona ermek üzere olduğu yalnızlığımın uçurum boyutlarında olduğu bu vaktinde? Merak ederek açtım telefonu, karşıdan geldi ses;

“Mahmut Bey?”  Soran bu sesi tanımasam bile tanıyordum, çünkü yoktu başkası, başkam.

“Mahmure?” dedim, aynı soran sesle.

“Bir kere karşılaştık ve bravo! Sesimden hemen tanıdınız beni!”

“İki kere Mahmure!..

Ve sizden başka tanıdığım yok ki, burada bu koskoca sitede. Telefon eden ya babanız, ya siz olabilirdiniz, ya da anneniz. Sizin isminizi sordum, isabet kaydettim, yoksa gaipten duyumlarla(19) sesinize yönelmiş değilim.”

“Babam balkonda size el sallıyor, ben de sözlerini ulaştırmaya çalışayım size.”

“Öldün mü, kaldın mı Mahmut?...

O günden sonra hiç sesin-soluğun çıkmadı…

Bak gene mangal yaktım…

Geçenlerden kalan, bilerek unuttuğun sucuğu da sona doğru mangal yapacağım…

Senin için de meyve suyu aldım…

Haydi, hemen gel…

Bekliyoruz!...”

“Şey! Mahmure! Ben rahatsız etmesem sizi!”

“Ben bunu söyleyemem! Telefonu kapatmadan çık balkona, işaretle kendin söyle!”

“Bir saniye lütfen!”

Balkondan sağ elimi, “Gelemiyorum!” anlamında avucumun içi Mahir Ağabeye bakacak şekilde gerime doğru salladım.

Anlamıştı, ben de tekrar telefona yöneldim. Benimle birlikte Mahir Ağabey de telefonu almıştı kızının elinden.

Ben “Alo!” der-demez, yaylım ateşi gibi başladı konuşmaya:

“Seni davet ettim, nedir o el işareti? Madem tekrar gelmeye niyetin yoktu, neden bıraktın ki o sucuğu? Hem bak bana, ben bir asker emeklisiyim ve ‘Emir, demiri keser!’ derler, ‘Gel!’ dedim miydi de, gelinir! Haydi, beni üzme de, elini-kolunu sallayaraktan gel!”

“Peki!” dediğimde ressamın hediye ettiği tablo geldi aklıma, devam ettim;

“Ufak bir hediyem var, eğer kabul ederseniz o zaman gelirim!”

“Neymiş o?”

“Sürpriz, desem!”

“Peki, kabul! Yalnız şunu bil, hem hediye hazırlıyorsun, hem de gelmekte nazlanıyorsun. Bunu bir kenara yazdım. Bakarsın bir gün de ben sürpriz yapar, bir kahveni içmeğe gelirim. Tabii, ben de sana beni hatırlatacak bir hediye alacağım, aklının bir köşesinde kalsın!”

“Anladım efendim, bir sonraki sefere ısrar etmenizi beklemeden, emrinizde olacağım!”

“Estağfurullah oğlum. Yıllar oldu tekaüt olduğum(20). Evde ancak karıma ve kızıma geçiyor nazım. Bir de sen katılırsan nazıma, dileğime, bundan zevk duyarım.”

“Anladım efendim. Hemen değilse bile, üç-beş dakika içinde kapınızda olacağım!”

Ressamın imzasının üstüne yağlı boya ile “Mahmut’tan da Mahir Ağabeye ve ailesine” deyip adımı yazdım sadece.

Ressamın paketlediği kâğıdı atmamıştım, “İsraf, haramdır!” düşüncesiyle. Resmin ön yüzünü kaplayıp, bantladım. Buzdolabındaki ayran şişesini de alarak Mahir Ağabeyin evine ulaştım.

Kapıyı, “Kapı Açma Nöbetçi Memuru”(!) Mahmure açtı, bir önceki gelişimdeki gibi.

İkinci karşılaşmamızdaki “Merhabalaşmamızdan” farklı olarak sanki “Hoş geldiniz!” derken gülümsüyor gibiydi. Üstelik elimdeki devasa(21) diyebileceğim tabloya da merak ederek bakmıştı, sanki.

Balkona ulaştım, elimdeki ayran şişesini sehpanın üzerine koyarken tabloyu da açma gayretini yaşadım. Mahmure’nin tabloyu açmağa çalışırken arkamda olduğunun farkında değildim.

“Zahmet etmişsin Mahmut! Bu ne böyle, zebellâ(22) gibi?”

“Bana bir ressam arkadaşım hediye etmişti. Ben de yaşamımda değerli bir yere sahip, bana değer veren size hediye etmeyi düşündüm efendim!” dediğimde tabloyu açma görevimi bitirmiştim.

Bana sorsaydı ki; “Kim bu senin ressam arkadaşın?” diye mosmor kesilirdim, çünkü onun ismi üzerine ismimi yazarken bile isminin ne olduğunu merak edip dikkat etmemiştim.

Zaten buna gerek kalmamıştı, Mahir Ağabey resmin güzelliği için öyle bir ıslık çalmıştı ki, ne desibelini(23) tahmin edebilirdim, ne de sesin nerelere ulaştığını? Sesinden sonra bir süre durakladı Mahir Ağabey ve kelimeler tane tane döküldü ağzından;

“Yoksa bu resimdeki kız, senin kız arkadaşın, sevgilin mi?”

“Nerde Ağabey? Kim bakmış olsun, yüzüme şöyle alıcı gibi ki, sevgilim olsun!”

“Üzülme Mahmut! Senin kıymetini bilememişler bugüne değin. Bakarsın bir gün nasibin çıkar, o zaman komşu ağabey ve ailesini de o mutlu gününe davet etmeği unutmazsın herhalde değil mi?..

Neyse! Tablo için teşekkür ederiz. Haydi, toplanın da mangal soğumasın, yoksa ne zevki kalır, ne keyfi?”

Ayran şişesi çekti bu anda dikkatini sanki;

“Her ne kadar Türkiye’de bir kısım kebapların yanında yoğurt varsa da, bu; yanlıştır. Etle yoğurt yenmez, ayran içilmez sağlık yönünden. Evine geri dönerken ‘Götürmem’ dersen kabul…

Ben severim ayranı. İçkiyi de, ilk gelişinde bana güzel bir ders verdiğin için bıraktım artık. Mahpeyker’e; ‘Dök!” dedim, o da boşalttı kalan rakıyı lâvaboya.”

Mahir Ağabey mangaldan bir parça eti pişip-pişmediğini kontrol etmek istercesine ağzına attı, ohlayarak, puflayarak, ağzını açıp üfürür gibi sesler çıkartarak çiğnedi ve herhalde iri-bütün bir çırpıda yuttu, sıcaklığını midesinde soğutma gayretiyle olsa gerek.

Ve devam etme gayretini yaşadı sözlerine.

“Nerede kalmıştım. Tamam, dolaysıyla senin etkinle bu eve bir daha içki girmeyeceği için ablan mutlu. ‘O delikanlı tekrar gelirse kucaklayacağım onu!’ dedi. Ablan gelince sanma ki tablo için memnun olduğundan kucaklıyor seni, içki konusunda beni etkileyip bıraktırdığın için kucaklayacak seni.”

Bu sırada abla da balkona gelmiş ve;

 “Çok teşekkür ederim!” derken “Çok” kelimesini uzatarak kucaklamıştı beni. Mahmure’nin tepkisi yalnızca;

“Ben de babam adına teşekkür ederim!” şeklinde idi. Bir kere daha etkilenmiştim.

Domuz nasıl bir hayvandır, bilmiyorum. Ama insanlar küfürleşirlerken bazen “Domuz gibi!” derlerdi. Benim de tabloyu hediye etmem yanında domuz gibi bir fikir gelmişti aklıma. Tek muhatabım(24) Mahmure idi.

“Yarın Cumhuriyet Bayramı. Herhalde okuluna öbür gün dönersin, sanırım. Saat kaçta dönersin okuluna?”

“Bir otobüsüyle”

“Biletini aldın mı?”

“İnternetten biraz sonra alacağım.”

“Eğer beni bağışlarsanız ‘Almayın!’ demek isterim. Ben de sizin oraya bir kısım talimatları arkadaşlarıma iletmek için arabamla gitmek zorundayım. Bu nedenle sizi de okulunuzun olduğu yere götürebilirim. Anneniz-babanız da bizimle gelirler, hem hava alırlar, hem de biraz daha beraber olursunuz! Ne dersiniz?”

Mahir Ağabey hemen atıldı;

“Çok iyi olur Mahmut!”

“Bir tek ricam var! Siz subay emeklisisiniz ve görevimin ne olduğunu aşağı-yukarı hissettiğinizi sanıyorum. Görevim açığa çıkmazsa mutlu olurum. Aksi takdirde yol gösteren bir Trafik Polisinden farkım kalmaz benim. Oysa mesleğimi, görevimi seviyorum.”

“Peki masrafın?”

“Devletim sağ olsun!” (Ne demektiyse?)

Mahmure’nin bakışları ilk kez, mahzunlaşmıştı(25), nedenini bilemediğim bir şekilde, belki de bana öyle gelmiş olabilirdi.

Yedik-içtik, güldük, kanımca eğlendik de. İçkisiz de, içki olmadan da insanlar muhabbet edip(26), gülüp eğlenebiliyorlardı sanki.

Vaktin ilerlediğinin farkında olmama rağmen hâlâ aynı havayı teneffüs etme arzusundaydım, Mahmure’den belli-belirsiz hiçbir yakınlık görmeme rağmen.

Ne kadar bencildim? Babasının-annesinin yanında, hem de hakkımda hiçbir şey bilmeksizin, duygularımdan haberdar olmaksızın yakınlığını beklemek?

“Kahve?” diye sordu Mahmure.

“Uykumu kaçırıyor!” dedim. Hem de anlamasını istercesine uluorta söylendim;

“Rüya, ya da hayallerim için kahveye ihtiyacım yok!”

Akşam bitti, ben bittim ve gittim. Eve ulaştığımda balkonun lâmbasını iki defa açıp-kapattım, artık ne anlamda yaptıysam kendimin bile bilmediğim. Karşıya baktım. Kocaman bir bayrak asılmıştı. Evet, yarın Cumhuriyet Bayramıydı ve bunu en iyi bilenlerden biri de Mahir Ağabeydi.

Oysa ben bunu bugüne kadar akıl edememiştim.

Oysa bilmeliydim. Karşıda masayı topluyordu Mahmure, elini kaldırdı, selâmlar gibi. Elimi kaldırdım, duygularımı hissettirmek ister gibi.

Sonrası? Sen sağ, ben selâmet!

Sabah henüz kargalar gözlerini ovuştururken, kahvaltılarını bile etmemişken kapımın zili çaldı. Çoktan uyanmıştım, resmime devam etmek arzusuyla.

Kapıyı açtım. O idi gelen, Mahmure’m yani. Ne kadar çabuk sahiplenmiştim onu. Elinde bir tabak ve paket vardı;

“Annem kurabiye yapmıştı, babam da balkonunuza bayrak asmadığınız için ayıplayıp bu bayrağı gönderdi. Hemen asacakmışsınız?”

“Buyurun diyeceğim, ama etrafı henüz toplamadım. Tabağınızı hemen boşaltıp vereyim, Mahir Ağabeye teşekkürlerimle saygılarımı iletin lütfen, bayrağı hemen asacağım!”

Tabağı boşaltmağa yöneldiğimde yapmakta olduğum tabloyu da, örnek olarak kullandığım Mahmure olan tabloyu da açık bıraktığımın ve duvarlardaki görebildiği kadar o olan resimleri merakla gözlediğinin farkında değildim.

Hiç söz etmedi Mahmure, tabağı alıp geri dönerken, ne ben tekrar teşekkür ettim, ne de o herhangi bir iyi dilekte bulundu.

Ertesi gün saat birde diye sözleşmemize rağmen ikiye çeyrek kala çıktık yola. Mahir Ağabey yanıma oturdu, annesi ve o arkama. Yol, havadan-sudan konuşarak, ara sıra anne-kız fısıldayarak konuşmalarıyla sona erdi.

Şehre ulaştık yani. Onları Mahmure’nin kaldığı yurda götürdüm.

“Ben gidiyorum, işim fazla sürmez, cepten aradığınızda geri dönerim!” dedim.

Oysa hiçbir işim yoktu, dediğim gibi domuzluğumun görüntüsü idi hesabım. Biraz daha beraber olmak, ailesi yanında olsa da biraz daha aynı havayı beraber solumak özenci de diyebilirim buna.

Ve plânım vardı, onun dönüşü için. Öğrenmiştim son sınıfta olduğunu, bu yıl mezun olacaktı, sonrası Allah Kerimdi.

Telefon ettiler, gittim yurdun olduğu yere. İlk defa “Allahaısmarladık!” dediğimde eli değdi, elime.

Yandım, sandım!

Ağabey ve teyzeyle beraber döndük, yol boyu neredeyse hiç konuşmadan. Onlar da, ben de ayrılığı hissediyorduk.

“Dut yemiş bülbül gibi” sessizliğimizin sebebi bu olsa gerekti. Sadece motorun sesini duyuyorduk, korna çalmak hem prensiplerimde yer almıyordu, hem de gerekmiyordu.

Üstelik yol boyu yanımdan geçen geçene idi. Fazla sürat de yapmazdım çünkü görevim icabı özel durumlarım haricinde.

Eve ulaştığımın hemen ertesinde cep telefonum çaldı, açtım;

“Eve selâmetle döndüğünüzü söyledi annem. Benden sakladığını, onun da bildiğini söylemem gerek. Ressam olduğunu neden söylemedin ki?”

“Resim yapmak merakım var diyeyim, ressam değilim!”

“Tablondaki zihninde canlandırdığın biri olsa gerek, modelsiz!”

“Bunu geldiğinde konuşsak! Ya da hafta sonu tatilin için gelmek istediğinde ben gelip seni aldığımda dönerken.”

“Hayır, şimdi söyle, o ben miyim?”

“Dediğim gibi sonra söylesem?”

“Bir hafta beklemeye sabrım yok, hemen şimdi söyle!”

“Evet, o sensin, rahatladın mı şimdi?”

“Evet, teşekkür ederim, gelip beni almanı ve içindekileri söylemeni bekleyeceğim.”

“Özlemle mi?

“Varsayalım ki öyle!”

“Teşekkür ederim!”

“Böyle durumlarda; ‘Bir şey değil!’ denmez değil mi? Bilmiyorum. Görüşmek dileğim kalsın sende de, bende de!”

Kapandı telefon.

Ben onu almaya gidemedim. Çağırdılar beni bir görev için, “Gereklisin!” dediler. Bir hafta-on gün çıkmadım evimden, kimseye görünmedim, kimseye hiçbir haber vermedim, içim elvermese de veremedim, bayrağım hep asılı kaldı balkonda.

Hem telefonlarımın seslerine boş verdim, hem kapımın zillerini duymadım! Elektriğimi yakmadım.

Saçım-sakalım uzadı, çünkü kesmedim. Çapaçul(27) elbiselerle donattım kendimi.

Ve kimseye görünmeksizin, ya da öyle sanarak, bir gece vakti, kapıya kadar çağırdığım bana özel görevli taksiyle ayrıldım siteden.

Taksi beni önce merkeze taşıdı. Sonra arkadaşlarla görevlendirildiğimiz yere gittik, mimlendiğimi(28) bilmeden, üstelik ekibi de tehlikeye attığımın farkında olmadan.

Bulunduğumuz yerde müthiş bir savaş oluştu. Bir arkadaşım ayaklarımın dibine düştü, şehit olarak. Herhalde benim de ölmüş olmam gerekiyordu.

Ben de fizikman olmasam bile kanı olarak öldüm. Aksi takdirde başarıya gidecek yolda yanlış engellerle karşılaşabilirdik. Çünkü kanser bile “metastaz(29)” yapardı ki, karşımızdaki olay kanserin ta kendisi idi. Görevin bu bölümünü kalan arkadaşlar başarıyla tamamlamışlardı.

Benim ve şehit arkadaşımın cenaze törenlerimiz oldu, büyük camilerden birinde. Morgdan bir kimsesizin bedeni konmuştu benim yerime, tabutumun içine. Boş tabut dikkati çekmesin anlamında.

Ben de merkezde elbiselerimi değiştirmiş bu kez merhamet istismarı(30) yapan, kapkara gözlükleriyle kör bir dilenci kılığındaydım. Arkadaşlarım cep telefonumdaki bütün numaraları aramışlar ve;

“Öldüğümü haber vermişlerdi!”

Belki inanması güç Mahir Ağabey, Mahpeyker Abla ve özellikle Mahmure, benim için ağlıyorlardı tabutumun başında, hatta içtenlikle, desem. Mahmure’nin;

“Neden? Neden? Bir mutluluğu çok gördün bana, mezun olmamı beklemen çok mu zordu, senin için?” şeklinde sesleri yankılanıyordu, caminin duvarlarında, belki de semalarda.

Onun kahrına dayanamazdım. Görevim gerektiriyor olsa da, gözlerden uzak;

“Bir saniye hanımefendi, bir kenara çekilseniz?”

“Neden?”

“Rahmetliyi tanıyordum da. Çok mu seviyordunuz rahmetliyi?”

“Dilenci değilsiniz, onun görevinden misiniz yoksa siz de?”

“Olabilir, siz sorumu cevaplamaya gayret edin!”

“Hissettirmedim hiç, ama canımdan çok!” dedi başlangıçta kör bir dilenci sandığı bana.

“O da sizi çok sevmişti, ‘Seviyorum!’ dememesine rağmen, resminizi aklından tuvale yansıtırken!”

“Peki, siz nereden biliyorsunuz ki bunları?”

“Çünkü ben O’yum, ben Mahmut’um bir tanem, şimdilik kimsenin bilmemesi gereken!”

“Sesini tanımıştım, ama ‘Olamaz!’ diye düşünmüştüm. Şimdi karşımdasın. Mahmut’um, Ömrümün aydınlığı, bitir görevini çabuk dön!”

Görevimi bitirmeliydim, başarıyla bitirdim de…

Şimdi mi?

Şimdi şehrin sokaklarında Trafik Polisliği yapıyorum ve mutluyum…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Mahmure; Uyku basmış göz, baygın bakan göz (Sarhoşluğun verdiği sersemlik, uykudan kalkıştaki alıklık olan “mahmur” kelimesi ile ilintisi yoktur.)

 Mahpeyker; Yüzü ay gibi parlak, güzel, nurlu (Bu isim aynı zamanda Kösem Sultan’a da verilen isim. Namık Kemal’in “İNTİBAH” romanındaki karakterlerle öykümdeki karakter arasında hiçbir ilintisi yoktur).

Mahir; Becerikli, yetenekli, usta.

(1) Ayran Gönüllü; Sarkak Gönüllü farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü; her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise; bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu söz de aynı anlamda sergilenmiştir)  her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen)  ilgi duyan anlamına da gelmektedir.

(2) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

(3) Gıcıklık; Sözler, Karşı tarafın hareketleri ve davranışları ile ilgili olarak intikam alma duygusu.

(4) Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” şeklinde söylenebilir.

(5) Barbekü; Izgara et pişirmekte kullanılan, genelde balkonlarda duvar içerisine gömülmüş ocak.  Açık alanda mangal kullanarak pişirme.

(6) Pisboğaz; İyi, kötü, vakitli, vakitsiz demeden eline geçen her yiyeceği yiyen.

(7) Hayret Nidası; Hayretle bağırma, çağırma, seslenme.

(8) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(9) Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.

(10) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli, parlak. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.

(11) Pire Zıplaması; Asalak bir hayvan olan pire, boyunun 300 misli yükseğe zıplayabilmekte. Bu zıplayışı insan boyu ile oranladığımız takdirde Eyfel Kulesini aşacağını düşünmek hayal olmasa gerek.

(12) Folyo; Çok ince madeni (Genelde alüminyum) levha.

(13) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

(14) Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

(15) Muhafazakârlık; Tutuculuk, koruyuculuk. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteme.

(16) Tiner; İnceltici kimyevi madde.

(17) Müstesna; Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, seçkin.

(18) Nakşolmak; Kalıcı ve etkili olmasının sağlanması.

(19) Gaipten Duyumlar; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak, duyumlar almak.

(20) Tekaüt Olmak; Emekli olmak, emekliye ayrılmak.

(21) Devasa; Dev gibi, çok büyük.

(22) Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü anlamlarında kullanılan bir kelimedir.

(23) Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

(24) Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse.

(25) Mahzunlaşmak; Üzgün, üzüntülü, duruma gelmek. Duygusallaşmak.

(26) Muhabbet Etmek; Sevgi ile, dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek.

(27) Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

(28) Mimlenmek; İyi olmayan, hoşa gitmeyen bir hareketinden, davranışından, düşüncesinden  ötürü bellenmek, kötü tanınmak, hakkında iyi düşünülmeyen kimseler arasına konmak, damgalanmak.

(29) Metastaz; Kanserli dokuların kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı olsa gerek.

(30) Merhamet (İstismarı) Dilenciliği; Duygu sömürüsü. Acıma duygusunun istismarı. Şefkat, ilgi, koruma,  iyilik yapılması için dileme.