Uyku tutmamıştı. Kalkıp bir şeyler atıştırsam fena olmayacaktı. Çünkü boğazım gidişiyordu.(1) Akşamdan kalan yayla çorbasının sonunu sünnetlemek(2) hiç de fena fikir gibi gelmiyordu bana.

Yatağımdan kalkmak üzereyken dikkatimi çekmeyen fısıltı ve hareketler, sanki başımı sallayınca dikkatimi çekmişti. Herhalde beynimde ikamet etme gayretini yaşayan “Fincancı Katırlarını(3) ürkütmüş olmalıydım.

Bunda, bu yaşlara gelmiş ve hatunumdan devamlı fırça yiyor ve zom olmamış(4) olsam da “akşamdan kalışımın(5)” etkisi de olabilir miydi? Belki…

Merak bu ya? Usulca kalktım, hatunum (yani karım) güzellik uykusuna(6) devam etmekte sakınca görmemişti, beni saran kolunu yavaşça, onu incitmekten çekinircesine üstümden alırken. Her zamanki gibi uyuması öylesine güzeldi ki…

Sarılıp öptüm.

“Gene rüya mı gördün?” diye mırıldandı, uykusunun arasında, yüzümü eliyle yoklarcasına. Hemen dudaklarını kapattım elimle.

Çünkü geceleyin, hele ki mideme de böyle ağırca yükleme yapmışsam, mutlaka “Gece nöbeti” -ya da- “İhtiyaç molası!” verirdim kendime!

Ve yıllarımızın alışkanlığı ile yataktan kalkmadan önce öperdim karımı ve yıllardır böyle anlarımda aynı sözü fısıldardı karım, bıkmadan, usanmadan.

İlk bir-iki zamanda boş bulunup dudaklarını kapatmaya mecal aramıştım(7) ki, bulabileyim. Sonrasında böyle ağzını kapatmaya ben de alıştım, o da alıştı. Neden mi? Çünkü “Öldüğümü mü gördün rüyanda yoksa?” demişti, o dudaklarına yetişemediğim bir iki seferde.

Onsuz bir yaşama tahammülüm olmadığını, olamayacağını anlamlandırmak istiyordu herhalde, uykularında bile.

İnsanın başına ne gelirse meraktan geliyordu. Bu; insanların yaşamlarında en çok merak(!) edilen konulardan biri olsa gerekti.

Dediğim gibi ben de merak ederek kalktım, yatağımdan, üstüme bir şey almadan ve tedbirliydim de; lâmbayı yakmamıştım.

Tül perde arkasından sokak kapısının önüne baktım.

Caddenin sokak lâmbası ile genelde insanlardan, ancak girip-çıkan vasıtalardan da etkilenerek otomatik olarak yanıp-sönen sokak kapımızın lâmbası tüm ortamı kabak gibi aydınlatıyordu.(8)

“Şopar(9)” diyeceğim iki kişi, sokak lâmbasının aydınlığına ve kapımızın sokak lâmbasının yanıp sönmesine aldırmaksızın gelişi henüz birkaç gün olan üst katımdaki komşu, dünür ve dul kardeşin kızımın kocası olan oğlunun, Alamancının arabasının başında bir şeyler yapıyorlardı.

Arabadan bir şeyler (ç)almak olmasa idi maksatları. Düpedüz damadın arabasını çalacaklar, temelli götüreceklerdi, niyetleri öyle gibime geliyordu, anlamak zor değildi.

Bunun için de daha önceden keşif ve inceleme yapmış olmalıydılar. Çünkü hareketleri düzenli, telâşsız, kontrollü ve bir bakıma çekincesiz gibiydi.

Aracın iki ön kapısı da açıktı ve eğer yürütebilirlerse arabayı açık bahçe kapısından sessizliğini muhafaza ederek çıkarmak, belki uzaklarda bir yerlerde düz kontakla çalıştırmak(10) olmalıydı niyetleri.

Çabalarına göre bu gibi işlerde profesyonel olduklarını düşünmemek safdillik(11) olsa gerekti. Arabanın olduğu yerin aydınlığının veya bir Polis Devriye Aracının buralardan geçmesinin önemi yoktu, sanırım onlar için.

Kızımın kocasının arabasının alârmını susturmayı nasıl başardıkları, kapıları nasıl açtıkları muamma(12) idi, benim için. Hırsızlığın okulu yoktu ki gidip öğrenmeye çalışsaydım. Oysa onlar, aldırmazlıkları bir tarafa öylesine rahat görünüyorlardı ki, özellikle yanıp-sönmekte bir hayli sıkıntılı anlar geçirdiğini düşündüğüm sokak kapımızın lâmbasına rağmen!

Duvar saatimiz ikiyi vurmuştu ve ben yatağımın kenarında, perde arkasında kendi kendime yorumlarımla meşguldüm. Merdivenlerdeki lâmbalar da, otomat yerine, insan görüntüleriyle çalışıyordu.

Bu sisteme sensor(13) mu, duyar mı, duyarga mı her ne deniyorsa? Komşular istemiş, ben de o zamanki Yönetici olarak yaptırmıştım işte, aklımla bin yaşayayım! Bu nedenle kapıdan çıkıp onlara haber vermeğe çalışmam merdivenlerin ışıklarının da yanmasına neden olacağından yanlıştı, ben hırsızlara görünmesem bile.

Hem hırsızları ürkütmek değil, yakalamak önemliydi ve nasihat vermeliydi, “Bir daha yapmaya kalkışmayın!” diyerek, her ne kadar “Alışmış, kudurmuştan beterdir!” denilmişse de.

İnsan sigarayı, içkiyi bırakabiliyordu, vazgeçebiliyordu bir kısım huylarından, o halde bu gençlerin de, yani şoparların da vazgeçebileceklerini ummak fazla iyimserlik mi olmalıydı?

Mantığım geri tepmişti, mademki onlar bana, bize zarar vermek istemişler, benim, bizim de onları zarara uğratmamız mecburiyet haline gelmişti beynimde. Benim gibi cılız-sıska biri yerine, damadım gibi pehlivan yapılı biri bunu kolaylıkla başarabilirdi, karşısındakiler iki kişi olsalar bile.

Çünkü damadımın birçok konuda, siyah kuşaklı filân eğitimi vardı. Yurt dışına gitmeden evvel birkaç müsabakasına hep beraber gitmiştik çünkü.

Yaşlı insanların çeneleri bazen düşük oluyordu işte böyle…

Hırsızlar neredeyse arabayı “İç edeceklerdi(14), ben tüllerin arkasından onları seyredip kendi kendime yorum yapma safsatası(15) içindeyken.

Hemen arka odalardan birine geçtim, cep telefonumu elime alarak. Dünürümün ev ve cep telefonları vardı, medeniyetin bize sağladığı nimetler olarak. Hırsızlar çalmaya devam ededursunlar, ben bir-iki bilgiyi daha serdetmeğe(16), aktarmaya çalışayım;

Üst kattaki dul komşu, damat, kızımın kocası” falan dedim. Bu birkaç kelime, tüm yaşamımın özeti gibi oldu bir bakıma. Rahmetli Şeref, yukarıdaki dul kadının kocası, temel komşum idi benim.

Arsa ve gecekondularımızı, bir bakıma sadece baraka, ya da kulübe demek de mümkündü, müteahhide beraberce vermiştik.

Evlerimiz yapıldıktan, inşaat bittikten sonra o binanın üst katını, ben de onun altını tercih etmiştim, “Şerefiye Hakkı(17)” eklentileri ile. Sonrasında kardeş-kardeş beraberce taşınmıştık, kiraladığımız evlerden çıkarak yerleşmiştik, gerekli zorlukların da gene beraberce üstesinden gelerek.

Kötü bir huyum vardı. Rahmetli Şeref’e; “Şeref! Siz misiniz?” diye sorardım, ama “Şerefsiz misiniz?” gibi vurgulayarak. Rahmetli Şeref çok kızardı bu vurgulayış tarzıma. Allah rahmet etsin!

Şeref’in oğlu, benim kızım vardı, ateşle-barut örneği, her gün değil, her an beraber olan, gecekondularımızdan, bebekliklerinden, çocukluklarına, gençliklerine kadar. “Kalpler de kalpler olarak karşı karşıydı.(18)

Sanırım…

Bir gün “Tak! Tak! İyi günler, müsait misiniz? “ diyerek geldiler, üst kattan evimize. Sözü uzatmağa gerek var mı, kısa sürdü her şey. Kısa günün kârı biz verdik kızımızı, onlar aldılar oğullarına…

Torunlarımız da var, Almanya doğumlu, Almanya’daki okullarda okudukları için Almancaları çatır-çatır, Türkçeleriyle de biz (eh işte!) anlaşabiliyoruz. Anlaşamadığımız tek konu, üçü de erkek olan torunlarımızın aralarında Almanca konuşmalarıydı ki, neredeyse biz de karı-koca Almanca öğrenecek gibiydik.

Ama “Yahu çocuklar, Türkçe konuşsanız da bizler de anlasak!” demek daha kolayımıza gidiyordu.

İyi çocuklardı torunlarımız, Türkçeye yöneliyorlar, bizler anlıyorduk, sonra bir de bakıyorduk ki; “Ah so!(19)” demenin ardından gene Almancaya dönmüşler. Üstelemiyorduk, televizyonun Türkçe yayınına yöneliyorduk, anne ve babaları alışmış olmalıydılar onların bu yaşam şekline zahir(20)

Çünkü evimizin misafir odasındaki, kanepeleri ve koltukları yan yana getirerek paylaştıkları yerlerde seyrettikleri televizyonda, zamane çocukları değiller miydiler, Almanca söyleşen kanalları bulmuşlardı, onları seyrediyorlardı. Hatta maçları-muçları bile!

Kızımı uyandırmaya kıyamamış olmalıydım, herhalde. Damadın telefon numarasını tuşladım. Bir taraftan da kombinin sıcak su musluğunu açıp bir tencereyi kaynar su olmamasına dikkat ederek doldurup damada yardım etme çabasındaydım. Maksadım anlaşılmıştır herhalde.

Cezası ne olursa olsun, hırsızları ürkütmeyecek, üzerlerine su dökerek haşlayıp yakalatacaktım. Gerisi damada kalacaktı.

“Hayırdır baba!” dedi damat uykulu sesle.

“İki şopar çocuk arabanı çalmaya uğraşıyorlar oğlum, perdeyi açmadan bak ve tedbirlice in aşağıya!” dedim.

Üst kattaki kapının açıldığını duyar duymaz, mutfak tarafındaki penceremizi yavaşça açıp, yarı kaynamış suyu hırsızların üzerine serptim. Kısa bir, yalandan da olsa, sıcaklığın etkisi ile olduğunu sandığım; “Yandım anam! Yandım Allah!” türküsü duydum, iki ağızdan. 

Oysa özellikle dikkat etmiştim suyun kaynar olmamasına. Sanırım ki suyun ılık da olsa psikolojik etkisi olmuştu hırsızlara. Pijamasının ancak altını giyip, atletle dışarıya fırlayarak ulaşan damat da hesaplarını halletmişti, bir çırpıda hem.

Evlerin ışıklarının çoğu, hatta tümü bu bağırış ve çığırışlar üzerine yanmıştı, hatta yan taraftaki komşularınkiler bile.

“Belki lâzım olur!” diye kurban bayramlarında kullandığımız kalın urganı park yerine indirirken, kızım polisi arıyordu.

“Gerek yok baba!” dedi damat, kalın urganı gördüğünde.

“Bunlar artık ya hastanede, ya da kodeste(21) ayılırlar!” derken bir yumruğunu diğer elinin avucunun içine vuruyordu.

Baygın vücutları park yerinin kenarına yan yana dizdikten sonra damat pencereden bakan eşine, yani kızıma;

“Arabanın anahtarlarını atar mısın, bitte?(22)  ” dedi.

Şu lisan bilmek ne kadar güzel bir şey olsa gerekti. Türkçe başlayıp, Almanca bitirebiliyordun yani. Breh! Breh!

“Bitte!” yani!

Kızım arabanın anahtarlarını attı pencereden. Damat arabanın alârmını kontrol etti, arabasını yerine park etti, sanırım Türkiye şartları için gerekli olduğuna inanıp ilk defa baba (doğrusu kayınpeder) sözünü dinleyip tembellikten vazgeçerek direksiyon kilidini bağladı.

Bu sırada mavi-kırmızı ışıklarını yakarak gelmişti Polis Devriye Arabası, acelesi yokmuşçasına. Sanırım kızım, hırsızların durum-vaziyetlerini(!) anlatmış olmalıydı. Araç geri-geri oflamaya çalışan göçük hırsızların yanına yanaştı.

Polislerden biri şoparlardan birine yöneldi, kaldırmak için ve boş bulundu, etrafında bir kısım insanlar, çoluk-çocuk-kız-kadın olduğuna aldırmadan (herhalde);

“Bu herif ‘.ok çuvalı’ gibi be! Yardım edin de beraber kaldırıp bindirelim arabaya!” dediğinde gözleri ekip arkadaşlarından ziyade damadımda gibiydi.

Damat da yardımını esirgemedi. Belki de onun sadece serçe parmağı yorulmuş olabilirdi, o polise yardım ederken!

“Bunları nezarete(23) atarız, siz de sabah gelir, görevli arkadaşımıza ifadenizi verirsiniz, lütfen!” dedi, sanırım sözlerinde “çuval” derken yaptığı yanlışlığın özrü gizli gibiydi.

Tek mesele gözüküyordu, hırsızlara neden “şopar” yakıştırması yaptığım. Sokak lâmbaları altında bile, simsiyah giyimleri ile siyah, esmer, koyu, kara gözüktükleri için onları “Buçuk millet(24)” denilenlerden biri gördüğümden olsa gerekti, bana hiç yakışmasa da.

Üstelik bu “şopar” lâfı pelesenk(25) olmuştu herhalde dilime. Galiba Edirne’de yaptığım askerliğin ve birliğimin o mahalleye çok yakın olmasının da bunda katkısı inkâr edilmezdi. Malûm ya “Edirne’nin boyacıları birinci!” idi, özellikle bayramlarda!..

Sabah ya geç olmuştu, ya da bu sefer karı-koca güzellik uykumuz biraz uzun sürmüştü galiba...

Karakoldan telefon edilmese koyun-koyuna sevdiğim insanla güzellik uykum daha da bir hayli uzun süreceğe benzerdi!

Hırsızlar, karşı karşıya geldiğimizde düşman gibi bakıyorlardı bizlere sanki bizlerin onlara öyle bakmamız gerekirken. Yavuz hırsız ev sahibini değil, yavuz ev sahibi hırsızı bastırmıştı bence, bu kez.

Onların suçu; “Minareyi çalmak için, kılıflarını doğru-dürüst hazırlamamaları” yahut da benim gibi bir ihtiyarın -tesadüfen de olsa- var olacağını tahmin edememeleri olsa gerekti.

İfadeler alındı, hırsızlar savcılığa sevk edildi. Bazı şeylerin gizli olması, ya da gizli yapılması kanaatindeydim.

“Adınız?”

“Nimetullah Yerebakanoğlu.”

“Nüfus Kâğıdınızı alabilir miyim?”

“Buyur!”

Memur Bey daktiloda yazarken rakamları teker-teker heceledi.

Hırsızlardan birisi, adlarını bilmem gerekli değildi, sanırım uzun boylu, kilolu ve “.ok çuvalı gibi” olanı elinin işaret parmağını şakağına dokundurarak fısıldadı;

“Not aldım!”

Ne olacaktıysa? İnsanoğlu çiğ süt emmişti ve inanç yoksa her türlü kötülüğü plânlayabilirdi beyninde. Adım, Vatandaşlık Numaram ve adresim belliydi o hırsızın beyninin bir köşelerinde. Eğer hainlik de vardıysa naturasında(26) neler olmazdı ki?

Umurumda değildi. Allah bir can vermişti ve nasıl, ne zaman geri alacağını da o biliyordu, çekincem ne olsundu ki? Ha!

Belki pisi-pisine(27) gebermek endişem olabilirdi ki, dediğim gibi Tanrının yazgısına engel olmak hiç bir Tanrı kulu için mümkün değildi ki!

Gene de merak etmedim değil…

Çocuklar Alamanya’ya, yani Almanya’ya dönmüşlerdi. Araştırdım, hırsızlara ne kadar ceza verildiğini. Bu; onların salıverilmelerinden sonra bir bakıma tedbirli olmamın gereği gibiydi. Kendim için değil, yaşamımda değerli olan tek varlık için.

Rüyalarıma bile egemen, hülyalarımın bezeği(28), dünyaya gelişimin nedeni olan, karım içindi düşüncem. Çünkü bilindiği gibi, yaşamın belirli bir süresinden sonra iki can; karı-koca değil, can yoldaşı, et-kemik gibi, ekmek-su gibi bir şey oluyordu birbiri için.

Bir bütün, en ince neşterle(29) bile ayrılması zor, ayrılamayan, kopamayan, nefesleri birbirine ihtiyaç, yedikleri-içtikleri bile ayrı gitmeyen ikiye bölünmüş tek varlık.

Mahkemece belirtilen karara göre, eylem tam olarak oluşmadığından, hatta bir bakıma hırsızlar mağdur(30) olduklarından, anlamadığım bir şekilde birkaç defa mahkemeye davet edilmiştim, üstelik mağdur değil, suçlu gibi.

Gene de bir sürü hukuk terimlerinin sonunda “Salıverilmiştim.” Artık beraat mı etmiştim, ilk suçum olduğu için af kapsamına mı girmiştim, yoksa suçum ertelenmiş miydi, bilemiyorum. Çünkü bu benim, ilk kez adliyede olmamdı, ilk kez hâkim karşısına çıkmıştım, kız kardeşimin beyi ve akrabam olan eniştem dışında. Onunla da sadece rakı kadehlerini tokuşturmak için karşı karşıya gelirdik, o da başka…

Eniştemin dediğine göre; “Tırnak makası ile bile olsa birinin üzerine yönelmek taammüt(31) oluyor ve ceza gerektiriyordu, hem az-uz değil ve de oldukça birikmiş bir miktarda, ama çarpıp da öldüremediğin bir karşıtının üzerinden defalarca geçmene rağmen bu kaza olarak yorumlanıp kabul ediliyorduysa” Türk Adaletine ve yasalarına hayret etmemek gerekti.

Ve bir başka örnek, hırsız cebindeki cüzdanını çalarken, cüzdan içindeki Nüfus Kâğıdını da çaldığında devletin memurları; “Niye çaldırdın?” diye kayıp ilânını isteyip, üstüne üstlük ceza kesiyorlardıysa hayret edilecek önemsenecek bir şey olmasa gerekti.(32)

Bitti mi? Bitmedi…

Araban çalınmış, hırsızlar herhangi bir nedenle, korkudan belki de, arabanı yakmışlardır. Sonrasında; “Olur böyle vakalar! Türk polisi yakalar!” örneği hırsızlar yakalanmışlardır.

Mahkeme…

Çocukların üçünün yaşı küçüktür, beraat, diğer ikisine devede kulak örneği bir miktar hapis.

Ya benim arabam? “Mahkemeye ver, kazanırsan öderler!” sözü hâkimden.

Be hâkim! Kim, nasıl ve ne zaman ödeyecek, ola ki mahkemeye versem, giderleri ödesem ve hani meselâ mahkemeyi kazansam!

Zaten, eğer düşüncem yanlış değilse bu çocukların devlet memuru olma şansları sıfır. O halde bu çocuklar benim onları bulabileceğim bir yerlerde mi dururlardı ki, öyle bir yerlerde mi çalışırlardı ki?

Bence kaçarlardı, uzak ellerde bir yerlere ve ara ki bulasın? Hem araba çaldıklarına göre, etleri-butları ne olabilirdi ki?(33)

Geçtim bir kalem…

Mahkemenin; “Arabamın çalınıp yakılması” dolaysıyla verdiği karar mı, ilâm mı her neyse, onu ilgili Trafik Şubesine verdiğimde çalınıp, yakılan arabamın vergisini istemişler ve çatır-çatır da tahsil etmişlerdi.

Eee! Burası Türkiye, demem yanlış mıdır? “Elini verenin kolunu kurtarması mucizedir!” Bu nedenle damadımın yurt dışına gitmesini, daha doğrusu kaçmasını, çocuklarını orada yetiştirmesini nasıl hoş görmezdim ki?

Gene de bu vatan, bu bayrak bizim…

Öyle ya; çalanın değil, çaldıranın, vuranın değil, vurulanın, haksızlığa uğrayanın değil, haksızın, örnekleri çoğaltabiliriz, ama kısaca güçsüzün değil de güçlünün yaşadığı bir ülkede tedirgin olmamak mümkün müydü ki?

Bir darbı mesel(34) geldi aklıma; Deveye sormuşlar; “Neden boynun eğri?” diye. Cevaplamış; “Nerem doğru ki?”

Anlaşılması zor bir söz değil bu. Çarpıklıklar uzmanlarının konusu, sanırım onlar sayfalar, belki de ciltler dolusu konular bulabilirler!..

Konuma dönersem, düşüncelerimin kararsızlığını yaşadığı lâpa-lâpa karın yağdığı bir akşamüzeri kapının zili çaldı tedirginliğimde. Düşündüğüm, öğrendiğim, bildiğim vakti az-biraz geçmişti vakit.

Kapıyı açtım. Karşımdaki yüzünü unutamadığım o .ok çuvalı idi.

Ve sonrası karanlıktı benim için…

Doktor çağırmışlar, doktor orama-burama bakmış ve kısaca; “Ölmüş!” demiş.

Gasılhanede(35) yıkanmamı, belki de ahrette sorgulanmamı beklerken gaipten(36) olsa gerek bir ses çınladı kulağımda sanki;

“Korkunun ecele faydası var!” gibi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Nimetullah Yerebakanoğlu: Bu ismi tüm öykülerimde olduğu gibi uydurdum. Araştırdım Türkiye’mde böyle biri yok. Gene de varsa, özür dileme hakkım bakidir.

(1) Boğazı Gidişmek; Bu deyimin açıklamasını internette bulamadım. Ancak yöresel olarak kullandığımız bu deyimin anlamı; “Canın, olmadık zamanda, öğünler dışında bir zamanda, bir şeyleri yemeği atıştırmayı arzulaması” şeklinde söylenebilir.

(2) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

(3) Fincancı Katırlarını Ürkütmek; Zararlı olabilecek bir şeyler için birilerinin canlarını sıkmak, hatta ürkütmek, ya da kötü niyetli kişi (ya da genellikle kişileri) endişeye sokacak hareketlerde bulunmak.

(4) Zom Olmamak; Çok sarhoş olmamak. Esriklik gibi, çakırkeyif olmak.

(5) Akşamdan Kalmak; Az olmayan (yani çok) miktarda alkol almanın sonucunda yaşanan olumsuz belirtiler (yorgunluk, baş ağrısı, mide bulantısı, hatta kusma gibi şeylerin tümü, ya da bir kısmı).

(6) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

(7) Mecal Aramak; Dermansızlığını gidermeye çalışmak, canlılık, güç, dinçlik kazanmak istemek.

(8) Kabak Gibi Aydınlanmak; Bu deyim de yöresel olarak kullandığımız bir deyimdir. Apaçık, aşikâr, her şeyi belli olacak şekilde ortada olmak anlamında kullanılmaktadır.

(9) Şopar; Genel olarak, Çingene çocukları için kullanılan çingenelerin çocuklarına seslenme sözü olmakla birlikte, “şımarık, küstah, yaramaz çocuk gibi daha ziyade anneye düşkün çocuklar için kullanılan bir söz.

(10) Düz Kontakla Araç Çalıştırmak; Kontak göbeği içinde bulunan ve aracın çalışması için gerekli olan elektrik bağlantısını; kontak göbeği dışındaki kablo ya da soketlerle motorun çalışmasını sağlamak  (Çalışmayan aracı vurdurmak; ayrı bir konudur).

(11) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

(12) Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

(13) Sensor (Sensör); Algılayıcı. Otomatik kontrol sistemlerinin duyu organlarına verilen ad. Makinelerde sıcaklık, basınç, hız ve benzeri değerleri algılayıcı vasıta.

(14) İç Etmek; Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek, ortadan kaldırıp kimseye göstermemek.

(15) Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.

(16) Serdetmek; İleri sürmek.

(17) Şerefiye Hakkı; Konut projelerinde daire alanı, tipi aynı olmakla beraber daireye özel bir takım özelliklerin (yükseklik, güney cephe-kuzey cephe yön, ısınma, güneşlenme, yön, pazar, market, işyeri, okul yakınlığı, gürültüden uzaklık) dikkate alınması nedeniyle oluşan fiyat farklılığı.

(18) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

 (19) Ah So (Almanca); “Tamam, uygun, ya demek öyle! Ah, gerçekten öyle!”

(20) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli, parlak. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.

(21) Kodes; Argoda “Tutukevi, hapishane, karakol” anlamlarındadır.

(22) Bitte (Almanca); “Lütfen” ve “Bir şey değil” anlamlarına gelmektedir ki, Almanlar genelde sözlerinin sonuna bu kelimeyi koymağa özen gösterirler. “Danke schön! Bitte schön” “Wie bitte?” gibi.

(23) Nezarethane; Gözaltına, gözetim altına alınan kimselerin konulduğu yer.

(24) Buçuk Millet; Aslı; “Yetmiş iki buçuk”  şeklinde de söylenen ırkçı bir davranış olarak çingeneler için kullanılan (bence) yanlış bir söz dizisi.

(25) Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.

(26) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

(27) Pisi Pisine; Bir hiç uğruna, kötü bir nedenle, boşu boşuna, yok yere, boş yere.

(28) Bezek; Bir şeyin daha güzel, daha göz alıcı, daha çekici görünmesini sağlayan şey. Süs.

(29) Neşter; Hekimlerin kan almak, küçük apseleri açmak, aşı yapmak için kullandıkları, çok keskin, küçük bıçak.

(30) Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.

(31) Taammüt (Taammüd); Bir işi ya da suçu bilerek, tasarlayarak yapma, işleme. Suçu önceden hazırlanarak, tasarlayarak, plânlayarak işleme.

(32) Yaşanmış olay olarak belirtmeliyim ki; Cüzdanım çalınmıştı ve içinde Nüfus Kâğıdım da vardı.

Ve Şu anda adını hatırlayamadığım daire tarafından “Neden çaldırdın, çaldırmasaydın?” şeklinde karikatürize edilecek bir olay yaşamıştım. Benim gibi aynı şekilde Nüfus Kâğıdını yitiren bir üst rütbeli subay da, bağırıp-çağırıp, delilenmesine rağmen aynı akıbeti yaşamıştı!

(33) Yine yaşanmış bir olay olarak belirtmeliyim ki; Anadol marka arabam çalınmış, yakılmış ve öyküde anlattığım şekilde olay aynen gerçekleşmiştir.

(34) Darbımesel; Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş, halka mal olmuş, öğüt verici nitelikte söz.

(35) Gaipten Sesler Duymak; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.