Şu esmer güzeli, siyah saçlı, ancak çakır, ufuk mavisi gözlü, gamzeleri uzaktan bile belli olan endamlı(1), ya da boylu-boslu afeti devran(2) ve bence dünya güzeli sayabileceğim varlık sabah kartaloş(3), keltoş(3) biri ile beraberdi sahilde.

Öğleden sonra ise, güzeller güzelini genç bir adamla dondurma yerken gördüm havuz kenarında. Şimdi de kendinden biraz büyük gibi gözükse de genç bir delikanlı ile burada lobide(4) idi, oldukça samimi bir yakınlıkla.

Herhalde mesleği bilinen bir meslek olsa gerekti, kanımca! İnsanların, hele ki benim gibilerin uçuk art düşünceleri(5), bir bakıma cinselliğe açlıkları, kaba anlamda “Uçkurlarına düşkünlükleri(6) olunca bu şekilde mantıksız düşünmelerini ben dâhil o dar kafalıların tümü için makul karşılanmalıydı, değil mi?

Gerçekten yalnız yaşantımda bu otele yeni heyecanlar aramak ve de bulmak, bulabilmek umuduyla gelmiştim, senelik iznimin bir bölümünü kullanarak tatil için. Allah’ın bildiğini kuldan mı saklayayım yani?

Ben daldan dala konarak yaşardım, öyle de yaşamaya devam etmeliydim Hiç kimse bana; “Evlilikten mi korkuyorsun sen arkadaş?” diyemezdi. Yoksa der miydi? Gerçek, gerçekten de bu muydu? Bağlanmaktan, bir yuva kurmaktan çekinmek? Oysa geleceğin de geleceğini bilmez miydi hiç insan(7)?

Yok canım! Kim nereden çıkarıyordu ki? Kim mi? Ben, kendim tabii ki! Nereden mi çıkartıyordum? Tabiidir ki beynimdeki siyah, beyaz hücrelerin korkumla oluşturdukları gri hücrelerden çıkartıyordum bu düşünceyi.

Güzel kızdı, tarif etmeye yeltendiğim(8) esmer güzeli. Onu gözlerimle yediğimin… Affedersiniz takip ettiğimin demek istedim yani, farkında değildi. Belki de bana öyle geliyordu.

Ben çok akıllıydım ya, benim dışımda hiç kimsenin benim kadar akıllı olması mümkün değildi. Hele ki karşımdaki güzelin?

Dolaysıyla onun benim farkımda olması yüzde bin, abartma değil, hatta yüzde bir milyon gibi mümkün görünmüyordu bana. Belki de hadi biraz ihtimal var sayayım, yüz de hani sıfır, sıfır, bilmem kaç sıfır kadar sonrasında kısaca iltimasla(9) nano(10) diyeceğim bir rakam kadar benim farkımda olsundu, benim fark etmediğim (meselâ).

Her şeyin, her işin zor tarafları vardı biliyordum. Öyle “Armut piş, ağzıma düş!” beklentim yoktu. Ama olsa fena mı olurdu, ben zahmetlere girmeden…

Hah! Genç adamla konuşmaları, sözleşmeleri, anlaşmaları bitmiş olmalıydı, gördüğüm kadarıyla. Umut ve cesaretle yanına yaklaştım;

“Size bir içki ısmarlayabilir miyim?”

“İçki kullanmam, neden bunu söylemek gereğini hissettiniz ki?”

“Güzelliğinizden etkilendim, desem!”

“Her güzel sandığınıza içki ısmarlamayı düşünmek âdetiniz(*) midir? Otelde benden güzel, bu kadar güzel varken, bu tavır ve düşüncenize inanmamı beklemeyin!”

“Ancak atalarımız ‘Gönül kimi severse, güzel odur!’ demişler!”

“Sevmek…

İlk görüşte…

Belki de birkaç görüş sonrasında. Mantıksız! Birkaç gündür gözünüzün üzerimde olduğunu hissediyordum, ama bana yakınlaşmak için böyle manasız bir teklifinizin olacağı aklıma gelmemişti.”

“Ancak cesaret edebildim, desem?”

“Boşuna! Mantıksız. Şimdi izninizle!”

Angut(12) gibi bakakalmıştım arkasından ve ortalıkta kalakalmıştım, taburesinden inip, çantasını koluna takıp, denize doğru yöneldiğinde…

Bu gibi durumlarda “Devekuşları başlarını kum içine sokup, görünmediklerini sanırlarmış!(13)

Peki, ya ben ne yapmalıydım? Barmaid(14) konuştuklarımızın çoğunu duymuştu ve eline aldığı yıkanmış bardakları kurulayarak yerlerine asarken hınzırca(15) gülümseme modundaydı.

Ama Allah var, hissettirmemek için azami gayret sarf ediyordu!

Aslında barmaid de güzel bir kızdı; “Eldeki bir, umulan ikiden yeğdir!” felsefesi için de zaman uygundu. Ancak bana göre şimdiki durumum “Bir sokak köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırarak kaçmak” idi, ya da öyle olmalıydı.

Diyelim ki; “Gençlik heyecanının” bir görünüşü…

Barmaid için aklımda sıraya koymağa çalıştığım düşüncelerim ne kadar basit, ne kadar kişiliksiz, yavan, duyarsızlık yüklü ve ne kadar ayıptı? İnsanları, daha doğrusu karşı cinsleri neden, bana yakışmayacak bir şekilde böyle ucuz görüyordum ki?

Bu kez yaşamımda belki de ilk defa nedenini beynimde oluşturamadığım bir şekilde utanmıştım, kendimden. Bunda belki de kibarca reddedilişimin etkisi de olsa gerekti. Hani; hiçbir şey bilmediğim halde; “Ellere şapır-şupur(16), bana gelince Yarabbi şükür!” düşüncesinin bunalımını yaşıyor olabilir miydim?

Bir genç kızı, biri yaşlı, üç insanla ayrı ayrı görmem, onun için yakıştırdığım, hatta umutlandığım sıfat için yeterli miydi?

Bencilliğin başka türlü tarifi var mıydı ki acaba? Utanmam yoktu, sanki “Ar damarı çatlamışçasına(17)!”  Bende bu yüzsüzlük varken ve devam ettikçe, karşımda muhtemelen biri, ya da birileri varsa onların “Sabır taşlarını çatlatırdım” mutlaka, hele ki güvendiğim çenem varsa, övünmek gibi olmasın!

Her şey için azıcık-birazcık-ufacık, ya da kısaca yeterli zamana ihtiyacım vardı, edep(18)-erkân(18)-terbiye(18) noksanlarıma karşın. Sanırım ki; “Yılanı deliğinden çıkartır, şeytana pabucunu ters giydirebilirdim” alimallah(19)!

Tüm bu cins(!) düşüncelerime karşın denize, sahile yönelmek yerine odama çıktım, elime kitaplarımdan birini alarak yatağıma uzandım…

Uzaklardan okunan ezan sesi kulağıma ulaşınca kendime geldim (sanırım). Kitap bana bakmış, ben kitaba bakmıştım tek sayfa bile çevirmemiştim.

Karşımda hep o vardı. Düşündüklerimi uyuyup da rüyamda yaşamış olabilir miydim? Belki…

Adını bile bilmediğim o genç kız esir mi etmişti beni kendisine? Bilmem mi? Muhtemelen mümkündü.

Zaten genel kanı oydu ki; insanın en önemli özelliklerinden birisi; “Bildiğini bilmemesi” yahut da “Bilmediğini bildiğini” sanması idi. Sokrat(20), düşüncelerime yardımcı olmasa ne halt ederdim(21) ki, ben?

Saatime baktım, gün ortasının ilerisiydi. Giyinip, yani soyunduktan sonra giyinip denize gitsem, denizi şöyle keyiflice taşırsam(!) fena olmayacak gibime geliyordu. Bu; eskiden daima hoşlandığım bir deyişti, özellikle hep böyle yalnız tatil yapıp dinlendiğim zamanlarda.

Ama şimdi düşüncem denizi taşırmak değildi. Su üstünde bir duba(22) gibi sırt üstü yatarak gökyüzünü seyretmek geçiyordu içimden, kırılan güneş ışıklarını da göz ardı etmeden.

Üstelik söylemek utancım olsa da; sağa-sola kaykılıp gözlerimin elecekte-delecekte(23) olmasına da hiç gerek yoktu. Yani şöyle anlatmaya çalışayım; evvelden bütün güzeller göz hapsimde(24) iken, şu anda, daha doğrusu o andan beri bu arzu içimden geçmiyordu.

Anlayamıyordum nedenini. Belki de anlamak için kendimi zorlamamın gerektiği geçiyordu içimden.

O karaşınlık, ya da esmerlik, ufuk mavisi buğulu gözler, gamzeleri, belki de alay dolu dudakları, o ses ve onunla ilgili düşüncelerim…

Bunaltıyordu beni, bunalıyordum, beynimi zorluyordu yahut da…

Nasıl unutabilirdim ki, kendimi zorlasam bile?

“İçki kullanmam…”

Ve sonrası…

Sadece ona değil, çevreme bakmaksızın, hiç bir güzelliği görüş alanım içine almaksızın, hiçbir güzelliğe rastlamak istemeksizin başım eğik, denize yöneldim.

“Sakınılan göze çöp batarmış!” Keşke gözlerim hep kapalı ya da kör olsaydım.

O genç kız, yani adını bile bilmediğim, tüm cismime egemen, tüm düşüncelerimi hapseden o genç kız, onu ilk kez beraber gördüğüm, üstelik kart-kel dediğim ve bu vasıflarla hiç hakkım olmadığı halde alay etmeğe çalıştığım yaşlı adamla birlikteydi, gene sahilde.

Yaşlı dememe bakılmasın, genç kızla o adam arasındaki yaş farkı olsa olsa ancak otuz olabilirdi, belki de daha az! Kendim, kendime “Yuh!” çekme hakkımı erteledim.

Ancak bu kez farklı olarak yaşlı adamın yanında, yaşlı adamla aşağı-yukarı aynı yaşlarda gözüken ve fakat mayo yerine üstünde giyimi olan ve sadece bacaklarını görünmeyecek şekilde kuma gömmüş bir bayan vardı.

“Teyze” diyeceğim bu kişinin başı ve kolları açıktı ve şezlonga iğreti(25) oturmuş gibiydi (sanki).

Bir ara o genç kızla gözlerimiz mi çakıştı, ya da bana mı öyle geldi bu kez? Yanındaki yaşlılara bir şeyler söyledi. O yaşlı adama; “Baba” dediğini hissettim, dudaklarının hareketinden. O dudaklar…(26)

Gene canımı yakmak ister gibiydi, ince, narin ve seslendiğinde inci gibi dişlerinin gözüktüğü. O yaşlılar donuk bir şekilde olma çabası içinde oldular, hareketsiz.

Utandım, her nedense. Denizde yüzerek uzaklara kaçtım, hatta dubaların da oldukça ilerilerine. Bir deniz motoru, arkasında iple tutunarak kayan biri geçti civarımdan. Açıkta yüzmek de, dalmak da tehlikeliydi. Çünkü oralar, denizlerin sahiplerinin, ya da babalarının malı olduğunu sanan mutlu azınlıkların idi!

Geri döndüm, duşumu odamda almam, ehven-i şer(27) idi benim için. Kimselere, kimseye(!) görünmek arzum yoktu, hem de çıplak…

Arzum ne demek? Kimselere görünmek istemiyordum, gerçekten, gerçek anlamında ve nedenini sorgulamadan.

Sonrasında akşam…

Korkuyordum gerçekten, yaşayabileceğim gerçeklerden ve olası yanlışlıklardan, yanılmalardan. Yanılmamak Allah’a mahsustu ve ben Allah değildim!

Akşam yemeği self servisti(28), her şey dâhil bu otelde. Otel kapısından içeri girip de kaydını yaptırdın mı, dışarıya çıkman bile gerekmiyordu.

Ha! Tatil yapma arzuna rağmen, odadaki televizyonla beynini bunaltmakla yetinmeyip gazete almak, bunalma hakkını daha geniş boyutta kullanmak ya da şöyle gezinmek istiyorsan o da başkaydı.

Denildiği gibi; “Temiz hava, bol gıda, manzara, ya da panorama(29). Ek olarak güzellikler benim gibiler için…

Ancak ben o malûm andan sonra hiç “benim gibiler” olma takatinde değildim. Hatta “benim gibilerin” manzara isteğinden de, dileğinden de haz etmez(30) olmuştum.

Bir çift hülyalı, ufuk mavisi göz, o dudaklar, o siyah saçlar ve esmer ten bu kadar mı vazgeçtirirdi beni dünyamdan? Ben gözümdeki, gönlümdeki dünyadan vazgeçmiştim. Bilmem gerektiği kadar bildiğim bu idi. Yaşamımın bugüne kadarki bölümü boştu, hiç dolu olmamıştı ki zaten. O halde bundan sonrasını boş geçirmeme gerek var mıydı?

İki parça bir şey, dolu bir kadehle geçip büzüldüm kenarlarda bir yerlere, başım eğik. Böyle tatil yörelerinde salona erken inenler denize yakın masaların sahipleriydiler doğal olarak.

Ancak yalnız olan saplar(31)(!) için kapı kenarındaki “Yalnızlar Masası” denilecek şekilde ayrılmış masa nelerine yetmiyordu ki?

Hiçbir şey ilgilendirmiyordu beni, ilgilendirenden de uzaktım, uzak olmalıydım hem. O yaşlı kişiye karşı ve o genç kızı bilir-bilmez görmeden önce yaptığım benzetme için mahcuptum(32).

Babası olduğunu bilemezdim, üstelik babasına yakıştırdığım sözlerin benim dilime de yakışmadığının sanki farkına yeni varmış gibiydim.

“Biraz kül, biraz duman(33)” değil, iki lokma, kovalarca içki ile “O ben” olabilirdim, hülyalarımca, düşüncelerimde. Bu nedenle birinci kadehi çabuk bitirmiştim. Galiba “Canım doya doya sarhoş olmak istiyordum.(34)

Ve kadehlerde bulmaya çalışmayacaktım aramak ve bulmak istediğimi.

İlkinde sendelemeden kalktım ayağa, bardağıma aynı şekilde içki ikmali için. Gözüme çarptı o. Yanılmamış olmak için gözlerimi kırpıştırdım, ovaladım birkaç defa. O baba dediği yaşlı adam, muhtemelen annesi olan yaşlı kadın ve şüphelendiğim o iki genç adam sıkışarak da olsalar, aynı masanın etrafında idiler.

O, onlar beni görmüşler miydi? Sanmam, belki de sanmamak düşüncemdi yahut da görülmemiş, bilinmemiş olmak…

Kendimi ne sanıyorduysam artık?

Düşüncelerimi olduğu gibi bıraktım, ortalıklarda, ortalıklara, içmeğe başladığım o mekâna. O bana farz(35) olsun istediğim güzellik benim için mekruh(36), haram, günah, yasaktı. Kim ve her ne şekilde adlandırırsa adlandırsın. Sevmekten, yâr olmaktan mı korkuyor, çekiniyordum ki? Belki…

Barmene doldurttuğum ikinci içki kadehi elimde sahile yöneldim. Onları gördüğüm şezlonga uzandım, sazdan güneşlikleri aya, yıldızlara, maviliğe siper ederek! Denizin mavisinden, yakamozlardan(37) sakınıyor olmalıydım kendimi, ya da saklıyor…

Elimdeki içki kadehi de yeterli olmamıştı benim için. Bedenimin alkole ihtiyacı vardı galiba. Unutmam için alkole doymam, vücudumu alkolle takviye etmem gerek gibi geliyordu bana.

Bacaklarıma egemen olmaya çalışarak o barmene(14) sırnaştım(38).

Bir tepsiye birkaç bardak daha dizerek dikkatlice aynı yere geldim. Gündüz bu şezlongda o da oturmuştu ailesiyle birlikte.

Onun kokusu kalmışçasına, sapıkça(39) havayı koklayıp, onu sığdırmağa çalıştım ciğerlerime. Kendimi zapt etmek arzusunda değildim. Üstelik içimden kendimi engellemek de geçmiyordu.

“Zaman her şeye kadirdir!” derler. Lâf! Zıkkımlanmakla(40) ne kadar süreyi ayık, ne kadar zamanı da kendimden geçmiş olarak geçirdiğimin bilincinde değildim.

Gece kontrolüne çıkan Güvenlik Görevlisinin; “İyi misiniz?” deyişi, daha sonrasında muhtemel değil, mutlaka onun hayali yer etti gözlerimde, üstelik de tek başına o değil.

Gözleri açıkken insanın hayal görmesi tuhaf olsa gerekti. Ben evvelden, böyle değildim ben ve ben bana olanın farkında da değildim…

Gözlerimi hastanede açtım. Kim getirmişti beni, midem mi yıkanmıştı, dinlenmiş miydim, ayıltıcı, bayıltıcı, ne bileyim ilâç türünden bir şeyler mi verilmişti, bilmiyorum. Ancak; “Ben kimim, siz kiminiz, neden buradayım, bugün ayın kaçı, saat kaç?” gibi saçmalıkları da aklımdan geçirmek abesti(41) benim için.

“Çıkarın beni buradan!” diye bağırdım. Çıkardılar, sosyal güvencemle ve kredi kartımla ne yapmam gerekiyorsa.

Bir taksi ile otele döndüm. Normal prosedür(42) ve odama çıktım. Söz vermedim kendime, ama bundan böyle “kadehlerde aramayacaktım”, bulmak istediğimi.

Üstelik “Dertten de, neşeden de, şişeden de içmemek (43)” gibi bir düşüncem vardı. “Doğan güne zaten hükmüm yoktu.(44)

Ve de kim anlayacaktı ki halimden? Ailem mi? O mu? Boş versenize! Beş altı çocuktan sonra, adımı, belki de “Son olsun” anlamında, bakaya(45) gibi “Bâki” koyan ailem mi?

Okumuş olan babam yoksa Bâki” isimli o şairden esinlenerek; “Bâki kalan bu kubbede hoş bir sâda imiş(46) terennümü(47) ile mi koymuştu ki, tüm ailem, onlar mı anlayacaklardı beni?

Ha! O mu? O kimdi ki, adını bile bilmediğim? O mu anlayacaktı ki beni? Hani olmaz ya; “Tekeden süt sağılabilir, balık kavağa tırmanabilirdi!” belki de, ben hayallerimde bile ulaşamazdım ona. Ona ulaşmayı hayallerimde bile umut etmem öylesine zordu ki!..

Sabahın oldukça ilerleyen vaktinde açık büfe önündeki taburelerin biri üzerine dalgınca tünedim. Bir soda söyledim kendime. Karaciğerimi ve midemi biraz dinlendirmemin yararlı olacağını söylemişlerdi doktorlar.

Doktor önerilerine, sigarayı bırakmam haricinde pek açık olmamama rağmen bu kez onları dinlememin yararlı olacağını düşünüyordum.

Deniz kenarında dinlenirken okumak için kitabımı alarak ayağa kalktığımda o ses çınladı kulağıma:

“Geçmiş olsun Bâki Bey! Birkaç gün öncesinden bir içki davetiniz vardı, hâlâ devam ediyorsa, bir çay ya da neskafe alabilirim.”

“Gelme artık, neye yarar?(48)” diyemezdim, yanlışlığımın yüzüme çarpılmasından üzülmüş ve düşüncelerim nedeniyle kendimden tiksinmiş biri olarak. İsmimi öğrenmiş olması da hayretimde gizli kalmıştı.

“Tabii…

Neden olmasın…?”  derken ismini bilmediğimi vurguladığımı anlamış olmalıydı.

“Ben Bihter!” dedi.

Birbirimizin yüzüne bakıyorduk. O bir şeyler söylememi bekler gibi, ben Angut gibi, şaşkın ve aptalca.

İlk adımı attığı gibi, ikinci adımı da atmak göreviydi sanki;

“Bir şey söylemeyecek misiniz? Okuduğunuz kitap ne?”

“Kerime Nadir’in bir romanı.”

“Peki, bitirince anlatır mısınız özet olarak, ya da okumam için emanet olarak verebilir misiniz?”

“Kitap sizden değerli mi? Tabii veririm, hem emanet olarak değil, temelli…”

“Teşekkür ederim!” dediğinde daha önce yanında gördüğüm o iki genç adam da yaklaşmışlardı yanımıza. Bihter onlara döndü, sanki uzun zamandır birbirimizi tanıyormuşuz gibi;

“Büyük ağabeyim Bilge ve küçük ağabeyim Bilgin” dedi.

 Ailece bir şeyler konuşulmuş muydu hakkımda, yoksa bu benim hüsnü kuruntum(49) muydu? Sezinlememde böyle bir düşüncenin kokusunu alıyor gibiydim, umursamadan da olsa. Belki de bunda beni, o kendimden geçinceye kadar içişimin sonunda hastaneye götürenlerin kimler olduğunu bilmemek kusurumun olduğunu da düşünüyordum.

Ben de elimi uzattım;

“Ben de Bâki!” dediğimde Bihter’le böyle tanışmadığımız aklıma geldi. Üstelik neskafe şirkettendi(!), yani her şey dâhil denilenin içindeydi ve ekstra para ödemeyecektim. O halde ağabeylere de bir şeyler teklif etmemin mahzuru yoktu.

“Bir şeyler alır mıydınız?”

“Hem sabahın gecikmemiş bir vakti, hem de Yeşilay tutkunu, Yeşilay’ın her türlü etkinliğine karışan bireyler olduğumuzu iddia etsek…”

“Çay-kahve-maden sodası anlamında, demek istemiştim.”

“Teşekkür ederiz, Bihter’i alıp denize gideceğiz ve bize katılırsanız seviniriz!”

“Şimdilik mümkün değil, bir-iki güne kadar belki!

“Çok geç, yarından sonra uçuyoruz!”

“Çok erken, daha doğru-dürüst tanışmadık bile!”

“Allah büyük! Tanışırız belki…”

Bihter söze karışmak gereğini hissetti;

“Neskafemi bitirip hemen sizlere yetişiyorum ağabeylerim.”

“Ben de misafir etmekte kararlıysanız, denize girmeden size katılmak isterim, izninizle tabii…”

“O halde bekliyoruz.”

Onlar gittikten sonra neye, nasıl, niçin, ne şekilde ve hangi sözle başlayacağımı bilemiyordum Bihter’e karşı. Ben ki hovarda(50) geçinen Bâki’nin eli-ayağına dolaşmış, dili-damağı kurumuştu. Bir tek kişi, yani Bihter için Homongolos(51) olmuş, dut yemiş bülbüle(52) dönmüştüm.

Suskundum, suskunlaşmıştım ya da. Devamlı olarak okuyan, okuduklarını ustalıkla beynine nakşeden(53) ve (ç)alıntılarını etrafındakilere fütursuzca(54) sergilemekten çekinmeyen biri için, yani benim için bu durumum nasıl yorumlanırdı ki? Ya da nasıl yorumlanmalıydı ki?

Beynimden geçenlere rağmen düşünemiyordum. Karşımdaki de insandı nihayet. Bihter kahvesi bitmesine rağmen bir süre daha suskunlukla bekledi ve sonrasında baktı ki bende ses-seda yok, ayağa kalktı;

“Dur! Gitme!”

Hayretle baktı yüzüme;

“Ama neden?”

“Gideceğin yere beni de götür!(55)

“Peki!”

Yan yana yürümeğe başladık sahile doğru park arasından.

Kaza ile gibi tuttum elini, çekmedi, bilakis parmaklarını geçirdi parmaklarımın arasından ve yüzünü döndürdü bana. Nefesinin ılıklığını hissediyordum yüzümde;

“Hâlâ bir şey söylemeyecek misin?”

“Ne gibi?”

“Bunu da mı benim söylememi bekliyorsun ki? İlk rastladığın günkü gibi cesur olmayı denesene!”

“Seni sevdiğimi hissediyorum!”

“Bu kadar işte! Benim ne dememi istersin?”

“Aynı sözü söylemeni!”

“Çok erken değil mi?”

“Geciktik bile. İyi ki sahilde sabahlamışım, yoksa ilgini bile çekmeyecekmişim!”

“Diyorsun! İnanarak mı?”

“Yanlışım nerede?”

“Elini sıkı-sıkı tutmamdan da anlamıyorsan pes!”

“Yani beni gördüğünde, benim teklifimde…”

“Ne vardı teklifinde?”

“Yani içtenlikle reddetmiştin beni!”

“Allah’ım şükürler olsun!”

“Öyle deme! Sen gülsen, ben bir çakıl taşıydım, ummam mümkün müydü?”

“Şimdi elimi tuttuğunda nasıl umdun, peki?”

“İlk karşılaşmamızda vakit geçirmeyi düşündüğüm biriydin, şimdi ise ömrümü paylaşmayı düşündüğüm kişisin. Umudumdaki fark bu!”

“Daha kim olduğumu bilmeden, ‘Seviyorum!’ bile demeden ‘Evlenme teklifi” gibi bir şey oldu bu!”

“Mahzuru var mı? Sen beni tanı, istersen!”

“Gerek yok! Biliyorum seni!”

“Nasıl?”

“İleride öğrenirsin!”

“Bir kez daha nasıl?”

“Hani bir yerlerde; ‘Kadının fendi, erkeği yendi!’ derler ya hani, ilk göz süzüşünde, her ne maksatla olursa olsun; ‘Sen benimsin!’ diye düşündüm. Düşüncemdeki tek fark ya da yanlışlık, ayaklarıma kapanmandı. Bunu da ben uygun görmedim, sonrasında.”

“Bana ‘Evet!’ diyeceksen, neden kapanmayayım ki ayaklarına?”

“Evet demem mümkün değil!”

“Neden? Zulüm yakışmıyor dudaklarına!”

“Evet diyecek kişiler şu anda sahilde bekliyor olmalılar. Annem, emekli bir komiser olan babam ve baba mesleğini benimseyen ağabeylerim. Onlar benim kalbimin yıllardır boş olduğunu, şu anda ise dolu mu, boş mu olduğunu çok iyi bilirler…

Demek istemem şu ki; onlar ne derlerse, sana ne söylerlerse ancak o gerçekleşebilir, yaşamım, ya da yaşamımız için…”

“O zaman gecikmeyelim, koş hemen!..”

Sonuç mu?

İnsanlar neyi umut ederlerse, eğer gerçekten hissederek istiyorlarsa umutlarına kavuşuyorlardı, muhakkak…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Asıl adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.

Bihter; Daha iyi, en iyi, pekiyi. Halit Ziya UŞAKLIGİL’in “AŞK-I MEMNU” romanındaki karakter. Romandaki karakterle, öyküdeki karakter arasında hiçbir ilinti yoktur.

(1) Endamlı; Vücut, beden, boy-bos bakımından gösterişli, cazibeli.

(2) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

(3) Keltoş; Erkekler için, başında saçı yok anlamında küçümseme anlamında kullanılan argo söz.

Kartaloş; Kadınlar için yaşının geçmişliğini ifade için küçümseme anlamında kullanılan argo sözler. 

(4) Lobi; Otel, tiyatro ya da bir yapı kapısından girildiğinde ve bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri.

(5) Uçuk Art Düşünceli; Deli, dolu, art niyetli. Saklanan  bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünceyi taşıyan.

(6) Uçkura Düşkünlük; Seksi aklından çıkarmamak, her rastlantıdan bir şeyler ummak, insanî değerlerden uzak durmak.

(7) Gelecek de (Gelecekte değil) bir gün gelecek; “Gelecek” dediğimiz önümüzdeki zamanın bir süre sonra geleceğinin ifadesidir. Geleceğin umududur ki, “Gelecek” anlamında yorumlarsak “gelecek” geldiğinde, şimdiyi yaşıyor olacağımızdan “Gelecek” yerinde duracaktır. Sözü; “Gelecek gelecek” şeklinde değil, “Geleceğin geleceği” şeklinde yorumlamak doğru olacaktır. Erol KARATEKİN Beklenen gün gelecekse çekilen çile kutsaldır. Victor HUGO Gelecek de bir gün gelecek… Gelecek geldiğinde “Şimdiki zaman” olacak ve gelecek yine gelecekte… Che GUAVERA

(8) Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak.

(9) İltimas; Yasa ve kurallara aykırı bir biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları çiğneyerek birine arka çıkmak. Birine herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik tanıma. Torpil de denebilir.

(10) Nano; Grek lisanında “Cüce” anlamında. Arkasından gelen şeyin milyonda birini ifade eden bir terim (Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir.  Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. [ns-nsec-n] şeklinde gösterilir

(11) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

(12) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek, Olmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).

(13) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.

(14) Barmaid; Barlarda içki hazırlayıp sunan bar sorumlusu, bar tezgâhtarı bayan.

Barmen; Barlarda içki hazırlayıp sunan bar sorumlusu, bar tezgâhtarı bay.

(15) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(16) Şapır-Şupur, Şapır-Şapır; Öperken, ya da yemek yerken çıkarılan ses.

(17) Ar Damarı Çatlamak; Utanç duymaz olmak, utanılacak işleri hiç utanmadan yapar olmak.

(18) Edep; İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…

Erkân; Yol, yöntem, temel, esas.

Terbiye; Eğitim, görgü. Toplum kurallarına uygun davranış.

(19) Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.

(20) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.  SOCRATES (Sokrat; Milâttan Önce 469-399 yılları arasında yaşamıştır.)

(21) Halt Yemek (Etmek, İşlemek); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

(22) Duba Gibi; Çok şişman.

(23) Eğecekte-Delecekte; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz..

(24) Göz Hapsinde Tutmak (Göz Hapsine Almak); Gözlemek, gözlem altında tutmak. Hiçbir hareketini gözden kaçırmamak.

(25) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan,  geçici, muvakkat, takma.  Yerini bulamamış,  uyumsuz, belli belirsiz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış.  İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.

(26) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, (Bazı kaynaklarca Mustafa Nafiz IRMAK’a ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.

(27) Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir.

(28) Self Servis; Kafeterya, lokanta, mağaza gibi yerlerde alıcının, görevli bir satıcının aracılığı olmaksızın kendine hizmet ettiği satış yöntemi. Seç al.

(29) Panorama; Yüksek bir yerden bakılınca göz önünde uzanan geniş genel durum ya da görünüm.

(30) Hazzetmemek (Haz Etmemek); Hoşlanmamak, tat almamak, haz duymamak, keyif almamak.

(31) Sap; Öyküdeki anlamı sap gibi işe yaramaz bir halde durmak. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.  (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)

(32) Mahcup; Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.

(33) Biraz kül, biraz duman o, benim işte … diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Şiir ya da Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi;  Avni ANIL’a ait olup eser Nihavent Makamındadır. Bir bölümünde; “Bir alev halinde düştün elime, hani ey gözyaşım akmayacaktın” sözleri yer almaktadır.

(34) Canım doya doya, sarhoş olmak istiyordum… “Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un “ diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Şiiri; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Güftesi (düzenleme olarak); Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicazkâr Makamındadır.

(35) Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

(36) Mekruh; Haram gibi kesin ve bağlayıcı olmamakla birlikte yapılmaması istenen, hoş görülmeyen, beğenilmeyen şey.

(37) Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek.

(38) Sırnaşmak; Sırnaşığa yakın bir davranışta bulunma. Rahatsız etme. Sıkıntı verme. Musallat olma.

(39) Sapıkça; Tavır ve davranışlarıyla tedirgin ederce, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymaksızın rahatsız etme.

(40) Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.

(41) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(42) Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.

(43) Kimi dertten içermiş, kimi neşeden…  Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(44) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.

(45) Bakaya; Art sıraya kalmak, geride olmak, yetişememek.

(46) Şair Bâki’nin dizeleri; “Avâzeyi şu âleme Davut gibi sal, / Bâki kalan bu kubbede bir hoş sâda imiş” şeklindedir” (Âvaze; yüksek ses, nara anlamındadır).

(47) Terennüm; Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme, genelde kuşlar için şakıma, ötme, anlatma, ifade etme anlamlarında kullanılan bir kelime olup, öyküde mecazi anlamda kullanıldığı açıktır.

(48) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni,  / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?Necip Fazıl KISAKÜREK, “BEKLENEN” ilk kıta.

(49) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

(50) Hovarda; Geçici aşkları olan, çapkın. Zevki için para harcamaktan çekinmeyen kimse.

(51)  Homongolos: Yaptığım araştırmalarda; *  Lügate göre; “Kadın Sevmeyen” demek, * Genel anlamda; “Kadın Düşmanı” demek, *Tıpta; “Cüce” demek, *Aslında çirkin bir kayabalığı türü, *Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” isimli romanındaki başkahraman, *Şefik ATAY’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS), *Ali ERCAN KILIÇ’ın bir şiirinin adı  (HOMONGOLOS MANİFESTO), *M. Zati ALTAY’ın bir öyküsünün adı  (HOMONGOLOS’UN SONU), naçizane öykülerimden birinin adı da; “HOMONGOLOS” idi. *Mehmet AKTAŞ isimli Şairin “ANNEM” isimli şiirinin sonunda; “Homongolos’tan çirkin olsam da / Hep senin gözünde kraldım annem” olarak geçmektedir.

(52) Dut Yemiş Bülbüle Dönmek; Susmak, konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek, sesi çıkmaz olmak.

(53) Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.

(54) Fütursuzca; Aldırış etmeksizin, aldırmayarak, önemsemeksizin, çekinmeksizin.

(55) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)