“Savaşın en kanlı günlerinden biriydi.
Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutmayacak ateş yağmuru altındaydılar.
Tam siperden dışarı doğru bir hamle yaptığı sırada başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti;
‘Delirdin mi? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Artık onun için yapacak hiçbir şey yok. Boşuna kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!’
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarı attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker, yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.
Siperde kalan arkadaşı dedi ki;
‘Sana ‘Değmez!’ demiştim! Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın!’
‘Değdi!’, dedi, gözleri dolarak asker;
‘Değdi? Nasıl değdi? Bu adam ölmüş, görmüyor musun?’
‘Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için.’
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı;
‘Geleceğini biliyordum! Geleceğini biliyordum!’”
Bu bir öykü…
Hatta Çanakkale Savaşında bizzat yaşandığını söyleyenler de, yazanlar da oldu, ama elimde kesin bir delil olmadığı için ben bu söylem için iddialı değilim.
Ama benim babamın, arkadaşıyla, belki de aynı sözleri söyleyerek, aynı öyküdeki gibi, ancak farklı olarak ikisinin de aynı terör olayında farklı zamanlarda arka arkaya şehit olduklarını, kendisine de, onların şahadetlerinde yanlarında bulunup gazi olan arkadaşlarının anlattığını anlattı annem.
O gazi amca halen yaşıyorsa “Allah selâmet versin!” eğer yaşamını yitirdiyse; “Allah rahmet!” etsin, demek boynumun borcu.
Çünkü o derin acı sırasında o amcanın adını, adresini almayı akıl edememiş annem.
Babamın şehit arkadaşının bedeni, kendi bedeni ile yan yana idi, şehitlikte. Birbiriyle hiçbir ilintileri(1) olmamakla birlikte memleketlerinde erken evlenme geleneğine uygun olarak erken evlenmişler, sonrasında para kazanmak için geldikleri koca köyde, iş yerinde arkadaş olmuşlar.
Bunda aynı gecekondunun iki ayrı hanesinde oturmalarının etkisi de olsa gerekti, bence.
Annem hatırlamadığını söyledi, ama sanırım öncesinde, belki de aynı gecekondunun çatısını paylaşmalarının ardından, aynı işyerini paylaşmaya yöneldiklerini düşünüyorum bu çağlarda ben.
Söylemek gerekli mi bilmem, ben tam olarak hatırlayamıyorum ama üç yaşımda bile değildim, onları yan yana defnederlerken. Annemin, onun yanında bir teyzenin gözyaşlarıyla, benden küçük bir kızcağızın şaşkın bakışlarını hatırlıyorum, Türk Bayrağına sarılı tabutlar açılıp, kanlanmış kefenlerle babalarımız yerlerine yerleştirilirken.
Babamla amca arasında tertip farkı varmış. O zamanlarda, hatta takip eden zamanlarda akıl erdiremediğim, ama şimdilerde bildiğim. Babam belki doğumundaki ay farkı nedeniyle bir dönem önce gitmiş askere.
Sonra o amca dağıtım olmuş, hemen yakınındaki birliğe. Hafta sonlarında görüşüp dertleşiyorlar, birbirine gerekli haberleri iletiyorlarmış. Şahadetlerinin gerekçesi ise günler süren aynı operasyona birlikte yönelmeleriymiş!
Söylediğim gibi babam amcaya göre daha erken evlendiği için ben o küçük kızdan biraz büyüktüm. Amca, kızı doğunca, sevgisinin belirtisi olarak;
“Usta!” demiş babama. Artık ustalığı nereden geliyorduysa babamın, bilmiyorum, “Büyüyünce, eğer gönülleri de uyuşursa bu kız, senin oğlanın! Söz, ama öyle ‘Beşik kertmesi(2)’ gibi bir şey geçmesin aklından!” demiş.
Babalarımızın her ölüm yıldönümlerinde mezarlıkta karşılaşıyorduk onlarla ailece, son birkaç yıl haricinde. Çünkü üniversiteyi kazanmıştım, dışarıda.
Ha! Şimdi şöyle bir sual gelebilir akla, “Nasıl geçiniyorduk?” diye. Annelerimiz köylerine dönmüşlerdi, şehir yaşamının zorluklarını göz ardı edemedikleri için. Babamın da, o amcanın da memleketlerindeki atalarından kalan iratları(3) onların kendilerine de, bizlerin kendimize de yetiyordu.
Yaz tatillerinde benim köydeki komşulara angaryalara(4) gidişim, kış için çalı-çırpı toplamam, inşaat, irat toplama, hasat-harman işlerinde komşularımıza yardımlarım katkı yapıyordu bütçemize.
Sanırım o küçük kız da köyünde bir şeyler yapıyor olmalıydı…
Yaşım ilerledikçe çalışma konularım da artmıştı, çünkü okuyordum ve şehirde parasız yatılı bir okulda idim. Zaten şehit çocuğu olarak bir kısım önceliklerim vardı, inkâr etmemem gerek. Acıma değil, sadece “Avantaj” diye nitelendirmem daha doğru olacak.
Muhtemeldir ki aynı avantajı benim nazarımda hâlâ büyümeyen o küçük kız da kullanıyor olmalıydı.
Hep küçük kız, hep ben diyorum, adlarımızı söylemem uygun olacak herhalde. Bizim köyde besili bir boğamız varmış, köyden şehre inince babamın satmaya zorlandığı. O boğanın ismi “Efe” imiş. Artık babam o boğaya özlemini yatıştırmak mı istemişti, yoksa benim o boğa gibi, o boğa kadar güçlü olmamı mı dilemişti, bilemiyorum bana “Efe” ismini vermişti.
Bu kız doğunca, hele ki arzusunun şekillenmesini istercesine amca da kızına “Ece” ismini koymuştu. Gerçekten doğduğunda da, ilerleyen zamanda da kraliçe idi o, tuhaftır ki babalarımızın, daha doğrusu babasının dileği hilâfına(1) hiçbir yakınlık duymuyordum başlangıçta ona karşı.
“Merhaba! Merhaba!” o kadar işte, şehitlikte karşılaştığımızda.
Bir bakıma malım, istikbal garantim gibi görmemin etkisi olabilir miydi, bu yaşam şeklinde, üstelik hiçbir şey bilmeden? Malûm ya “Eldeki bir, gelecek ikiden daima hayırlı!” idi.
Benim duygularım böyle idi de, ya onunki? Bilemezdim, hem bilmiyordum da! Hem daha üniversite bitmemişti; ne demekti “El işte, göz oynaşta tavırları?”
Hem senede sadece bir kere karşılaşarak!
Bizim yaşadığımız köy, öğrenimime devam ettiğim şehre ve şehitliğe çok yakındı. Annem bazen aklına estikçe haber salardı, “Geliyorum karşıla!” diye. Şehitliğe gider, okuyup, üfler, dua ederdik, son köy otobüsüyle de annem köye dönerdi gerisin geriye.
Ece’nin annesi de aynı şeyi yapar mıydı, bilmiyorum. Ama bildiğim şey, genç yaşlarında dul kalmalarına rağmen tekrar evlenmek akıllarının ucundan bile geçmemişti ikisinin de.
Bu arada dile getirmem gerek ki; hani şehit çocuğu olmanın avantajları diye bahsetmiştim ya! Eklemeliyim ki Devlet Baba bize şehit maaşı bağlamıştı, az-uz da olsa bu bize yetiyordu, ele avuç açmıyorduk.
Şöyle demem daha doğru olsa gerek, şehit maaşı yetiyordu bize, irat ve komşularımıza yardımla elde ettiğimiz katkılar, birikimlerimize ve daha iyi yaşamamıza neden oluyordu.
Bir köy evi olmasına rağmen evimizin elektriği-suyu vardı içinde. Annem kiler gibi kullansa da bulaşık makinemiz bile vardı. İlerde, biraz daha büyüyünce, herhalde bunun anlamı “Biraz daha biriktirince” olsa gerekti, annem bana bir de araba alacaktı, ikinci el de olsa.
Köyde Muhtar Emminin arabası vardı ya, onun çocuğu onu, anasını her daim istedikçe şehre götürüyordu ya, garibim annem de her daim babamı ziyaret etmek, her daim beni görmek için aynı şeyi arzuluyor gibiydi, ama çekincesi nedeniyle ne muhtardan isteği, ne de arabamız olmadığı için ehliyet almak için çabası vardı.
Ve bilmediğim şey Ece idi. Ne yapardı, nasıl yetinirdi, okuyor muydu, nerede hem? Dediğim gibi Şehitlikte “Merhaba! Merhaba” deyişimiz dışında, dışarıda birbirimizi görsek, birimizden biri tanıyıp da seslense ötekisine, ötekisi (yani) muhtemelen de ben; tanıyamazdım gibime geliyordu onu.
Gerçekten öyle miydi? Zaman nelere kadir değildi ki?
Ve zaman neleri yaşatmayacaktı ki sessizliğinde?
Aradan geçen zaman ne kadardı, biz kaç yaşlarımızdaydık? Bilmiyordum. Ancak bildiğim şuydu; Mezun olmuştum üniversiteden.
Devletim hemen öğretmen ihtiyacı olan bir okula atamıştı beni, uzak, çok uzak illerden birine. Üstelik bir süreliğime de askerlik görevimi ertelemiştim. Hani buna “Tecil ettirmek(6)” diyorlar, ya da bakayaya kalmıştım(6), o şekil yani.
Okulum teknik bir lise idi ve Matematik Öğretmeniydim, Orta Anadolu’nun o şirin illerinden birinde. Hem yaşadığım…
Bir yılın nasıl geçip tükendiğini anlayamadım. Öğrencilerimden oldukça büyük bir bölümü maalesef benim çabalarıma, okulda derslerden sonra bedelsiz olarak eğitim vermeme rağmen başarılı olamamışlardı.
Ola ki bunda benim bir kusurum olduğunu düşünen Bakanlığım, beni bilgilendirmek için merkeze çağırmıştı, oryantasyon(7), uyum, mesleğe alıştırma, ya da tekamül(7) kursu diyebileceğim bir kurs için, ya da her ne deniyorsa öyle bir şey için yani.
“Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı!(8)” Varsa üniversitede öğrenip bilgilenmekte eksiğim, eksikliklerim bilip öğrenmeli ve öğrencilerimi ona göre başarılı bir şekilde eğitmeliydim.
Seminer, kurs, mesleğe alıştırma, uyum, ya da ilerleme eğitimi…
Adına her ne deniyorsa ona katılmakta hem aceleci, hem de özlem doluydum. Çünkü dediğim eğitim üniversiteyi okuduğum yerin bir salonundaydı ve ben uzun bir süre sonra annemi görecektim.
Bak! Bak hele! Büyüklerimiz ne düşünüyordu benim için, ben neyin telâşındaydım?
Eğitim verdiğim okulumda benim gibi öğretmenlerin kaldığı bir pansiyon olduğu için, ev tutmamış, dolaysıyla da annemi yanıma almamıştım, alamamıştım değil. Ben kendime yetiyordum, annemse kendisine…
Unutmasam da, unutmam gereken her şey aklımdan çıkmış, itilmiş gibiydi bir yerlere, ta ki eğitimin başladığı güne kadar. Programda incelememe rağmen hiç dikkatimi çekmemişti, ama eğitimin ilk ve çeşitli bölümlerinde öğretmenimiz yahut da yönetmenimiz Ece idi. Ben onun bu kadar iyi ve çabuk yükselmesine akıl erdirememiştim.
Oysa ermeliydi. Çünkü bildiğim en önemli nedenlerden biri; onun benden çok zeki ve hatta akıllı olmasıydı, Allah vergisi olarak. Benden sonra üniversiteden mezun olmasına rağmen (tahminen tabiidir ki) hemen yılı içinde kendisini kabul ettirmişti. Belki de uzmanlık çalışmalarına devam ediyor da olabilirdi, bilemezdim.
Üstelik…
Üstelik ne? Kıskanıyor muydum yoksa onu, daha ilk çalışmamıza başlarken?
Seminerin ilk gününde, ilk derste, yani başlangıçta; “Tanışalım!” dedi öğretmenimiz. Evet, “Öğretmenimiz!” dedim. Bize ders vereceğine göre, başka nasıl adlandırabilirdim ki onu?
Masasından teker-teker isimlerini okudu, seminere katılanların. Tüm öğretmen öğrenciler(!) ayağa kalkarak kendilerini ve geldikleri yöreyi, öğrencilerini, başarı kıstaslarını(9) anlattılar, kısa-kısa. O da hepsine ayrı-ayrı “Teşekkür ederim!” dedi.
Benim ismimi en sona bırakmıştı okuduğu listede. Sonrasında;
“Tuhaf bir tesadüf mü desem, şanslı bir rastlantı mı, siz karar verin!” dedikten sonra; işaret ederek “Efe yanıma gelir misin?” dedi.
Utanmış gibiydim yanına geldiğimde;
“Efe ve ben aynı gecekonduda doğmuşuz; Efe benim ağabeyim sayılır. Ve ikimiz de aynı operasyon ya da olayda şehit olan iki babanın çocuklarıyız. Bu nedenle olmaz, ama ola ki ona egoistçe(10) biraz fazla ilgi gösterdiğimi düşünürseniz, buna üzülürüm. Buna Efe de izin vermez, aynı üzüntüyü yaşar zaten. Şimdi; kardeş-kardeş konularımıza başlayalım mı? Ne dersiniz?”
Hepimiz, daveti üzerine teksir edilmiş belgeleri, bir çanta halindeki bloknot ve kalemleri yanındaki karton kutudan alarak yerimize oturduktan sonra, Ece dersine başladı.
O anlattı, bizler takip ettik, o söyledi biz not aldık, akşama nasıl ulaştığımızı anlayamadık gerçekten.
Ders bitip de herkes adreslerine yöneldiklerinde ben masamda, o masasında birbirimizi bekliyorduk sanki;
“Hafta sonunda önce annemi ziyaret edip, onu aldıktan sonra şehitliğe gideceğim. Sen de gelmek ister misin öğretmenim?”
“Sadece eğitim sırasında ‘Öğretmenim!” demeyi denesen!”
“Peki, başka zamanlarda?”
“Tercihine kalmış, ‘Arkadaşım, kardeşim, Ece… Her ne şekli tercih edersen…”
“Peki, öyle diyeyim!”
“Düşündüğün konuyu da karşılıklı konuşmamızın uygun ve yararlı olacağını düşünüyorum. Sırf babalarımız mezarlarında huzurlu olsunlar diye sevgisiz, aşksız, görücü usulü gibi birlikteliği uygun görür müsün? Sence mantıklı mı?”
“Arkadaşın ya da gönlünde biri varsa, tabiidir ki mantıksızdır, benim için de…”
“Mantıksızlığın izahı için mutlaka gönlümün sahipli mi olması gerek?”
“Bu senin hayatın! Müdahale etmeğe asla hakkım yok!”
“Hayır! Yanlışım, hatam olursa, ya da iyi karar veremiyor olursam, beni büyüğüm olarak ikaz etmek, müdahale değil, senin görevin, mecburiyetin Efe. Sanırım babalarımız da bunu önermek istemiş olmalılar…”
“Uzatmak istemiyorum bu konuyu Ece. Bana ayırdığın, ya da ayırmayı düşündüğün vakit olursa uzatabiliriz konuşmamızı. Hafta sonu için Şehitlik Ziyareti kararınızı belirtirseniz, size yardımcı olmaya gayret ederim.”
“Siz? Yani siz, sen yerine? Yani şimdi küstün mü?”
“Ne haddime?”
“Kucaklasam, barışır mısın?”
“Ne haddime!” dedim.
“Küsmedim ki! Hem küsmeğe de hakkım var mı ki? Ama bana sarılmak, kucaklamak istiyorsan ki, bunu ben de isterim, o zaman izin ver, ben seni kucaklayayım!”
“Suratını asmadan ama…”
“Peki, sevgiyle…”
“Nasıl yani?”
“Dünyamda asla kimsenin olmadığının ispatı gibi…”
“Ben dâhilim yani asla kimsenin olmadığı kavramı içine?”
“Bilmiyorum. Çocukluğumda yerleşmişsin gönlüme, farkında değildim, ta ki annem anlatıncaya kadar…
Ve bildiğim şu ki, gönlümde kimse olmayacak!”
“Buna sevgi diyebilir misin?”
“Sen karar ver Ece! Ben, beni sana sunuyorum, ister al kabul et, ister çöpe at! Karar senin!”
“Acı konuşma!”
“İçimden geçeni söyledim. Ha? Diyebilirsin ki; ‘Karşılaşmasaydık!’ Diyeceğim şu olurdu, askerden döner dönmez arayıp bulacaktım seni ve kalbin boşsa o zaman sunacaktım beni sana…
Ama şimdiki karşılaşmamız Allah’ın bir lütfu, sen inanmıyor olsan da. Yarınki derse kadar Allahaısmarladık Ece! Günün aydınlık, gecen huzurlu olsun!”
Ece’nin; “Âmin, sana da Efe!” demesini duymadım, acelem varmışçasına arkamdan biri kovalıyormuşçasına kapıya yönelmiştim.
Ece nasıldı? Ben içimi dökmüştüm, yılların birikimini, farkında olmadığımla. Peki, o?
Rutin(11) devam eden derslerle ancak hafta sonunu getirebilmiştim, ne anlatılanlardan, ne de teksirlerden. Not tutmak yerine akşamları ranza arkadaşımdan kopya çekmeyi yeğlemiştim.
Her dersten sonra sınıftan ilk çıkan ben oluyordum. Ece, Şehitliğe gidip-gitmeme konusunda herhangi bir bilgi vermemişti. Utanarak da, duygusallaşmış olarak da olsa beni, ne konuşmamız, ne de Şehitliğe gelip-gelmemesi ilgilendirmez olmuştu.
Annemle söyleşmiş, sözleşmiştim. Şehitlikte öğle öncesinde buluşacak, beraberce yemek yiyecek ve sonrasında köye beraber dönecektik…
Şehitliğe biz girerken o çıkmak üzereydi. Karşılaşmamız doğaldı, ama ayrıcalığını sergilemesini anlayamamıştım. Annemin elini öptü, eğilip;
“Yıllar sonra karşılaşmamız güzel bir tesadüf, acı içinde olsak da. Nasılsınız teyzeciğim?”
“İyiyim kızım! Ya sen, annen?”
“Acı patlıcanı kırağı çalmaz teyzeciğim, babamı yitirmemizden sonra nasıl ve ne kadar iyi olmamız gerekiyorsa, o kadar iyiyiz. Sen nasılsın Efe? Gözükmedin uzun süre!” derken sarıldı.
Oysa ayrılışımızın üzerinden yirmi dört saat bile geçmemişti.
Ondan, ders öğretmenim olduğundan anneme bahsetmediğimi anlamış ve bunu bana hissettirmek istiyor gibiydi, sanki.
Ayrılırken kulağıma fısıldadı;
“Notum var, ara!”
Mezarlarımızın ikisinin de üzerleri sulanmış, şehitlerimizin toprakları üzerlerinde kırmızı-beyaz karanfiller vardı. Babamın mezarının üzerinde, karanfillerin altında beyaz bir kâğıt parçası görünüyordu. Anneme hissettirmeden almak gayretini yaşadım, arkamı dönüp okudum;
“Seni üzdüm, bağışla, beni ara ki, özür dileyeyim!” yazısı ile bir cep telefonu numarası kayıtlı idi, notta.
Be güzel kız! Madem üzüldüğümü hissettin, neden elimi tutmadın ki, ümit vermek için değil, eski bir tanıdık gibi, hiç olmazsa.
Neden beni yokluk dünyama acımasızca itekledin ki? Hiç olmazsa şu anda, sevgin olmasa bile iğreti(12) olarak değil, içtenlikle eski bir komşu, tanıdık gibi kucaklasaydın ya.
Kahırlanmıştım, kahırlıydım. Ömrümü boşu-boşuna tüketsem bile, asla ve asla dizlerine kapanmayacaktım.
Devam etmedim eğitime. “Beni askere alın!” dedim, Askerlik Şubesine gidip.
Dağıtım zamanına denk gelmiş olmalıydım, hemen sevk ettiler beni yedek subay olarak.
Resmi bir dilekçe yazdım, “Askere gidiyorum!” diye. Bunun dışında kimseye haber vermemin gereği yoktu, annem dışında.
Kısa bir eğitimden sonra, tesadüftür ki, Nüfusa Kayıtlı Olduğum Yer mi etkili olmuştu ki, babamın askerlik yapıp şehit olduğu birliğe yönlendirilmiştim.
Babam gibi ben de bir operasyona çıksam, 8–10, hatta daha fazla teröristin canına okuyup, gebertsem, sonra da kör bir kurşunla şehit olsam diye düşündüm.
Oysa rutin geçti günlerim, uzunca bir süre.
Anneme bile adresimi belli etmemiş, yazmamıştım. Sağ olsun astsubay arkadaşlardan biri, ricam üzerine; “İyiyim!” haberlerini yazdığım mektuplarımı postaneye atıveriyordu.
Çıkmıyordum karakoldan, kışladan dışarı. Hem gereği, hem de ihtiyacım yoktu. Askerimin başında olmalıydım, her daim, yüzbaşı komutanımla birlikte.
Bir gece ansızın silâh seslerine boğulduk. Önemsizdi, çünkü her zaman hazırdık ve ellerimiz tetikte idi.
Yüzbaşım ilk savunmadan sonra; “İleri!” dedi, kendisi öne atıldı, ben arkasından, askerlerimiz cesurdu çünkü. Ama yüzbaşım ve ben sağımıza, solumuza özellikle de bastığımız yere dikkat edemeyecek kadar ilerideydik.
Birden bir patlama oldu, yüzbaşımın havaya parçalar halinde yükseldiğini gördüm, sonrasını hatırlamıyorum.
Künyelerimiz belliydi. Bir hastane odasında açtım gözlerimi, nasılı, nedeni, niçini ve geçen zamanı bilmeden, farkında olmadan. Annem başucumdaydı.
Yine çeşitli sorularla bezenmiş gönlüme göre, inanmak güç olacak bir şekilde o, yani Ece de annesiyle birlikte ayakucumdaydı, beyazlıklar içinde.
Öylesine doluydu ki gönlüm; onu görür görmez “Ece’m!” diye sarılmak geçmişti içimden. Belki o mayının patlaması aklımı başıma devşirmeme engel oluyordu, belki de narkoz-markoz, ilâç-milâçların tesiri olsa gerekti düşüncelerime egemen olan.
Ancak Tanrının beyin dediği bir şey vardı kafamın içinde, beni engelleyen.
Öncelikle gözlerimi, yüzümü, başımı, kollarımı, ellerimi yokladım, teker-teker, ayrı-ayrı. Hepsi yerlerindeydi.
Öyleyse neden yatıyordum ki burada? Rehabilitasyon(13) için miydi acaba burada kalışım? Bilemiyordum. Ellerim gayri ihtiyari bacaklarıma yöneldi…
Allah’ım! Sol bacağımın dizimden sonrası yoktu. Nasıl olurdu, ben daha askerliğe alışmamış, doyamamıştım bile.
Yüzbaşım?
O da babam gibi şahadete ermişti, hem de anında.
İşaretleşmeler mi olmuştu, yoksa bana mı öyle gelmişti, bir şeyler mi vardı, bilmediğim, anlamadığım, yoksa dalgınlığımda hüsnü kuruntum(14) muydu yaşadığım? Gene bilemiyorum. Annem ve Ece’nin annesi dışarıya çıkmışlardı. Ece bu kere başucuma gelmişti;
“Duyarsan, işitirsen geleceğini biliyordum, umuyordum değil!” dedi.
Elimi tuttu;
“Doğduğumdan, yani başlangıçtan beri senin olduğumu hissetmemen, bilmemen, seni sevdiğimi anlamamanın yanlışlığını anlaman için illâ ve mutlaka bu durumda mı olmalıydık?”
“Diyorsun, acıyarak ve buna benim de inanmamı bekliyorsun, öyle mi?”
“Seni hiç unutmadım, seni hep sevdim, hep aklımda tuttum, babalarımız söz vermemiş olsa bile seni arayıp bulacaktım bir gün ve sana talip olacaktım, kadın başımla, utanmadan, sıkılmadan…
Çünkü senden, sevginden öylesine emindim ki, şehitlikte karşılaşmalarımızda mezarlardan çok bendeydi gözün çünkü. Gözünün hep bende olduğunu bilmemem mümkünsüz müydü ki? Ben de aynı gözle sana baktığım için değil miydi?..
Ellerimi tutardın, başlangıçtan son ayrılış anımıza kadar. Sıcacıktı ellerin, ellerine sığınırdım, teselliyi arardım avuçlarında. Hiç hissetmedin mi ki, dönüp gittin, zamana ihtiyacımız olduğunu hissettirmeme rağmen?”
“Peki, ilk ders sonunda ‘Elimi tut!’ dediğimde…”
“Elini uzattın mı ki tutaydım?”
“Uzatmadım mı?”
“Uzattın mı?”
“Gerçek mi?”
“Hatırlamaya çalış!”
“Gerek yok, acımanı gözlerinde hissediyorum.”
“Nasıl?”
“Bunu sen bilemez, anlayamaz, hissedemezsin Ece!”
“Anlarım, şöyle değişik bir şey düşün istersen. Beni sevdiğini biliyorum. Artık nasıl deniliyorsa; çok, deliler gibi, çılgınlar gibi, yaşamının benden sonrasına boş verecekmiş gibi… Bensizliği kesinlikle düşünmeyeceğini de. Hatta her zaman söylediğini annenin kulağıma fısıldadığı o şarkıyı da kimin için söylediğini biliyorum;
‘Hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter!(15)’ Bu şarkıda ‘sen’ dediğin, inançla söyle benim, değil mi?”
Cevabımı beklemedi, neler biliyordu yaşamım hakkında? Devam etti;
“Şimdi söyle bana: Bu yatakta yatan sen değil de herhangi bir nedenle, meselâ kanser denilen bir illetle(16) yatan ben olsaydım…”
“Ağzından yel alsın Ece!”
“O halde dinle, vazgeçer miydin benden?”
“Asla…”
“Peki benim ne dememi, ne söylememi beklersin?”
“Asla demeni…”
“Beni, benden vazgeçmeyecek kadar sevdiğini, bir gün mutlaka bana geleceğini biliyordum zaten…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Olayın, öykü değil, gerçek olarak şekillendiğini söylemeyi uygun gömüyorum. Dileyenler internetten gerçeğe ulaşabilirler. Bu kadar basit!
(1) İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.
(2) Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.
(3) İrat; Gelir, gelir getiren mal. Taşınmaz, mülk. Yöresel olarak ürün, mahsul. Sebze ve meyvenin toplanıp eve pazara getirilmesi, götürülmesi.
(4) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).
(5) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.
(6) Tecil Yaptırmak (Ettirmek); Ertelemek, tehir ettirmek.
Bakaya Kalmak; Askere gitme vakti gelmesine ve herhangi bir tecil işlemi bulunmadığında askerlik yoklamasını yaptırmamak, askere gecikmiş olarak gitmek.
(7) Oryantasyon; Yönlendirme, yön verme, kılavuzluk etme. Tamamlama.
Tekâmül; Olgunlaşma, olgunluk. Gelişme, gelişim. Evrim.
(8) Çeşmi insaf kadar kâmile mizan olmaz / Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz. Talib-i KADİM. “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” anlamını taşır.
(9) Kıstas; Kriter. Ölçüt. Bir şeyi, bir testi, bir etkinliği, nesneyi değerlendirirken başvurulan ölçü ya da kural.
(10) Egoistçe, Bencilce. Öncelikle ve özellikle kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkamlık, egoizm ve bencillik öğretine inanma şeklinde.
(11) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.
(12) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat, takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, belli belirsiz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
(13) Rehabilitasyon; Bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağlık, bakım ve eğitim işi. Kaybedilmiş hareket kabiliyetinin kazandırılmasına yönelik tedavi denebilir.
(14) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(15) Hiçbir Şeyde Gözüm Yok, Sen yanımda ol yeter… diye başlayan Türk Sanat Müziği esrinin Güfte ve Bestesi; Fethi KARAMAHMUTOĞLU’na ait olup Hicaz Makamındadır.
(16) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.