“Bekârlık Sultanlıktır!” diyen bir kimse, kısaca “Yanlış söylüyor!” diyeyim, kaba söze kaçmadan. Aslında “Bekârlık Rezilliktir(1)!” olsa gerek sözün aslı. Ha! Evli miyim? Boş versenize siz? Aleyhinde değilim anlaşılacağı üzere.

Ama hani bazı insanların fobileri(2) vardır ya hani, buna kendimi uydurayım bari “Evlilikfobi(3)!” diye. Yahut da şöyle uydurmaya çalışayım: “Naevlilikfobi(3)! bievlilikfobi(3)!

Yakıştı mı? Herhalde yani!

Galiba aklımdan hep uzaklaştırmayı düşündüm evlenmeyi.

Yoo! Öyle çevremde kötü örnek yok, asla. Çevremde görünenlerin tümü mutlu, mesut, çoluklu-çocuklu, bana göre! Belki de benim “Gönül Sultanım(4) diyebileceğim birine şu ana kadar rastlayamayışımın etkisi olabilir mi?

“Korkunun ecele faydası yoktur(5)!” derler, eğer ki rastlayabilseydim; “Hayat arkadaşım şu olsun!” diyebileceğim birine, sorunumu anında çözerdim, tabiidir ki “Hayat arkadaşım ol!” dediğim kişi de beni hayat arkadaşlığına kabul ederse. “Aranmakla bulunmaz, meğerki rastgele(6)!” örneği…

Neden mi başladım satırlara böyle? Hani bilinir, okul, askerlik biter ve iş devresi başlar, tıpkı benim yaşadığım gibi. Evden, anadan-babadan-kardeşlerden uzaklaşılır, doğduğun değil, doyduğun yere, yani “Gurbet(7)” dediğin yere gidersin ve orada yalnız yaşamak zorunda kalırsın, mutlaka ve mutlaka ve aheste aheste(*).

Üstelik çıplacık(9), birkaç iç çamaşırı, gömlek vs. ile. Kendine ait özel bir çay ya da su bardağın bile yoktur bu yaşamda. Bu nedenledir işte söze bu şekilde başlangıcım…

Öncesinde gittiğin yörede bir otel odasına sığınırsın, o otel odası ağır gelir sana. Maaşının çoğu gider, otele, yemeğe…

Sonrasında bir dost, arkadaş evine nakledersin kendini, dosta ağır gelirsin bu kez, tahammülsüz olursun.

Sonrasında eş-dost yardımıyla, 1+1, kombili bir eve gelirsin çıplak, çıplacık yine. Ev sahipleri iyidirler-hoşturlar, tontondurlar ve fakat en önemli tarafları yalnızdırlar.

Öncesinde mecburen, sonrasında peyderpey(10) tamamladığın her şey senindir, yalnızca senin, o “Yuvam” diye vasıfladığın evde.

Bir-iki ufak-tefek(11) katkı, ev sahibi kendi evinde kullanmadığı fazla eşyalarını vererek içtenlikle destek olur sana. Önemli değildir, katkı yaptıkları şudur-budur. O iyi ev sahipleri, karı-koca her ikisi de “Oğlum!” diyerek birikmiş özlemleriyle bana sarılıyorlarsa, daha da mükemmelini aramak, istemek hıyanet(12), hainlik olurdu.

Ev sahiplerinin biri, büyük olan, oğlan şehit olmuş, diğeri ağabeyinin şahadetinden sonra yâd ellere(13) atmıştı kendisini. Bu nedenle ben onların özlemlerine anlam kazandırmak mecburiyetinde hissediyordum kendimi.

Beni de “Yâd eller almıştı”, ama “Taşlara çalmamıştı beni.(13) Belki kısmen yeteneklerim, muhtemelen de zekâm sayesinde merkezde iş olarak iyi bir konumda yer edinmiştim.

Takdir görmek ve karşılığında, hiçbir arka-çıkış görmeden, kaba anlamda “Torpil(14) Gösterisi” olmadan yükselmek hoş bir şey olsa gerekti. Ben, bu gerçekliliği yaşıyordum.

Hani derler ya; “Boş gezenin, boş kalfası(15)!” diye, bu benim için olası bir davranış şekli değildi. Bu düşünce benim için oldukça zayıftı, hatta tersine hiç boş anım olmuyordu, o elleri popolarında, bilinen şekilde gezinenlere karşın.

Boş zamanlarımda, zayıf, hatta oldukça zayıf, haydi saklamadan söyleyeyim çok zayıf olduğum lisan konusunda kendimi yetiştirmek için İngilizce ve Almanca kurslarına devam ediyordum, her ne kadar iç ve dış seyahatler nedeniyle öğrenimim aksıyor gibi görünüyor idiyse de.

Ancak, iyi ki iyi arkadaşlar edinmiştim kurslarda. İki arkadaşıma birer radyo şeklinde teyp ve kaset almıştım, öğrendiklerini öğretmen ya da hocanın ağzından kayıt altına almalarını rica etmiştim.

Görevden gelir gelmez, yani demek istediğim görevden döner dönmez onları sular-seller gibi(16) öğrenme ve ezberleme gayretini yaşıyordum.

Bu arada o arkadaşların vakit ve durumları müsait olup da alıntıları internet yoluyla bana ulaştırdıklarında memnuniyetimi anlatmam gereksiz herhalde. Bulunduğum yerlerden hediye olarak getirdiğim oraların ufak tefek meşhur şeyleri o arkadaşlarımı memnun etmeye yetiyordu (aslında bana göre asla yetmiyordu)

“Quiz(17)” denilen küçük sınavlarda da, “Examination(17)” denilen genel ya da büyük sınavlarda da en yüksek notu ben alıyordum; çok zaman, hatta bir bakıma; “Daima!”

Ayrıca; Türk Sanat Müziğini enikonu(18) öğrenme çabasında ve bir müzik aletini çalma hevesindeydim. Akordeon(19) merakımdı, ama taşıyamadığım için mızıkaya(19) yönelmiştim.

En çok özendiğim konu ise bateri(19) idi. Ben ki akordeonu taşımaya erinen bir insan, bateri ile nasıl baş edecektim ki? Hani ritim saz denen darbuka(19) olsa, haydi neyse!

Ömrüm, yalnız evimde, ara sıra komşu ev sahibi teyze ve her daim camiden dönerken uğrayan amcaya rağmen, bana göre yoklukla savruluyor gibiydi.

Özellikle Cumartesi-Pazarlarımda saatler bitmek-tükenmek bilmiyordu. Bir de “Bekârlık sultanlıkmış!” diyorlar… dı!...

Amca ve teyzeyi oğullarının şahadeti, bir bakıma yurt dışına kaçan kızları nedeniyle teselli etmek çabalarımı, onların koltukları altına sığınarak uygulamaya koyma gayretimle, teyzenin yaptığı çörek, börek ve kekleri ısrar edilmeden mideme istiflemek neşemdi, o günlerde.

Tabiidir ki devamlı olarak değil, nadiren(20), hatta bazı-bazen diyebileceğim çok zaman!

Ve işte bu anlarda hüzün benim de beynimde şekillenirdi, onların her iki çocukları için de elimden bir şey gelmemesinin üzüntüsüyle.

Amca ayda, bazen gönlünün çektiği zamanlarda bir, bir gün öncesinden Cumartesi ya da Pazar günü müsait olup olmadığımı sorardı bana. Bilirdim isteyeceğinin ne olduğunu;

“Artık kocadım oğul. Eskisi gibi tam olarak kullanamıyorum, bizi arabamızla şehitliğe götürür müsün?”

Abdestli, namazlı, mis gibi kokarlardı, ben de onlara uyma gayretinde olurdum. Onlar bir gün öncesinden, çepinlerini(21), ıspatulalarını(21), keser, testere vb. ile birkaç bidon halinde sularını, çiçeklerini hazır ederlerdi onlar, o muhteşem varlıklar arabalarının bagajına, eser miktarda dahi karanlıkta, ışıksızlıktan asla etkilenmeyeceklermiş gibi…

Ben de başka türlü sevap işlemesini bilemediğim için özellikle amca Kur’an okurken, çömelir, gerektikçe “Âmin!” derdim. Bilebildiğim bu kadardı maalesef.

Bu yaştan sonra da camiye Kur’an Kursuna gitmesem de, gidemesem de, herhalde uygun bir zamanda, kurada isimlerinin çıkmasını bekleyip hacı olma arzusundaki teyze ve amcadan bir şeyler öğrenebilirdim…

Ama ilerilerde…

Şimdiden böylesine bir karar almak her nedense içimden gelmemişti. Belki de bunda; o şairin; “Dün geçti, yarın var mı? Gençliğine güvenme! Ölen hep ihtiyar mı?(22) dizelerinin de önemi olsa gerekti, gençlikte bazı şeyleri ertelemek gibi yorumluyordum bu dizeleri. Belki de işime öyle geliyor olabilirdi!

Evlerinin köşe-bucak tüm duvarlarında, hem hilafsız(23) tüm bilinen, bilinecek yerlerinde çocuklarının resimleri asılıydı, küçüklükten-büyüklüğe, birbiriyle, beraber, ayrı-ayrı, renkli ve renksiz.

Bir duvarda boydan boya bir yerinde çarpı işareti olan bir Türkiye Haritası, onun karşısındaki duvarda ve caddeye bakan pencerelerinde, teyzenin her hafta özenle yıkayıp birini kuruturken diğerini astığı birer Türk Bayrağı vardı.

Odalardan birinde iki adet somya ve iki adet etajer(24) duruyordu, üstlerinde ayrı-ayrı konulmuş fotoğraflarla, temiz-tertemiz, pırıl-pırıl, hiç dokunulmamış gibisine. Somyaların üstleri de fotoğraflarla bezenmişti, biri için “Oğlumuzundu” diğeri için “Kızımızındı” dedikleri.

Onlar çocuklarının adlarını söylememişlerdi bana, ben de yaralarını deşmek, acılarını depreştirmemek(25) için sormaktan sarfınazar ettim(26), hem etmek de zorundaydım galiba.

Ömür boşu boşuna, boş-bomboş öylesine tüketilmiyordu, kim ne derse desin! Yiyordum, içiyordum mecburen.

Ve verilen görevlerle yurtiçinde dağ-bayır, yurtdışında ülke-ülke, şehir-şehir dolaşarak görevimi bihakkın(27) yerine getirmeğe çalışıyordum.

Amirlerim ve bu işleri angarya(28) kabul eden arkadaşlarım bu çalışmalarımdan gayet memnun idiler! Çünkü sıcacık yuvalarından ayrılmıyorlardı! Bazı-bazen yurt dışı seyahatlere katılmak isteyen iş arkadaşlarıma amirlerim çok kez iyi niyetle “Peki!” derlerdi ki bu, benim de hoşuma giderdi.

 Neden mi? Anlatayım.

Konunun uzmanı olmam, yeterli lisan bilgim nedeniyle tercümana ihtiyaç duymamam ve orta yaşların hükmünü sürdürüyor olmama rağmen özellikle bekâr olmam nedeniyle göz önünde tutulan biri idim.

Öyle “Şamar Oğlanı(29)” gibi değil, “Joker(29)” gibi desem daha doğru. Bu nedenle Avrupa’nın çok ülkesi yolum olmuştu. Bazen tek başıma, bazen gruplarla, ya da iş arkadaşlarımla parsellerdim(30) o ülkeleri, şehirleri.

Seyahatlerde tek başıma isem vakit geçmek bilmiyordu, iş ya da görev zamanları dışında. Bu nedenle joker deyince aklıma geldi. Bana en büyük destek laptop(31) dediğimiz dizüstü bilgisayarım ve cep telefonumdu.

Hani haberleşmek için eşim-dostum vardı desem, yanlış olacak. Eşim-dostum dediğim ailem ile ev sahibim amca ve teyze idi.

Ve bir de bazen, ama her zaman değil, Başkan, Genel Müdür falanla görüşürdüm iş icabı. Onlar da sekreterlerini tembih etmişlerdi, benim numaramı telefonların ekranında görür görmez, telefonu “masrafım olmasın!” diye açmaz, onlar ararlardı beni bilgi almak için.

Devletimin ve teknolojinin imkânları genişti. İnternet denilen olguyla mail-msn ile bilgi mesafelerini çabuk kat edebiliyordum. Ama bu imkânı daha ziyade yalnızsam kullanıyordum. Çünkü arkadaşlarımla gelmişsem, ya da ilk bir-iki seferden sonra, gelişimin hemen ertesinde edindiğim baylı-bayanlı yabancı arkadaşlarla beraber isem interneti kullanma imkânım kısıtlı oluyordu.

Her seyahate çıkışımda bir tavla, bir bezik ve bir maça kızı oyun kâğıdı destesini yurtdışına çıkarken yanımda götürüyor ve onları mutlaka birilerine hediye ederek geri dönüyordum ülkeme.

Onlarla, arkadaşlarımla bildikleri, yabancılarla öğrettiğim gibi oyunlar oynayarak vaktimi değerlendirmeğe çalışıyordum. Bazen de dizüstü bilgisayarımda masaüstünde oyun oynuyordum, kendi kendime, kendimce.

Genelde satranç (Chess) ve briçte (Bridge) zayıftım, genelde yeniliyordum, ama bezikte (bezique), tavlada (backgammon) ve maça kızında (Hearts) ara sıra, nadiren elime su dökebilenler çıkıyordu!

Hemen söylemem gerekli ki maça kızını onlar ve bilgisayar 26 sayı üzerinden oynuyorlardı (Maça kızı 13 menfi sayı, kupalar 13 menfi sayı olarak). Biz de ise maça kızı 15 sayı, kupalardan da as ve papaz ayrı değerleri haiz olup, toplam ceza puanı 35 idi.

Diğer kurallarda da bir kısım değişiklikler vardı, deyip bitirivereyim (bence) bu tatsız konuyu.

Yalnızlığımda çok zaman fal bakmak (Freecell ve Solitaire), raporlarımı yazdıktan hatta patronlara, yani bilmeleri gereken amirlere gönderdikten sonra beynimi dinlendirmemi ve psikolojik olarak yaşamımı dengelememi sağlıyordu.

Türkiye’mde maça kızı ve tavla oynanırken yapılan tezahürat(32) ve münakaşayı (bilgi alış-verişi yani!) geçirin aklınızdan şöyle bir (Sözüm kumar niteliğindeki oyunlar için değil asla)! Tabiidir ki bulunduğumuz ortamda bu hava yabancıların dikkatlerini çekiyordu.

Oyunlarımızı, yani oyunları demek istedim, nereden hepsi bizim oluyorsa, merak ediyorlar, öğrenmek, aynı şekilde tezahüratta bulunma arzusunu yaşıyorlardı.

İşte böyle olayları yaşayacağıma inandığım yolculuklarımdan birinde İngiltere’nin Luton Town kentine gitmiştik, daireden altı arkadaş, diğer illerden dört arkadaşla birlikte.

Grubun başında ben vardım, on birinci olarak, çok zaman olduğu gibi. Tabiri caizse(33) yedekleri olmayan bir futbol takımı gibi…

Çalışmalarımız bitmiş, kaldığımız otelin dinlenme salonunda, yorgunluğumuzu gidermek için bir masada biz maça kızı, diğer masada ise bol seyircili olarak arkadaşlar tavla oynuyorduk. Bağırış-çağırış-tezahürat…

Galiba çevremize dikkat etmiyorduk, neredeyse amigomuz(34) eksikti, desem yeri…

Bir köşede bizi dikkatle süzen bir genç kız çekti dikkatimi, yüzü bana hiç yabancı gibi gelmeyen. Sanki onu daha önceden görmüş gibiydim. Hatırlamakta zorlanıyordum, resmi mutlak şekilde beynimdeydi.

Ama neredendi ve hem niçin? Yaşantımda beni böylesine etkileyen bir yüzü hatırlamam gerekirken, dut yemiş bülbül sessizliğinde(35) sadece dudaklarımı oynattığımın farkında değildim sanki!

Dikkatli, belki de ısrarcı, soran bakışlarımı davet gibi yorumlamış olsa gerek ki, masasından kalkıp, yanıma geldi o genç kız ve gayet düzgün bir Türkçeyle;

“Ne kadar coşkulusunuz, seyredebilir miyim?” dedi.

“Sıla özlemi?” diye sordum.

“Eh! Bir bakıma! Ülkemden birilerini, bana yasak olan bir şekilde neşeli görmek, sevincim oldu, kendimi zapt edemedim, katılayım istedim sizlere, eğer mahzuru(36) yoksa?”

“Ne mahzuru olsun ki?”

“Belki sakıncalı bir göreviniz vardır, bir vatandaşınızın ilgilenmemesi gereken!”

“Yani casus, ajan, gizli polis gibi bir şey mi demek istediniz?”

“Olamaz mı?”

“Olamaz. Biz bir kongre için bir araya gelmiş bir grubuz. Yanılmadığınız nokta hepimizin gerçekten devlet memuru olmamız...

Ve yarın ayrılıyoruz buradan. Önce Londra’ya, oradan da ülkemize ulaşacağız tabii, inşallah.”

“Keşke her şeye boş verip ben de katılabilseydim sizlere…”

Sohbetimiz uzayacağa benzerdi. Masadan kalkmış, yerimi arkadaşlardan birine devretmiş ve o genç bayanla bir diğer masaya yönelmiştim, arkadaşlarımın istihzalı(37) bakışlarını göz ardı ederek(38).

“Anlatmak isterseniz, dinlerim rahatlamanız için. Hem nedense bana yabancı gelmediniz. Bu şehre ilk gelişim. Burada karşılaşmış olamayız. Acaba nerde, ne zaman?”

“8–10 yıldır buradayım! ‘İnsanlar çift yaratılırmış! (39) derler, bir başka mekânda benzerimle karşılaşmış olmayasınız?”

“Yoo! Öyle bir olasılık yok. Bu kadar zamandır burada olduğunuza göre iki ihtimal daha kalıyor geriye, sizin söylediğinizi de varsayarsak. Ya reenkarnasyon(40) denilen cazibe(41) ile daha öncesinden tanışıyoruz, ya da rüyamda, hülyamda görmüş olmalıyım güzelliğinizi…”

“Şakacısınız ve iltifat etmeyi(42) seviyorsunuz galiba. Ama gerçekleri söyleseniz bana!”

“Vallahi doğru, niye yalan söyleyeyim ki? Sizi güzel buldum ve etkilendim sizden. Keşke Türkiye’mde olsaydınız da görüşmemiz devam etseydi. Ama dediğim gibi “Bu gece son gecemiz(43) bizim. Yarın Abbas yolcu(44)! Daha doğrusu Abbaslar…”

“Adınız Abbas mı?”

“Yoo! Nerden çıkardınız?”

“Siz söylediniz, ama galiba Türkçe deyimleri yavaş yavaş unutmaya başladım. İyi ki yılda bir kere de olsa annemi-babamı görmek için Türkiye’ye geliyorum. Yoksa temelli olarak unutacağım ana dilimi, resmen!”

“O zaman izin ver, Türkiye’ye geldiğinde göreyim seni, görüşelim ailenin olduğu yerde, hiçbir art düşüncem(45) olmadan!”

“Art düşünceniz ne olabilir ki? Yoksa beni ucuz bir kadın mı zannettiniz, o kelimeyi söylemekten utanırım!”

“Aklımın ucundan bile geçmedi. Sadece ‘Rahat olun!’ demek istedim!”

“Rahatım, merakınız olmasın. Bunca yıldır tek başıma yaşıyorum, kendime yetiyorum, tek sıkıntım unutmam gereken acımı unutamamak, onun için de herhalde daha bir hayli zaman tüketmem gerekecek!”

“Acınızı paylaşmak isterdim, eğer anlatmak isterseniz?”

“Belki ilerde, Türkiye’de! Bana telefon numaranızı, ya da varsa kartınızı verin, geldiğimde aramaya çalışayım!”

“Aramaya çalışmayın, mutlaka arayın! Benden çekinirseniz, tonton ev sahiplerim var, orada misafir ederim sizi ve lütfen çekinmeyin, izin verdiğiniz kadar yaklaşırım size…”

“Teşekkür ederim.”

“Şu kartım. Evim bekâr evi, ev telefonum yok, iş ve cep telefonlarım yazılı. Ev sahiplerimin telefon numarasını da vermek isterdim, ama evdeki ajandamda kalmış, haber iletirseniz onu da size bildirmeğe çalışırım.” dedim kartı masanın üzerine bırakırken.

“Emre?” dedi sorarcasına.

“Evet?” dedim aynı merakla sorarcasına.

“Rahmetli Ağabeyimin ismi de Emre’ydi. Ben de Cemre!”

“Nasıl yitirdiniz Ağabeyinizi?”

“Bunu bu kısa ana sığdırmam zor. İsterseniz Türkiye’ye geldiğimde konuşacak bir şeylerimiz olmuş olsun!”

“Olur, nasıl arzu ederseniz! Özlemle aramanızı bekleyeceğim ve hem, her nerede olursanız olun, sizi mutlaka arayıp göreceğim!”

“Peki, izninizi isteyeceğim. Yarın çalışmam için dinlenmem gerek!”

İş konusunun ne olduğunu anlayamamıştım. Beni şu anda ilgilendiren işi değil, kendisi idi.

“Peki Cemre! Ben size şimdilik ‘Allahaısmarladık!’ diyorum, yaşantımızın herhangi bir anında da olsa görüşebilmek dileğiyle!”

“Ben de…

Ek olarak sağlık da diliyorum. Demin; ‘İzin verdiğim kadar bana yaklaşabileceğinizi’ söylediniz. Ülke özlemi çeken Cemre’yi sarılıp öpebilirsin!”

Sarıldım, yaşamımda ilk defa, istekle ve sevgiyle iki yanağından öptüm.

Masadan kalktı Cemre, geri dönerse, ayrılamayacağının düşüncesi ile olsa gerek,  arkasına bir kere daha bakmadan kapıdan çıktı.

Ben kendimi ne sanıyordum yahu; “Geri dönerse, ayrılamazmış”, malûm ya ben bulunmaz Hint kumaşıydım(46), ya! Tövbe(47)! Tövbe!

Oysa olsam-olsam aptal(48) biri olmalıydım.

Ben; beni ona vermiştim, o bana isminden başka bir şey vermemişti. Pardon bir de yitirdiği, ama nasıl yitirdiğini anlatmadığı ağabeyinin ismi vardı elimde, Adaşım; Emre…

İş arkadaşlarımın başarılı bir konuşma sonucu(!) için takdir sözlerini göz ardı edemezdim, eğer ki aşırıya kaçmasalardı;

“Ufukta neler görünüyormuş? Rastlamış mıydım Gönlümün Sultanına? Düğün-dernek ne zaman, neredeymiş, falan-filân?”

Bir saate yakın olduğunu sandığım konuşma sonunda neler yakıştırmışlardı bana?

Bu düşüncelere; “Dereyi görmeden paçaları sıvamak(49)!” bile denemezdi. Olsun! Gene de söylenenler hoşuma gitmemişti, diyemezdim, beynime karşı dürüst olmam gerekirse.

Tüm bunlara karşın, onun öncelikle beni tanıması gerektiğini düşünüyordum, eğer Türkiye’ye gelince beni ararsa. Ne yapıyordum ben? İçten içe onu sorgulamayı mı düşünüyordum?

Hem neden, hem ne hakla? Ama ondan etkilendiğimi inkâr mı etmeliydim? “Bekârlık rezilliktir!” söyleminden vazgeçmek aşamasında mıydım? Vazgeçmek düşüncesini mi yaşamaya başlamıştım yahut?..

Freeshop’tan(50) ufak bir viski şişesi aldım, kendi cebime. Çünkü beynimdeki düşünce fırtınasına egemen olamıyordum. Düşüncelerimi, daha doğrusu yaşamımda ilk kez hissettiğim duygularımı “Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyordu?”

Boşluktaydım, bu boşluğun alkolle yok olacağına inanacak kadar bir budalaydım(48) ben. Hissettiklerime ve düşüncelerime ad koyamıyordum, üstelik arkadaşlarımın dalgınlığıma ve durgunluğuma sataşmalarına da cevap veremiyordum.

Ne olmuştu bana? Ah! Bir bilebilseydim, hiç olmazsa arkadaşlarımın sataşmalarına cevap verecek kadar. Sanırım arkadaşlarımın hepsi benden gençti, ancak “Akıl yaşta değil, baştadır!” deyişine uygun olarak biliyorlardı benim durumumu, bana yan yan bakıp(51) da…

Ya ben? Ben de ne olduğumu biliyordum, ama kendime bile söylemekten çekiniyordum. Kısaca kendime yalan söylüyordum; “Ben hiçbir şey bilmiyorum!...

Ve ben; hiçbir şeydim ve şeyim, şeklimde görüldüğüm gibi!”

Uçak kalktı, indi ve şişe bitti…

Rutin(52), monoton(52), hiçbir özelliği olmayan, biri diğerinden farksız günler şeklinde bir yaşamdı benim yaşadığım, İngiltere’den dönüşümden sonra.

Birkaç fark olmadı değil. Örneğin bir-iki projemin kontrolünde aksaklığım olmuştu, hem de bana yakışmayacak bir dalgınlığımın ertesinde.

Bir-iki defa telefonumun farklı çalışı beni heyecanlandırmış; “Cemre!” diye düşünerek telefonu açma garabetini(35) yaşamıştım. Arayan her seferinde patronlardan birinden birinin sekreteriydi ve sekreterler sözleşmişler gibi aynı şeyleri söylüyorlardı, belki duyumlarına göre:

“Sesiniz biraz değişik, ahenksiz, tuhaf Emre Bey!” gibi ya da benzeri idi.

Gerçekten öyle miydi? Yoksa uydurup ağzımdan bir şeyler öğrenmek mi istiyorlardı?

Oysa benim ne umut etmeğe hakkım vardı, ne de beklentim olması dileğime rağmen bir beklentim.

“Bir rüzgârdı, gelip geçer!(54)” sanmama ramak kalmıştı(55)! Bir kasırga olduğunu fark edememiştim. Yıkılmak üzereydim. Belki de yıkılmıştım da, haberim yoktu.

Düşünüyordum, bir ülkenin, bilmediğim bir şehrinde onu arayıp bulmam ne kadar mümkün olabilirdi ki? İzin alıp gitsem, serseri-serseri dolaşsam o kentin sokaklarında, orada-burada…

Ve Tanrı gönlüme göre verse, karşılaşsam onunla, hani meselâ…

Nutkum tutulurdu, iki kelimeyi uç uca ekleyemez, ona, onu sevdiğimi söyleyemezdim, şaşırır, eveler-gevelerdim(56). Sonra?...

Peki ya sonrası?...

O acır mıydı bana? Destek verir miydi?

“Haydi, itiraf et!” ya da;

“Ne söyleyeceksen söyle, işim-gücüm var benim!” mi derdi?

“Seni seviyorum, evlen benimle!” desem, “Beni öpebilirsin!” mi derdi, yoksa yüzüme istihza ile bakıp;

“Aklın başında mı senin sersem(48), sen kim, ben kim?” mi derdi?

Bunalmama, kendimi yitirmeme çeyrek kalmıştı bence. Aklım (eğer kaldıysa) karmakarışıktı. Yediğimden-içtiğimden zevk alamaz olmuştum, ne zevki, tat bile alamaz…

Ev sahibi teyzem ve amcamın hissettikleri, benim anlattıklarım dikkatlerini çekmişti. Teyzemin; “Gün doğmadan neler doğar oğlum!” demesi de etkilememişti beni. Ama sehpalar üzerinde, duvarlarda gördüğüm fotoğraflar bu son gelişimde daha dikkatli bakınca şaşırtmıştı beni.

Çünkü o resimlerde; hani gözlükler olsa, saçlar siyah olsa, burnu da öyle kalın olmasa tıpkısının aynısı Cemre diyebilirdim, o kadar benziyordu ki. Hatta bakışları bile aynıydı desem yeriydi.

Ancak böyle bir rastlantıyı aklım kabul edemezdi. O resimlerdekinin isminin ne olduğunu ve nerede yaşadığını sormam bile aklımdan geçmedi. Dünya o kadar küçük değildi bana göre.

Bir çuval pirinç içinde bir beyaz renkli taş parçasını bulmak bile mümkündü, ama resimlerdekiler ile Cemre’nin aynı insan olduğunu ummak mümkünsüzdü, hani “Balığın kavak ağacına tırmanması” kadar!

O halde ümitlerimi kalbimde muhafaza edip sadece düşündüğümü, sadece hayal ve umut ettiğimi beklemeliydim; o şair gibi(57):

“Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar…”

“Umut fakirin ekmeği derler!” ya hani, onsuz gerçekten fakirdim.

Ve ekmeği kim reddetmişti ki yaşamında? Sütten kesildikten, teneşire(58) kadar uzanan bir zaman diliminde yaşamımızda yer ederdi ekmek.

Ve şairin dediği gibi ihtiyaç duyuyordum ona;

“Desem ki sen benim için, / Hava kadar lâzım, / Ekmek kadar mübarek, / Su gibi aziz bir şeysin / Nimettensin, nimettensin.(59)

Yavan(60) günler tükenir gibiydi, belki de umutlarım gibi. Önce kış bitmiş, ilkbahar gelmişti.

“Bahar gelmiş neyleyim?(61)” dememe fırsat kalmadan, yaz göstermişti kendini, enine-boyuna…

Sabrımın son noktalarına ulaşmak üzereydim, kendime göre. İzin alma plânları yapmaktaydım. Ev sahiplerim, iş arkadaşlarım, mahalle bakkalımız, çöpçümüz, hatta bindiğim halk otobüslerinin şoförleri, biletçileri bile alışmıştı mahzunluğuma(62), durgunluğuma. Ben bile, artık yaşadığım inancımı taşıyamaz olmuştum.

O gün, haftanın son günü eve geldiğimde, ev sahibi teyzemin yaptığı şeylerin kokuları egemendi ortama.

Ev dediğim aslında şöyle bir şeydi, belki de yeniden tarif etmem gerek. İki katlı idi mekân(63). Üst katta amca ve teyze oturuyorlardı. Kömürlükten bozma, bir kısım eklentileriyle oturduğum yer benim evimdi.

Bana komşu yer ise, yan tarafımızdaki bakkala ait depoydu, kapısı hem benim tarafımdan, hem de iç taraftan asma kilitle kilitli. Sanırım ve inanırım ki, teyze ve amca benim gibi bir muhtaca rastlasalar, o depoyu da olgunlaştırır o muhtaca kiralarlardı.

Kira deyince yanlış anlaşılmasın, adı kira idi, benim oturduğum yerin. Kira miktarı; “Devede kulak!” sayılırdı, sayılabilirdi demiyorum, bir bakıma yoktu..

Ne demiştim, nerede kalmıştım? Tamam, mis gibi kokular egemendi ortama, değil mi?

Eee! Bu durumda komşuda pişer, Emre’ye de düşerdi, kenarından köşesinden, azıcık falan değil, haşmetlice(64) hem.

Teyze iyi ki lokantacı olmamıştı, çünkü eli öylesine açıktı ki, amcanın lokantasını bir-iki aya kalmaz iflâs ettirirdi muhakkak.

Ağzımı şapırdatmaya, ikide bir yutkunmama engel olamıyordum. Amca, her zamankinin aksine bu kere yatsı namazına giderken uğradı;

“Yarın kızım gelecek. Okullar, yani daireler tatil olduğuna göre, bir yere kaybolma, kızımızla tanıştıralım seni. Onun için teyzenin yaptıklarından sen de sebeplenirsin artık, ama öncesinde değil, yalvarıp-yakarma, sabırlı ol!” dedi.

Ertesi gün, ertesi gün olmakta gecikmedi. Tatil günlerinde genellikle “Güzellik Uykuma(65)”, daha doğrusu yatağımda zevzeklenmeğe(66) düşkündüm.

Kahvaltımı bile, neredeyse öğlene doğru, öğle yemeği gibi, öğle yemeğini de aradan çıkartacak gibi yapardım.

Bir diğer kötü huyum da; tatil günlerimde sakallarımı dinlendirmekti. Gerekmediği için sokağa çıkmaz, pencereden bile başımı çıkartmazdım. Kırk sekiz, hatta altmış saate yakın bir zaman evden çıkmamak hiç sıkıntı olmazdı bana. Zaten gece-gündüz, bayram-tatil hiç açılmazdı perdelerim.

Ama bugün özel bir gün olacaktı. Amca ve teyzenin kızlarına, iyi bir kiracı olduğumu hissettirmeliydim, geri döndüğünde gözünün arkada kalmaması için. Öyle tişörtlü değil, giyimli-kuşamlı efendi gibi gözükmeliydim, her ne kadar ne zaman geleceğini bilemiyor olsam da.

Nasıl olsa özellikle teyzenin telâşı ve doğal olarak ona katılma arzusundaki amcanın ayak seslerinden, ya da hareketlerinden kızlarının geldiğini anlar, ben de “Hoş geldiniz!” demek için kapıya çıkardım…

O telaşlı ayak seslerini amca ikindi namazından döndükten biraz sonra duydum gibime geldi.

Ve hemen kapıya çıktım ben de onlarla birlikte ve ağzım anında açık kaldı. Nutkum tutulmasına rağmen, heceledim. Çünkü karşımdaki o idi;

“Cemre!”

Aynı içtenlikle cevapladı beni o. Elindeki bavulları atarcasına yere bırakıp da;

“Emre!” deyip koşup beni kucaklarken.

Anında anlamaya başlamıştım. Ben Cemre’ye resimlerinden âşık olmuştum farkında olmadan. Yâd ellerde ona rastlayınca sevgimin farkına varmıştım, onun kim olduğunu bilmeden, tanımadan.

Ve ev sahiplerimin bana sıkı sıkıya sarılmalarının sebebi yer etmişti zihnimde. Oğullarıyla aynı ismi taşımam, adaş olmam bir bakıma eksildiğini, ya da bittiğini sandıkları sevginin bana yönelmesini sağlamıştı.

Bir bakıma beni evlât gibi yorumlamaları bu sevginin belirlemesine neden olmuştu desem, çok mu mantıksız konuşmuş olurdum ki?

Bilmediğim, ayrı geçirdiğimiz o kadar süre içinde beni neden aramadığı idi Cemre’nin.

Amca ve teyzenin de beni bilip bilmedikleri de önemsizdi benim için, şimdilik. Nasıl olsa evlendikten sonra hepsini öğrenirdim karımdan, hem satır-satır…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Cemre; İkisi şubat ayında ve biri mart ayı başlarında olmak üzere, birer hafta arayla önce havada, sonra suda ve daha sonra toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi.

Emre; Âşık, tutkun, müptelâ, halk şairi, kardeş, arkadaş.

Bekârlık Sultanlıktır Felsefesi; Evliliği, bir eş ve çocukların sorumluluklarını yüklenmek istemeyenlerin başvurdukları bir yöntemin izahı görünen mizahi bir söz dizisi. Bir lokma aşım, kaygısız başım şeklinde sorumluluk kavramından uzak bir düşüncesinin görünümü. (Evlilik, bir bardak taze süt için evde inek beslemeye benzer. Oscar WILDE (Değerli yazara hiç yakıştıramadığım, evliliğin sadece seks mantığı içine hapsedildiğinin yanlış bir izahı bence). Bu doğruluğu öykünün başlangıcında; Bekârlık; rezilliktir!” şeklinde tasvir edilmeye çalışılmıştır.

(1) Rezillik; Rezalet. Utanılacak davranışlar, aşağılık, alçaklık, bayağılık.

(2) Fobi; Belirli nesne, durum veya şeyler karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku.

(3) Evlilikfobi, Naevlilikfobi, Bievlilikfobi; (Benim; uydurduğum sözlüklerde olmayan kelimeler) Evlilik karşıtlığı olarak.

(4) Gönlünün Sultanı; Sevdiği, âşık olduğu, ya da âşık olacağının simgesel ismi, görüntüsü.

(5) Korkunun ecele faydası yok! İnsan korksa da ölür korkmasa da! Olacak olan olur, bunun için boş yere üzüntü çekmemeli, korkuyu sürdürmek yerine gerekli tedbirleri almalı anlamında bir ATASÖZÜ

(6) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

(7) Gurbet; İnsanın doğup büyüdüğü, aile ocağından uzak, yabancı bir yer. Doğup büyüdüğü aile ocağının bulunduğu yerden ayrı olma.

(8) Aheste; Ağır, yavaş.

(9) Çıplacık; Çıplak (ari, üryan) yani üstündeki giysi, örtü vb. yeterli değil kısmi olduğunu anlatan yöresel bir söz. Başında kel niteliği dışında biraz saç bulunan, yoksullukta karınca kararınca kendine ancak yetebilen, evinde muhtaç olduğu şeylerden az bir miktarı bulunan anlamlarını da taşır.

(10) Peyderpey; Bölüm-bölüm olarak, azar-azar, yavaş-yavaş, parça-parça.

(11) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(12) Hıyanet; Kutsal sayılan şeylere el uzatma, kötülük etme veya karşı davranma, hainlik, ihanet. Güveni kötüye kullanma, aldatma, vefasızlık.

 

(13) Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.

 Yâd eller aldı beni, taşlara çaldı beni… isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(14) Torpil; İltimas. Kurallara uymaksızın kayırmacılık, arka çıkma. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.

(15) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

(16) Sular Seller Gibi Öğrenmek; Bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi yanlışsız, doğru öğrenmek.

(17) Quiz (İngilizce); Test, kısa (küçük) sınav, bilgi yarışması, alay, şaka, takılma. Sorguya çekme.

Examination (İngilizce); Sınav, imtihan.

(18) Enikonu; İyiden iyiye, etraflıca, akıllıca, adamakıllı.

(19) Müzik Aletleri (Kısmen);Akordeon, Mızıka, Bateri, Darbuka (Ritim saz) vb. (Teferruatı uygun göremedim).

(20) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.

(21) Çepin; Küçük çapa.

Spatül (Spatülâ, Ispatula); Ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan küçük bir kürek veya ucu keskin  olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış alet.

(22) Dün geçti, yarın var mı? Gençliğine güvenme! Ölen hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK

(23) Hilafsız; İnanılmaz, ama gerçek. Hiç kuşku duyulmayacak bir biçimde doğru, yalansız.

(24) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.

(25) Depreştirmek; Depreşmesine (kendini yeniden göstermek) ortaya çıkmasına sebep olmak.

(26) Sarfınazar Etmek; Bir yana bırakmak. Hesaba katmamak, saymamak, vazgeçmek.

(27) Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.

(28) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).

(29) Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Joker; Her şeyin yerini tutabilen. Şakacı. Ahbap.  Kimi kâğıt oyunlarında istenen kâğıdın yanına konabilen kâğıt.

(30) Parsellemek; Çeşitli kişilerin belirli bir toprak paçasını, ya da bir şeyler aralarında üleşmeleri. Bir toprak parçasını parsellere ayırma.

(31) Laptop; Dizüstü bilgisayar.

(32) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.

(33) Tabiri Caizse; Sözün özünü söylemek gerekirse, diğer bir deyişle şöyle söylemek uygunsa.

(34) Amigo; Çıkarı olduğu için birini övüp koruyan, çığırtkan kimse. Çoğunlukla spor karşılaşmalarında, yaptığı bir takım hareketlerle ve söylediği kimi sözlerle, tuttuğu takımın yandaşı olan seyircileri coşturan kimse.

(35) Dut Yemiş Bülbül Gibi Susmak;  Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek, sesi çıkmaz olmak.

(36) Mahzur; Sakınca. Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.

(37) İstihzalı Bakış; Alaylı, kinayeli, iğneler bir şekilde, trip atar gibi bakmak. (26) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

(38) Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

(39) İnsanlar çift yaratılırlarmış; Kur’an’da da belirtildiği üzere sözün anlamı; erkek ve kadın olarak yaratılmış olmaktır. Çift yaratılmanın ilmen de, dinen de hükmü yoktur. (Zâriyat Suresi, 49. Ayet; “Her şeyi çift yarattık ki, düşünüp ders alasınız!” şeklinde) Yoksa murat, halk arasında belirtildiği gibi iki insanın birbirine benzemesi değildir, mutlaka başlangıçta ya da sonrasında belirli farklılıklar vardır.

(40) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme (yeniden doğuş), tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

(41) Cazibe; Cezbedicilik. Çekim. Çekicilik. Alımlılık. Gönül çekicilik. Albeni.

(42) İltifat; Eğilim, ilgi gösterme, beğenme, ilgi. Birine güleryüz gösterme, hatırını sorma, tatlı davranma, onunla hal hatır sorarak ilgilenme, ilgi gösterme, rağbet etme, gönül okşayıcı söz söyleme. Yüzünü çevirerek bakma.

(43) Öyküyle sağlam bir ilgisi olmayan “At kadehi elinden…”  diye ünlenen kahır dolu, “Bu gece son gecemiz, acı günler yakında”  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Hasan Özcan BALIM’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(44) Abbas Yolcu; Yola çıkacak kimselerin kendi ya da karşısındakiler tarafından kullanılan deyim.

(45) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.

(46) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

(47) Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak, bir daha yapmamaya karar vermek.

(48) Aptal;  Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.

Budala; Zekâ yönünden geri, aptal, gerzek, kafaca, zekâca geri olan.

Sersem; Herhangi bir sebeple bilinci ve duyguları zayıflamış olan. Düşünmeden hareket eden, davranan, ne yaptığının bilincinde ve farkında olmayan.

(49) Dereyi Görmeden Paçayı (Paçaları) Sıvamak; Daha olmamış bir iş için olmuş gibi davranmak. Kesinleşmemiş bir işe bitmiş gözüyle bakmak.

(50) Free Shop (İngilizce); Genellikle havaalanlarında ve uluslararası taşımacılık yapılan limanlarda kurulan mağazalar olup o ülkenin gümrük ve kambiyo rejimleri dışındadır.

(51) Yan Yan Bakmak; Göz ucuyla belli etmeden bakmak. Yanağından Kesme Almak; Yanağını baş ve işaret parmağıyla hafifçe sıkıp bırakmak.

(52) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.

Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(53) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

(54) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir. “Gönül oyunudur, bunun izi kalmaz demiştim” belirli bir bölümüdür.

(55) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

(56) Eveleyip Gevelemek; Bir sözü tam olarak söylememek, mırıldanmak, ağzının içinde kıvrandırmak. Kıvırtmak. Sözü gereksizce uzatmak.

(57) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar… Necip Fazıl KISAKÜREK, “BEKLENEN”

(58) Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak.

(59) Desem ki sen benim için, / Hava kadar lâzım, / Ekmek kadar mübarek, / Su gibi aziz bir şeysin / Nimettensin, nimettensin… Cahit Sıtkı TARANCI, “DESEM Kİ…”

(60) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.

(61) Bahar gelmiş neyleyim? Neyleyim baharı yazı, sen olmayınca…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(62) Mahzunluk; Üzgün, hüzünlü, duygulu olma durumu.

(63) Mekân; Yer, ev, yurt.

(64) Haşmetlice; Gösterili bir şekilde, gösterişli, heybetli bir biçimde.

(65) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

(66) Zevzeklenmek, Zevzeklik Etmek, Zevzeklik Yapmak; Türkçemizde genel olarak “Gevezelik yapmak” anlamında kullanılırsa da, yöremde boş-boş oturmak, örneğin televizyon seyretmek, çekirdek çitlemek gibi gayesiz bir yaşantının, vakti boşuna öğütmenin bir şekli olarak dillendirilmektedir.