Delikanlılık yıllarımdı. Lise son sınıfı bitirememiştim. Yalan söylememe gerek yok, Edirne’den de, Hakkâri’den de duyulabilecek haşmetli(1) bir “Güm!” sesiyle, mezun olamayıp sınıfta kalmıştım.

Serserilik değil, hocalar takmıştı bana!

Eee! Benim liseyi okuduğum zamanlarımda; “İyi not alırsak, biz almış olurduk, kötü notu ise sadece ve yalnızca hoca verirdi!”

Biyoloji ve Fizik en çok sevdiğim dersler olduğundan(!) hocalarım en alçak notu bana vermekten çekinmemişlerdi! Onlar tabiidir ki benim ileride Ziraat Mühendisi olacağımı bilemezler, hatta tahmin bile edemezlerdi ki!

Tıpkı “Müzikten anlamaz” dedikleri kişi Türkiye’min en popüler müzik sanatkârı olduğu, “Resim senin neyine?” dedikleri kişi Türkiye’min en meşhur ressamı olduğu gibi.

Örnekleri edebiyat, spor, hatta siyaset ya da benzeri gibi diğer alanlarda da çoğaltmak mümkün, ama ben haddimi bilmeliyim.

Hem bilindiği gibi; “İnsan beşer, bazen şaşar” dı!(2)

Benim o popüler(3) sanatkârlardan tek farkım meşhur olmamamdı, o kadar!

“Serserilik” dedim, gerçekten okurken serseriliğimden de, duygusal yaşantımdan da bahsetmem gerekecek.

Okuduğum lise, Erkek Lisesi idi, diğer arkadaşlarım gibi Kız Liselerinin önünde iskele(!) olmak(4) gibi bir huyum yoktu.

Pisi gibi omuzlarımı içime çekip, inek gibi mö’lemek için eve koşuştururdum.

Zira işin içinde babamdan fırça yemek(5), annemin “Adam olmam(6)” konusundaki düşüncelerini engellemek ve kardeşlerimin bana bağlanan umutlarına sekte vurmak(7) gibi endişelerim vardı.

Başka…

Başka ne olabilirdi ki? Çok zaman bir parka giderdim. Bir kanepeye, ya da ağacın altına uzanıp, kim olduğunu hatırlayamadığım bir şairin dizelerini mırıldanmaya gayret ederdim, dudaklarımla değil, içimden, yalnızlığım, sevgisizliğim hatta kimsesizliğim üstüne;

“Uzanıp da bir ağacın altına / Yine yaşadım yalnızlığımı / Ne çare duyuramadım kimseye / Sevgiden ışıktan anladığımı(8).” gibi.

Çünkü sadece bulunduğum yerlerde değil evren içinde bile yalnızlığın bana kol-kanat gerdiği inancındaydım ve biliyordum ki; “Yalnızlık; başarısızlığın başarısıydı. (9)

Ayrıca şu dizeler de geçiverirdi gönlümden, ya da dudaklarımdan bazen;

Hep böyle midir yalnızlık; / kendini bilmez / mağrur(10) / kibirli(10) / ve emin?..(11)       

Ama olmadı işte! Babamın aşırı dozdaki(12) fırçaları, teşbih(13), tembih(13), sitem(13), kinaye(13), muaheze(13), ima(13) ve hatta tehditleri, eşek kadar olmama rağmen okşamaları(!) tükenmemişti. Annemin elleri böğründe(14) “Adam olmam” konusundaki umudu ise yerinde saymıştı!

Ve de kardeşlerimin teşvik(15), destek ve gayret verme dilekleri para etmemiş, Türkiye’min iki ucundan duyulduğu gibi, belki diğer dört kıtadan da duyulduğunu sandığım üzere, sınıfta kalmamış, basbayağı, düpedüz ve kaba anlamda gümlemiştim!

Tam bir senemi, bir sonraki sınav dönemine kadar boş geçirecektim. Ev bütçesine katkım olsun diye orada-burada çalışmaya çalışırken(!) “boğaz tokluğundan(16)” arta kalan birkaç kuruş beni tatmin etmiyordu.

“Selâmünaleyküm!” ile “Ve aleykümselâm!” arası, ya da “Merhaba!” ile “Haydi eyvallah!” hatta “Günaydın ile Tünaydın” arası o kadar kısa sürüyordu ki!

Ben mi zapt edilmezdim, yoksa karşımdakilerin beni zapt etmeğe niyetleri mi yoktu?

Ya da karşımdakilerin beni kısa zaman içinde azat etmek(17) konusundaki birikimlerinin farkında mı değildim? O kısa anlar içinde bunu anlamam, yorumlamam ya da beynimi gereğine uygun yormaya çalışmam imkân dâhilinde değildi.

Bir şeyler eksikti bende! Annemin öğrettiği “Rabbiyesir(18), İhlâs(18), Kevser(18)” den başka hiçbir bilgim yoktu, dinim hakkında.

Cami uzaktı, yanlış anlaşılmasın, mesafe olarak değil, ben camiye uzaktım anlamında! Bayram Namazlarına götürürdü babam beni çok zaman. Çocukluğumuzda kıkırdamak(19), bu yaşlara doğru bu yaşların gereği gibi gülümsemek, gülmek için vesileydi Bayram Namazları.

Eee! Bihakkın(20) başarılı da oluyorduk bu konuda, mahalleden, sokaktan, komşudan, okuldan çocuk ve onun sonrasında delikanlı olarak arkadaşlarımızla.

Öksürükler gırla gidiyordu(21) büyüklerimizden, fırça, gamata da yiyorduk(13) münasip(22) zamanlarda ve gereken yerlerde, ama kimin umurundaydı ki?

Tüm bunlara rağmen işte sınıfta kaldığımın ertesinde bir Bayram Hutbesinde(18) hocanın sözlerinden etkilenmiştim. Bir yıl nasıl geçecekti ki? “Dinimi öğreneyim bari!” dedim.

Sonuç mu? İlerleyen zamanda beş vakit namaza başlamıştım. Cuma Namazlarını hiç kaçırmaz olmuştum. Abdestsiz dolaşmıyordum desem, yeri vardı hayret edilmemeliydi. Nerede ezan sesi duysam; mescit-cami fark etmez “cukka(23)” içerdeydim.

Bu konuda hatta babama bile telkinlerde(13) bulunuyordum.

Cami hocalarından biri beni sevmişti ve oldukça desteklemişti. Ezan okumayı, müezzinlik(18) yapmayı, Tebdili Erkânı(18), rükûu(18), secdeyi(18), kavmeyi(18), kameti(18), celseyi(18), tecvidi(18), tevhidi(18), ayını-gayını(18), elifi-beyi(18) öğretti, bir ara elime bir de kitap tutuşturdu.

O kitabın içinde; ölümün güzelliğinden, tahta attan ve daha bir sürü şeylerden bahsedilmekteydi.(24) Bunaldım…

Bu beni sonrasında diğer şairlere yönlendirdi. Yaşımın otuz beşlere ulaşmasına daha çok zamanım vardı.(25) Giden geminin ardından ağlayacağım(26) bir sevgilim de yoktu, sallanmayan kollar, mendiller için de bence normal olarak vaktim olsa gerekti.

Şairler ise “Sen de biz ol, bizim gibi ol!” ısrarında gibiydiler.

Oysa ya ben kafiyeleri zapt edemiyordum, ya da kafiyeler bana uymakta tembeldi. Öyle ya; ağaçların yaprakları için de, göğün mavisi için de, kuşların sevinçleri, martıların çığlıkları için de, insanların ayak sesleri için de, “Denizin Türküsü(27)” için de kendine “Şair” diyecek kişi olağandışı bir şeyler hissetmeli, öyle kaleme davranmalıydı, değil mi?

Yoksa kişi, kendini şair sanan, yani müteşair(28) olmaz mıydı?

Şiirimi destekleyecek aşk-meşk mi(29)? Hak getire(30)! Aşkı, meşki şiirler için kim kaybetmişti ki ben bulacaktım ki? Hem elde yoktu, avuçta yoktu! Beyinde, hafızamda, hayalimde yoktu!

Ola ki “Gönlümü Sultanı(31)” diyeceğim bir genç kıza, yani emsalim, seveceğim, sevebileceğim birine rastlasam, hatta sevsem hani meselâ…

Öyle biri olsa (tekrar meselâ) deniz kıyısına götürüp aylak-aylak dolaştırmaktan(32) başka ne yapabilirdim ki? Eğer onun izni olursa belki el ele de tutuşurduk. Bir-iki cümle sonrasında sen sağ, ben selâmet…

Gönlün doymazdı. Zaten başka şeyleri beklemek, ummak da yanlış bir düşünceydi. Hele ki şiir dünyasında beden ve cinsellik asla yer alamazdı, hem almamalıydı da…

Dur bakalım Mehmet Can! “Aç tavuk gibi kendini darı ambarında hayal etmenin” anlamı var mı? Hani elinde bir nal olsa, üç nalla, bir atı umut edebilirsin, ama o tek nal bile yoktu ki elinde!

Eee! Bu, kaldırımları serserice adımlamakla rastlanacak bir şey değildi. Hem unutmamalıydım ki; “Armudun sapı, leblebinin kırığı, üzümün çöpü” vardı. Hem nasıl biriyle, ne zaman, nasıl, nerde karşılaşacaktım ki?

Rastlayacak mıydım, rastlamasını mı bekleyecektim?

Ola ki şu ya da bu şekilde karşılaştık, “Merhaba!” dedim, diyeyim. Ailesini öğrensem, Nüfus İdaresinden kimliğini, Muhtarlıktan ikametini, Adliyeden sicilini, Evlenme Dairesinden evli-bekâr durumunu öğrensem…

Sen, sen olmadıktan, ya da sen, sen olmayı bilip anlamadığına göre ve gönül dünyanı düzenlemeyi bilemediğine göre öğrendiklerin yahut öğreneceklerin ne işine yarayacaktı ki?

Gönlüme Sultan mı? Ara ki bulasın, mümkün olursa rastgele! Hem bunları düşünmem için çok erken değil miydi? Daha liseyi bitirememiştim ki?

Ondan sonrası da vardı ki; “Üf!” ki “Üf!”

Birkaç fırın ekmeğin yetmemesini bırak, o şairin dediği gibi “ömrümün yarısına(25)” ulaşmam, hatta geçmem bile olasıydı Gönlümün Sultanına ulaşmam için…

Sana söylüyorum Mehmet Can! Pardon, Mehmet Can ben değil miyim yahu? Kendi-kendime konuştuğuma göre; “elemterefiş(33) deyip tahtaya üç defa vurmam gerekli herhalde, artık ne anlama geliyorsa?

O halde düşünmemek, her gün belirli bir programla bütünlemeye kaldığım derslere ve üniversite sınavları için mankafamın(34) aldığı kadar bilgileri depolamak, dereyi görmeden paçayı sıvamaya boş vererek serseriliğime ancak kendim için uygun olacak vakitlerde devam etmeliydim.

Şair olmam asla mümkün değildi, ama kendimce, kendime uygun bir iki kelimeyi belki uç uca eklemek gayesiyle sarı-saman yapraklı bir defter ile bir-iki kalem alıp devamlı olarak deniz kenarına gider olmuştum. Çünkü şair demişti ki;

“Şiir; / Duyguların mısralara aksi, / Nesir; Bilgilerin sayfalara resmi, / Teşbihte hata olmaz ya / Hani / Nesir kamyonsa/ şiir de taksi.(35)

Benim kamyon ehliyetim yoktu, vallahi-billahi. Eee! O zaman Profesyonel Araç Ehliyetimle bir şeyler için gayretli olmama hiçbir şey engel olamazdı, hem olmamalıydı da, değil mi? “Yazan insan yalnız bir insandır.(36) denmesini bir kenara bırakmam gerekir miydi, şimdilik? Herhalde yani…

Birileri şöyle demişti “Şiirim(37)” adlı dizelerinde:

Nefes almak gibidir şiir / Bazen tek dize anlatır / Tüm içinden geçenleri / Bazen sayfalar dolusu / Anlatamazsın tek şeyi / Körelir satırlar / Kimsesizleri çağrıştırır / Tüm kıtalar / Noktalarda, virgüllerde yoksunlaşır / Duyguların alıp götürmez seni / Bırakıverir çıplacık / Gün ortasında / Çöl ortasında / Sevgi susuzluğu ile…/ O; benim… / O; benim şiirim işte...”

Aynı kişinin bir diğer “Şiir Üzerine Bir Deyiş(38)” inde ise şu satırlar yer alıyordu:

“Günlerce / -bazen- bir kelime bile dökülmez dilimden / -bazen- ve birden / bir şimşek şakıması gibi dökülür dizeler / öbek öbek...  / İşte ben o zaman şiiri / anlamağa çalışırım / belki de anlarım / şair olmadan / (hem zaten şair olmaya da gerek yok!) / şiiri yaşarken.”

Tüm bu deyişlere karşın meselâ;

Kırık taşlara bakıp / Işıklı bir asfalt düşünmek / Acaba yalnız / Şairlere mi mahsus?(39) 

diyen şaire ulaşan “ilham perileri(40)” varken, bırakalım bu perileri, “ilham keçileri(40)” bile geçmiyordu kenarımdan, köşemden, yanımdan, dalgalardan, bulutlardan, seslerden, renklerden, hatta falandan-filândan bile.

Ve üstelik her zaman yalnızlığım vardı benim, hatta dopdolu bir yalnızlığım…

Evden, komşulardan topladığım ekmek kırıklarıyla gönüllemeğe çalıştığım, hepsi ekmek kırıklarını birbiriyle kardeşçesine üleşen sokak köpeklerinin, kedilerinin ve kuşların varlığı bile yalnızlığıma çare olamıyorlardı,

Kimsesizliğim(41) diye bir şeyden de söz edemezdim bu durumda.

İşte böyle günlerden biri idi, yaşadığım.

Yazın çok zaman arkadaşlarla geldiğimiz yabancısı olmadığım, ancak bunalıp da günlerden sonra ilk defa yalnız geldiğim sahilde, banklardan birinde oturmuş, uzaktan geçen yük gemilerinin bana getirdiklerini (getireceklerini de olabilir) sandığım ilhamı(40) (ilham perilerini mi demem gerek yoksa?) bana ulaştırmalarını bekliyordum, havadan da olsa, denizden de olsa.

Aslında kesinkes bileydim o gemilerde bana ulaşma çabasında olan ilham perilerinin olduğunu, hayal dünyamda köprü kurar da ulaşırdım o gemilere, eğer ilham perilerinin olduklarına inanabilseydim, gerçekten!

Deniz, sonbaharın bu ilerleyen vaktinde tüm çirkinlikleri, kirlilikleri alıp uzaklara, açıklara, diplere sürüklemiş olmalıydı. Burası özellikle bu mevsimde inin-cinin top oynamadığı(42) sakin bir yerdi.

Tuzlu, mavi ve dalgalı suda küçük balıklar neredeyse kendilerini de ekmek kırıklarından sebeplendirmem için kıyıya yanaşmışlar, ara sıra başlarını sudan çıkarıp ağızlarını açarak isteklerini belli ediyorlardı sanki.

Dediğim gibi küçük balıklardı onlar, toy(43), genç, tecrübesiz ve insanların ne mal olduklarını bilmeyen, belki de bilmedikleri gibi, şu ana değin(44) öğrenemedikleri…

Uzun süre sonra ilk defa indiğim sahil yalnız değildi. Belki doktor önerisiyle sahile gelen iki yaşlı insan iyot takviyesi(45) yapıyor olmalıydılar.

Onların az-biraz uzağında, ara sıra esen meltem nedeniyle beresini ve sehpasını muhafaza gayretinde, ağzında piposu, sanırım ressam olan biri tuvaline(46) bir şeyler aktarma gayretinde idi.

Ayrıca bir de şair olma gayretinde bir serseri vardı ki, o da ben oluyorum tabiatıyla, kısaca dört kişiydik, denizi, göğü, kumsalı, kanepeleri, iyotlu havayı ve meltemi paylaşan.

Tam bu sırada o iki yaşlının arka taraflarından bir genç kız indi sahile. Yaşlıların omuzlarına dokunarak, uzaktaki ressama el sallayarak selâm verdikten, göz ucuyla bana da bakıp(47) belli-belirsiz bir selâmlamadan sonra kolundaki sepetle sahilin uzak bir yerlerine yönelme gayretinde oldu.

Şair olmayı ertelemiştim. Daha doğrusu ertelemek zorunda kalmıştım. Çünkü selâmlamakla-selâmlamamak arası, gülümsemekle-somurtmak arası kararlılıkla uzaklara yönelen genç kız, kumlarda kaybolmasına ramak kalmış(48) bir şey düşürmüştü, fark ettiğim, ancak anında ne olduğunu bilemediğim.

Tipinden, şeklinden, davranış ve hareketlerinden hissettiğim kadarıyla çiklet, gofret kâğıdı gibi bir şeyler atarak sessiz de olsa, deniz kirlilikleri temizleyecek de olsa sahili kirletme düşüncesi olmayacak biri gibiydi o.

Merak ederek yerimden doğruldum. Yerde sarı renkli bir kolye parıldıyordu, belki de altın olsa gerekti. Eğilip aldım ve genç kızın arkasından bağırdım;

“Bayan! Bir saniye! Düşürdünüz!”

Merakla değil, endişeyle, çekinircesine, belki de ürpertiyle durup döndü ve yerinde sayar gibi bana baktı genç kız.

Çekinmemesi gerekti, bana göre, ben bir yaban değildim. Elimdeki kolyeyi görmesini istercesine salladım. Boynunu yokladı, gülümsediğini hissettim sanki yakınımda olmasa da, uzaklarımda yer almış gibi olsa da.

O bana yöneldi, ben adımlarımı sıklaştırdım ona doğru…

“Maddi değeri yok, ama rahmetli annemden hatıra!” dedi kolyeyi alırken. Değişik bir şivesi(49) vardı, hani tam anlamıyla Türkçe diyemeyeceğim. “L” harflerini yumuşak, “R” harflerini oldukça sert söylüyor gibiydi

“Hayırdır, bu mevsimde, bu vakitte, burada, hem yalnız?” dedim, merak ederek sorarcasına.

“Her gün on beş dakika kadar, kenarda yüzüyorum ben.”

“Sonbaharın sonuna ulaşmak üzere olduğumuz bu soğuk havada?”

“Zinde tutuyor beni. Üstelik masrafsız cilt bakımı! Türkiye güzel ve yalnızlığım sorun değil. Taşıma Ruhsatım olan bir de silâhım var, bak!”

Küçük bir tabanca vardı çantasında. Hem centilmenliğimin göstergesi, hem merakımdan sordum;

“Cilt bakımına muhtaç olmayacak kadar güzelsiniz. Bunu söylemem gerek! Bir de merak ettim, denizdeyken gösterdiğiniz o nesneyi nasıl kullanacaksınız ki? Meselâ ben gelip sizi rahatsız etmeyi, ya da sepetinizde kıymetli bir şey varsa almayı düşünsem?”

“Centilmensiniz, yapmazsınız, bilirim, o nedenle ‘Dene, istersen!’ demeyeceğim!”

“Deneyemem, denemek aklımın ucundan bile geçmez, hem bu çelimsiz(50) halimle baş edemem sizinle! Bu havada denize girmeniz tüm bedeninizi çelik gibi yapmıştır. Hele bir de spor yaptıysanız, benim gibi bir tenekeyi Allah sizden korusun!”

Maksadım şaklabanlık(51) yaparak yakınlaşmaktı, içimden gelen bir dürtüyle. Onu utandırmak ise hiç aklımdan geçmemişti. İnsanın yaşamda çok şeyi bilmesi güç, sadece zor değil. Ama o başını eğdi, utanmış olmalıydı, ya da bir başka nedenle, her nedense.

Tek kelime çıkmadı ağzından. Zaten atalarımın…

Atalarım dediğim de evdeki ailem yani; çam devirmekte, pot kırmakta, kazı-koz yapmakta, sıcak aşa soğuk su katmak konularında “Üstat(52)” olduğumu söylerlerdi, asla yanılmamış olarak…

“Sözlerimle bir yanlışlık yapıp kırdıysam, üzdüysem, incittiysem sizi, özür dilerim, bağışlayın. İsterseniz geleyim size korumalık yapayım. Ama asla denize girmem için ısrar etmeyin, hem giyimim uygun değil, hem de canımı pazarda bulmadım, benim canım kıymetlidir biraz, çünkü!”

“Birisi varsa, uzaklarda bile olsa, hatta arkasını dönmüş bile olsa çıplak görünürsem utanırım. Lütfen sen yazmağa devam ediniz. Ben sonra size ‘Merhaba!’ derim.”

Dudakları öylesine inkisarla(53) kıvrılmıştı ki! O dudaklarda(54) gizli bir hüzün(13) var gibiydi anlayamadığım. Hem “Sen” diye başlayıp, “siz” diye bitirmesi de dikkatimden kaçmamıştı.

“Bari isminizi söyleyin de yazarken sizi şekillendireyim yazılarımda, dizelerimde!”

Ne demek istediğimi anlamamış gibiydi. Gerçekten “Akım derken, .okum” sözü mü çıkmıştı ki ağzımdan.

Oysa demek istediğim; “Hayallerimde şekillendireyim, canlı tutayım, unutmayayım seni!” gibi bir şey olsa gerekti, sanırım.

“Ben Mireille, kısaca Mimie!” dedi.

Bazı şeylerin tam zamanı olurdu. Ben de o zamanda o şansı kullandım;

“Ben de Mehmet Can! Arkadaşlarım bana da kısaca Memo, ya da Memocan der!”

“Memnun kaldım Memocan. İzninle şimdi tehir yapmasam(55)…”

“Peki! Gecikmeyin güzel kız! Umarım tekrar karşılaşırız. Şimdiden sıhhatler olsun!”

“Teşekkür ederim! Sağ ol!”

O benim için şu anda bir şiirdi ve bilindiği gibi;

Her şiir anlam yüklüdür; / anlamayı bilene... / Her anlama bir şiir yüklemek / şairin işidir, / işini bilene...(56) idi.

Etkilenmiştim çünkü, yaşımın gereği ilk defa, kendime karşı dürüst olmam gerekirse. Üstüne üstlük garip bir merak ve heyecan içindeydim. Gizlenip seyretse miydim ki onu?

Yok, yok, ben ipin ucunu kaçırmış bir sapık(10) değildim, ancak öyle bedenini merak edercesine, soyunurken-giyinirken değil de, onu yüzerken izlesem fena mı olurdu ki?

Onu düşünürken yorulmak yerine kanepeye oturup hayallerimle dinlenmeyi yeğ tuttum ve satırlar dökülmeğe başladı dudaklarımdan, onun yerine şiir yazma isteğim olarak;

Bazen büzülür uyaklar, uçsuz bucaksız,                    Bazen metroda, bazen halk otobüsünde,
Bazen duruluverir, sanki yetim, ocaksız,                   Bazen yürürken, bazen yaya köprüsünde,
Boşlukta kalır ki ellerim boş, kucaksız,                     Bazen gülerken, bazen ömür törpüsünde,
Şiir yaşatıyor; sıkkınsa bile canı.                              Şiir; hülyaların yaşanacak her anı.

Bazen ıssız bir gecede görürken rüya,                      Uyak oluyor bazen simitçinin sesi,
Bazen simgeleşirken çılgınca bir hülya,                   Bazen yeni doğmuş bir bebeğin nefesi,
Ve sana muhtaç değilken asla bu dünya,                  Bazen de bulunmuyor hiç dibi, köşesi,
Şiir; şarkı gibi coşturuyor insanı.                             Şiir unutturuyor; Martı ve Nisanı.

Bazen bir lokma ekmek, bazen bir yudum su,
Bazen yanlış, bazen beklenmeyen doğrusu,
Şu derken gerçeklere yansıyan hayal bu,
Yazılmamış, çizilmemiştir Şiir Kanunu.
.(57)

Balıklar yuvalarına dönmüş, yük gemileri izlememden rahatsız olmuşlar, belki de ilhamlarının bir kısmını boşaltmışlar ve hafiflemişler gibi ufkun berilerine(58) çekilmişler, mavi bulutlar şirretliğin(10) daniskasını(59) hissettirmek istercesine siyaha boyamışlardı kendilerini.

O iki ihtiyar ve ressam gözükmüyorlardı sahilde.

Çılgın bir yağmur gelmek üzereydi. Dalgalar hırçınlaşmaya başlamıştı. Sığınacak bir yer yok gibiydi etrafta ve ben Mimie’yi merak ediyordum.

Ahenksizce(60) gittiği doğrultuya yöneldim. Koşmak ile yürümek arası ne kadar mesafe kat ettiğimi bilmiyorum. Belki 3–5 kilometre, belki 10–20, ya da daha fazla kilometre. Farkında mıydım ki?

Yoktu o, sahil boyu. Onun için dualarımla geri dönerken, önce çiselenen, sonrasında asabileşerek(61) bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla “sudan çıkmış sıçana” döndüğümün farkında değildim. Sözüm ona bu mevsimde denize girmemiştim de elbiselerimle deniz banyosu yapmış gibiydim, yağan yağmurda…

Beni sırılsıklam oluşum nedeniyle almamak için nazlanan bir taksiyi ikna etme(62) çabalarım başarıya ulaşmış ve evime gelmiştim. Cümle âlemin(6348), yani okullarından henüz dönmüş kardeşlerimin ve annemin hayret dolu bakışlarını esirgememelerine duyarsız kalmak zorundaydım.

Babam da işinden dönmüş olsaydı, o da yoğun ilgisini eksik etmezdi herhalde, benden. Ama hiçbir şey umurumda değildi:

“İnşallah” diyordum, “Mimie vakitlice denizden çıkıp evine dönmüştür. Allah’ım ne olur, düşüncemin gerçekleştiğini söyle!” dedim.

Çamaşırlarımı değiştirmek için duş yaparken sabun elimden kayıp yere düştü. Bu hayalimde benim için Allah’ın işareti idi! Çünkü bir deyişe göre; “Çalar saat gibiydi hayaller, sen kurardın, onlar çalardı(64).” Üstüne üstlük “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşamaz mıydı?(26)

Ben kendimi öyle şartlandırmıştım, hayallerim için. Mimie hayatta idi, ben, benim düşünceme göre onu bir defa daha göremeyecek olsam da. Çünkü insanlar istese de, istemese de; “Ayrılık zamansız gelirmiş!(65)

“Sağ ol Allah’ım!” dedim, bu ne demek idiyse, anlamsız. İçimdeki duayı zapt edememiş, böyle şekillendirmiştim.

En kolay yönüyle; Dünya, Türkiye ve bu şehir tekti ve biz bu tek olan mekânda birbirimizi görmesek bile aynı anda nefes alıp verecektik. Daha öncemde anlamadığım yaşadığımın; yaşadığım olduğunu henüz anlar olmuştum.

Yaşamak, özgürce, sevgiyle güzeldi. Rahatlamıştım.

Ve şu dizeler döküldü dudaklarımdan;

Sen olamamak / yalnız ben kalmak / Ne demek bilir misin? / Aynı ülkede, / aynı şehirde, / hatta aynı yerde / hem gündüz ve gece...(66)

Aradan geçen zamanı hatırlamam mümkünsüz. Gökyüzü Araplığını terk etmiş, deniz sakinleşmiş, hava sükûna ermiş gibiydi.

Ben, hani onunla karşılaştığım geçen günkü gibi elimde sarı defterle, yine boş sayfalarla yalnızlığımı paylaşıyordum, kendimle, aynı yerde.

Bu kere farklıydım ama.

Birincisi; o gün ders çalışmak hiç aklımdan geçmemişti.

İkincisi; arada bir de olsa kalemim gidip-geliyordu sarı sayfalar üzerinde.

Ve üçüncüsü merak ediyordum; O; yani Mimie kimdi? Adı yabancı olmasına rağmen, Türkçesi anlaşılır, hatta inanılmayacak kadar güzeldi.

Ve ben Freud ile aşık atma gayretini yaşıyordum;

Çünkü ben de; “Sevdiğim zaman, sevgi dışında her şeyi dışlar(d)ım.” Gerçekti ki; eğer hissettiğime aşk denilirse ki ben o inançtaydım; “Tanrı bize canı aşk için vermişti(67).”

İnsanın bir görüşte, hem isminden başka hiçbir şeyini bilmediği bir genç kıza âşık olduğunu düşünmesi akla ve mantığa aykırı bir şey.

“Yıldırım aşk(68)” denilecek bir şeyse, hani eski tabirle; “abesle iştigal(69)” idi ama gel de bunu yıllarca gönlünü, kalbini kapalı tutmuş olana, yani bana anlatma gayretinde ol!

Gerçekten insanlar sevmeye de “acıkıyor” olmalıydılar, sevilmeye olduğu gibi, hem o kadar. Sevmekse evet! Sevilmeyi nasıl bekleyebilirdim ki?

Evet! Belki aynı kanepede bir gün, belki birkaç gün daha “Kazık gibi” oturup ümidimi kaybetmeden beklersem, belki mükâfat olarak onu tekrar görebilirdim. De…

Sonrası? “Sevdim seni!” desem, ya da “Seviyorum seni!” “Ağır ol da ‘bey, ağa, molla’ desinler!(70)  demez miydi? Sanırım, ya da inanırım ki, demezdi.

Mimie’nin gizem dolu tavırları da aklımdan çıkmıyordu.

Örneğin; “Rahmetli annemin hediyesi!” demişti, düşürdüğü ve put gibi sarıldığı kolye için.

            Peki babası?

Hem o sahilde omuzlarına sevgi ile dokunduğu yaşlılar, uzaktan el salladığı ressam kimdi?

Neden çekiniyordu ki, denize daima yalnız başına girmeyi tercih ediyordu?

Ve o tabanca da neyin nesiydi hem? Bir muamma(13) ki, beynimin tüm siyah-beyaz-gri hücrelerine doluşmuştu. Üstelik çözüm için ne tahminim, ne de şansım vardı…

Elimdeki sarı defterdeki sarı sayfalar bana bakıyordu, bön-bön(71), elimdeki kalem suskundu ve gökyüzünün-denizin maviliklerine küskünmüşçesine, dargınmışçasına durgundu. Bir el dokunsun istedim omzuma, tıpkı o yaşlılara olan dokunuş gibi:

“Sınır ötesi yalnızlığımda / bir de sessizlik… / Bir kuşkanadında dağılan / ve beni mutlu eden ses; / ‘Ben geldim!’ der gibi…”(72)

Keşke daha önce düşünseymişim! O özlediğim, sevdiğime inandığım (sandığım değil), sevmesini istediğim el dokunmuştu omzuma;

“Merhaba!”

Yutkunmakta zorlandım, elimi elinin üzerine koymayı akıl mı ettim, yoksa mekanik bir hareket mi yönlendirdi elimi?

“Merhaba?” dedim, sorarcasına, hayret edercesine ve sonrasında elini avucumun içinde saklamak, kendime mal etmek istercesine öptüm, avuç içinden.

Anlamsız değildi bakışları. Karşılaşmamızın ardından henüz ve ancak yirmi dört saat geçmiş olmasına rağmen hareketimi bekler gibiydi. Yanıma oturdu.

“Kimsin sen?” dedim.

“Ben Mimie. Yaşım on altı. Annem Fransız. Babam Türk. Nasıl diyorlar? Görevli babam Fransa’da annemi görüyor ve inna-minna(73)? Doğru mu?”

“Yanlış! ‘Arkadaş oluyorlar, birbirini seviyorlar ve evleniyorlar!’ demen daha doğru olsa gerek!”

“Hah! Tam öyle işte! Sonra görev Amerika’ya dönüyor, beraber gidiyorlar ve ben orada doğuyorum. Biraz büyüyorum ve buraya döndük. Yani azıcık Fransız, biraz Amerikan, ama temelli Türk! Ya sen?”

“Benim öyküm o kadar uzun değil!”

“Olsun! Anlat! Dinlerim!”

“Peki, anlatırım, ama önce sen bitir öykünü. Hem benim anlatacak neyim var ki? Doğdum, büyüdüm ve sana rastladım!”

“Sahi?”

“İnanman için yalvarmam gerekiyorsa, evet!”

“İnandım Memocan! Şimdi ben denize gidip-geleyim, sonra gene karşılarım seni.”

“Ben de gelsem?”

“Hayır!”

Öylesine sert ve anlamsız bir tepkisi vardı ki, ısrar etmem anlamsız olacaktı.

“Peki!” dedim.

O denize yönelirken kalemim sarı sayfalar üzerinde gezinmeye başlamıştı tekrar:

“Seni ilk gördüğümde / Benim olma sürecin başladı, / Dokunduğumda sana / Benim oldun…(74)

Ve merakım canlanmıştı yeniden, söylemesine rağmen o kimdi, hâlâ? Gözlerindeki hüzün, adımlarındaki ürkeklik ve ellerindeki sıcaklık…

Sonra yaşantısının devamı neydi bizim ülkemizde?

Döndü denizden. Islak bedeni titriyor, üşüyor, duş yapma imkânı olmadığından üstündekilerden hâlâ sular sızıyor gibiydi.

İyice kurulanmamış olsa gerekti, oysa saçları kupkuru idi anlayamadığım, herhalde iyice kurutmuş olsa gerekti.

“Üşüme Mimie! Git, sıcak bir duş al! Yarın bu saatte ben gene burada olacağım. İstemem üşüyüp de hasta olmanı!”

Galiba gülümsemeyle istihza(13) arası bir şekilde kıvrıldı dudakları, umursamaz gibi;

“Gel ama mutlaka! Söz olsun!”

“Söz! Çünkü seninle olmaktan, sohbet etmekten hoşlanıyorum. Üstelik…”

Şımarmış bir bebek gibi, daha dün bir, bugün iki neler söylemek gayretindeydim ki?

O devam etti benim yerime;

“Üstelik?”

“Sarı defterimin sarı sayfaları üzerinde kalemim kendi kendine geziniyor!”

“Şiir mi? Benim için mi?”

“Şiir demek için çok erken. Bir-iki dize desem…”

Son sorusunu anlamamışçasına cevaplamıştım.

“Kime?”

“Biliyorsun.”

“Biliyorum.”

Yaklaştı yanağımdan öptü ve beni meraklarımla, heyecanımla baş başa bırakarak geldiği yöne doğru uzaklaştı;

“Tut ellerimi tut! / Bırakma ellerimi tut! Issızlığa koy verme beni, göğsünde uyut, / Gönlümde yaşasın, sende seninle hep umut, / Yalnızlığımı bırak gözyaşlarımı avut!(75)

Gerçekten gözlerimden süzülenlere anlam veremiyordum. Sahil artık benim için yavandı(76). Kalemim de gezintisini tamamlamış gibiydi sarı sayfalar üzerinde. Paylaşacak biri yoksa sahili neden bekleyeydim ki?

Eve döndüm. Sarı defterim masamda yerini almış ve ben içimden gelerek derslerime yönelmiştim. Üstelik “harıl-harıl(77)” denecek bir şekilde.

O; davranışlarıyla sanki beni teşvik etmiş, ben de içgüdümle mezun olup, üniversiteye gitme gayreti içinde olmuştum, belki de seneleri çabucak tüketip ona kavuşmak emelimi ayakta ve hayatta tutmak arzusuyla…

Ertesi günün nasıl geleceğini de düşünmüyor değildim, satır aralarında, kitapların sayfalarında. En önemli husus ailemin takdir nidalarıydı, ders çalışmam ve başarılı olmam konularında…

Zaman istenince çabuk geliyor, gidiyor, kısalıyor, uzuyor olmalıydı, ertesi gün de bu nedenle benim ulaşmamı beklercesine vaktinde olmuştu. “Yazan insan, yalnız insandır!(36) sözünden caymıştım.

Sahilde iyot ihtiyacını tamamlamaya gayret eden o iki ihtiyar, resmine çeki-düzen vermeye çalışan pipolu ressam, ben, yaklaşan ayak seslerine beni kucaklayıp hatta başımı çevirip öpen o vardık.

Söylemem gerekli ki insan bu ortamda, bu havada ve bu dünyada kendini istese bile zapt edemezdi. Beyni çalışmasa, kalbindeki tik-taklar normal ahenginde olsa bile, kalem, sarı sayfalar üzerinde gezinme ihtiyacında olurdu.

“Söz vermiştin, devam edip anlatacaktın!”

“Nasıl istersen!” derken elini avucumda serbest bırakmak ihtiyacında gibiydi.

“Türkiye’ye döndük, güzeldi yaşamımız o güne kadar…”

“Ne gibi?”

“Baba dedemde, baba nenemde kaldığım bir gece…”

Hıçkırıklarını zapt etme gayretindeydi.

“Yaslan omzuma, anlatmak istemiyorsan, anlatamıyorsan sonra dinlerim!”

“Mademki dinliyorsun, anlatmam gerek, hem buna muhtacım. Ama önce şu sahili anlatayım. Şurada oturanlar, benim için kul-köle olanlar diyeceğim yaşlı-başlı kişiler benim dedem ve nenem. Uzaktaki ressam, benim için yerini-yurdunu-işini-gücünü terk edip yalnızlığını yaşayan adam ise dayım…

Ve ben de onlar sayesinde yalnızlık yaşamıyorum, duymuyorum.”

“Nasıl yani, anlayamadım…”

“O bir gece dedim ya hani, ben evde yokken, yani Allah’ım himaye etmiş(78) beni. Neden ki evde yokmuşum!”

“İyi ki evde yokmuşsun diye desteklemek istiyorum seni, nedenini hâlâ anlayamamış olsam da…”

“İşte o dört-üç yıl kadar oluyor. O gece hırsız giriyor bizim eve. Annem-babam uyanıyorlar ve ölüyorlar. Yani hırsızlar onları öldürüyor. Hırsızlar, yok katiller yok, kayıp. Türkiye’de adalet, nasıl derler, gevşek(76), yok değil de yarı yarıya gibi bir şey!”

“Çekinme, benim de içimden geçeni söyle!”

“Yok, ben öyle rijit(76)-kaba değilim.”

“Anneni-babanı bir gecede yitirip, hem yetim, hem öksüz kalıyorsun, deden, babaannen ve dayının koruması…”

“Himaye, himaye…”

“Tamam, himayesindesin ve nefretini(79) sadece kaba olmamakla düzenlemeye çalışıyorsun!”

“N’apim, peki? Koskoca polislerin elleri açık, ben hafiye olsam n’olur ki?”

“Haklısın!”

“O halde ben bir deniz yapıp geleyim, bekleyeceksin mi?”

“Evet! Tabii! İstediğin kadar, hem her zaman!”

“Sağ ol Memocan!”

“Sen sağ ol Mimie!”

Hani derler ya “Zürefa’nın şaşkını(80)” diye, ben de işte o emsal “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip(81)” dercesine “Beni bu havalar mahvetti(82) diyen şaire inat, bu serinin ötesindeki bence soğuk havalarda dikkatsiz olmuştum.

Üstelik Mimie bu havalara aldırmadan her gün muntazam olarak denizi kendiyle paylaşmaya devam ediyor olmasına rağmen.

Geri dönünce kucaklaştık, ayrıldık Mimie’yle. Çünkü ikimiz de soğuğun etkisini yaşamamalıydık, düşüncelerimizce.

Eve dönüşümde üşüyordum. Annem nane-limon kabuğu-ıhlamur(83) yapmasına rağmen, tam anlamıyla yorgan-döşek yatar(84) olmuştum.

Taksiyle doktor-hastane-iğne-ilâç…

Aradan kaç gün geçmişti, hatırlayamadığım. Hatırlayamıyordum; çünkü takvimlere de, saatlere de, topluca zamana küsmüştüm. En ihtiyacım olduğu anlarda, onsuz geçen bir an bile ömrümden heder olmuş(85) gibi geliyordu bana. Peki ya onun için?

Sonbahar kendine boş verip kendini terk etmiş, kışa “Buyur!” etmişti yerini.

Ne adres, ne telefon numarası, ne de haber iletecek bir imkân vardı çevremde. Hem bu benim gizli aşkımdı. “Gizli aşktı bu, söyleyemezdim derdimi hiç kimseye…(86)

Umutsuzdum. Ama çok özlemiştim onu. İliklerime kadar işleyen bir özlem esir etmişti tüm mevcudiyetimi.

Ben âşıktım, lâmı-cimi yok(87). O halde yataktan kalkmamla birlikte şansımı denememe kim engel olabilirdi ki?

Üstelik ellerim öylesine boş kalacak olsa da…”(88) hayallerimi gerçekleştirmeyi düşünmemin bir sakıncası mı olurdu ki?

“Oğlum!..” diye söze başlayan annemin cümlelerinin sonu hiç aklımda kalmadı. Giyindim, aynı saatte, aynı sahile ve elime sarı defterimi almaya unutmadan ulaştım.

Sahil, dalgalar, mavi-gri bulutlar, bana ilham getirme çabasındaki gemiler, o kanepe oradaydılar. Kim bilir kaç günler öncesinden bıraktığım gibi?

Sadece ihtiyarlar ve ressam gözükmüyorlardı ortalıklarda.

Ve o, orada kanepenin üstünde dalgın denize bakıyordu.

Uzaktan siluetini(89) görür görmez ona koştum. Ayak seslerim onu umutlandırmışçasına bana döndü, yerinden kalktı, başındaki bereyi zapt etmek istercesine eliyle başını tutarak koşup sarıldı bana, sıkı-sıkı, öpmeye doyamıyor gibiydi, yüzümü, hem yüzümün her neresi olursa olsun.

“Tayin oldun sandım!” dedi, elimden tutarak kanepeye oturturken.

Ve dizeler önce şiir, sonra beste olarak döküldü dudaklarından:

“Gideceğin yere beni de götür / Sorana başımın belâsı dersin / Götür de istersen yerlerde yatır / Elimde gönlünün dermanı dersin…(90)

“Bir yerlere sensiz nasıl giderim ki?”

“Öyleyse benim ol, beni yaşa, bırakma ellerimi, ısıt beni, sığınağım ol, aşkım ol, yaşama sevincim ol, denizim ol, kısaca her şeyim ol ki ben seninle yaşayayım!”

“Hemen değil Mimie. Okulumu ve üniversiteyi bitirmem ve sonrasında senin olmam gerek. Belki buna benim olmanı beklemek demeliyim!”

“Çok uzun zaman!”

“Neden beklemez misin? Bekleyemez misin?”

“Bir anı bile sensiz geçirmeyi düşünmezken, bence boş dünya hevesleriyle(91) bana; ‘Beni bekle!’ demen, mantıksız, hatta bana isyan verecek bir şey. Zalimlik(13) senin istediğin!”

“Gel küçüğüm, sevdiğim, bir tanem. Hemen sığın koynuma. Ben de istemem sensiz bir saniye geçirmeyi. Hastalığımda tek özlediğim senin şifalı ellerindi, ilâçlara ihtiyaç duymadan. Ama ne yol biliyordum, ne de sana haber gönderip sesini duyabileceğim bir imkân…”

Sarıldım ona, onu öpmek arzusu geçti içimden, tam bir teslimiyeti vardı Mimie’nin. Elimi başına değdirdiğimde beresi kaydı başından ve başı tüm çıplaklığı ile çıktı karşıma. Saçları yoktu Mimie’nin.

“Gerçeği öğrendin işte, hem sana söylememi beklemeden. Kendimi şimdi çok daha yorgun hissediyorum, beni eve bırakır mısın?” dedi, anlamsız bakışlarıma son vererek.

Koluma girdi. Mimie gittikçe ağırlaşıyor muydu ağırlık olarak, yoksa bana mı öyle geliyordu? Evine ulaştık, evi çok yakındı sahile.

Zili çaldım. Üç heyecanlı insanla karşılaştım, tıpkı sahildeki gibi.

Mimie döndü, hiçbirine aldırmadan öptü beni. Dayısının getirdiği tekerlekli sandalyeye otururken geriye döndü, avucunu bir iki defa açıp-kapatarak;

“Allahaısmarladık!” dedi gerçek bir Türkçeyle, gözlerinde gizlemeğe çalıştığı bir hüzün, ayrılığı çağrıştıran bir elem(13) hissettim.

Dede, anlamsız bakışlarımdan sormak istediğimi anlamışçasına, kapıyı kapatmadan önce tek kelime söyledi;

“Kanser!”

Dünyam yıkılmıştı bir anda;

“Kaderin önüne geçilmez (miş!) / Oysa; / İki dünya ayrılıyor biri birinden / Kaderin haberi bile olmuyor! ” (92)du.

Demek ki denize girerken kemoterapinin(93) etkilediği dazlaklığını(94) göstermeme çabasındaydı, denizden dönüşünde saçlarının peruk olması nedeniyle kuru olmasına neden akıl erdiremediğim gerçeğini ancak fark edebilmiştim.

Hüzün içindeydim. Tahammülsüz gibiydim. Birkaç dakika, belki saatler süren bir zaman diliminde geri döndüm. Kapıyı çaldım. Dede hayretle açtı kapıyı;

“Nerde? Göreceğim!” dedim, “Buyur!” demesini beklemedim. Bir sandalye üzerine tünemişçesine oturan dayının yanından koşarcasına geçerken duvarlara dizilmiş resimlere ilişti gözlerim. Tüm resimlerde, tablolarda o vardı.

Odasına girdim. Başucunda sarı bir defter ve kalemler vardı, tıpkı benimkisi gibi;

“Senin olmaya geldim!” dedim.

“Çok geç!” dedi, elimi tuttu, sıktı, sonra gevşedi eli.

Son nefesini vermişti.

Ondan sonrası yaşamak mıydı benim için?

Bir şairin dizelerinin sonu döküldü şöylesine dudaklarımdan:

“Gecelerim, uzanır beklerim /  yattığın yerde seni…” (95)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bilindiği üzere yabancı lisanlarda nickname denilen takma adlar revaçtadır. Mireille Fransız olup takma adı “Mimie”dir, konuşurken kısaca “Mimi” denir. Kendisi liseden halen arkadaşım(ız) olup ailece görüşmekteyiz. O;  şu anda Amerika’da Florida’da yaşamakta olup iki evlât, iki de torun sahibidir.  Bu öyküde onun adını anmak istedim.

Evlenince yollarımız ayrılmasına karşın, yıllar sonra bir vesile ile yollarımız karşılaşmıştı (Uzun hikâye). Türkiye’ye iki kez gelen ve evimizde misafir ettiğimiz, torunuma doğumu nedeniyle hediye yapan, hâlâ konuşmakta olduğum eşinden ayrılmış olarak yalnız yaşayan onu, detaylı anlatmak ve soy ismini, bildiğim halde çocuklarının ve torunlarının isimlerini izin almadığım için belirtmek istemedim.

Bugünkü teknolojinin olmadığı 1960 lı yıllarda, lise öğrencisi olarak Penfriend şeklinde yazışarak lisanımızı ilerletmeye çalışıyorduk. O zamanlar şöyle dizeleri sıralamıştım onun için, biraz uzun gibi gözükse de kısaltma gayretini yaşadığım.

“Senelerce, senelerce evvel / iki deniz ülkesinin / birinde ben, birinde o / Kalemlerde, dosya kâğıtlarında tanıştık / yaşamı yazarak yaşadık... / Mireille idi adı, kısaca; “Mimie” dedim / Uysun diye ben de bana; “Mehmet” dedim / Oysa Errol Flynn denmesi daha cazipti o yaşlarda… / Zaman geçti, bir su gibi aktı / Ayları, yılları tüketerek yaşları / Yeniden / yaşlara inat… / Bir gün yıllardan sonra bir gün / “Ben geldim!” dedi / değişmeyen bir eski dost olarak / “Hoş geldin!” / demem o kadar kısa sürdü ki / “güle güle!” derken. / Ve zaman tükendi / Bir akşam ezanında / (belki bir kilise çanında da)... (Dizelerin tamamı; www.erolkaratekin.com adresinde)

(1) Haşmetli; Haşim. Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, ezen, kıran, yaran, parçalayan. Büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.

(2) Aslı; “İnsan beşer, kuldur, şaşar!” ATASÖZÜ

(3) Popüler; Ünü çok yaygın olan, herkesçe tanınan. Kalabalıkların, yığınların beğenisine uygun, halkça tutulan beğenilen.

(4) İskele Olmak; Buluşma Noktasında gereğinden fazla beklemek, ya da bekletilmek

(5) Fırça Yemek (Atılmak); Azarlanmak, paylanmak, horlanmak, aşağılanmak, sitem edilmek, hakaret edilmek.

(6) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir guruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

(7) Sekte Vurmak; Kesilmesine neden olmak, kesintiye uğratmak.

(8) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı.  “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ

(9) Yalnızlık, başarısızlığın başarısıdır. Söz;

“Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar. Güneş yalnız da olsa, etrafına ışık saçar. Üzülme, doğruların kaderidir yalnızlık, Kargalar sürü ile kartallar yalnız uçar. Ömer HAYYAM 

Anladım ki; hayatında birinin olmaması değil, birinin hayatında olamamakmış yalnızlık. Charles BUKOWSKI

Başarısızlıklar kuvvetli kere daha da kuvvet verir. Saint EXUPERY” sözler ışığında oluşturulmuştur.

(10) Kibirli; Kendisini herkesten büyük ve üstün gören, büyüklenen.

Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten.

Sapık; Tavır ve davranışları normal olmayan, delice davranışlara sahip veya geleneklerden, törelerden ayrılan, anormal, gayritabii, delice, adabı muaşeret ve töre kurallarına uymayan.

Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma eylemi. Geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.

(11) KARATEKİN, Erol. 2009 Yılı. “ENGELSİZ DİZELER” den.

(12) Doz; Bir ilâcın bir defada alınan miktarı. İstenilen etkiyi oluşturacak ilâç miktarı. Bir maddenin bir bileşiğe, bir karışıma girmesi gereken belli miktar.

(13) Elem; Üzüntü, acı, keder, dert.

Gamata; Azar ve ayar anlamında kullanılan Boşnakların sıklıkla kullandığı bir söz.

Hüzün; Duygulanma. İçe kapanıklık. Üzüntü. Gönül üzgünlüğü.

İma; Dolaylı olarak anlatma. Üstü kapalı bildirim, ihsas. Açıkça belirtmeme, işaret etme, işaretle anlatma.

İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.

Muaheze;  Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tembih; Uyarma. Uyarım. Bir şeyin belli bir biçimde ve yolda yapılmasını söyleme, bunu üsteleyerek söyleme.

Teşbih (Benzetme); Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüz olanı güçlü olana benzetmek, gibi. Örnek; Çocuk; tilki gibi kurnaz biriydi)

Zalimlik; Zulüm. Zulmetmek. Haksız ve acımasız davranma, katı yüreklilik, kıyıcılık.

(14) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.

Elleri Böğründe Kalmak; Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz durumda olmak, başarısız olmak.

(15) Teşvik; Motive etme. İsteklendirme, özendirme, yüreklendirme.

(16) Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Ayrıca bir ücret almadan, yalnızca karnını doyurma karşılığında (çalışmak).

(17) Azat Etmek (Kılmak); Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.

(18) Din, Kur’an, İbadet İle İlgili Kelimeler; Ezan okumak, müezzinlik yapmak. Tebdili Erkân (yani namazı düzgün kılmak), rükû, secde, kavme (rükûdan sonra ayakta durmak), kamet, celse (iki secde arasındaki oturuş), tecvid, tevhid, ayını-gayın, elifi-be… 

Hutbe; Camide Cuma namazından önce ve dini bayramlarda namazlardan sonra minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.

İhlas Suresi; Kur’an’ın 112. Suresi olup; “Allah’ın tek olduğunu, kimseye ihtiyacının olmadığını, doğmamış ve doğurmamış ve denkliğinin tartışılmaz olduğunu”  belirten sure.

Kevser Suresi; Kur’an’ın 108. Suresi olup; “Rab’ın için namaz kıl ve kurban kes!”  anlamında olup kurban kesmek Hanefi Mezhebinde vaciptir.

Rabbiyesir; “Rabb’ım! Kolaylaştır, zorlaştırma, hayırla sonuçlandır!” anlamında duadır.

Tümünü yazmak ve ayrı ayrı anlatmak bir öykü içine sığdırılamaz. Bu nedenle öyküyle ilgilenenlerin başvuracakları kaynak bellidir.

(19) Kıkırdamak; Gülmesini tutamayarak “kıkır kıkır” diye ses çıkararak, kesik kesik, sesli bir biçimde gülmek.

(20) Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.

(21) Gırla Gitmek; Sürüp gitmek, uzun sürmek. Pek bol olmak. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak.

(22) Münasip; Uygun. Yerinde.

(23) Cukka; Çingene lehçesinde para için kullanılan kelime olup, normal Türkçemizde anında görüntü ve rüşvet anlamlarına da gelmektedir.

(24) O kitap; Necip Fazıl KISAKÜREK’in “ÇİLE” isimli özellikle şiir olan eserlerinin toplandığı kitap olup söz konusu dizeler; Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber... / Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?..”  (GÜZEL ŞEY–1977) ve “Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var; / Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var…” (BAYRAM–1982) şeklindedir.

(25) Cahit Sıtkı TARANCI’nın “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”  başlangıcı şöyledir, hepimizin bildiği gibi; “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider…”

(26) Orhan Veli KANIK’ın “AYRILIŞ” şiiri hepimizin bildiği gibi şöyledir; “Baka kalırım giden geminin ardından; / Atamam kendimi denize, dünya güzel;/  Serde erkeklik var, ağlayamam.”

Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar.

(27) Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” şiirinin en önemli bölümü (bence) son mısraıdır: “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar!”

(28) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ; Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “Izdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise “MÜTEŞAİR” dir.

(29) Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.

(30) Hak Getire; Bulunmaz, yoktur, ne arar.

(31) Gönlünün Sultanı; Sevdiği, âşık olduğu, ya da âşık olacağının simgesel ismi, görüntüsü.

(32) Aylak Aylak Yatırmak (Gezdirmek, Dolaştırmak, Oturtmak); Tembelce, tembel bir biçimde yatırmak. Avare bir şekilde gezdirmek, dolaştırmak, işsiz, boş gezdirmek, oturtmak.

(33) Elemtere Fiş; Genelde Kem Gözlere Şiş ekiyle söylenen; Nazar değmesin, hasetle ve kıskançlıkla düşünenler zarar vermesin anlamında söylenen batıl (hurafe) söz.

(34) Mankafa; Anlayışsız, aptal, kendi isteği ile kendisini dışarıdan gelecek olan bilgilere kapatmış, tekdüze yaşayan ve bildiğini okuyan, cahil, düşüncesi kıt, ahmak insan tipi.

(35)  “Şiir; / Duyguların mısralara aksi, / Nesir; Bilgilerin sayfalara resmi, / Teşbihte hata olmaz ya / Hani / Nesir kamyonsa/ şiirde taksi.”  M. Said ÇEKMEGİL

(36) “Yazan insan yalnız bir insandır.” Erkan SEZGİN

(37) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “ŞİİRİM”

(38) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ŞİİR ÜZERİNE BİR DEYİŞ”

(39) “Kırık taşlara bakıp / Işıklı bir asfalt düşünmek / Acaba yalnız / Şairlere mi mahsus? Orhan Veli KANIK  “ASFALT ÜZERİNE ŞİİRLER”

(29) İlham; Esin. Tanrının, peygamberlerin yüreğine doldurduğu Tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.

İlham Perisi; Sanatçılara ilham verdiği var sayılan peri.

İlham Keçisi; Yozlaştırılmış, kabaca ilham perisi taklidi.

(41) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  Kemalettin KAMU “KİMSESİZLİK”

(42) İn-Cin Top Oynamak (Oynamamak); Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

(43) Toy; Acemi, Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş, bilgisiz.

(44) Değin; Bir işin, bir durumun sona erdiği zamanı ve yeri gösterir, kadar, dek.

(45) İyot Havası Almak; İyot, bazı besin kaynaklarında doğal olarak bulunan ancak vücudun kendi kendine üretemediği bir elementtir. İyot minerali, enerji metabolizması başta olmak üzere vücutta pek çok önemli göreve sahiptir. Tiroid hormonları arasında yer alan tiroksin ve triyodotironinin önemli bir bileşenidir. Ve en yararlı biçimi denizdir, denizdedir.

(46) Tuval; Yağlıboya resim yapmakta kullanılan, özel olarak hazırlanmış bez, bu bez üzerine yapılmış tablo.

(47) Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

(48) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

(49) Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliği.

(50) Çelimsiz; Çok zayıf ve kuru, sıska.

(51) Şaklabanlık; Dalkavukluk. Basit şakalarla herkesi güldürmek.

(52) Üstat; Bilim ya da sanat alanında üstün bilgisi yeteneği, ustalığı olan kimse.

(33) İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

(54) “O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi, Vecdi BİNGÖL’e, (Bazı kaynaklarca Mustafa Nafiz IRMAK’a ait olduğu belirtilmekte) Bestesi, Sadettin Kaynak’a ait olup Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.

(55) Tehir Yapmak; Geciktirmek. Ertelemek. Sonraya bırakmak.

(56) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “İŞ BİLENİN” .

(57) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “BAZEN -ya da- ŞİİR ÜSTÜNE DEYİŞLER”

(58) Beri; Konuşana göre, önünde bulunan iki uzaklıktan kendine yakın olanı. Bu uzaklıkta bulunan.

(59) Daniska; En güzel, en iyi.

(60) Ahenksizce; Uyumsuz, Anlaşamaz, uyuşamaz, iyi geçinememe.

(61) Asabileşmek; Sinirlenmek.

(62) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(63) Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

(64) Çalar saat gibidir hayaller, sen kurarsın, onlar çalar. Halil SEZAİ

(65) Bir sevmek, bin defa ölmek demekmiş; (Rahmetli) Barış AKARSU “AYRILIK ZAMANSIZ GELİR” 

(66) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “İNATÇI İNANÇ DİZELERİ”

(67) Tanrı bize canı aşk için vermiş… “Kafan dağılsın” veya “Şu yalan dünyayı aşksız geçirme”  şeklinde ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlkan SAN’a, Bestesi Avni ANIL’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(68) Yıldırım Aşk; Birdenbire oluşan, bir görüşte olduğu sanılan aşk.

(69) Abesle İştigal (Etmek); Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.

(70) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.

(71) Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

(72) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “KUMRUNUN DÖNÜŞÜ”

(73) İnna-Minna; Türkçemizde böyle bir deyim yok, belki argoda da. Ancak yöresel olarak; “Meşru bir karı-koca birlikteliği, “Zifaf” anlamlarında kullanılan bir kelimedir. Aganigi-Naganigi, aşna-fişna kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş. (Sözlükte yeri yoktur). Mercimeği fırına vermek bambaşka bir anlam içerir. İspanyolcada benzer kelimelerin olduğu aklıma geliyor. Bu kelime “yasal bir evlilik” anlamında muhtemelen Mimie’nin babası bizim yöremizden biri olduğundan olsa gerek bu sözü babasından edinmiş olabilir!

(74) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “DEME” (Bir deyiş).

(75) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “DEME” (Bir deyiş daha).

(76) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.

Gevşek; İlgisiz, ilgilenmeyen. Gergin ya da sıkı olmayan, gevşemiş durumda bulunan.

Rijit (Rijid); Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı, ters.

(77) Harıl Harıl (Vızır Vızır) Çalışmak; Çok ve durmadan çalışmak.

(78) Himaye Etmek; Korumak, gözetmek, esirgemek, elinden tutmak, gözetmek, kayırmak.

(79) Nefret; Bir kimseye, bir şeye karşı duyulan çok olumsuz duygu. Tiksinme, tiksinti.

(80) Zürefanın Şaşkını;  Çok kişi bu sözü “Zürafanın şaşkını” şeklinde söylemektedir ki, yanlıştır. Zaten bilgisayarda zürefa yazar yazmaz altına kırmızıçizgiyi çekiyor hemen mal bulmuş mağribi gibi. Zürefa; Zarifler, kibarlar anlamında bir kelimedir.  Sözün devamı; “Zürefanın şaşkını, beyaz giyer kış günü” şeklindedir. Ayrıca eskilerden kalan deyimler olarak; “Eşkıyanın, ihtiyarın, fukaranın düşkünü beyaz (hasa) giyer kış günü” şeklinde de söylenegelmiştir. Burada denilmek istenilen; durumu elverişli olanın kıyafetinin düzgünlüğünün, elverişli durumu yitirmesiyle kıyafetine olan düzeninin, ya da düşkünlüğünün yok olduğu gibidir.

Öyküde; Davranış ve alışkanlıklarında değişikliklere sebep olan şaşkınlığı anlatmak için bu deyişi kullanmak istedim.

(81) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyâ-i müri dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum, Bana ilâç vermekten vazgeç, derdimin ilâcı, derdimin kendisidir).

(82) Beni bu güzel havalar mahvetti… Orhan Veli KANIK, “GÜZEL HAVALAR”

(83) Nane-Limon Kabuğu-Ihlamur; Barış MANÇO; “NANE, LİMON KABUĞU” isimli şarkısında buna benzer deyişine “Hatmi Çiçeği, Çörek Otu, Tarçın ve Zencefili” de eklemiştir.

(84) Yorgan-Döşek Yatmak: Evden çıkamayacak kadar hasta olunduğunu belirten bir deyim.

(85) Heba Olmak (Etmek) -Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.

(86) Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye… Güfte ve Bestesi; Zeynettin MARAŞ’a ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(87) Lâmı-Cimi Yok;  Yöresel olarak; “Mazeret uydurmak gereksiz”. Değişmez. Kesin, başka yolu yok.

(88) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.

(89) Siluet; Bir şeyin yalnız kenar çizgileriyle ve tek renk olarak beliren görüntüsü, gölge.

(90) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)

(91) Heves; Bir şeye karşı duyumsanan istek, eğilim, arzu. Gelip geçici istek.

 (92) KARATEKİN, Erol. 2008 Yılı. “KİMLİKSİZ DİZELER” den.

(93) Kemoterapi; Kanser hücrelerini yok etmek veya bu hücrelerin büyümesini kontrol altına almak için anti kanser ilâçlar kullanılarak yapılan tedavi. Tek başına, radyoterapi hatta cerrahi olarak uygulanabilir.

(94) Dazlak; Tepesinde saç kalmamış olan, saçı dökülmüş, saçsız.

Dazlaklık; Dazlak olma durumu. Dazlakların yarattığı vurucu kırıcılık ve ırkçılık hareket.

(95) Edgar Allan POE’nun yazdığı, Melih Cevdet ANDAY’ın Türkçeleştirdiği affına sığınarak öyküye mal etmeğe çalıştığım şiirin o bölümü aynen şöyledir: “Orda gecelerim, uzanır beklerim / Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim / O azgın sahildeki; / Yattığın yerde seni…”

 

 


[ reklamı gizle / hide ads ]