İnsanların yaşamlarında en önemli yeri; görme, işitme, koku alma, tat alma ve dokunma duyuları ve dolaysıyla bu duyuları yaşamak için de göz, kulak, burun, dil ve deri gibi organlarının olması gerek.
Neden mi? “Uzun hikâye!” der gibi bir safsataya(1) yönelmeyeceğim. Hem mademki anlatmak istiyorum, o zaman çevremdekileri merakta bırakmak gibi bir meylimin de olmaması gerektir.
Sene bilmem kaç? Doğmuşum…
Çok, çok evvellerden başlamış gibi olacağım, o halde hemen sadede(2), bugünlere geleyim.
Köyden inmiştim şehre, okuyup “Adam olmak” için. Üniversiteye bu koca şehirde devam ediyordum. Benim gibi yokluk içinde büyüyen insanların lüksü olamazdı, masraflarımın burs dışında kalan bir bölümünün karşılığı için maçımın olmadığı tatil günlerinde çalışmalıydım.
Sinema-tiyatro gibi eğlenceler ne haddime?..
Amatör bir futbol takımında eğlence ihtiyacımı giderdiğim gibi, üç-beş kuruş harçlığım da oluyordu, Kulüp Başkanının himmetine ve galibiyet durumumuza göre tabii…
Olayı yaşadığımda; son sınıfa başlamamın arifesinde idim. Amatör Futbol Ligi başlamış, fakülteye de birkaç gün sonra başlamak üzere yapmam gerekenleri yapmıştım.
Unutmadan hemen söyleyeyim ki; üniversitede başka bölümde de olsa, bir kız arkadaşım vardı. Saklamama gerek yok kısaca; “Sevdiğim” desem! O da; köyden inmişti şehre, şaşırmamıştı birden bire.
Karınca kararınca demeyeceğim bir şekilde deli gibi derslerine çalışan bir genç kızdı o, ailesine yük olmamak için direnen. İsmi Gülpembe idi. Ha!
Benim adım mı? Mehmet…
Ama Sarı Çizmeli olanı değil, köy ortamında köy tabiriyle Bekdemir’li Karaosman’ların Kara Mehmet’i. Eee! Dedeme çekmem gayet normal olmalıydı değil mi?
Kenarından köşesinden diğer dedenin ismi de vardı eklenti olarak, ama esmerin daha iri boyutunda “Kara” olunca ben sadece Mehmet ismini kullanıyordum, eş-dost…
Pardon! Nereden olacaktı ki bu yaşlarda eş-dost? Kısaca; arkadaşlarım ve o Mehmet derlerdi bana. Bazen ve özellikle Gülpembe; Memo, Hoşmemo, Memocan, Mehmetcan gibi isimleri de yakıştırırdı bana.
Eğer bazen biz-bize ve yalnız isek; “Hayatım, bir tanem, ilerdeki evimin direği, sığınağım” demekten de çekinmezdi. Ama “Her zaman” değil, “Çok zaman” desem abartmış olmam.
Ben de ona; “Dünyamın aydınlığı, Yaşamımın ışığı”, (ç)alıntı da olsa “Tatlım, kıymetlim” derdim, ama o şekildeki gibi; “Datlım, gıymatlım!” demekten de kendimi alamazdım.
İkimizin de niyetleri belli idi ilerisi için, öyle atalarımızın dediği gibi; “Üç çocuk! İkisi anaya babaya mahsup edilir, biri dünyaya kâr kalır!” şeklinde bir felsefemiz yoktu. Biri oğlan, biri kız olursa, iki bebeğimiz yetecekti bize.
Daha o zamanlardan, daha doğrusu başlangıcımızdan kelli düşüncemiz buydu. Sanki her şey olurunda, tasavvurlarımızda plânladığımızca olacakmış gibi…
Öyle çok bildiğini sananların “Eh, işte!” dedikleri gibi bir yaşam, bizim için uygun değildi. Sebebi bilenlerce bilinir, ama şöyle desem kısaca, demek istediğim anlaşılır herhalde, fazla çocuk sahibi olma konusunda;
“Saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra!...”
Bir önceki amatör küme futbol sezonunda, deyim yerindeyse küme düşmekten çeyrek kala kurtulmuştuk ve bu sezonun ilk maçı geçen senenin şampiyonu ileydi. Geçen sezon “Allah ne verdiyse” o kadar çok golü bırakmışlardı ki ağlarımıza, rekor sayıda olmasa da.
Bu sezon için de bu ilk maçta pek ümit var değildik. Yenmek, berabere kalmak değil, sanki az gol yemek için çıkmıştık sahaya.
Anlayamadığım bir çekimserlik vardı şampiyon takımda, bizde ise hani az gol yemek düşüncemize rağmen kendine güven, ya da cesaret.
Hani derler ya; “Öleceksen de vuruşarak öl!” ya da “Boğulacaksan bile büyük suda boğul!” der gibi öylesine.
Bir de başka türlüsü de vardı bu sözün, ayıp kaçacak gibi olsa da; “Her şeyi denediğin halde, kurtuluşun yoksa o halde zevk almağa çalış!” der gibi. Biz de bunun gibi zevk almağa çalışmak için çıkmıştık sahaya.
Lagada-lugada(3) derken bir akınımızda kaza ile(!) bir gol atıp öne geçmez miyiz? Golü atan arkadaşımıza da kaleci tekme atıp da kırmızı kart görmez mi?
Kozlar elimize geçmişti sanki bir önceki sezonun intikamını almak istercesine.
Biz ve hakem karşı takımı sakinleştirmeye çalışırken şampiyon gerilmeye, canavarlaşmaya başlamıştı sanki. Bu; ikinci kırmızı karta neden olmuş, ipler iyicene elimize geçmiş, daha da cesur olmuştuk.
Bir diğer akınımızda top yine kaza ile(!) hiç kullanmadığım, kullanmakta da çok az başarılı olduğum, ancak yürümek için kullandığım sol ayağıma çarpıp, ikinci golümüz şampiyonun ağlarında ikamet ilmühaberiyle(4) yerleşmemiş miydi? Çıldırmış gibiydi karşımız…
Rakip takım artık tam tabiriyle “deli dana(5)” ya da affedersiniz, “kuduz(5)” gibi bir şeydi. Her türlü yanlışlığı (çirkefliği(5) demiyorum) yapıyor gibiydi.
Genç hakem üçüncü kırmızı kartı da gösterdikten sonra, bir talimat gelir mi, umuduyla Maçın Gözlemcisine baktı. Gözlemci saatine baktı, eliyle “beş” işareti yaptıktan sonra, ellerini yatay ve çapraz bir şekilde salladı.
Bu; “Maçın sonuna beş dakika var, sabret!” anlamında bir işaret miydi ki, maçın bitimine daha çok süre vardı, o anlamda olması mümkün değildi. Yoksa “Beş dakika daha devam ettir, hırçınlık(5) sona ermezse maçı tatil et!” anlamında mıydı ki, bilinmesi mümkün değildi. Sanırım ikinci olasılık daha uygun gibiydi.
Düşüncem, dalgınlığım, ya da ikinci golü hani hasbelkader(6) rakip şampiyon takımın ağlarına göndermem bana pahalıya mal olmuştu.
Rakip takımdan bir futbolcu, büyük bir hınç(7) ve kontrolsüz bir güçle üstüme yönelmiş ve sakınmama rağmen, kramponuyla(8) kafamı tekmelemişti. Her yer karanlıktı ondan sonrasında. Son hatırladığım bu idi, kendimden geçmeden önce.
Tüm gelişmeleri anlatmam gereksiz. “Niye her yer karanlık? Perdeleri açın!” demem, rakip oyuncunun; “Maç heyecanı, kaza ile oldu!” yalanları sadece uvertür(9), ya da dolgu cümleleri idi.
Kısaca ve kesin olarak ve yalnızca; “Kördüm” artık!
Yaşamım; koluma takacağım üç noktalı bant ve bastonla tükenecekti artık. Belki dünyamda karşıma bir hayırsever çıkarsa bana yardımcı olması için bir köpek alabilirdi, ama bunu istemezdim, kendine bakamayacak biri, bir köpeğin bakımını nasıl üstlenebilirdi ki, kendi kendine yalnız yaşamında?
Üstelik yaşama küsmüştüm, bir parça değil, temelli. Cep telefonuma cevap verebilirdim belki, el yordamıyla. Ama ya arayıp konuşmak istesem biriyle, birileriyle? Mutlaka birinin, birilerinin yardımını mı istemem gerekecekti?
Ailemi de, Gülpembe’yi de dışladım. Okulumdan ayrıldım, sessizce. Kaldığım Öğrenci Yurdundan ise, bir haftalık izin sonunda ayrılmama gerek kalmadan onlar koymuşlardı beni kapı önüne.
İstikbal düşüncesiyle okumama gerek yoktu artık! Hem imkânsızlıklarımla, nasıl okuyabilirdim, hem de okumamın sonuçlarını uygulayamayacak olduktan sonra. Evet, okurken, belki söylenenleri teybe alıp dinler, arkadaşlarımdan, özellikle de Gülpembe’den yardım alabilirdim.
Ola ki, farz edelim ki çok zekiyim, her şeyi aklımda tutarak sınavlarda başarılı olabilirdim.
Herhalde son sınıfta -varsa ki, bilmiyordum- Körler Okuluna devam edecek değildim ya. Peki, hepsi müspet(10), uygun, okulu bitirdim diyelim; sonrası?
İnsan yanlış düşünceleriyle çok zaman kendisini değil, çevresindekileri de üzüyor, bunaltıyordu.
Allah büyüktü. Durumumu arkadaşlarından dinleyen, şampiyon takımın en efendisi diye hatırladığım oyuncularından biri babasına rica etmiş, o da Belediye Santralında Santral Memuru olarak iş bulmuştu bana.
İş sahibi olmam hiç önemli değildi o kadar. Ancak yatacak, sığınacak, doyunacak, en önemlisi bana yardımcı olabilecek insanların olduğu bir yerde yaşayacak olmam bulunmaz bir nimetti benim için.
Zaman; içinde bazı şeyleri değil, her şeyi unutmak, yaşamak için en iyi çare olsa gerekti. Artık nasıl denirse; “Ot gibi!” galiba, kokmadan, bulaşmadan? Arayanım soranım yoktu, olsun da istemezdim, hem neden arayıp sorsunlar idi ki, dünyası kararmış, her şeyden elini ayağını çekmiş, hatta yaşamaktan bile çekinen, yaşamaktan nefret eden bir insanı, yani beni?
Beş duyunun dördü yerindeymiş, bana ne?
Durdum, durakladım. Gerçekten diğer dört duyum olduğu için, onlar sağlam oldukları için şükretmeliydim Tanrıma. Ya da Pollyanna gibi Pollyannacılık(11) oynayarak kendi kendime memnun olmalıydım.
Öyle ya, elim-ayağım çalışmasa, duyamazsam ne bu çalıştığım işe sahip olabilirdim, ne de insan gibi kişisel ihtiyaçlarımı görebilirdim. Öyleyse inkisarı(12) bırakıp hayattan tat almaya çalışmalıydım. Gülmeliydim, hiç olmazsa gülümsemeye çalışmalıydım.
İlk olarak insan gibi cemiyet içinde yer almalıydım. Örneğin şekilleri göremesem bile ağacın yeşilini, bulutun mavisini, çiçeklerin rengârenk durumlarını hissedip, tasavvur edip, görebilirdim.
Doğadaki kokuları, hatta egzoz kokularını bile içime sindirebilirdim. Bir uçağın sesini, bir çocuğun ağlayışını, bir simitçinin yankılanan sesini duyabilir, o simidi tadabilirdim.
Gözyaşlarına dokunabilirdim birilerinin, Orhan Veli(31) gibi. Ya da bilmemiş olsam bile bir kalbe dokunabilirdim, insan kalbi gibi taş gibi sert mi, yumuşak mı diye? Bir dondurmanın tadından, bir lâhmacunun lokanta dışına ulaşan kokusundan zevk alabilirdim. Örnekleri çoğaltmama gerek kalmaksızın.
Üstelik şaşı olmadığıma, dolaysıyla her şeyi çifter-çifter görmediğime, “Körler, sağırlar, birbirlerini ağırlar!” şeklinde bir yaşamım olmadığına şükredebilirdim.
Tanısam da, tanımasam da ki kimi tanıyabilirdim ki? Belki mahalle bakkalını, belki eski ev sahibimi, belki apartmanda oturanların farklı nüanslardaki(14) seslerini…
Ama onlara zaten “Merhaba!” diyebiliyordum, zamanında. O halde otobüste bana yer verene, kolumdan tutup yardım edenlere, hatta “Dikkat!” diyenlere “Merhaba!” diyebilir, teşekkür edebilirdim. Kim engelleyebilirdi ki beni?
Hatta sinemaya bile gidebilirdim, görmesem bile, sesleri beynimde şekillendirebilir, canlandırabilir, yaşayabilir, belki de o sanatçıların yerine kendimi koyup mutlu bile olabilirdim.
Tek endişem; “Kör parmağım gözüne!” örneği ayağım taşa takılmışçasına, farkına varamadığım direğe çarpmışçasına, yaşamımda değer verdiğim tek insana, arkamı dönüp izimi kaybettirme gayretini yaşadığım Gülpembe’yle bu halimle karşılaşmak, ona rastlamaktı.
İnsanlar tesadüfleri hazırlamaz, tesadüfler insanlara yönelirlerdi. Şu ilde ne kadar kişiydik ki? Bir çuval pirinç içinde bir taş gibiydi, tesadüf. Hem o belki mezun olup bu ilden uzaklaşmış, bir yerlere gitmiş de olabilirdi. O halde ona rastlamamak düşüncesi gibi plânladığım düşüncelerden vaz mı geçmeliydim ki?
Hayır, Pollyanna olacaktım, hayallerimin esiri olmadan(15) hayal edecek, hayal ettiğimle(15) yaşayacaktım. Sınırlı hülyalarımla kaybedeceğim ne olabilirdi ki? Hem kim engelleyebilirdi ki hayallerimi? Kim yasaklayabilirdi ki görmesem, göremesem bile düşüncelerimi?
O halde alt dudağımı sarkıtıp, kaşlarımı indirmem, alnımın çizgilerini belirtmem, yüzümü kırıştırmam, karartmam, ekşitmem uygun değildi. Yaşama neden küs olaydım ki? Ne demişti sanatkâr; “Gülelim, eğlenelim, kâm alalım dünyadan(16)” değil mi?
O halde gözlerin görmemesi bu deyişi neden engellesin idi ki?
Yaşayacaktım…
Kör olsam bile bu benim hakkımdı…
Kör olmadan önce hatırladığım yerler vardı. Örneğin gitmemem gereken okul yollarım hatırımda idi. Otobüs duraklarında görme engelliler içi yapıştırılmış afişler vardı. Onlardan yararlanabilir, bu kör halimde, bu koca şehirde görmediğim(!), bilmediğim yerlerde gezer ve hatta öğrenirdim, bu halimde bile o yerleri.
Dağ-bayır değilse bile, cadde-sokak dolaşıyordum, görevimin olmadığı vakitlerde, elimde beyaz bastonumla. Yanımdan geçen birini hissedersem, karşımdan gelen birinin ayak seslerini, ya da nefesini hissedersem; “Günaydın, iyi günler, merhaba!” diyordum, gülümseyerek değil, gülerek, hatta sırıtarak.
Bu benim yaşamımdı. Kötüleştirmeme ne gerek vardı ki? Mademki Tanrı emretmişti, onun emirlerine karşı gelmek ne haddimeydi ki?
Üstelik körler için modern denilebilecek bir dünyada yaşıyordum. Braille (yani Körler Alfabesini)(17) öğreniyordum. Hatta diyebilirim ki tamamen çözmüştüm kısa bir zaman içinde. İş yerimdeki çalar duvar saati iş zamanlarımda, kolumdaki konuşan saat, ya da yattığım yerdeki etajer(18) üstündeki kadranına dokunduğum saat zamanlarımı belirtiyordu.
Televizyon, ya da radyodan haberleri duyup, bilgi sahibi olabiliyordum. Gerçi başkanım müjde gibi söylemişti, bir umuttu benim için ileriki tarihlerde bana konuşan bilgisayar alacak, konuşan gazeteye de abone edecekti kurumu.
Gerçekçi olmam gerekirse bilmediğim tek şey uyumaktı. Nasıl uyuyordum, gözlerim açık mı, yoksa normal insanlar gibi kapanıyor muydu göz kapaklarım, bilemiyordum. Her ihtimale karşı siyah gözlüklerimi çıkarmadan yatıyordum yatağıma.
En büyük sıkıntım tıraş olmaktı, Başkanın hediye ettiği elektrikli tıraş makinem olmakla birlikte, bazı-bazen eksiklerim oluyordu. Bunu düzeltmek de beni ikaz edenlerin boynuna borç oluyordu tabii!
Otobüslerin afişlerini okuyamamışsam, ya da o anda önümde durduğunu hissettiğim otobüsün nereye gittiğini sorup ona göre biniyordum otobüse. Maksat hava almak değil miydi?
Türkiye’mde öyle güzel, yaşı küçük olsa da öyle büyük gençler vardı ki? Hepsi bindiğim otobüslerde yer vermek bir tarafa, yol gösteriyor, koltuğa oturtturuyor, hatta hal-hatır bile soruyorlardı.
İşte öyle günlerden biriydi (tahminen) yaşadığım.
Hükmedemediğim ayaklarım beni, çok zaman Gülpembe’yle oturup sohbet ettiğimiz parka doğru yönlendirmişti.
Bu yolu, bu caddeyi belleğime çizmiş olmalıydım, çok iyi hatırlıyordum çünkü. Burası mutlu azınlıkların araçlarını park ettikleri, yaya insanların ancak slalom yaparak(18) yürüdükleri, geçebildikleri, sözüm ona araç trafiğine kapalı bir caddeydi.
Cadde başlangıcında resmi bir bina, onun yanında büyükçe bir market, onların yanında içki ve tuvalet kokularının, ayrıca ağır bir arabesk şarkının dışarıya taştığı ayaküstü meyhane tipinde içki içilen bir yer vardı.
Mümkün olduğunca tuvalet kokusunu hissetmeyeceğim, esintinin başlangıcı taraflarındaki bir kanepeye oturdum, beyaz bastonumu ayaklarımın arasına alarak. Bu; Gülpembe’yle her zaman oturduğumuz kanepe olabilir miydi?
Belki demem mümkünsüz, biz böyle yol kenarına değil, daha ziyade içerlerde, birbirimizin elini tutarak sohbet ettiğimiz yerlerde otururduk, saatlerin nasıl geçtiğini fark etmeden.
Bizim yaşadığımızın şu anda sona erdiğine inandığım, o zamanlar içinse “Bir aşk hikâyesi” olduğu düşüncesindeydim, tıpkı o sanatkârın(19) söylediği gibi, ancak hikâye şimdi sadece siyah-siyahtı (maalesef) benim için sadece, hem.
Yanıma birileri oturdu, “Merhaba!” dedim. Simit kokusundan, ağzını şaplatmasından, şapırdatmasından ve “Merhaba!” deyişindeki homurtusundan onun yaşlıca bir bey olduğunu anlamam zor olmadı.
Çok zaman olduğu gibi ve ortama beyaz ve aydınlık düşüncelerle bakmak(!) isteğinde olduğumdan gülümsüyor, gülüyor ve gerektiği kadar da sırıtıyordum yine.
Yanıma biri oturdu, içki, daha doğrusu bira ve parfüm kokusu birbirine karışmış olarak. “Merhaba!” dedikten sonra;
“Herkese gülümseyen pozitif enerjili bir insansınız. Yoksa kör olmadığınız halde, kör numarası yapan biri misiniz?”
“Madem şüphelendiniz gözlüklerimi kaldırıp bakın isterseniz güzel bayan! Yaprak hışırtıları, kuş sesleri, araçların, her şeyden önemlisi insanların seslerini duymak, çimenlerin kokusunu, havuzdaki fıskiyenin bana ulaşan çisentilerini hissetmek sizce az bir şey midir?”
“Güzel olduğuma nasıl karar verdiniz, ya çirkinsem?”
“Benim indimde, bana saygı duyup benimle ilgilenip bana zaman ayıran herkes güzeldir, yakışıklıdır, iyidir!”
Karşımda oturan, bir ara bastonlu elimi tutup, düşündüğünü sandığım kişi;
“Bu kadar iyi olduğunuza göre bir şey rica edebilir miyim? Kız kardeşimin de sizin gibi özrü var, görme engeli dolaysıyla dünyadan soyutlamış(20) kendini. Sizdeki pozitifliğin hiç olmazsa bir miktarını ona aktarıp onun da sizin gibi bir yaşamı hak ettiğine inandırabilir misiniz acaba onu?”
“Tabii, neden olmasın? Ama ben daha tanımadım sizi. Ben Mehmet!”
“Ben Cordula, Cordula Hun(21)!”
“Memnun oldum güzel bayan. Ama çok güzel Türkçe konuşmanıza rağmen neden?”
Zeki kızdı Cordula, sormak istediğimi anında anlamıştı;
“Doğma büyüme Türk’üm. Annemi ben doğarken kaybetmiş babam. Bu nedenle de onun ismini vermiş bana. Annem Alman kökenliymiş çünkü.”
“Peki, ‘kız kardeşim kör!’ dedin, o nasıl oldu?”
“Kısaca şöyle diyeyim. Annem öldüğünde babam mezarına şöyle yazdırmış; ‘Hayatımın ışığı söndü!’ Sonra kız kardeşimin annesi görünmüş gözüne. Hayatının ikinci ışığı için bir kibrit daha çakmış. Bunda bir sebep de benim bebekliğim ve bana bakmasının zorluğu tabii. Nasıl haksız görebilirdim ki onu?”
“Haklısınız! O halde size ve kız kardeşinize destek olmam da farz oldu şimdi!”
“Önce telefon edebilir miyim, hazırlıklı olsun, biraz!”
“Peki!” dememi beklemeden arayışı şöyleydi Cordula’nın;
“Sevgi! Kör bir arkadaşla geliyoruz. Sen gerekli hazırlıkları hemen yap!” dedikten sonra;
“Haydi gidelim Mehmet Bey!” dedi. Ben “Sen!” demiştim, o “Mehmet Bey!”
Bu resmiyetin neden kaynaklandığını bilmiyordum o an. Hem bilemezdim de onun; “Bir Körün Cinsel Fantezileri” adı altında porno bir film için ilgili bir kişiyle anlaştığını.
Ve beni o meyhaneden izleyip de sinsice yanıma sokulup, yalanlarını sergilediğini. Üstelik bir ara; neden içtiğini sorduğumda; “İçiyorsam sebebi var(22)!” demişti.
Taksi tutarak gelmiştik eve. Acelesi mi vardı ne? Merdivenleri çıkarken, birilerine rastladık, ben doğal olarak “Merhaba!” dedim, karşımdakiler, yanımdan geçenler kıkırdadılar sadece, seslerini hissettiğim kadarıyla.
“Pardösünü alayım, rahatla! Hem bir şey içmek ister misin?”
“Hiç öyle bir alışkanlığım olmadı, körlüğümün başlangıçlarında istediğim, çok arzuladığım halde! Teşekkür ederim!” dedim.
O arada bir hapşırma sesi ulaştı kulağıma. Sonra bunu diğeri takip etti. İkisi farklı insanlara ait gibi geldi bana. Çünkü Tanrı bir organı kısırlaştırırsa, bir diğerini güçlü kılıyordu inancıma göre.
“Çok yaşayın!” dedim ve Sordum;
“Cordula! Birileri mi, var odada bizden başka?”
“Yok!” derken sesi tedirgindi(23), hissettiğim kadarıyla.
“Dudaklarına yalan yakışmıyor!” dediğimde hiddet dolu bir ses çınladı bulunduğumuz yerde.
“Hani hazırlıklıydı, hani yumuşatmıştın! Salak Cordula! Biz de sana güvendik, hazırlandık lânet(24) kadın!” denmesinin ertesinde bir tokat sesi ve Cordula’nın;
“Vurma Abi!” diyen sesi gücüme gitti.
“Kimsiniz, bir kıza el kaldırmağa utanmıyor musunuz?” diye bağırıp, sanki işlevi olacakmış gibi bastonumu salladım. Baston kamçı gibi birine değmişti.
Ve o biri;
“Alçak herif, körlüğüne bakmadan bir de baston sallıyor” demesinin ardından ağır bir yumruk indirmişti bana, hani derler ya; “Tam alnı kabağımın ortasına” savunma imkânım yoktu zaten. Hem neyi savunacaktım ki? Düşerken de bir alete ait olduğunu sandığım bir sehpaya vurmuştu kafam, yıkılırken.
Bence bu bir mucizeydi kendime gelmeğe çalışırken. Görmüyordum gene, ama ışığı hissetmeğe başlamıştım gözlerimde. Bir tekme beni söndürmüş, bir yumruk hiç olmazsa aydınlığı hissetmeme neden olmuştu.
Neredeyse Cordula’yı ve bana yumruk atanı kucaklayacaktım, eğer nerede olduklarını hissedebilirsem.
“Cordula, iyi misin?” dedim.
Sessize yakın, hemen yanı başımdaymış gibisine;
“İyiyim!” dedi, ama iyi olmadığı hissini yaşıyordum. El yordamıyla ulaşmaya çalıştım. Yüzü ıpıslaktı. Yüzünü yokladığımda, elime ulaşan sıcaklığa hayret edercesine burnunu yokladım;
“Burnun kanıyor, al şu mendilimi, kıyamam yarana, berene, gözyaşlarına!”
“Ne büyükmüşsün ki fark etmeden, dinlemeden anlamadan buralara sürüklemişim seni, şimdi kendimden bir kat daha fazla utanıyor ve nefret ediyorum!”
“Yolun bu değil Cordula, kendine, aslına dön, kendini yaşa, uyma şeytana!” dedim, ayağa kalkmaya gayret ederken.
Bir el tuttu elimden, pardösümü silkeledi ve kapının önüne çıkardı beni, merdivenlerden indirerek.
Bu; onun Cordula’nın eliydi, kötü değildi Cordula. Galiba iyi olmasını becerememişti, ben hayatından çıkıp gittiğim zamana kadar.
Peki! Belki bundan sonrası? Acaba gözümün aydınlığı hissetmesini sağladığı için Tanrı ona yardımcı olabilir miydi? Bilemezdim, hem bilmem de asla mümkün değil gibiydi, kanımca!
Üzgündüm. Bir kum saati akışı kadar bile zaman geçmemişti, o eve girişimle çıkışım arasında, bu da üzülmem için yeterliydi zaten.
Aradan geçen zamanı, hatta zamanları hatırlamam mümkün değil. “Bir musibet, bir nasihatten evlâdır!” denir ya hani, bu zaman içinde sokağa çıkmaktan neredeyse nefret eder olmuş, tüm iyi niyetli düşüncelerime rağmen kendimi bir ev pisisi gibi çalıştığım yere hapsetmiştim.
“Kan çekiyor!” denir ya hani, aslında hiç de alâkası yok kan çekiminin falan, sadece “Özlem” diyebileceğim bir yaşam biçimi içindeydim. Sevdiğimle gezip-dolaştığım yerler burnumda tütüyordu. Sıcak ellerini, nefesini ve sözlerini gerçekten ve içtenlikle arıyordum.
Şöyle çıksaydım, sadece, ama yalnızca ve sadece onunla el ele oturduğumuz kanepede şöyle yarım saat-bir saat oturup hani nostalji(25) denilen yaşam içinde olsam ve geri dönsem gerçi kazanacağım bir şey olmazdı, ama kaybedeceğim bir şey de olmazdı. Hem aldığım ders de yeterli idi, benim için; “Kız kardeşi kör olan hiç kimseye inanmayacaktım!”
Vukuatsız yaşamım devam etmişti, birkaç kere. Oturduğum yerde kendimce şiirler yazıyor, kendimce fısıldayarak da olsa şarkılar söylüyor, yanıma oturanları gene selâmlıyordum, ama selâmlamak gibi, işte o kadar.
Vukuatsız yaşam umuduyla yeni bir günde, yine o parka gitmiştim. Yok, umudum o parka sevdiğimin de gelmesi, beni görüp aşkını hatırlayıp benimle beraberliğine devam etmesi değildi asla. Sadece yaşamak istediğimi anlatmak arzusuydu Tanrıya.
Kör olmak, ya da sosyal deyişle, görme engelli, ya da özürlü olmak yaşamaktan vazgeçmek, kötümser olmak anlamlarına gelmiyordu. Her an Pollyanna kazılmış gibi durmalıydı beynimde, iki kere ikinin dört ettiği gibi.
Bizim dediğim, sanki tapulu malımmış gibi her zaman oturduğum kanepeye oturmak üzereyken bir kız, ya da kadın sesi;
“Amca, bir saniye oturma, gazete sereyim, ya da başka bir kanepeye otur!” derken gazete hışırtısını da aynı sesle birlikte duymuştum.
O ses elimden tuttu, gazete hışırtılarını tekrar duyduğum kanepeye oturtturdu.
“Teşekkür ederim güzel kız!” dedim.
“Öncelikle bu kadar gençken, size amca dediğim için özür dilerim! İkincisi ise hiç de yüzüne bakılacak gibi bir güzel değilim. Ama iltifatınız beni göklere uçurdum. Siz sağ olun ağabey!”
Bir önceki karşılaşmamızdaki sözleri söylemem gereksizdi.
“Seni benim gözümle tanıyabilir miyim? Hem neden öyle acır gibi bakıyorsun bana?”
“Sizi öyle bir his altında bıraktığım için üzgünüm ağabey. Mademki istiyorsunuz o zaman tanıyın beni!” derken elimi kaldırıp yüzüne koydu.
Enine boyuna ölçtüm-biçtim onu.
Gözleri yeşil olmalı diye düşündüm. Kaşları düzenliydi, saçları uzun, burnu hokka gibi, incecik dudakları ve milimetrik bir çene yapısı vardı.
“Güzel değilim, diyorsun, peki ben neye dokunup, taradım söyler misin güzel kız? İnsanların fiziksel güzellikleri geçicidir hem. Senin gibi gönül güzelliği olanlar ise ender(26). Benim adım mademki ağabey diyorsun; Mehmet Ağabey. Ne dersin? İsmini bağışlamayı düşünür müsün sen de?”
“Güldehen!”
“Ne kadar güzel bir isim. Dur bir kere daha elimi gezdireyim ağzında!”
Tam bu sırada bir erkek sesi çınladı kulağımın hemen berilerinde;
“N’apıyorsun lan, sapık?”
Ve arkasından Güldehen’in yalvaran sesi;
“Yapma, vurma ağabey! O, beni bir kardeşi olarak merak etti, ona ‘Ağabey’ dememe izin verdi, görmüyor musun görme engelli, ne kötü niyeti olabilir ki?”
“Anladım, ama ikinci bir defası olmasın!”
“Olmaz efendim, eğer benden büyükseniz ben de size ‘Ağabey’ diyeyim. Benden küçükseniz ‘Kardeşim’ Oturmaz mısınız siz de vaktiniz müsaitse? Yalnızım ve dertleşmeye o kadar ihtiyacım var ki? Hem böylece kardeşiniz konusunda da emin olursunuz!”
“Arkadaşlarım var, sizi Güldehen dinlesin!”
“Eğer izin veriyorsanız peki! Ancak akşama kafası kocaman bir şekilde gelirse bunun suçunu biraz da kendinizde aramanız gerekecek genç kardeşim!”
O uzaklaşırken Güldehen’e döndüm;
“Soru-cevap şeklinde olsun istiyorsan, sormaya başla. Yoksa dediğim gibi kafanı şişirebilirim, ağrıtabilirim, ama asla ve asla üzülmeni ve bana acımanı istemem, bunu kesinlikle ve aklında kalırsa tüm ayrıntılarını bir kenara koymadan yaşamaya çalış!”
“Tamam ağabey! Dediğin gibi olsun! Önce deminden beri söylemeğe çalıştığın, hissettiğim kadarıyla seni bu kanepeye yönlendiren sevgilinden bahsetmeye başla!”
“Ne zeki çocuksun sen böyle? Nasıl anladın bu kanepeyi Gülpembe’yle paylaştığımı?”
“İçgüdü(27) desem!”
Zaman o şarkıda ki su gibi akıp geçmişti(28), ben anlatırken, o dinlerken. Ağlamamış olması, acımamış olması, hüzünlenmemiş olması için, bir iki defa gözlerini kontrol etmek gereğini hissetmiştim. Bana tek söz söyledi Güldehen;
“Sevdiğinizden ayrılmanız yanlış. Kalp kalbe karşıyaysa(29), Gülpembe abla sizi bu halinizde bile sevmeğe devam edecekti. Yine içgüdü diyeceğim, hâlâ da seviyor, Türkiye’min ya da Dünya’nın her neresinde yaşıyor olursa olsun…
Onun için yanlıştan dönmeye ne kadar erken karar verirseniz sizin için o kadar iyi. Nasihat vermek gibi olmasın. Sadece bu bir kardeş önerisi desem?”
Cevap bekler gibiydi, susma hakkımı kullandığımı bilmeksizin;
“Belki olay gerçekleştiği zaman ki, adresimi yazıp vereceğim, o zaman bizi de ailece nikâhınıza davet edersiniz artık! Ancak adresimi sadece Gülpembe ablaya okutmanız şartını ileri süreceğim. Ha! Bana görev verirseniz; Gülpembe ablayı bulurum, tüm imkânlarımı zorlayarak. Ondan sonrası da size, her ikinize kalmış olur! Tamam mı ağabeyim?”
“Fazlası var, eksiği yok güzel kız! Ancak düşünmek için zamanım olsun değil mi?”
“Bir gün yeter mi? Yarın, burada, bu saatte?”
“Varlığından ve sözlerinden mutlu oldum. Kabul, yarın ve her görüşmemizde imkânın olduğu zamanlar için bir sonraki görüşmemizi belirtirsen mutlu olacağım!”
“O halde yarın siz de gelirken Gülpembe abla hakkında bilmem gerekenleri zihninize not edin, lütfen. Ben, affedersiniz o Körler Alfabesi denilen yazı şeklini okuyamam çünkü. Bilgim yok!...”
Devamını nasıl getirsem ki?...
O sevdiğimi buldu, “Gelecek! Sabret!” dedi. Ben bunca yıl onsuzluğu nasıl yaşadığımın hesabını kendime bile veremez durumdaydım.
Bir başka beraber olduğumuz o gün;
“Bu gün güzel bir gün olacak ağabey, hissediyorum!” dedi.
Elimden tuttu, bir yerlere götürmek heyecanını yaşıyordu, “Sürpriz” diyordu. Bazen sekiyor, bazen sürüklemeğe çalışıyordu beni.
Bir caddeden hızlıca geçmeye çalıştık. Sonra ne oldu bilmiyorum, daha doğrusu hatırlayacak zamanım olmadı. Ağır bir vasıta ikimize birden çarpmış, elimi tutan el kayıp gitmişti elimden.
Ben yol kenarındaki tellere çarpmıştım. O hafifliği ile tel örgülerin üzerinden öbür tarafına düşmüştü, aşağı-yukarı apartmanın üçüncü katıyla aynı hizada olan o tel örgüleri aşarak.
Bazı şeyler mucize beklerdi. Ben mucizeyi yaşamıştım, gözlerim açılmıştı, ama o yaşamını yitirmişti.
Keşke gözlerim açılmamış olsaydı, onu kaybetmemek için bu fedakârlığı yapmaktan asla çekinmezdim.
Gülpembe karşımda şoke olmuş bir şekilde duruyordu. Acele işe şeytan değil, kaza karışmıştı, o bizim mutluluğumuza şahit olmayı dilerken, kendi yitmiş, gitmiş, gidivermişti, belki de bir nefeste. Yitirmiştik Güldehen’i.
Gülpembe’yle yollarımız asla çatallaşmamıştı(30) ki, ayrılmış olsun...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Rahmetli Barış MANÇO’nun eserinden etkilenmiş olduğumdan ve onu rahmetle anma arzusunu yaşadığım için bu ismi verdim. Ayrıca; Güftesi Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi Mısırlı İbrahim Efendiye ait Hicaz makamındaki; “Solsan da sararsan, yine Gülpembe dehensin” isimli Türk Sanat Müziği eserinde de aynı isim geçmektedir. Başkaları da vardır belki, ama aklıma gelenler bunlar.
Dehen, (Dehan); “Ağız” demektir. Güldehen, Güldehan ise, “Ağzı gül gibi olan, gül ağızlı” anlamındadır.
Hoşmemo (Hoş Memo); Al CAPP’ın yarattığı karakter olup Türkçemize de bu isimle adapte olmuş bir karakterdir.
(1) Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
(2) Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek.
(3) Lakada-Lukada; (Genelde lagada-lugada şeklinde de söylenir) Önemli olmayacak biçimde, değer verilmeden anlamında argo olarak kullanıldığını sandığım bir söz (Bazen, nadiren de olsa harala-gürele şeklinde de söylenmektedir).
(4) İkametgâh İlmühaberi; Yerleşme yeri, konut belgesi.
(5) Deli Danalar Gibi; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden şaşkınca davranma (Hayvanlar gibi demek daha doğru).
Kuduz; Köpek, kedi, tilki gibi kimi memeli hayvanların ısırma, ya da salya yoluyla insana bulaşan, çırpınma, sudan korkma, inmeyle beliren, zamanında aşı kullanılmazsa ölümle sonuçlanan hastalık ve bu hastalığa tutulmuş, kudurmuş olan.
Çirkef(lik); İğrenç, bulaşkan, haddini bilmez bir şekilde saldırı.
Hırçın(lık); Açık, belli bir nedeni olmaksızın sinirlenip huysuzluk etme, kırıcı davranışlarda bulunma, öfke.
(6) Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla.
(7) Hınç; Öç alma duygusuyla yüklü öfke.
(8) Krampon; Futbol ayakkabısı. Kaymaya engel olmak için ayakkabı tabanına konan demir, kösele, ya da sert lâstik.
(9) Uvertür; Başlangıç, açıklık. Poker oyununda açılış, operada perde açılmadan önce orkestranın çaldığı parça.
(10) Müspet; Olumlu. Pozitif.
(11) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen bir kız çocuğunun öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna.
(12) İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.
(13) Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle. Bilmezdim, Şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu, Bu derde düşmeden önce! Orhan Veli KANIK, ANLATAMIYORUM
(14) Nüans: Fransızcadan (Nuance) alınmış, ayırtı, ince fark.
(15) Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan... Paul VALERY, EĞER
İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… Yahya Kemal BEYATLI, DENİZİN TÜRKÜSÜ
(16) Kâm almalı dünyadan… “Gülelim eğlenelim, kâm alalım dünyadan” Lâle Devri, Divan Edebiyatı Şairlerinden (Şair-i Cihan unvanlı) NEDİM’in (1680-1730); GİDELİM SERV-İ REVANIM… diye ünlenmiş şiiri
(17) Braille Alfabesi; Fransız Louis BRAILLE tarafından körler için geliştirilmiş bir alfabe olup bu nedenle bu isimle anılmaktadır.
(18) Slalom Yapmak; Engeller arasında zikzak çizmek.
(19) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR
(20) Soyutlamak; İçinde bulunduğu durum, düşünce ya da topluluktan kendini ayrı tutmak. Gerçekte başlı başına varlığı olan bir şeyi maddesinden sıyırarak, soyarak düşünmek, tasarlamak, gerçekte ayrılamaz olanı zihinde, düşüncede ayırmak.
(21) Cordula (Bayan) ve Hun (Bay) iki ayrı kişidir. Almanya’da bana çok iyi Almanca öğreten iki genç idiler. Bu öyküde onları anmak istedim. Benden yaşlı idiler. Dolaysıyla din ve imanları ile ilgili bilgim olmamasına rağmen öldülerse (ki gerçek diye düşünüyorum) “Allah rahmet etsin!” dememi kim engelleyebilir ki? Bu öykümde onları bu şekilde anmak geçti içimden.
(22) İçiyorsam sebebi var; En son Mirkelâm tarafından söylenen bir şarkı.
(23) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.
(24) Lânet; Tanrının, insanların sevgi ve ilgisinden yoksunluk. Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.
(25) Nostalji; Aslı Fransızca “nostalgie” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş olup, eski Türkçemizde (yahut da Osmanlıcada) “Daüssıla” denilen kelimenin anlamı kısaca; “Geçmişe özlem” denilebilir.
(26) Ender; Nadir. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.
(27) İçgüdü; Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.
(28) Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar… diye başlayan HATIRA isimli Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser; Rast Makamındadır. (Zaman bir su gibi aksın, bu eserin ufak bir parçasıdır.)
(29) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
(30) Çatallaşmak; İki ya da daha çok olasılık belirerek çözümü, anlaşılması güçleşmek. Çatal biçimine girmek, çatal gibi oluşmak.