Bilmem benim gibi hisseden başka insanlar da var mıdır? Sanki bir olayı daha önce yaşamışımdır da, yaşadığım bir başka olay sanki ilkinin tekrarı gibi gelir bana, bazen(1). Örneğin; çocukluğumda yaşadığım bir Kurban Bayramını hatırlıyorum, meselâ.
Henüz ilkokulu bitirmiştim galiba. Belki de ortaokulun ilk yılı olabilir.
Tüm köyümüzde olduğu gibi bizim evimizde de kurban kesilecekti o gün. Öyle besleme değil, bir önceki yılın kuzusu, dağlarda otlarla, kekiklerle beslenmiş, kışın gereğine uygun olarak küspe(2) yedirilerek değil, kuru ot ve samanla beslenmiş.
Bizim kuzumuz, hem kınalı, hem mor, hem boynuzlu, hem kamçı kuyruklu idi.
Satın alınışından sonra bir-iki gün beraber olmuş, sevişmiştik. O bir iki gün birbirimize yakınlık duymuştuk galiba, topladığım kuzukulağı(3), madımak(3), komşulardan dilendiğim yonca yanında, ipek böceklerinden kalan dut yapraklarının bolca olduğu dalları onun için kerevetten(4) aşırırken, annemin ısrarlarına, hatta azarlarına boş vererek bazen hamam tasıyla, bazen patates-yumurta-taze mısır kaynattığımız tencereyle sulamıştım onu.
“Mor Koyun” adını verdiğim kuzumun öyle güzel, sürmeli ve kapkara gözleri vardı ki o gözlere bakarken ilerisini düşünüp içimin eridiği(5) hissini yaşardım.
Sonra yazın ilk günlerine rastlayan Kurban Bayramının o ilk günü gelmiş, sabahın ilk vakitlerinde babam Sabah Namazını kılmıştı evde. Sonrasında bana da abdest aldırmış ve elimden tutarak beni Bayram Namazına götürmüştü. Söylemi de enteresandı;
“Hocanın dediği gibi yap, aklında kalmazsa namaz kılarken bana bak, yoksa aklında tut; ‘Üç salla, bir bağla, üç salla, bir yat!’ Unutma ha!”
Bayram Namazından dönüşümüz benim için kâbus(6), evimiz ve tüm köyümüz halkı için katliamdı(7).
Babam o mor koyunun kapkara gözlerini üçgen şekline getirerek bir mendili galiba, yoksa bir bürümcük(8) müydü fark edemediğim, bağlamış, tekbir getirmiş(9), sonrasında Allah (Allahüekber) diyerek bıçağı çalmıştı mor koyunumun boynuna.
Mor koyunum “Kıığh! Kıhh!” diye bir-iki defa nefes alır gibi olduktan sonra kısaca son bir defa uzatarak “Kıııhh!” demiş, bağlanmamış boştaki ayağını bir iki defa sallamıştı bana doğru, sitem eder(10) gibi; “Bana sevgin, benimle arkadaşlığın bu muydu?” der gibisine.
Sonra bedeninde ufak bir titreme ile boğazındaki hırıltısı kesilmişti mor koyunumun.
Bu olay benim et yemememim, bir bakıma vejetaryen(11) diyebileceğim oluşumumun başlangıcı idi, ama bilmediğim. Yaşamımda tüm ısrarlara karşı et yemiyordum artık, o günden sonra, ancak bazen darda kalırsam özellikle okul sıralarımda nefsim çekiyordu, sucuk-ekmekle köreltiyordum(12) nefsimi, sanki sucuk etten yapılmıyormuş gibi…
Buraya bir nokta koyup bir başka yaşam şeklimi anlatmaya gayret edeyim. Bilmem bunu da benim gibi yaşayanlar var mıdır, oluyor mudur, ya da olmuş mudur?
Sinemaya gittiğimde, ya da bir roman okuduğumda o yaşlarımın gereği olarak mutlaka o filmi ya da romanı ben de ben başıma sanal bir gerçeklikle(13) yaşar, mutlaka jön(14), kahraman ya da artist olur ve de filmin ya da romanın kahramanı olan genç kıza âşık olurdum.
Olay sık sık gerçekleştirdiğim tiyatro sahnelerinde gerçekleşmezdi, nedenini anlayamadığım bilinçaltı bir faktör(15) nedeniyle olsa gerek.
Ve o günün herhangi bir zamanında bu aşkımı “Bir tanem” dediğim sevdiğim arkadaşımla paylaşırdım. Film, ya da romanlardan aşırdığım, aldığım değil, düpedüz emek hırsızı gibi çaldığım, çalıntıladığım sözleri ona söylerdim.
O da nedenini, sözlerimi nasıl cevahir gibi yumurtladığımı(16) bilmez, ya da bilse de bilmezlikten gelir, mutlu olurdu. Bazı şeyleri bilmezdik o zamanlar, o elimi sıkardı tüm sevecenliği ile ben de mutlu olurdum.
Onun ismi mi? Hatırlayamıyorum desem, vallahi inanılması gerek! Yaşadıklarımla öylesine bunalmışım ki?
Yaşadıklarımın bu kadarını anlatmasam olmazdı, yaşamımdaki cinayetlerim ya da katilliklerim için. Gerçekten öyle kötü, anlaşılmaz tesadüflerdi ki yaşadıklarım, her birinde, her olay gerçekleştiğinde günlerce kendime gelememiştim, şöyle ki…
İlk olayda, arkadaşlarımla okuldan dönüyordum. Şakalaşıyorduk da, sırtlarımızdaki çantaların ağırlığına boş vererek.
Tam Aşçı Dedenin Lokantasının önünden geçerken ayağım mı kaydı, yoksa bir şeye mi takıldım? Ya da arkadaşlarımdan biri mi itti, ya da onlardan birinin şakasından sakınmaya mı çalıştım? Hatırlamıyorum.
Daha doğrusu tam olarak hatırlayamıyorum, hiçbir anlamıyla da aklımda değil, lokantanın vitrin camına tüm yük, güç ve haşmetimle(17) yüklenmiş, vitrinin belki de zayıf ya da çatlak olan camını kırmıştım.
O sırada ismini hatırlayamadığım sevdiğim kızın babası Aşçı Dede ile sohbet ediyormuş, konuşuyormuş, bilemezdim. Kırılan cam parçalarından biri, ya da bir kaçı o Amcanın şah damarına isabet etmişti.
Amcanın aynı kurban bayramında kesilmesini izleyip yaşadığım mor koyun gibi “Kıığh! Kıhh!” şeklindeki ses titreşimlerine şahit olmuştum.
Ancak mor koyundan farklı olarak; “Ne oldu bana?”(18) der gibi hayretle açılan çakır gözlerini görmüştüm. Amca debelendi(19) ve az sonrasında her şey bitti.
Kızı benden uzaklaştı, doğal olarak. İlgililer; “Hem kaza, hem yaşı küçük!” dediler.
Okuluma devam ettim. Özellikle öğretmenlerim hiçbir şey olmamış gibi davrandılar bana. Onlara şükran borçluyum. Affedersiniz, söylemem gerekli ki; o kız, yani ölenin kızı, belki de istikbalimde eşim olmasını dileyeceğim güzel; iyi ve benim elimi sevgi ile sıkan ilk kızdı.
Ama babası benim yüzümden; “Pisi-pisine ölmüştü!(20)” bunu söylemek güç olmasa gerekti ve onun beni terk etmesini anlıyordum, hem de gerçekten, çünkü ben onun babasının ölmesine neden olan bir bakıma babasının katiliydim.
Bu; birinci basamaktı, adam öldürmemde. “Hatasız kul olmazmış!(21)” Boş versenize!...
Zaman geçti, liseden mezun oldum, gururla, hevesle, daha fazlasını okumam hem gerekli değildi, hem de imkânsızdı. Sebebini anlatmayacağım, hem boş vermeli…
Bulunduğum ilin içinden demiryolu geçerdi. O zamanlar, bugünküler gibi artık adına ne deniyorsa o şekilde Memur Sınavları yoktu. İhtiyaç mı vardı, ölen, emekli olan, tayin olup giden, ya da herhangi bir nedenle ayrılan biri için, yeteneğin varsa, eş-dost da seni desteklemişse “Hop!” o görev senindi.
Maaş o kadar önemli değildi. Yeter ki Devlet Kapısı olsun. Lâf aramızda; memurların talip oldukları kızlar hiç beklemeden kocalarına kavuşuyorlardı. Ömrünün sonuna kadar çalışma ve maaş kazanma garantin vardı, eğer devlet kapısında olursan. Yeter ki deneme süresini başarıyla tamamlamış olmayı sağla.
Eee! İnsan bu durumda çiğ tavuk da yerdi, deveye hendek de atlatırdı, balığı kavağa da tırmandırır, tekeden süt de sağardı, ömür boyu devlet memuru olma garantisini cebine koymak için.
Yol Çavuşluğu görevi verdiler, sağda-solda az biraz pişip, deneme süresini atlatınca. Ne de olsa diğerlerine göre biraz daha fazla mürekkep yalamıştım, onlar benden yaşlı ve daha tecrübeli olsalar da.
En fazla binde üç meyille döşenmiş tren raylarında merkezkaç kuvvetin(22) treni savurmaması için traverslerin(23) ve rayların altına elimdeki su terazisinden yararlanarak ve bir tarafı çekiç balığı burnu gibi olan özel kazmalarla taşları yerleştiriyor, sıkıştırıyorduk.
Bu işleri trenlerin geçiş vakitlerine göre derezin(43), ya da terazi denilen bir kısmı elle iteklenen, ya da itilen, ya da emme-basma tulumba gibi kolları olan ve inip-kalkacak şekilde çalıştırılarak hareket ettirilen demir tekerlekli, kalın keresteden mamul arabalarla sağlıyorduk.
Bu arabalar trenlerin geliş vakitlerine göre işçiler tarafından “hasıl has(25)” yapılarak hatların uzağında kenara alınır, trenlerin geçişleri beklenirdi. Genelde o günkü iş bitinceye kadar da aynı yerlerde dururdu derezinler.
Molalarda yer değiştirirdik, o da başka. Meselâ trenlerin geliş vakti dikkate alınarak derezinler işçiler tarafından ray üstünde ilerletilerek biraz ilerilerde bir yerlere uygun bir yere aynı şekilde park edilirdi!
Genelde yiyecek-içecek ve malzeme hep bu derezinin üstünde durur ve kurt-çakal(26)-andık(26) ve kuşlar için birimizden birimiz tarafından gözaltında tutulurdu(27). Diğer doğal ihtiyaçlar mı? Çalılıklar, ağaç arkaları, sırtlar ne güne duruyordu ki?
Sigara içmek isteyen ise, işini yavaşlatmayacaksa ve ciğerlerine kahrı varsa içebilirdi, izin alması gereksizdi. Öyle kazmasına ya da küreğine dayanıp mola verir gibi sigara tüttürmek yasaktı.
İşte böyle rampa aşağı “ıngıdık-ıngıdık(28)” gidiyor olmasına rağmen dönen ranforun(29) tehirini hesap edememiştim.
Genelde gözleyici olarak elli metre kadar ilerideki ilk işçi böyle bir durumda ıslık çalmasını biliyorsa ıslık çalar, yoksa her daim boynunda asılı duran düdükle bizi, elindeki kırmızı flâma ile de yol bakımı yapıldığı konusunda makinisti ikaz ederdi. Bu ikaz hepimizin yol kenarına çekilmesi anlamını taşırdı.
Elemanlardan birsinin işitme kusurlu olduğu ya bana söylenmemiş, ya da ben onu öncesinde fark etmemiş olmalıydım.
Düdük çalmamıza, bağırıp-çağırmamıza rağmen o genç arkadaşa sesimizi duyuramamış, ikaz edememiştik. Lokomotif ise duramamış, onu ancak üçe böldükten sonra ve aynı mor koyunum gibi “Kıığh! Kıhh!” dedirttirdikten sonra ve farklı olarak debelenme imkânı vermeden ölmesine neden olup ancak durabilmişti.
Kusur mu? Ne kusurum olabilirdi ki? Ama vicdanım? O, bana bir kere daha katil olduğumun belgesini sunmuş gibiydi. Rahat değildim, huzursuzdum.
“Alın beni bu görevden, beni başka bir görevde değerlendirin!” dedim.
Makul karşılandı(30).
Benim yaşadığım o zamanlarda bugünkü gibi dizel, elektrikli, hızlı trenler yoktu. Kara trenler, yani marşandizler, sütçü beygirleri yani posta trenleri, ipini koparmış trenler yani ekspresler, bir de sosyete trenleri, yani motorlu trenler vardı üç vagonlu, İstanbul-Ankara arası çalışan ve bu yolu -tehirsiz- yaklaşık on saat civarında alan.
En hızlısı sosyete treni olduğuna göre diğerlerinin ulaşım zamanlarını söylemem gerekli mi?
Söylediğim yol(31); dediğim gibi binde üç meyilli yaklaşık kırk kilometrelik bir yoldu. O kömürlü, istimli(32) trenler tekerleklerinin altına kum dökmelerine rağmen, tek başlarına çıkamazlardı o yokuşu, hele ki yolcu ve yükleri beklenenden, ya da uygulanması gerekenden fazla ise.
En arka vagonun arkasına mutlaka ranfor denilen ikinci bir lokomotif takılırdı, yokuşun başladığı istasyonda. Biz bu trenlerin sesleri için bir tekerleme uydurmuştuk, köyümüzde; “Haydarpaşa-Ankara gide-gele, gide-gele, içim çıktı, içim çıktı!(33)” şeklinde.
Yokuşun başladığı o istasyonda lokomotifler su alır, deposuna portakal büyüklüğünde beyaz şeyler atılırdı ki, alınan sudaki kireç borularda tıkanıklığa sebep olmasın. Bu arada trenin lokomotifi trenden ayrılır, kendi başına(!) depoya gidip, kömür takviye ettirir, tekrar trene takılırdı.
Ayrıca lokomotifin vakti müsaitse fayrap(34) yapmak için, tıpkı bizlerin soba temizliği yaptığımız gibi küllerini boşaltırdı. Kömür toplayıcı çocuklar bu külleri kapışırlardı. Çünkü linyit kömüründen oluşmuş ve arta kalmış kok parçaları bu çocukların geçim kaynağıydı.
Trenin hareketi ile birlikte ve son vagonun geçişi ile birlikte “Kürek Savaşı” diyebileceğim şekilde müthiş bir kapışma başlardı. Bir keresinde son vagonun geçişini ayarlayamayan birinin son vagonun tamponundan ramak kala kurtulduğunu anlatmışlardı, o çocuğun belki de korkudan yüzü eğilmişti, onun yüzünü gördüm, ama olayı anlattılar, ben şahit olmadım.
Ufak bir eğitimden sonra emekli olmayı kafasına takmış Sadettin Dayı yerine vinç operatörlüğüne başladım. Bu vinçle özellikle ranforların ve manevra lokomotiflerinin diğerlerine göre daha küçük olan kömür haznelerine devamlı olarak kömür takviye etmek gerekliydi.
İşim buydu ve Sadettin Dayı “Haydi Allah kolaylık versin! Sana doyum olmaz evlât!” deyip ayrılıncaya kadar, vincin lâmını-cimini(35), her şeyine yakın tüm gerçeklerini öğrenmiştim, ya da ben öğrendiğimi sanıyordum.
Vinçte çalışırken neredeyse beş dakikam bile boş geçmiyordu. Lokomotifleri döndüren ve arkasını önüne getiren döner rayların sorumluluğu da bendeydi. Gelen kömürleri vagonlardan alıp, depoya boşaltmak, ufak manevra lokomotifi ile boşalmış olan vagonları, boş hatta çekip ilk marşandize yüklemek de görevlerim arasındaydı.
Üstelik de kaydırma(36) ve atma manevra(36) yapmadan. Bunun için hattın makasını değiştirmek de en angarya(37) işlerden biri idi, eğer yardımcı olacak makasçı yanında olmazsa işim zordu.
Günlerden bir gün, vagondan kömür boşaltırken, depodaki işçi arkadaşlardan birinin el işareti yaparak bir şeyler söylemeğe çalıştığını fark ettim. O anda vincin tellerinden biri koptu, makarasından sağılan kepçe vagonun içine düştü, uzaktan el işareti yapan arkadaş da yüzükoyun yere kapaklandı. Anlamamıştım.
Hızla yanına gitme gayretini yaşadım. Olayı gören ve ne olduğunu anlamaya çalışan arkadaşlar da ölen, evet aniden ölen arkadaşın başına doluşmuşlardı.
Rahmetlinin görünürde hiçbir şeyi yok gibiydi. Onu yerinden kaldırmaya çalıştıklarında şapkası düşmüştü. Kafasında “I” harfi şeklinde bir çizgi vardı, fark ettiğimiz(38).
Sonrasında anladım ki, kopan vinç teli, kamçı gibi kafasına inince arkadaşımız aniden teslim etmişti emanetini, sahibine. Üstelik “Kıığh! Kıhh!” demeğe vakti bile olduğunu sanmıyorum.
Soruşturma, falan-filân ve “Kovuşturmaya gerek yok, kaza!” ve işe iade. Bu mor koyunun lâneti gibi, kaçıncı vicdan azabına(39) yönelişimdi? Hele ki o arkadaşın ağlayan, sızlayan, belki de lânetler okuyan çoluk-çocuğunu gördükten sonra.
Duramazdım artık oralarda. Her gün yüz yüze gelip her gün ömrümden boşu boşuna gibi bir şeyler tüketmek zor gelirdi bana, hem zor gelmeliydi de…
Tanrı bir insanı ekmek sahibi yapmayı dilemişse, bir bakıma doğduğu değil, doyacağı yere mutlaka yönlendirirdi onu. Beni sevenlerin, hatta sevmeyenlerin bile; “Yapma, etme, işin-aşın burada, baba ocağını, buraları terk etme!” demelerine aldırmadım.
Trene binmeye lânet ederek, şehirlerarası otobüslerle bir yerlere giderek Kondumcuk Kuşu(40) gibi orada-burada iş aradım. Birikmiş tüm param cebimde, daha doğrusu koltuğumun altına saklamağa çalıştığım çıkın(41) dediğim torba içindeydi, birkaç kuruş harçlığım dışında. Banka-manka bilmezdim ki çünkü…
Kaldığım ucuz otelden çıkmış, ne yapmam karasızlığı ile caddelerden birine vurmuştum kendimi. Birden koltuğumun altındaki boşluk çekti dikkatimi. Çıkınım? Kesem? Kesem yoktu yerinde. Bağırdım, çağırdım, belki biraz da ağlayıp sızlamış(42) oldum galiba.
Otel Sahibi polis çağırdı, ifade, muhtemel zanlı, falan-filân ve sonucunda gariban(43) bir derviş(43) gibi “Avucumu yalamam!” ve iş bulamazsam yarınım bile olmayacaktı benim. Dilenmek mi?
Ne diyerek dilenecektim ki? “Hem enli-boylu, hem sağlıklısın! Çalışsana Nankör(43)! Tövbe! Tövbe!” demezler miydi insanlar?
Dalgınlıkla caddeye inişimin farkında değildim. Bir fren sesi bana beni getirdi. Camını açan babacan tavırlı bir şoför gülümsüyordu;
“Hayırdır evlât! Karadeniz’de gemilerin mi battı? Bu ne dalgınlık böyle!”
Dilimden anlamsızca döküldü kelimeler, cümle bile olmadan herhalde;
“Hayır Amca! Mor koyunumun gazabı bitip tükenmedi de!” Sonrasında kafama dank etti(44), böyle bir insandan yardım dilesem, zararım mı olurdu ki?
“Amca, çalışmaya ihtiyacım var, bana Sanayi Çarşısını tarif eder misin?”
“Mor koyun, gazap-mazap gibi anlamadığım bir şeyler zırvaladın(45), ama bugün şanslı günündesin delikanlı. Ben de oraya gidiyorum, atla!”
“Allah razı olsun!” deyip yanına oturdum.
Yol boyu sorgulaması oldu şoför Amcanın. Yol boyu detaylarına girmeden, kesik-kesik de olsa anlatmaya çalıştım yaşadıklarımı, galiba birazcık da olsa kendime acındırarak.
Yani şimdi yalan mı söyleseydim ki? Umudum, şoför Amcanın belki bana iş bulmam konusunda yardımcı olması üzerine kurulu idi.
Nitekim de yanılmamıştım.
Sanayi Çarşısında bir dükkânın önüne geldiğinde içeriye doğru bağırdı;
“Bebeler! Araba sizin. Selçuk usta sen de üç çay söyle, evlât gel sen de otur şöyle yanıma. Selçuk sen de gel şöyle berime(46) ve ‘He!’ de bana!”
Selçuk usta;
“Hoş geldin ağabey, sen de hoş geldin delikanlı!” deyip diğer tabureye çöğdü(47). Bu dil alışkanlığından kurtulmam gerekti, ne demekti çöğdü, düpedüz oturdu demek varken?
Ve Şoför Amca benim yerime konuşmağa gayret etti:
“Bu delikanlı, ipsiz, sapsız, işsiz-güçsüz, evsiz-barksız-yurtsuz, beş parasız, pulsuz ve bir mor koyunun gazabında imiş! Biraz mürekkep yalamışlığı ve biraz da makinelerden anlamlılığı, alet-edevat kullanmışlığı var… Eleman lâzım diyordun, al sana eleman. Gözün tutarsa çalıştır, yeni tanıdım ama ben onun sana yararlı olacağına inanıyor ve güveniyorum. Bir ya da bir-iki gün dene. Baktın oldu, devam edersin, olmazsa benim de yapacağım bir şey yok! Haydi, Allah rast getirsin!”
Şoför Ağabey bir süre arabasının nesi yapılması gerekiyorsa bekledikten sonra ayrılması gerektiğine karar vermişti. İsmini bile sorup öğrenememiştim hâlbuki. Öncesinde Selçuk Ağabey herhalde ona da “Amca” demem gerek.
O Abi;“Şimdilik idare et, sonrasında sana yenilerini alırız!” diyerek bana lâcivert bir önlük ve çizme vermiş, elimde taşıdığım, neredeyse poşet sayılacak çantayı koymam gereken yeri göstermişti.
“Kara bahtım, kem talihim(48)!” değildi yaşadığım. Mor koyunun şerrinden(49) kurtuldum gibi hissediyordum kendimi safça! Aydınlık, güzel günlerim olacaktı, olsun dileğindeydim yani.
Hani derler ya; “Kazın ayağı öyle değil(50)!” diye, onun gibi eğer kara bulutlar insanın üstüne konup da payitaht(51) kurmuşlarsa ki, bunu hissediyordum, mor koyunun şerrinden uzaklaşmam öylesine zordu ki.
Gene de umut, insan için yaşam kaynağıydı ve tüm insanlar için olduğu gibi, Tanrının bunu benden de esirgemeyeceği kanaati içindeydim.
Öğleyin tabldottan gelen yemeği üleştik hep beraber. Akşamı dar ettim!
“Çay getir!” dediler, çayı demlemiştim, getirdim.
“Sil, süpür, yıka, yap, et!” gibi hiçbiri bana bıkkınlık getirmeyen emir verilen işleri yapma gayretinde oldum.
Bir ara patron;
“Mürekkep yalamışlığın var demişti Hayrettin kardeş, tahsilin ne evlât?” diye sordu.
“Lise mezunuyum!” deyince;
“Şunu baştan söylesene evlât, bırak elindekilerin tümünü, yukarıda yapılıp, yazılacak, çizilecek, okunacak bir sürü şey var. Muhasebe dışındaki tüm birikenler için ‘Fransız’ım(52)!..’
Ellerini yıka, o önlüğü çıkar, yukarıdaki beyaz önlüğü giy ve orada çalış. Yarın sana temiz bir beyaz önlük getiririm. Bir daha böyle pis-püsürlüklü(53) işlerin içine ben ‘İn!’ deyinceye kadar sakın ola inme! Haydi, şimdi doğru Marş! Marş!”
Onun astsubaylıktan emekliliğini erken talep edip babasının vefatı nedeniyle bu atölyenin çalışmasına devam etmesini sağlamaya çalıştığını bilemezdim o an.
Ve Selçuk Amca çevresinde tutulmuş, sevilmiş, inanılmış biri olarak saygınlığının olması dolaysıyla “Başını kaşıyacak vakti olmayan biri” idi. Bu nedenle de büro işleri için başını kaldırıp da kaşıyacak vakti yoktu…
Yapmam gerekenleri yapmam için önce işe başlamam gerekti. Bunun için de ilk iş temizlikti. Kimsenin yardımı olmadan, yere, kanepe, koltuk ve sandalyeler üzerlerine serdiğim gazeteler üzerine tüm raflar ve masa üzerine biriktirilmiş katalog, dosya ve çıplak evrakı istiflemeye çalıştım.
Cebimdeki para, almayı düşündüğüm temizlik ve kırtasiye malzemeleri için yeterli gibiydi. Fabrikanın üst bölümünde oluşturulmuş büro yerinden tamirhaneye inip yakında market ve kırtasiyeci olup olmadığını sordum. Patron boş bulunup;
“Ahacık(54) hemen ahanda(54) şurda!” dedi. Tıpkı benim gibi konuşuyordu. Aynı topraktan gelip, aynı çeşmeden su içmiş olabilir miydik? Belki, ama şımarıklık(55) edip bunu kendisine hemen sormam abesti(56).
Kapıya yöneldiğimde kolumdan tuttu Selçuk Amca. Cebinden birkaç kâğıt para çıkartıp uzattı;
“Bu dükkânda, dükkân için yapacağın tüm masarifin(57) tutarını ödemekten ben mesulüm(58). Bunu unutma!” dedi.
Alacaklarımı alıp paranın üstünü ve satış fişini kendisine verdim. Göz ucuyla bile bakmadı ne aldıklarıma, ne de paranın üstüne. İşiyle, yapması ve yapılması gerekenlerle öylesine meşguldü ki?
Şoför Amca, anlattıklarıma göre, anlatmış olmalıydı beni. O zamanların teknolojisi kıttı, yani cep telefonu, bilgisayar vb. falan hak getire(59) idi.
İnsanların çoğu kez anlaşmaları, konuşmaları yüz yüze idi, ya da manyetolu telefonlarla ve üstelik izlenme, dinlenme korkusu olmadan!!!
Akşam, oradan oraya koşuştururken o kadar çabuk tükenmişti ki! Daha doğrusu Selçuk Amca esprili bir şekilde, saatine bakıp da, akşam karanlığı inmeden;
“Harç bitti, inşaat paydos!” demiş, herkes duş almaya, üstünü başını değiştirmeye giderken Selçuk patron bana yönelmişti;
“Şu dükkânın anahtarı, şu da akşam yemeği için harçlığın, yukarıdaki kanepe ve oradaki battaniye bu gecelik işine yarasın. Sanırım temizdir. Çünkü ara sıra yorulduğumda yalnızca ben dinlenirim orada. Kendini yorma, gün-gün, dinlene-dinlene tanzim edersin büroyu.” dedi.
“Selçuk Amca! Marketten peynir-ekmek, ayran almıştım!”
“Allah bilir, yoksa kendi paranla mı?”
“Şey!”
“Anlaşıldı, devam et!”
“Ben hiçbir yeri bilmiyorum. Dışarıya çıkmam, çıkmaya da niyetim yok! Onun için siz beni üstümden kilitleyip gidin ki ben de rahatça çalışabileyim. Tabii gece bekçilerini de dükkânda çalıştığım konusunda bilgilendirmeyi unutmazsanız, daha rahat çalışırım.”
“Ya yangın çıkarsa…”
“İnsanın kaderinde ne varsa onu yaşar. En kötü ihtimalle evrakı kurtarmak için evinize telefon ederim!”
“Yani ev telefonumu biliyor musun?”
“Adresinizi de…
Masanızın üzerinde telefon faturaları vardı çünkü…
Haydi, hayırlı geceler o zaman!”
“Sana da hayırlı geceler evlât!”
Kapının kilidinde anahtarın dönüşünü hisseder hissetmez çalışmaya başladım. Temizlik malzemeleri ile tüm temizliğin üstesinden gelecek gibi değildim. Yerler, yılların birikimi olarak zift gibiydi.
Camlar siyah film takılmış, raflar tozdan macun gibi olmuştu. Duvarların badana yapılması uygun olacaktı, isli gibiydi. Başlangıç olarak yapabileceğim tek şey ancak dosyalamaktı.
Eski evrakı eski dosyalara istiflemem, yeni evrakı satın aldığım klâsörlere tarih sırasına göre dizmem uygun olacaktı. Bu dosyalamayı da Selçuk Amcanın bilgi ve direktiflerine mutlaka sunmam gerekliydi.
Hatta güvendiği birine de. Örneğin eşi, oğlu, kızı, kardeşi gibi…
Çünkü insandık, bazı şeylerden bir bilenin daha haberdar olmasının zararı mı olurdu ki? Bir ara oturup etrafıma bakındım…
Zaman nasıl geçmesi gerektiğini biliyordu! Zamanın, kendine kalsa belki benim plânımı yetiştirmemi isteyerek durmayı bile düşüneceğini sanıyor, hatta umuyordum. Zan ve umut, yapılması gereken işler için yeterli çareler değillerdi.
Bu düşüncemin farkına vardığımda vakit gece yarısını geçmiş, yemeğimi yemediğim bile hatırıma gelmemişti. Eğer patron, yani Selçuk Amca uygun görürse ve ekonomik gücü de uygunsa, büronun yenileştirilmesi için neler düşünmemiştim ki, sanki mal sahibi, işyeri sahibiymişim gibi…
Kanepedeki evrakı rahatsız etmemek için(!) kanepenin bir kenarını boşaltarak oturarak dinlenmeyi ve uyumayı tercih etmiştim.
Kapıda dönen anahtar sesi ile uyanmış ve deyim yerindeyse kendime gelme çabasını yaşamıştım…
Selçuk Ağabeyin ilk sözü; “Nasılsın evlât?” demek oldu.
“İyiyim, ama sizin adınıza çok dileğim var içimde, iş organizasyonunuzu yaptıktan sonra, eğer bana vakit ayırabilirseniz…”
“Olur, hallederiz. Yeter ki sen ne istediğini söyle!”
“Peki efendim!” dedim. Nedense ilk defa resmileşmiş miydim, ne? Selçuk Ağabey de bakmıştı tavana doğru, sanki kaşlarını da kaldırarak.
Mor koyun devreye girmeye mi çalışıyordu ki? Selçuk Ağabey sözlerimi anlamamışçasına ekledi;
“İsterseniz siz not alınız, sonrasında da görüşürüz efendim!”
Daha beraber oluşumuzun üzerinden yirmi dört saat geçmeden siteminden gereğince nasiplenmiştim(60).
Eski tarihli, hiç kullanılmamış bir ajandaya not almaya çalıştım;
MADDE 1: Bürodaki macun gibi olmuş gibi olan tüm masa, sandalye, evrak dolabı yenilenecek.
MADDE 2: Ziftlenmiş gibi kirlenmiş oda tabanı için hal çaresi düşünülecek.
MADDE 3: Patronumun odasına badana yapılacak, gereken yerler boyanacak.
MADDE 4: Bürodaki tüm camlar, içeriden dışarısı görünecek, dışarıdan içerisi görünmeyecek şekilde filmle kaplanacak diğer camlar temizlenecek.
MADDE 5: (ÖNEMLİ MADDE) Büroya kilitli, girişi buzlu camlı bir giriş kapısı yaptırılacak.
MADDE 6: Telefon değiştirilecek. Büro için yeni kırtasiye malzemeleri ve donanımı alınacak.
MADDE 7: Haberler için ufak bir radyo, ya da televizyon alınıp patronun rahatça izleyebileceği bir şekilde monte edilecek…
Ayrıca misafirler için elektrikli bir ocak, çaydanlık, cezve ve mini bir buzdolabı alınması uygun olacaktır, diye düşünmekteyim…
Ocak büro kapısının dışında olabilir, ama mini buzdolabı mutlaka patronumun odasında olacak şekilde plânlama yapılacak.
MADDE 8: İşçiler merdivenden yukarı asla çıkmayacak, onların yukarı çıkması için haber vermeleri gereken konular bakımından patron odasıyla atölye arasında bir megafon(61) sisteminin kurulması yararlı olacaktır…
İşçilerin yukarı çıkmalarını önlemek için merdiven başına da bir kapı ve o kapının ön kısmına da haftada bir kere sudan geçirilecek bir paspas konulsa fena mı olurdu ki?
MADDE 9: Yukarı sahanlıktaki boş kısma uygun görülürse misafirler için bir toplantı masası ve sandalyeleri konsa iyi olacaktır, herhalde.
MADDE 10: Benim de boş olan her anımda çalışan işçilere yardımcı olmam için mavi tulum giymeme izin verilmesi uygun olacaktır.
Onuncu maddeyi özellikle yazmıştım. Bu; patronumu yumuşatmam ve bürosunu güzelleştirmem için bir ikna(62) maddesi gibi geliyordu bana.
Biraz sonra Selçuk Ağabey merdivenlerden yukarı çıktı, oflamadan-puflamadan, yorgunluk belirtisi göstermeden hem. Onun gelişine kadarki zaman içinde boş durmamış, evrakın kalanlarından eski tarihli olanları eski tarihler altta kalmak üzere eski klâsörlere, yeni ve gerekli olanları ise plâstik dosyalar içine alarak yeni klâsörlere istiflemeye devam etmiş, Selçuk Ağabeyin uygun görüşünden sonra klâsörlerin üzerini yazmak için yapışkan kâğıtlarla üzerlerine gereken notları almıştım.
“Ooo! İşlerin çoğunu yirmi dört saate kalmadan halletmişsin. O halde şimdi emret evlât!”
“Estağfurullah efendim, yazdıklarımı okuyayım mı, okur musunuz?”
“Efendim denmeyeceğini unuttun be evlât! Burası devlet dairesi mi, öyle esas duruşta gibi ellerin bağlı, asker gibi ve ‘Efendim!’ diyerek beni kırıyorsun?”
“Peki, Selçuk Amca! Bu; son! Bundan böyle hep ‘Amca’ dememe rızan var mı?”
“Hah! İşte şöyle be evlât! Neredeyse askerliğe geri döneceğim diye çekinmeğe başlamıştım. Şimdi anla bakalım dileklerini…”
“Yazdıklarımı önce odanızda sakince dinlenin ve öyle okuyun, ben ondan sonra müdafaamı yapayım, ne dersiniz Selçuk Amca?”
“Olur, sen biraz çocukların başında dur, ben sana ‘Gel!’ deyince de gel!”
“Anlaşıldı Amca! Hemen!”
İşçilerin başına gittiğimde aradan geçen zamanın farkında değildim. Yan gözle de olsa tavrını gözleyemezdim Amcanın. Başımı kaldırmam gerekti, bu ise merak ettiğim anlamına gelirdi. Ben de boş durmaktansa, bir-iki arabanın arızasına bakmaya çalıştım ve arabalar üzerinde uğraşan gençlere sordum;
“Nesi var?”
“Kontak almıyor(63)?”
“Aküyle ilgili, aşınma, bitme, bağlantılarda bir kopukluk, ya da çapaklanma(63) olup olmadığına baktınız mı? Belki de elektrik sisteminde bir arıza vardır? Marş motoruna(63) baktınız mı? İyice kontrol edin, size geri döneceğim!”
“Nesi var?”
“Hararet yapıyor(63)!”
“Öncelikle radyatör kapağına, termostata(63), radyatör(63) hortumlarına baktınız(63) mı? Arıza, delik, bozukluk falan olmasın? Fana(63), fan müşirine(63), devridaim pompasına(63), radyatör peteklerine baktınız mı? Antifriz(63) durumu nedir? Vantilâtör kayışı(63), pek ihtimal dahilinde kopuk değil ama gevşek olabilir, dikkatlice tekrar kontrol edin!”
İşçiler, herhalde ummuyorlardı kendilerini bu şekildeki sorularımla sınayacağımı. Başlarını eğdiler sadece, umuyordum ki söylediğim şeyleri mutlaka kontrol edecekler, arızaların nedenlerine ve çözümlerine ulaşacaklardı.
Biraz sonra patron odasından bağırdı;
“Gençler! Ellerinizdeki işleri olduğu gibi bırakın ve hemen odamın önüne gelin! Oğuzhan, sen de gel evlât!..”
“Hemen bu büroyu boşaltın. Aşağıda bir yerlere koyun her bir şeyi. İhtiyacı olan veya almak isteyen varsa, evrak(64) hariç hiç kimseye sormadan alıp götürsün. Kalanları hurdacı geçerken verin, alacağınız parayla da bana hiç danışmayın, tatlı alın ve kendinize tatlı ziyafet çekin…
Telefon fişte kalsın. Odada hiçbir şey kalmasın istiyorum. Oğuzhan sen de nerelerin ölçülerini, nasıl alacaksan al, önce büroyu tanzim etmeyi, temizliğini de onun sonrasında neler yapmayı, yapacağımızı düşünelim.” dedikten sonra kolumdan tutup bir kenara çekti ve fısıldadı;
“Aklıma gelmişken sorayım; senin beni kısa bir zaman içinde iflâs ettirmeye mi niyetin var, diye sormak istiyorum!”
“Amcacığım, insan cami duvarına işer mi, ya da ekmek yediği yahut da yiyeceği yere nankörlük eder mi? Ay sonuna kadar bana izin ver, pırıl-pırıl büronuz olmazsa popoma vur tekmeyi, defet(65) beni! Ya da ne bileyim masraflarının karşılığı kadar bedava çalışayım sizin için, boğaz tokluğuna(66) gibi yani…”
“Zırvalama çocuk! Yalnız aklıma geldi, bir de bayan sekreter isteyecek misin, diye düşündüm. Ne dersin?”
“Gerek yok, ben büro işlerinin tümünü hallederim, size kahve de yaparım, çay da. İsterseniz ve alırsanız size neskafe de yapar, getir-götür işlerine de bakarım.”
“Anladım, yerimde gözün var. Peki, beni nasıl yok etmeyi düşünüyorsun?”
“Amca ağzından yel alsın! Bana böyle bir şey deme! Lânet et(67)! Hakaret et! Söv! Döv! Hatta sen öldür beni, gıkım çıkmaz(68), ama bu söz çıkmasın dudaklarınızdan, kahrolurum, mahvolurum…
Mor koyunun şerrinin size ulaşmaması için hemen uzaklaşırım ayaklarınızın altından. Yeter ki size, ailenize, çevrenize bir zararım dokunmasın. Çünkü siz yaşamımda bana el uzatan en değerli insansınız. Bir de Sadettin Amcayı saymam gerek sebep olarak, tabii.”
“Nedir bu mor koyunun şerri, anlat bakalım hele!”
“Çok uzun Amca!”
“Vaktim uygun.”
“Bir tek şartla!”
“Ne gibi?”
“Sizce bir terslikle karşılaştığınızda, bir terslik olduğunu anladığınızda, beni hemen o gün, hemen o an kapı önüne koyacağınıza söz verirseniz…”
“Saçma bir dilek, ama mademki diledin, peki!”
Anlatmağa çalıştım, sözlerimi, (sanırım) anlatmam gerekenleri bitirdiğimde Selçuk Amca gençlere seslendi;
“Yarım iş kaldı mı?”
“Kaldı usta! Temizlik işi…”
“Yarın temizlikçileri getireceğim, sizler ayakaltında kalmayın. ‘Harç bitti, inşaat paydos!’ haydi evlerinize, kalanını ben, biz hallederiz, gözükmeyin gözüme, dükkân kapalı!”
İşçilerden yaşlı olanı yanına yaklaştı patronun;
“Oğuzhan Efendi de anlıyor araçlardan. O gerçekten yardım eder size patron!” dedi.
Bana efendiliği mi yakıştırmıştı, aşağılamak mı istemişti, yoksa bana yakıştıracak bir unvan mı bulamamıştı benim için? Çünkü efendi olamayacak yaştaydım (bence)…
Selçuk Amca önce bana döndü;
“Gene dışarıya çıkmayacak mısın evlât!”
“Çok işim var Amca, çıkamam, hem çıkmamam gerek!”
Bana “Efendi” diyene döndü, para uzatarak;
“Hemen kebapçıya git, ne varsa al, getir. Salata, tatlı, pide ve içecek bir şeyler almayı da unutma. Bunlar Oğuzhan Bey için. Yani bugünden sonra ben dükkânda yoksam, vekilim, ikinci patronunuz yani. Haydi çabuk!”
Eşekten düşmüş karpuza dönmüştü(69) bana “Efendi” diyen işçi. Oysa patron bana daha ikinci gününde güvenmişti, hissettiğim kadarıyla.
Patron, istediğinde, istediği kişiyi nasıl azarlayacağını biliyordu, ancak azarlamadan ve fakat hissettirecek bir biçimde, hem dozunu enine-boyuna ayarlayarak. Bana döndü tekrar;
“Ekmeğini soğutmadan ye, işlere de ondan sonra gömül, ben göreceğim ekmeğine başlamanı ve bitirmeni...” dedi, aynı sitemi bana da mı hissettirmek istemişti ki, ne?
Gene de getirilen kebaba, patrona söz verdiğim için kapının kilidi üstümden çevrildikten hemen sonra başlamıştım…
Dosyalama işlerine henüz başlamıştım ki, kapı üzerinde anahtarın çevrilmesi dikkatimi dağıtmıştı. Selçuk Amca ve yanında sekiz-on kişi geldiler; “Kolay gelsin, hayırlı akşamlar!” diyerek.
Gelenlerin kimi yerleri, kimi duvarları, kimi camları ölçüp devamlı olarak ellerindeki defterlere not aldılar. Büro zaten Nasrettin Hoca Türbesi(70) gibiydi.
Farklı olarak duvar ve atölye içini gören sözüm ona gördüğü sanılan, şimdiki durumda flu(71) olarak bile gözlemlemenin imkânı olmayan cam çerçeve ve kapı denilen açıklıktan ibaretti.
Patron “Sus!” der, gibi bir işaret yaptı. Sustum, o hem patron, hem de Selçuk Amcaydı çünkü.
Gelenler, şerit metrelerini, defterlerini katlayıp arabalarına binip gittikten sonra;
“Ne dediysen olacak, yarın ön temizlik için temizlikçiler gelecekler. Pencereler takılıp, boya-badana yapıldıktan, kapı-pencereler takıldıktan sonra tekrar gelecekler. Sen de o vakte kadar evrak işini halledersin artık. Ha bedeller için canını sıkma, alacakları, maaşından her ay taksitle keser, ben öderim, artık kaç yıl sürerse?”
“Anlamadım?”
“Odayı benim adımı verip de kendin için tanzim ettiriyorsun ya, o zaman giderleri de senin ödemen gerekmez mi?”
“Aklımın ucundan bile geçmedi. Öyle bir şey düşündüysem Allah canımı alsın şu anda. Bu dükkândan sağ çıkmayı nasip etmesin ulu Allah’ım. Ne dilediysem yalnızca sizin için. Ve dilersen, bu kapıdan girmesini dilemediklerin içine beni de dâhil et, beni de kat!”
“Tamam, telâşlanma, öyle ağır sözler de sarf etme kendin için. Tabii ki patron benim. Ufak bir şaka yapayım istedim! Yarın temizlikçiler gelecek. Galiba bir aile onlar. Tıraş ol, yakan-paçan düzgün olsun, eğer yaşamında başka biri yoksa kim bilir içlerindeki gençlerden birini beğenirsin, düğün-dernek de o zaman benden, ama hemen değil!”
“Amca, ödemekten çekinmek aklımın ucundan bile geçmedi. Sadece kendim için istediğim düşünceniz üzdü beni. Gönül dünyam ise karanlık. Kim benim gibi bir çulsuzun(72) yüzüne bakar ki, bilip de? Üstüne üstlük bir de mor koyunun şerri, şirretliği(73), gazabı var ki, bunun hiçbir genç kızı etkilemesi aklımın ucundan bile geçmez.”
“Sen mor koyunun gazabını dert etme! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(74). O mor koyuna bir mor koyun da arkadaş olarak ve Allah rızası için biz kurban ederiz, sana kahrını dindiririz belki...
Haydi, şimdi bunları dert etme, güzelce uyu, dinlen, um ve hayal et, ama hak ettiğinden fazlasını da ne bekle, ne de niyaz et Tanrından. Allah rahatlık versin!”
“Sağ ol Amca. Size de değerli aile efradınıza da Allah rahatlık versin!”
“Bir gün yemeğe, ya da çaya davet ederim seni, hele bir iyice alışayım sana, o zaman kendin söylersin iyi dileklerini aile efradıma!”
“İnşallah efendim!”
“Efendim?”
“Yani Selçuk Amca, demek istedim. Bağışla lütfen!”
“Bir daha tekrarlamayacaksan, peki!”
“Söz!”
“Umarım! Kendine dikkat et, tekrar iyi geceler!”
Dükkânın kapısı sokak tarafından kapandı.
Sabah temizlikçiler geldi. İki genç kız, biri orta yaşlı, diğeri yaşlıca bir hanım.
“Ancak bu aileyi buldum, daha önce söylediğim gibi. Sen ne yapılacaksa tarif edersin, ben bir arkadaşlara uğrayıp geleyim!”
“Aman Selçuk Amca, bu kadınlara her şeyi tarif etmem ne haddime, ben de sizinle geleyim, hem hava almış olurum!”
“Kızlar! Malzemeleri Oğuzhan almıştı. Eksiği-gediği varsa marketten alıverin bir zahmet, ödeme yapmayın, adıma yazdırın, ben öderim. Öğlen yemeğinde ne isterseniz benden. Oğuzhan, sen de gel hele şöyle yanıma!”
Yanına gelince eğildi kulağıma ve fısıldarcasına;
“Dükkânda kıymetli bir şey yok, ama genelde insanlar çiğ süt emmişlerdir, başlarında dursan, eksiklerini tamamlasan fena olmaz. Hem daha önce söylediklerimi de aklında tuttun, unutmadın değil mi? Genç kızlardan biri sana yakışır, demek istiyorum yani, anla!” dedi göz kırpmaya çalışarak.
Kızlar için görücüye çıkarıldığım asla aklımın ucundan bile geçmezdi!!!
Hanımlar var güçleriyle çalışıyorlardı, genci-yaşlısı. Çalışmalarını patronumun direktifiyle ister-istemez gözlemliyordum. Dürüst olmam gerek, kızlardan büyük gibi görünene kanım kaynar gibi olmuştu.
Sevgisizliğin yarattığı özlemi yaşıyordum, kalbi-gönlü-beyni boşluk, ya da umutsuzluğun daniskası(75) dolu, o kadar işte. O da o zeytin, ya da yosun yeşili ötesi kararmış gözlerini ikide bir de olsa, utangaçça da olsa yüzüme çevirmiyor muydu, mahvolduğumu hissediyordum.
Yüreğimin düpür-düpür(76) diyeceğim bir şekilde çarpıntısına engel olamıyordum. Temizlik işleri yapıyor olsa da, ona yakınlaşmaya hakkım olmadığının bilincindeydim.
Uzak durmak gayretinde oldum, özellikle ondan, genellikle hepsinden. Zaman geçiyor, ben kalbimin gümbürtüsünden çekiniyordum, duyulursa, hissedilirse, utancımdan yerlerin diplerine gireceğimi düşünerek.
Duvarlar, köşe-bucak silinmiş, temizlenmişti. Daha fazlası gereksizdi bana göre. Nasıl olsa camlar değişecek, boya-badana yapılacak, yerlere her ne ise işte onlardan döşenecek, bir kere daha temizlik yapılacaktı nasıl olsa.
Selçuk Ağabey gelmiş ve aşağıdan bağırmıştı;
“Yemek için ne istersiniz kızlar?”
Orta yaşlı olan;
“Sen ne istersen, ne söylersen Bey!” dedi.
Cahilliğinden “Sen” ve “Bey” demiş olsa gerekti, “Beyim” ya da “Beyefendi” demek yerine, aklından başka bir şey geçmesi mümkün değildi, herhalde…
Masa, sandalye yoktu. Kanepenin üstü ise klâsörlerle doluydu. Yerlere gazeteleri serdim. Hepsi oturdu, patron klâsörlerden birini yana çekerek kanepeye oturdu, artık “çöğdü” demekten vazgeçmiştim, paketi dizlerinin üstüne koyup açtı, ayranı da ayaklarının dibine koydu. Patron olarak herhalde temizlikçilerle gazete üzerine bağdaş kuracak değildi ya!
Yaşlı kadınla, büyük kız otururlarken dikkat edememişlerdi galiba, tumanları(77) gözükmüştü, yani paçalı donları, diz kapaklarına kadar inen ve üstüne çoraplarını çektikleri.
Kimseden “Çıt!” ya da başka bir ses çıkmıyordu, ağız şapırtısı bile. Ben utanıyordum. Tumanlı kızın, hakkım olmasa da, hayallerimde yaşatmam için ismini öğrensem, fena mı olurdu yani?
Hiç de birbirine isimleriyle seslenmemeleri dikkatimi de çekmişti oysaki sessiz, sakin ve gürültüsüz bir şekilde çalışıyorlardı çünkü.
Selçuk Ağabeyin acelesi var gibiydi;
“Haydi kızlar, sizleri evlerinize bırakayım, yoksa benim hanım biraz kıskanç, şimdi gecikirsem olmadık lâflar eder, sizin yüzünüzden fırça yemeyeyim, vakitlice kalkalım!”
Gözlerimi ayıramadığım, belki budalaca olacak, ama benden gözlerini ayıramadığını sandığım güzel kız, belli-belirsiz gülümsemiş miydi, yoksa bana mı öyle gelmişti?
O genç kız gazeteleri toplamağa çalışırken, patron seslendi;
“Beren kızım, onlar öylece kalsın, Oğuzhan toplar onları!” dediğinde dünyam aydınlanmıştı. Artık bir isimle hülyalarıma, sonuçsuz olacağına inanarak da olsa yön verebilecektim.
Kızlar ortalığı öylece bıraktılar, merdivenlerden yavaşça indiler, Selçuk Amca önde, zeytin gözlü Beren en sondaydı. Döndü, tekrar gülümsedi.
Dizlerim titredi, yüreğimin yağları eridi(78) sanki. O; bu yaşta, benim gibi bir garibi nasıl yakacağını biliyordu galiba.
Bir hafta, on gün, belki de farkında olamadığım bir zaman dilimi geçmişti aradan o günden sonra. O kimdi? Önemsiz olamazdı, Beren’di de esas ve asıl olan ben kimdim ki? İki bilinmeyenli denklemlerde bile, bir ipucu, bir veri olurdu.
Oysa benimki sadece belirsiz bir ikilemdi(79), hem çözümü zor mu zor!
Bu arada büronun camları takıldı, kapısı monte edildi, döşemesi yapıldı, küçük televizyon ve radyo için patronun oturduğu yerden rahatça izleyebileceği şekilde askı ve sehpa yapıldı.
Masa, sandalyeler ve kütüphane henüz getirilmemişti. Ben gene kanepede yatıyordum ve dış dünyayla hiçbir ilişkim yoktu, çok nadiren(80) de olsa belki. Aslında olması da gereksiz gibiydi zaten.
İşe başladığımdan beri üç -ya da beş- kere çıkmıştım dışarıya, biri çorba ve sulu bir yemek yeme arzumdan oluşmuş, diğerleri malzeme almak mecburiyetimden kaynaklanmıştı.
Hayallerim esaretteydi. Yaşamım, daha doğrusu düşünce ve umutlarım iki ucu pis bir değnek gibiydi. Öyle ki; doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyor gibi heyecanım yoktu, olamazdı da zaten.
Bir Cumartesi günüydü, galiba. Patron yine aynı temizlikçileri getirmişti büroya, aynı giyimlerle. Eee! Fakirlik simge(81) idi, garibanlardan başka ne beklenebilirdi ki?
“Amca belki söylemişindir, ama unutmuş olabilirim, bunlar akraba falan mı, gene bunları bulup getirmişsin?”
“Bilmem, fark etmedim. Kendilerine sor istersen!”
“Soramam, yapamam, hakkım yok!”
“Neden? Çekiniyor musun?”
“Evet! Size emanet edilen namuslara aykırı gözle bakamam. Hem bir kere daha söylemem gerekirse ekmek yediğim yere nankörlük etmek bana yakışmaz!”
“Aferin! Başka…”
“Şımarıklık ediyor demezsen, büroyu da yerleştirdikten sonra reklâm broşürü bastırsak diye düşünürüm, bugün olmazsa bile, yarın mutlaka…”
“Yeterli müşterim var, zaten yetiştiremiyorum da…”
“Biliyorum, ama yandaki dükkân benim geldiğimden beri kapalı. Orayı kiralasak, bir-iki eleman daha alsak, daha iyi hizmet versek? Bir-iki işçi daha evine ekmek götürse himmetinizle, sevaba girseniz, daha iyi olmaz mı?.. Hem biliyorsunuz, yanlış olsa da ‘Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmezse’ de meselâ promosyonla(82) ayın belirli bir gününde bedava yağ-antifriz değişimi yapsak ve kendimizi dünya-âleme(83) duyursak iyi olmaz mı?”
“Benim adıma da olsa, ne kadar açgözlüsün sen?”
“Benim maaşım, ücretim bile belli değil. Böyle bir şeyin başarılı olacağını varsaysak olsa-olsa birkaç kuruş prim(84) hak ederim belki, ya da etmem, ama umurumda değil, kazandıklarımı da mezarıma götüremem ya…
Ailem yok, kimim-kimsem yok, bana kapısını açıp koruyan, doyuran, mükemmel bir insan olan size bırakırım tüm kazandıklarımı, ya da bebelerinize. Umarım ki, siz de bir karış mezara ait toprağı çok görmezsiniz bana.”
“Dur bakalım genç, yakışıklı adam. Daha kaç yaşındasın ki, yaşamdan bıkmış gibi konuşuyorsun?”
“Gelecek için umudum, düşüncelerim, plânım, plânlarım yok ki Amca!”
“Sana ne demiştim? Um! Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!”
“Benden ne köy olur, ne de kasaba değerli Amcam!”
“Olur, olur! Yeter ki um!”
O sırada kütüphane, dolap, masa ve sandalyeler gelmişti. Selçuk Amca bağırdı;
“Nasıl oldu kızlar? İşleriniz bitti mi?”
“Yarım saate kadar biter...”
“O zaman gençler sizlere çay ısmarlayayım!”
“Ben demlemiştim Amca! Yalnız…”
“Söyle, merakta bırakma adamı lütfen!”
“Maaşıma mahsuben birkaç lira ödünç, ya da avans verebilir misiniz?”
Düşünmüş, plânlamış, iki hediye satın almıştım Amca için. Yapacağım tek şey orijinal olarak paketlenmiş bu hediyeleri ilgili yerden alıp Amcaya sunmaktı maksadım.
Hatta boya-badana yapılmadan evvel saatin yerini bile hazırlamıştım, dübel ve kanca ile. Diğeri ise masa telefonu idi, hem de en son model…
Çayları hazırlayıp bıraktım, gittim, mağazaya ulaştım ve döndüm gerisin geriye;
“Yeni büronuz hayırlı, uğurlu olsun Amca. Bunlar âcizane(85) ufacık şeyler, kabul et ki, mutlu olayım.”
Paketleri alıp açan Amca gözyaşlarına hâkim olamadı galiba, sarıldı ve;
“Bunlar yaşamımda aldığım en güzel hediyeler. Malzemeler yerleştirilir yerleştirilmez hemen yerlerine monte et ve yerine koy lütfen!”
“Olur Amca. Siz çok daha iyilerine lâyıksınız, ama şimdilik belimi doğrultuncaya kadar tasarruflu davranmam gerek, bağışla!”
Patronun “Kızlar” dedikleri işlerini bitirmiş olsalar gerekti. Dikkatimi çeken onlara hizmetlerinin karşılığı olarak ödeme yapmamasıydı.
“Herhalde onları utandırmamak için yolda ve zarf içinde ödeme yapıyor olsa gerek!” diye düşündüm.
Patron, elindeki araç anahtarlarını, göz süzdüğüm, ama buna hakkım olmadığına inandığım “Beren” diye çağırdığı genç kıza verdi. Kız, gülümseyerek aldı anahtarları, öncesinden olan gülümseyişleri gibi.
Bana mı gülümsemişti, patronun jestinden mi memnun olmuştu? Bilmem asla mümkün değildi. Hem bilmemek ne kadar kötüydü.
Dolaplar yerlerine monte edildi, masa ve sandalyeler aynı düzende yerlerine konuldu, telefonu bağladım, saati yerine astım. Selçuk Amca;
“Televizyon, radyo, buzdolabı ve ocak gelecek. Bir tane ısıtıcı, bir tane de vantilâtör ayrıca gelecek. Fiş yerleri, yani prizleri hazır. Artık sen bu gece biraz uykusuz kalacak olsan da gerekli düzenlemeleri yaparsın. Burası önce Allah’a, sonra da sana emanet…
Kapıyı kilitlemiyorum, sen içeriden kilitle ve bunaldığında da çık dışarı hava al, şu da yedek anahtar, senin için özel olarak yaptırdım, maskotunda(86) isminin baş harfi var.”
Yutkundu Selçuk Amca, başkaca bir şeyler de söylemek amacında olsa gerekti, ama vazgeçti. Kapıyı kilitlemeden dışarıya çıktı. Biraz sonra arabasının sesi duyulmaz oldu…
Neredeyse sabaha kadar yeni ve temiz klâsörleri, kırtasiyeleri yerleştirmekle meşgul oldum. Daha sonra yeni telefon fihristine not aldığım ve soracağım numaraları yazacaktım.
Yaptıklarımla, istediklerimle, tanzim ettiklerimle patronuma mükellef(87) bir oda hazırladığım inancındaydım. Hem o bunu hak ediyordu.
Sabaha kadar olan vakitte, daha doğrusu akşamın oldukça ilerleyen, gecesine çeyrek kala bir vaktinde telefon çaldı bir kere, itiraf etmeliyim boş bulunup heyecanlanmıştım birden, nedense;
“Ben temizlikçi Beren!” dedi.
“Hayırdır hanımefendi!”
“İlk defa bana biri ‘Hanımefendi!’ dedi, teşekkür ederim. Bakışlarınızdan anlamadığımı sanıyorsunuz? Ben de bakışlarınızdan etkilendim, söylemek istedim!”
“Buna hakkım yok Beren! Ben çulsuz ve üstelik mor bir koyunun lânetinden sakınmaya çalışan biriyim. Bu lânet sizi etkilemesin isterim. Bu nedenle bağrıma taş basacak olsam bile, karşımdakilerin zarar görmemesi için tüm güzelliklerden uzak durmalıyım…
Zaten inanıyorum ki, bu kadar güzel günlerimden sonra mor koyun yine zalimliğini(70) gösterecektir bana. Bundan etkilenmemeniz umudum.”
“Öykünüzü biliyorum.”
“Nasıl yani?”
“Babam…
Yani Selçuk Baba anlattı, biz ona mahallede hep ‘Selçuk Baba’ deriz de!”
Anlayamamıştım, ama üstelemedim;
“Ben de ‘Selçuk Amca’ diyorum. O öyle dememi istedi çünkü.”
“Güzel! Mademki isteyenlerin isteğini kırmamak gibi bir hasletin(89) var ben de sana; ‘Beni sev!’ desem!”
“Bu emriniz olur güzel kız. Yaşamımda içtenlikle ‘Peki!’ diyebileceğim bir teklif. Ama çevremdeki kimseyi mutsuz kılmaya hakkım olmayan bir teklif bu. Seni ilk görüşte, etkilenip sevdim, gönlümü kaptırdım, kalbimi sana verdim Beren…
Yaşamımda ilk defa farklı duygular hissettim, yüreğimin çarpıntısına engel olamadım, olmak da istemedim zaten. Ama seni sevmeye hakkım yok. Ömrünü berbat etmeğe(90), seni yokluklar içinde yaşatmağa hakkım yok!”
“Peki, aşka inanmıyor musun?”
“Senin yaşadığın bir dünyada aşka inanmamam mümkün mü?”
“O halde benim ol!”
“Olurum, ama hayallerinde, rüyalarında. Selçuk Amcam söylemiştir, yatacak yerim bile yok!”
“İyi ya, dizlerimde, ya da koynumda yatarsın, sana sığınırım, beni ısıtırsın!”
“Neyle, nasıl Beren? Seni mutlu etmek isterim, ama bunu sağlamaya ömrüm yetmez.”
“Her ne olursa olsun, ben ömrümün bundan sonrasını seninle paylaşmak isterim.”
“Güzel kız! Dünya güzeli Beren! Beni, yalnızlığımı yaşadığım dünyamda yalnızlığımla baş başa bırak! İyi yaşa, güzelliğinle sonsuz yaşa, seveceğin biriyle mutlu ol, mesut ol ve başka bir söz söyleyip de bana hicranı() yaşatma! Bağışla, kapatıyorum!”
Kapattım. Selçuk Amcaya söz vermiştim işleri bitirip tamamlayacaktım.
Ertesi gün dükkân kapalı olacaktı. Selçuk Ağabey, belki de bunu düşünerek bırakmış olsa gerekti kapı anahtarını.
Hiç içimden gelmiyordu bir şeyler yapmak, hatta yemek, içmek bile. Üstelik kaç zamandır yıkanmamıştım da. Lâvaboda başımı, iç çamaşırlarımı yıkamaktan gına gelmişti(92).
Üstelik gömleklerim, daha doğrusu tişörtlerim yağır(93) gibi olmuştu.
Dışarı çıktım, ikinci defa, kendim için. Lokantacıya hamamı sordum.
“Sanayi içinde, yaklaşık yüz metre sonra, solda!” diye tarif etti. Ayrıca sordum;
“Tatil günü olmasına rağmen açık olan, elbise, gömlek, çamaşır satan bir yer var mı?” diye.
“Açık yer bulunmaz tatil günlerinde burada. İn-cin top oynar(94), bazı yetiştirilmesi gereken işler için kontrolsüz ve kaçak çalışan işyerleri ve bizim gibi çalışma ruhsatı olan dükkânlar açık olur…
Ancak Mübeccel Abla dükkânının üstünde ki evde oturuyor, kocası öldüğünden beri oradan ayrılmadı. Düğün-dernek için ve zabıta korkusu olmadan dükkânını açar ve herkese yardımcı olur, hatta para-pul bile düşünmeden…
Zabıtalar da bunu bilir ve elleşmezler(95) ona. Gel gidip konuşalım kendisiyle, yardımcı olur herhalde sana da.” dedi ve lokantasının kapısını kilitlemeden, dışarıdan çekerek önüme düştü. Zaten yemek satmak için fazla beklentisi de olmasa gerekti…
Yıkanmıştım, yeni tişört ve iç çamaşırlarımı giymiştim. Umutsuz bir yaşam şekli içinde olmama rağmen ıslık çalma gayretini yaşıyordum, Selçuk Amcamın dükkânından içeriye girerken.
“Oğlum birkaç defa aradım. Cevap gelmeyince telefonla Lokantacı Sinan’a, Mübeccel Ablaya sordum. Söylediklerini duyunca sevindim. Benim ailem, beni ikna eden, büromu güzelleştiren Oğuzhan’ı merak ediyor…
Müsaitsen gelip alayım. Bir çay içersin, iki lâfı uç uca ekleriz, istersen yürüyerek dönersin, istersen geri götürürüm seni, ne dersin? Hem merakın olmasın bu gün mor koyunun şerrini defetmek için bir tane mor koyunu Allah rızası için kurban edip, etini, bir lokma bile sebeplenmeden fakir-fukaraya dağıttık, senin adına, o bakımdan rahat ol!”
Şımarmıştım;
“Çayın yanında kurabiye de olacak mı?”
“Olma mı?”
Aradaki “z” harfini yutmuş olmalıydı Selçuk Ağabey.
“O halde peki!” dedim.
Selçuk Ağabey beş-on dakika sonra geldi. Elinde bir takım elbise ve içinde donanımı olan gömlek vs. vardı
“Bizimkiler titizdir. Öyle tişörtle gelirsen, gücenirler belki, bunlar benim hediyem, haydi giy!”
“Ama Ağabey ben hayatta kravat takmadım, hem bağlamasını bile bilmem!”
“Takma o zaman. Ben sırtımı dönüyorum. Çabuk yeni büromuzda giyin, gel. Ki eve yetişelim, çaylar soğumasın!”
“Tamam. Benim için ‘Görgüsüz’ demelerini istemem ailenizin. Onun için evinize giderken bir çiçekçiye mutlaka uğramayı dilesem, ‘Hayır!’ demezsiniz umarım!”
“Demem!”
“Peki, merakımı bağışlayın, evinizde kaç kişisiniz?”
“Annem, eşim, iki kızım ve en küçükleri bir oğlum var, yani toplam altı kişiyiz!”
“O halde bir buket yaptırmam, daha iyi ve daha ekonomik olacak benim için, ayrı-ayrı her bir aile ferdiniz için yaptırmak yerine.”
“Bence de uygun…”
.Kısa-kısa cümlelerle konuşuyordu Selçuk Amca.
Üstelik yüzünde anlayamadığım bir tebessüm vardı, sanki hınzırca(96) diyebileceğim, ama benim ağzıma yakışmayacaktı bu deyiş.
Evinin kapısına geldiğimizde kapıyı anahtarı ile açtıktan sonra evin içine doğru bağırdı;
“Anne! Hatunum! Beren, Ceren, Eren? Bakın Oğuzhan geldi!”
Beren? Beren? Yoksa?
Koşarak geldiler hepsi. Küçük oğlan hariç, onlar dükkâna gelen temizlikçilerdi! Beren en öndeydi.
Mor koyunun ah’ı bu kere ulaşmamıştı yaşamıma, belki de Selçuk Amca bu sorunu halletmiş olduğu için olsa gerek.
Çiçeği uzattım Beren’e daha kapıda;
“Sen?” dedim sorarcasına.
“Evet, ben!” dedi, çiçeği elimden alırken…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Makine (Tarım Alet Makinaları, Mekanizasyon, hangi isimle anılırsa) Bölümü mezunuyum. Memuriyetim sonrasında bir kısım çalıştığım yerlerde (atölye, fabrika ve tamirhanelerde) öyküdeki gibi davranışların tümünü yaşadım, teklif ve önerilerim oldu. Çoğu uygulanmasa da öyküde uygulanmış olarak hikâye ettim. Doğal olarak Selçuk Ağabey, Beren yok. Ancak torunlarım Ceren ve Eren’i sığdırıp anmak istedim.
Olayları yaşayanların soy isimlerini bilmeme rağmen yazmamayı, sadece adlarını yazmayı uygun görüyorum.
Devlet Demir yolları ile ilgili bilgilerim ise Bilecik İli İstasyon Mahallesinde oturduğum için, akrabalarımın ve bir kısım arkadaşlarımın yaşamımdaki değerlendirmelerdir.
Ve de olayların hepsi yaşanmıştır, gerçektir.
Morkoyun (Mor Koyun); Sıradan olmamak, diğerlerinden farklı olmak anlamında olmakla beraber tüylerinin tamamı kahverengi olan ve öyle anılan bir koyun cinsi. Güzel bir ezgisi ve “Sarı İnek Öyküsüne” benzer bir öyküsü vardır.
Mor Koyunun Gazabı (Lâneti); Öyküyü hazırlamamda Karakoyun Türküsünün ve bununla ilgili öykünün etkisinin olduğunu saklamamam gerek.
Karakoyun Türküsü; Aslı Yozgat yöresine olmakla beraber Nevşehirlilerin ve Çukurovalıların da sahiplendikleri bir öykü ve uzun bir türkü; yalnızca kavalla çalınan çoban ve ağa kızı aşkını ilginç bir şekilde belgeleyen Karakoyun Türküsü. Karakoyun öyküsünü ve türküsünü bilmeyen olduğunu sanmıyorum. (Karakoyun tuz yalamıştır ve çobana nispet olsun diye o kavalını çalarken ve tüm sürü onu dinlerken, sevdiğine kavuşmak için kız babasının koyunların su içmemelerini şart koşmuş. Karakoyun suyun başına gelip suyu içecekmiş gibi yaparak ıstırap çektirmiştir çobana, nedeni belli bir şekilde…)
Gazap; Kızgınlık, öfke.
Lânet; Kur’an’a göre “İnsanın Allah’ın rahmet, merhamet ve affından uzak kalmasını dilemek, o insanın ahrette cezalandırılacağını ummaktır. Sözlüğe göre ise; “Kovma, hayırdan, iyilik ve güzelliklerden uzaklaştırma” bir bakıma beddua anlamını taşır. Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden, merhamet, muvaffakiyet ve bereketinden yoksunluk, ahirette de azaba dûçâr kılarak rahmetinden uzak kalması ki Bunun sebebi üçtür; Küfür, Bid’at (Kanaate aykırı davranışta bulunmak. İslâm Hukukuna göre; sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak) ve fısk (Haddi aşıp doğru yoldan ayrılmak) tır. Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.
Oğuzhan; Bu ismin yaşamımda özel bir yeri vardır. Doğduğumda ebenin bana koyduğu geleneksel bir göbek ismi. Aynı zamanda “Ozi!” diye çağırdığımız yeğenimin ismi.
(1) Öyküdeki tekrarlamaya “Dejavu” denmekte. Dejavu; Yaşanan bir olayı veya anı daha önceden bire bir oranında tekrarlandığı yaşanmışlık halini, hissini yaşamak. Görülen bir yerin daha önceden görülmüş olma duygusu. Pek çok kişide zaman zaman yaşanmaktadır
(2) Küspe; Hayvan yemi, gübre ya da yakacak olarak kullanılan, yağı ya da suyu çıkarılmış, yağlı tohum ve bitki artıkları.
(3) Kuzukulağı; Karabuğdaygillerden, nemli çayırlarda yetişen, yaprakları hafifçe kabarık ve geniş, çiçekleri kırmızımtırak, değişik türleri bulunan yaprakları yenilebilen otsu bitki.
Madımak; İlkyaz aylarında kırlarda kendiliğinden yetişen, yeşil yapraklı, ıspanak gibi yenilen bir ot.
(4) Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri.
(5) İçi Erimek; üzüntü verici bir durum olacak diye kaygı içinde bulunmak, çok üzülmek.
(6) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(7) Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.
(8) Bürümcük; Ham ipekten yapılmış kumaş olmakla beraber, bu kumaştan yapılmış başörtülerine söylenen söz “Bürüncük” denilmektedir. Köyümde büyüklerimin bir bölümü bu lâkapla anılırdı.
(9) Tekbir Getirmek; İslâm’da Tanrı’nın ululuğunu, yüceliğini belirtmek için kurban kesilirken, şehit ya da asker uğurlarken söylenen “Allahüekber!” sözü.
(10) Sitem Etmek; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtmek.
(11) Vejetaryen; Bitkisel gıdalarla beslenen, et yemez. Hayvansal gıdaları tüketmeyen.
(12) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
(13) Sanal Gerçeklik (Virtual Reality, VR); Teknoloji kullanılarak oluşturulan kurgular ile gerçek ve hayalin zihinde tasarlanan olay, şekil veya düşüncelerin birleştirilmesidir. Sanal öğrenme ortamları, gelişen teknolojinin eğitim-öğretim ortamlarına dâhil edilmesiyle birlikte öğrencilerin öğrenme deneyimlerini zenginleştirmek için tasarlanmış platformlardır.
(14) Jön; Genç. Filmlerde önemli rollerde oynayan oyuncu.
(15) Bilinçaltı Faktör; Şuuraltı, Subliminal etkenlik Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının etkinliği.
(16) Cevahir Yumurtlamak; Cevher Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.
(17) Haşmetimle; Tüm cüssemle, durumumla, gösterili, gösteriş yaparmışım gibi bir şekilde, heybetli bir biçimimle.
(18) Ne Oldu Bana; Öyküdeki babanın yaşadığı gibi, Bilecik-İstasyon arasında geçirdiği trafik kazası sonunda Nuh (Elmas) Amcanın, aynı şekilde şah damarının kesilmesi nedeniyle aynı şekilde sesleri çıkararak yaşamını yitirdiği anlatılmıştır.
(19) Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.
(20) Pisi Pisine Ölmek; Vade, sebep vb. gibi bir şey yokken (örneğin yolunda giden bir araca, kural dışı şeiit değiştiren bir arabanın çarpması ile) suçsuz, hatta ne olduğunun bile farkına varmadan günahsız şoförün ölmesi.
(21) Hatasız kul olmaz… Orhan GENCEBAY’a ait meşhur eserlerden biri.
(22) Merkezkaç Kuvvet; Gerçek olmayan Newton yasalarına uymayan bir kuvvet. Duran bir cisme etki eden kuvvet, o cismin ivme kazanmasına neden olur ve hareket halinde bir cisim üzerine kuvvet etki etmediği sürece hareketine devam eder anlamındadır (Örnek; Hızlı çevrilen bir tepsideki çayların dökülmemesi…)
(23) Travers; Demiryollarında üzerine rayların yerleştirildiği, enine konulmuş, belli kalınlıkta ağaç, beton, ya da demir parçalarından her biri.
(24) Derezin; Aslı Drezin’dir. Şu anda Türkçemizde ve işlevsel olarak da demiryollarında kullanılmayan, eskiden demir yollarında yol bakım ve kontrolleri için kullanılan “terazi” de denilen, demir tekerlekli, tahtadan bir araçtı. Buna binen işçiler ve kullandıkları malzemeler elle kumandalı bir kolla mekanik olarak çalıştırılır ya da iteklenirdi. Bu işçiler bir baş (Yol Çavuşu) nezaretinde hatlardaki hatalar için verilen belirlenmiş görev bölümünde hat boyu çalışır ve gerekli düzeltmeleri yaparlardı.
Örneğin traverslerin su terazisine göre ölçüsü yapılarak altlarına taş sıkıştırılır, rayların çapakları alınır, gurup, gurp, grup ya da kurupların (mekanikte kurve) denilen “eğri, dönemeç, büküm, dönüş, viraj” anlamında kullanılan dönüşlerdeki eğrilikleri, merkezkaç kuvvetleri dikkate alarak düzeltirlerdi.
O zamanlar iletişim araçları yeterli olmadığından tren yolunun açık tutulması için o mevkilerden trenlerin geçiş vakitleri dikkate alınarak ve tehir durumlarının olasılığı düşünülerek, drezinler daima hattan uzak, uygun bir yerde el birliği ile alınıp bir yerlere konulurdu.
Bu uzun tarifi yapmamın nedeni, o günlerden kalma yaşamım, bilgi birikimimdir. Çünkü Rahmetli anne dedem ki kendisine “Efendi Baba” derdim, bu işte Yol Çavuşu olarak işçilerin başıydı. Efendi Babama büyükleri Kara Osman, küçükleri Osman Çavuş derlerdi. Efendi Babam bazen çocukluğumun geçtiği köyden geçerken bizlere leblebi şekeri ya da bonbon şekeri verirdi, sevinirdik.
(25) Hasıl Has Yapmak (Etmek); Yöresel olarak kullanılan bu kelimenin tan anlamı lügatlerde yoktur. Gayrete gelmek, ayağa kalkmak için bedeni ayaklar üstünde yaylandırmaya çalışmak “Ya Allah! Haydi, hep beraber, hep birden, hep birlikte, gayretle, el ele, el elden” anlamında teşvik sözü.
(17) Çakal; Etoburlardan sürü halinde yaşayan kurttan küçük genellikle leşle beslenen bir yaban hayvanı olmakla beraber açıkgöz, kurnaz, yalancı, düzenci, aşağılık kimse anlamlarında kullanmaktayız. (Çakal: Kelime Oyunu; Çak al! Hoş çakal!)
Andık; Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.
(27) Gözaltında Tutmak; Seyrederek anlamak, seyretmek. Gözlemlemek, görmek (Müşahede etmek).
(28) Ingıdık-Ingıdık; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir şekilde. Eskiden “Ehlen ve Sehlen” şeklinde de kullanılan bir deyim.
(29) Ranfor (yahut da Ramfor); Özellikle uzun marşandiz veya karma trenlerde eğimli yollarda treni arkasından iten diğer lokomotif.
(30) Makul Karşılanmak (Görülmek); Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görülmek, akılla kanıtlanmak. Sözler akla yakın bulunmak.
(31) Olağan Hatıralar; Bilecik-Merkez-Bekdemir Köyünde sesleri duymakta zorlanan Hacı Ahmet Amca, lokomotifin düdük sesinden ürkerek, yine aynı köyden İsmail Amca, yavaşlayan trenden inmek için vagondan atlarken, ayağı kayarak tren altında kalarak, Şayeste teyze ise raydan çıkan vagonun evine girmesi nedeniyle, Bilecik-Merkez-Soğuksu’da sağır Müyesser Teyze hat boyunda, dalından düşen cevizleri toplamaya çalışırken aynı akıbetleri yaşamışlardır. (Onlar benim o yaşlarımdaki çok büyüklerimdi, söylememe gerek yok!)
Bu yol; Bilecik İstasyonu ile Karaköy İstasyonu arasındaki iki uzun demir köprü (Bekdemir ve Yayla Köprüleri) ve on yedi adet tünel olan eski demiryolduur.
(32) İstim; İslim. Bir işi yaptıran gayret. Bir işi gördürmek ereğiyle yapılan eylem ve elde edilen buhar. Buharla işleyen araçlar için kalkmaya hazır duruma gelmek.
(33) Ankara’dan Haydarpaşaya gide-gele içim çıktı; Nasıl ki bazen “yeşil” diyecekken “şekil,” “herkes” dememiz gerekirken “her kez” gibi yanlışlık yapıyor, pabuç-havuç, erişte-enişte vb. yahut “bilakis” diyecekken, şaşırıp “bilhassa” diyorsak, “İçim çıktı!”, yerine başka heceleri de kullandığımız olmuştu! Bu heceleri yakıştırmak, okuyana kalmıştır.
(34) Fayrap; Bir istim kazanının, istim oluşturacak şekilde yanması durumu (Argoda; Herhangi bir şeyi, ya da işi hızlandırma anlamında da kullanılmaktadır).
(35) Lâmına-Cimine Kadar Tanımak, Öğrenmek; (“Icığına-Cıcığına Kadar” şeklinde de kullanılmaktadır) Kişiyi veya şeyleri etraflıca, huy-karakter-mal-mülk-aile varlığı ile tanımak, öğrenmek.
(36) Manevra; Trenlerin kaydırma, atma, yan, normal şekilde yaptıkları yer değiştirme şekilleri. Adı geçen istasyonda el ile yani manüel olarak manevralar yapılmaktaydı.
Kaydırma Manevra; Trenler de bu manevra sisteminde lokomotif vagonu çeker ve belirli bir noktaya gelince makasçı vagonu ayırır vagon ayrılır, makasçı makası değiştirir ve vagon diğer hatta alınır. Makasın değiştirilmesi anında gerçekleşme bir kısım menfi etkenlere neden olabilir. Oldukça ötesinde tehlikeli bir sistemdir ve yasaktır.
Atma Manevra; Trenlerde bu manevra sisteminde lokomotif bağlı olmayan vagonu itekler, kendi durur ve vagonu bırakır. Bu vagon sürati iyi ayarlanamamışsa diğer bir vagona çarpıp onu da ilerletebilir, ya da habersiz bir görevli ya da vatandaşa zarar verebilir. Bu nedenle bu sistem de yasaktır.
(37) Angarya; Bir kimseye veya bir topluluğa zorla, ücret verilmeksizin yaptırılan iş. Usandırıcı, bıktırıcı, ya da yapmak zorunda olmadığı bir işi istemeyerek, ya da ek emek sarf ederek yapmak. (İmece değildir).
(38) Olay, ya da bu şekilde bir kaza gerçek olarak Bilecik-İstasyonu Gar Deposunda Ahmet isimli bir hemşerimiz tarafından yaşanmıştır.
(39) Vicdan; Kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlâk değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapmayı yükleyen güç.
Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(40) Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen, misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler, bir yerde geçici bir süre kalmak bulunmak” için kullanılan bir deyimdir.
(41) Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
(42) Ağlayıp Sızlamak; Çok ve acındıracak derecede ağlamak.
(43) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.
Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
(44) Kafasına Dank Etmek; Bir olay sebebiyle birden kendine gelmek, ayılmak. Doğruyu anlamak.
(45) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
(46) Beri; Konuşana göre, önünde bulunan iki uzaklıktan kendisine yakın olanı, bu uzaklıkta bulunan.
(47) Çöğmek; Bir yere (sandalye, tabure, duvar üstü vb.) oturmak. (Çönmek; Çömmek şeklinde de söylenen ve ayaklar üzerinde oturmak, çömelmek anlamında kullanılan deyim farklıdır).
(48) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.
(49) Şer; Kötülük, fenalık, kötü, fena iş. Ceza ve kınamaya uygun davranış(lar).
(50) Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.
(51) Payitaht; Başkent.
(52) Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
(53) Püsürüklü; Karışık, dolaşık, pasaklı, pis, çöplü, püsürlü.
(54) Ahacık; Yerel olarak bir yerin çok yakın olduğunun ifadesidir.
Ahanda; Tek başına hayret nidası olarak kullanılmakla birlikte; “Ahanda şurda, ahanda burda” şeklinde de “işte burada, bak şurada” anlamlarında da kullanılan yöresel bir kelime.
(55) Şımarıklık; Şımarık olma durumu. Şımarığa yakışır, hiçbir gayret ve çaba göstermeksizin, her istediğini elde etme davranışı.
(56) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(57) Masarif; Masraflar, sarf edilenler, harcananlar, giderler.
(58) Mesul; Sorumlu.
(59) Hak Getire; Yoktur, bulunmaz, ne arar gibi olması gerekip de olmayan şeyler için kullanılan bir deyim.
(60) Nasiplenmek; Birinin payına, hissesine düşeni elde edebilmesi. Sahiplenmek. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç elde etmek, yararlanmak.
(61) Megafon; Sesi büyütüp, yükseltip uzaklara ileten koni biçiminde bir aygıt.
(62) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.
(63) Kontak Almamak, Çapaklanma, Marş Motoru, Hararet Yapmak, Termostat, Radyatör, Radyatör Hortumları, Fan, Müşir, Devridaim Pompası, Antifriz, Vantilâtör Kayışı… Oto tamiri ile ilgili arıza, parça ve gereklilikler ilgili bir kısım teknik bilgiler ki, uzun uzadıya tarif etmek uygun görülmemiştir.
(64) Evrak; Yazılı kâğıtlar, mektuplar, tezkereler vb. (Kitap yaprakları).
(65) Defetmek; Kovmak.
(66) Boğaz Tokluğuna (Çalışmak); Para, ücret almadan, karnını doyurma karşılığı olarak iş yapmak. Kazancın sadece zorunlu ihtiyaçları karşılanması durumu.
(67) Lânet Etmek (Okumak); Bir kimsenin Tanrı’nın merhametinden mahrum kalmasını dilemek.
(68) Gıkı Çıkmamak; Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
(69) Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, hayrete düşmek, donup kalmak.
(70) Nasrettin Hocanın (1208–1283) türbesi Akşehir’de olup duvarsız olmakla birlikte koca bir kilitle kapanmış bir kapısı vardır. Bu nükteli mizacını anlatmak için bir vesile sayılmaktadır. Bu nedenle halk arasında garip görünüşlü anlatmak için sık sık; “Nasrettin Hoca türbesi gibi” deyimi kullanılmaktadır, tıpkı benim işlediğim gibi.
(71) Flu; Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.
(72) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan. Yoksul. Çaputsuz. Cıbıl, cıbıldak. Geçim sıkıntısı çeken.
(73) Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.
(74) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(75) Daniska; En güzel, en iyi. Daha iyi. Yasal. Katmerli. Çok fazla. Aşırı. Kat kat.
(76) Düpür Düpür; Türkçemizde böyle bir kelime dizisi yoktur. Yöresel olarak; kalbin heyecandan, bunaltıdan, telâştan olağan öte (nabzı yükselmiş olarak) atması ifade edilmektedir.
(77) Tuman; Yerel bir deyiş olarak öyküde de belirtildiği gibi, “don, şalvar” demektir, bacakların gözükmemesi için yaşadığım şehrimin kullandığı.
(78) Yüreğinin (İçinin) Yağları Erimek; Telâş ve kaygı ile üzülmek. Üzücü bir durum doğacak diye kaygılanmak. Tehlikeli bir durumla karşılaşmaktan çekinmek.
(79) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
(80) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
(81) Simge; Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine belli bir anlam yüklediği somut nesne, ya da işaret. Bir düşünceyi, soyut bir kavramı belirten somut nesne, ya da işaret (im).
(82) Promosyon; Bir malı geniş kitlelere tanıtmak ve o malın sürümünü sağlamak amacıyla yapılan çalışmalar.
(83) Cümle Âlem (Dünya Âlem, El âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
(84) Prim; İşçiyi, çalışanı isteklendirip iş verimini artırmak amacıyla artan üretim, satış vb. den dolayı işverenin işçiye, çalışana ücreti dışında ödediği para. Pay senetlerinin asıl bedeliyle piyasa fiyatı arasındaki artış.
(85) Âcizane; Kişinin kendisinden söz ederken alçak gönüllüğünü belirtmek için söylediği “acizlere yakışır bir biçimde” anlamında sözcük.
(86) Maskot; Uğur getirdiğine inanılan şey, uğur sayılan şey, uğur.
(87) Mükellef; Bir şeyi yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş.
(88) Zalimlik; Zulmetmek. Haksız ve acımasız davranma, katı yüreklilik, kıyıcılık.
(89) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy, tabiat, mizaç, ahlâk.
(90) Berbat Etmek; Eski durumundan daha kötü, bozuk, çirkin, beğenilmeyen hale getirmek. Darmadağınık, viran, bakımsız, perişan hale getirmek.
(91) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(92) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(93) Yağır; Sırt, arka, atın omuzları arasındaki yer, semerin açtığı yara gibi anlamları olmakla birlikte asıl anlamından farklı olarak yöremde “çok kirli, pis, yıkanamayacak kadar berbat” anlamlarında kullanılan bir deyimdir.
(94) İn-Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.
(95) Elleşmek; Birine dokunacak söz söylemek. Elle dokunmak. El sıkarak selâmlaşmak. El ile itişerek şakalaşmak. Yardımlaşmak. Birbirinin elini tutarak güç denemesi yapmak.
(96) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.