Yaşamda bazen her şeyi değilse de, çok şeyi, haydi abartmadan kendime karşı dürüst olarak söylemeliyim ki, bir kısım şeyleri ya hiç anlamamışımdır, ya da anlamakta zorlanmışımdır.
Bunları anlatarak bir yerlere sığdırmam mümkün değil. Hani ansiklopedi olmasa da herhalde “Ciltlere sığmayan bir kitap(1)” olurdu!
O halde üniversite tahsilimde burs almış olmama rağmen dul maaşıyla bana bakan anneme ve kız kardeşime destek olmak için iş ararken, bana arayışlarımda gülümseyeni ve bulduğum işin öncesini şöyle anlatmağa başlasam yararlı olacak herhalde.
Yaşamda anlamadığım en önemli hususlardan biri, özellikle yaşlı ve kimi sosyete(2) diyebileceğimiz kimselerin evlerindeki alet, makine ve cihazlarının nasıl çalıştığından ve ufak da olsa kusurlarından, hiçbir yerinden bir şey anlamamalarıydı.
En ufak arıza denilecek bir şeyle karşılaştıklarında hemen makine üzerinde yazılı olan “Servis” denilen yeri aramaları mantıklarına(3) göre en iyi çözüm yoluydu.
Bazen telefon açtıkları o numaralar başka şehirlere ait olurdu, belki de imalâtının, pazara sevkinin, depolanmasının yapıldığı yerler gibi. O zaman yönlendirilirdi onlar, telefon açtıkları yerler tarafından kendi şehirlerindeki Servislere.
Tabiidir ki bu telefon bedeli de servisleri arayan kişilerin telefonlarına yük olarak binerdi, o başka!
Tekrar telefon edersiniz, bu kere taş plâktaki(!) o mekanik ses; “Şu ise şu numaraya, bu ise bu numaraya basın! Yoksa operatöre bağlanmak için bekleyin!” diye talimat verir, dakikalarca telefonun açılmasını beklersiniz.
Bazen hiç açılmadan kapanan telefon, bazen her ne hikmetse açıldığında, kurum adı anons edilmeden azarlarcasına “Efendim?” denilir.
Derdinizi anlattığınızda da, önce anlamazlar, tekrar edersiniz, anlamak zahmetine katlanırlar ve olsa da, olmasa da; “Bugün Servis dolu, şu gün şu saatte sizde olurlar, evinizde bulunun ha!” diye tehdit edercesine sesli olarak talimat verirler bu kere.
Hapsedilmiş gibi sabahtan-akşama değin beklersiniz, söylenen vakit geçer, gece yatmanıza çeyrek kala bin bir suratla, mazeretleri ve bir ellerinde cep telefonlarıyla ya da elleri ceplerinde olarak gelirler.
“Bu vakte kalsak da bakın sizlere söz verdiğimiz gibi geldik, bize teşekkür etmeniz gerek!” diye bir de sitemli konuşurlardı, yerinden kıpırdatmaya mecaliniz(4) olmayan bulaşık, çamaşır, kurutma makineleri, buzdolabı, kombi, şofben vb. gibi makineler için.(5)
Bazen geldikleri gibi, gittikleri bir olurdu bu elemanların. “Makineniz bozulmuş, garantisi yok, yenisini almanız gerek!” gibi benzeri cümleleri söyleyip hiçbir işlem yapmadıkları halde çatır-çatır Servis Ücretini isterler, resmi belgesini istediğinizde;” Şu numaraya telefon edin, gönderirler!” derler.
Telefon edersiniz; “Kapı-duvar ses verir”, dileğinizi söylediğiniz halde o cenahtan(6) hiç ses çıkmaz. İsterseniz on kere telefon edin!
Bunların yanında televizyon ise ayrı bir dertti. “Getirin, bırakın!” derler ve mutlaka ertesi gün, ya da daha sonraki gün için telefon edeceklerine söz verirler, ancak yine de sizin telefon etmenizi beklerler.
Oysaki televizyonun on dakika bile sürmeyecek bir derdi vardır, ya bir sigorta, ya bir lâmba değişecektir, ya da ufak bir lehimle iş halledilecektir.
Arabanız yoksa getirirken verdiğiniz, dönerken vereceğiniz taksi ücretinin ve zahmetinin hiçbir değeri yoktur, onlar için. Servis artı tamir ücreti öyle bir bedel çıkarırlar ki yasal olarak değeri olmayan makbuzlara yazılan, dudaklarınız uçuklar, elinizi vermişsinizdir, kolunuzu kurtaramazsınız.
Bu değer, televizyonu satın alırken verdiğiniz bedelin en aşağı onda, beşte biri kadar olup, bazen insafsızlar için, dörtte bir, üçte bir değerine kadar ulaşabilir. Tabiidir ki karşıdakiler uysal, konuyu bilmeyen, ağzı söz yapamayan, yaşlı ve gariban(7) insanlarsa.
Onların sadece taksit dileği olur, bu da servis patronu tarafından anında uygun görülüp kabul edilir, yasal olmayan, bir bakıma tefeci faizi(8), onanan bedelin üzerine eklenerek, kredi kartından bir çırpıda taksitli olarak çekilir.
Vergisi mi? Güldürmeyin insanı?
Üstelik “Bir de evinizde kontrol edelim!” dediler mi yandınız, bu bir kere daha Servis Ücretini paşa-paşa ödeyeceğiniz anlamına gelir.(9)
Anne-baba ne yapsın, çoluk-çocuğun, hanenin tek eğlencesidir o televizyon?
Ben gene döneyim kendi gücümüzle yerinden kıpırdatılamayan makinelere;
Evlere Servise gelen elemanlar o işin kurdu(!), uzmanı(!), profesyonelleridir(!) kendilerince. Hele ki ellerindeki aletlerle makinelerin orasını burasını öylesine dikkatle incelerler ki, şaşırırsınız.
Bu arada bir-iki vidayı usulünce gevşetip sıkıp, gerekli olmadığı halde eften-püften(10) bir iki parçayı da çıkartıp üfleyip, sözüm ona temizleyip tekrar yerlerine takar, ya da sigortası varsa değiştirirler.
Bir an sırtınızı döndüğünüzde biri-diğerine “Fişi tak!” der, yerinden kaza veya yanlışlıkla çıkmış fiş yerine takılınca makine gümbür-gümbür çalışmaya başlar! Makine sahibi; “Allah razı olsun!” diye dualara başlar, onlar, yani Servis Elemanları gidinceye kadar.
Bu arada ikramlar da, makbuz verilmeden alınan Servis Ücretine ek bahşişler de reddedilmez.
Bazen düşünürdüm; “Bu insanların dünyada yerleri var da, ahrette(11) de yerleri olacak mıdır, acaba?” diye. Gerçi bu sözü insanlar; “Yatacak yerleri var mıdır?” şeklinde söylerler, ama ben üstünde durmamayı uygun gördüm.
Tabiidir ki olaylar hep böyle basit cereyan etmez. Bazen büyük evlerde o makineyi çalıştıran sigorta da atmış olabilirdi. Sigorta panelindeki aykırı düğmeye basılıp çözüm oluşturulur, bazen makinenin sigortası atar, ufak bir çöp parçası ya da bir başka etken, makinenin çalışmasını engeller.
Bu sorun bir cımbız, ya da şiş, bız(12) hareketiyle çözümlenir. Özellikle buzdolabının açma-kapama düğmesi sıkışır, ampulü gevşemiş olur ya da yanar, yaz-kış ayarının değiştirilmesi unutulur, ufak bir destekle halledilen bu işlerin tümü Servis Ücretini gerektirir.
Mümkünse(!) Servis Ücreti hiçbir belge verilmeden tahsil edilir ve ikramlar da reddedilmeden, alınmış paralar özenle çantaya yerleştirilir…
Çok nadiren(13) de olsa, ufak bir lehim, yalama olmuş bir cıvatanın, ya da somunun değiştirilmesi ile halledilecek sorun abartılır; “Şu parçanın komple değiştirilmesi gerek!” denir.
Kim uğraşacaktır ki tamirle? Parası kendi cebinden çıkmıyor ya, komple değiştiriverirlerdi, hele ki o parçanın orijinali çantalarında varsa.
Bazen bu orijinal denilen parça başka bir makineden çıkartılmış, Serviste tamir edilerek kullanılır hale getirilmiş, orijinalinden ayrılmayacak şekilde paketlenmiş bir parça da olabilirdi. O da artık Servise gidilen evin şansına, dikkatine, iyi niyetine, daha doğrusu…
Demekten utandım.
Bilgisayar çağını yaşadığımız bu devirde, alınan bu “Servis Ücreti” adı altındaki bedellerin ne kadarının devlete vergi olarak katkı sağladığını bilmem, ya da öğrenmem asla mümkün olmadı, olması da herhalde mümkün değil gibime gelir.
Asgari ücretten bordroları tanzim edildiği halde, ellerine asgari ücretten fazla para geçen elemanlar nedeniyle bu gibi bir kısım kayıt dışılıklar göz ardı edilir(14), kimsenin ruhu bile duymaz, duyanların ise umurunda olmaz, ya da affedersiniz gönüllenmişlerse fark edenlerin umurlarında olmaması daha da işlerine gelir.
Bunlardan en belirgini şöyleydi, eğer aklımda yanlış kalmadıysa yahut da anlatılanlar gerçekse, ya da ben yaşadığımı abartıyorsam…
O ile ya da ilçeye Milli Piyangonun büyük ikramiyelerinden biri çıkar ve tesadüf bu ya(!) o bileti o il ya da ilçenin en zengin kişisi almıştır! Denilen şu idi ki, o fabrikatör, o bilet sahibini bulup, biletine çıkan ikramiye için atıyorum on ise, on bir vererek bileti almış “Büyük ikramiye bana çıktı!” diyerek kara parasının aklanması gereken o kadar bir bölümünü aklamış.
Tabii bu arada annesinin yastık altındaki servetine ulaşanları, düğün-dernek paralarını, kendilerine yüklüce bir miras kalması nedeniyle mal-mülk ve ufak-tefek(10) bir kısım şeyciklerin sahibi olanları da unutmamak gerek!
Daha genç olmama rağmen, üniversiteyi bitirmeme çeyrek kala neler öğrenmemiştim ki ustamdan? Birçoğunu ustama borçlu olduğumu söyleyemem; “Sakın senin böyle, bu gibi davranışların olmasın!” şeklinde nasihatleri(!) gibi, eğer ta başlara dönmem gerekirse…
Evet! Aileme destek olmak, hiç olmazsa anneme ve kız kardeşime ve eğer arta kalırsa kendime de bir takım elbise ve pabuç almak için iş arıyordum. Öyle eş-dost tavsiye ve kaba anlamda torpilleriyle(15) değil, kendi çabamla dolaşıp dükkânların camekânlarındaki ilânlara bakarak.
Elimden fazla iş gelmediği inancındaydım. Araba yıkardım, şoförlük, tezgâhtarlık yapardım herhangi bir yerde, getir-götür işleri için ayakçı(16) olurdum meselâ kısa bir süreliğine.
Devlet Memuru ya da devamlı iş sahibi olmam için “Bir fırın ekmek yemem!” gerektiğinin bilincinde idim. Hem memur değil, mezun olunca öğretmen olacaktım. Maaşım yetmediği takdirde boş zamanlarımda, okulum tatil olduğunda.
Ve de tabiidir ki öğrencilerimin ya da velilerinin beni tanımayacağı yerlerde, hatta sakal falan bırakarak; “Limon ya da maydanoz satmağa şimdiden alışsam fena olmaz!” diye de düşünmüyor, değildim!
Bir dükkânın önünden geçerken, “İşten anlayan bir uzmana ihtiyaç var!” diye bir yazı gördüm vitrin camında. Şansımı denememi kim engelleyebilirdi ki? Dükkândan içeri girdim;
“İşi bilmiyorum, ama talibim!” dedim. Şüpheli gözlerle baktı bana bilgisayar başında oturan adam.
Ve galiba bu güne kadar “İşten anlayan” talebine ilk cevap veren kişi ben olmalıydım. Belki de başlangıçtaki dürüstlüğüm etkilemiş olabilirdi kendisini.
“Bilgisayar bilir misin? Telefonlara cevap verir misin? Cep telefonun, Sürücü Belgen var mı? Hem tamirden-mamirden anlar mısın? Üstelik kalfam cenazesi dolaysıyla memleketine gitti, yaz sonunda işinin başına gelecek, yani iş kısa süreli, devamlılığı yok!”
Makineli tüfek nizamında(17) sormuştu sorularını, patron olduğunu sandığım kişi. Aklımda kaldığı kadarıyla cevaplamağa çalıştım sorularını:
“Üniversite son sınıf öğrencisiyim efendim. Kalfanız işinin başına dönünceye kadar çalışmak benim de işime gelir ve bunun için söz de verebilirim. Doğal olarak projelenme dâhil, bilgisayarın çok dillerinden anlarım…
Eğer paket program kullanıyorsanız, siz arkanızı dönmeden öğrenip çalıştırmaya başlayacağımdan emin olabilirsiniz. Mürekkep yalamış biri olarak telefonlara cevap vermem konusunda ise tereddüdünüz olmasın.”
Unuttuklarım var mı diye düşündüm kısa bir süre ve devam ettim;
“Cep telefonum da, Sürücü Belgem de var. İşten anlayıp anlamamak konusunda ise yalana başvurmama gerek yok. Yaptığınız iş benim ilgi alanımın çok dışında, ancak evde ütü tamiri, ampul değiştirme, sigortalara bakma, çeşme-musluk-sifon tamiri gibi işler benim görevim…
Servis ve tamir konusunda ise bilgim yok, ama vakit buldukça bilgilendirirseniz çabuk kavrar, öğreneceğimi sanırım efendim.”
“Dürüstsün, bu benim için yeterli. Telefonlar gelinceye kadar, gün-gün bildiklerimi aktarmaya gayret ederim sana. Yalnız ne kadar ücret istediğini söylemedin?”
“Siz ne takdir ederseniz kabulümdür efendim. Eğer alacağım ücretle anneme ve kız kardeşime bir şeyler alabilirsem bu benim mutluluğum olacak efendim.”
“O halde iş dışında ay sonuna kadar birbirimize bir şeyler sormayacağız demektir. Sadece beni evrakla-kayıt-kuyut ile uğraştırma, devlet memuru biri ben yokken gelirse, müşteri olduğunu, sevabına dükkânı ve beni beklediğini söylersen memnun olurum. Gene de doğrudan şaşmamak ilken olsun, ben ne dersem, diyeyim...”
Duraklar gibi oldu azıcık, devam etme arzusunda idi, ama;
“Gerekirse kayıt-kuyut da yaparız, ne yapalım? Yedek anahtarın birini sana veriyorum. Telefon gelirse, yapabileceğine inanırsan, bekleme, gerekirse bir taksi tut, adrese git, bak, yapamazsan cebinden telefon et bana, adresi ver. Ben elimdeki işi bitirir bitirmez söyleyeceğin adrese yönelirim…
Cep telefonun kontörlü ise kontörün benden, faturalıysa ben öderim. Allah yardımcın olsun. Haydi, gel, şimdi ilk dersimize başlayalım…”
Tanrı büyüktü, o yaşadıklarını, öğretmesi gerekenleri anlatırken ve gerekli parçaları, alet, edevat, takımları gösterirken dükkânı ne arayan, ne de soran olmuştu. Tam bilgisayardaki paket programa yöneldiğimizde telefon çalmış, patron her şeyi olduğu gibi bırakmış, uzun bir dinleyişten sonra;
“Tamam, peki efendim! Hemen geliyorum!” deyip raflardan aldığı bir-iki parçayı takım kutusuna koyduktan sonra arabasına binip gitmişti.
O gittikten sonra bilgisayardaki paket programı çözmeye çalışırken telefon çalmıştı.
“Servis, değil mi? Bulaşık makinemiz çalışmıyor da! Adresimiz şu!”
İçimden gelmişti, patronun anlattıklarına göre nabız yoklamak;
“Bir saniye efendim telefonu kapatmayın. Bugün evinize temizlikçi kadın geldi mi?”
“Evet, ama nereden biliyorsunuz, hem neden sordunuz ki?”
“Sanırım temizlik esnasında, makinenizin fişi çekilmiş olmalı, bir kontrol eder misiniz lütfen?”
“Bir dakika…
Evet, çalıştı, teşekkür ederim, ama neden gelip de Servis Ücretini cebinize koymak istemediniz ki?”
“Her şey para değildir, efendim. Hem her hizmetin karşılığı olmamalı, bazı şeyler ‘Allah rızası için’ ve ‘Allah razı olsun!’ denilmesinin karşılığı olarak da yapılmalı, diye düşünürüm!”
“Sesimden yaşlı biri olduğumu mu düşünüp de ikide-bir ‘Efendim’ diyorsunuz. Ben üniversite öğrencisiyim, adım da Tuğçe, henüz 19 yaşındayım ve sizin bu iyiliğinizin altında da kalmak istemem!”
“Tuğçe? Tuğçe Karamehmetemin, dördüncü sınıf öğrencisi mi, yoksa?”
“Evet, ama bu kadarını nereden biliyorsunuz ki?”
“Ben Tuğrul efendim. Hani annesi Tuğba olup da onun isminden “Tuğ” hecesi, babası Ertuğrul da “Rul” hecesi alınarak ismi konulmuş sınıf arkadaşınız var ya, o Tuğrul efendim!”
“Allah iyiliğini versin Tuğrul, ne işin var senin orada, servisçi, pardon Servis Elemanı olarak?”
“Boş vaktimi değerlendireyim istedim, senin gibi babadan-atadan varlıklı olmadığımı unutmamışsındır, umarım!”
“Öyleyse başka ev aletlerine de bakıyor musun, böyle telefonla nasihat eder gibi çözüm üreterek değil ama. Bizzat gelerek ve yerinde bakarak!”
“Şart mı?”
“Şart! Hem biraz evvel çalışan bulaşık makinesi gene durdu, kazayla elim mi değdi fişe, yerinden mi çıktı nedir, çözemedim. Gelip bir baksan, Servis Ücretini de alsan ve beni mutlu etsen. Seni görmekle mutlu olacağımı söylemek istedim. Hem kek ve kurabiye yapmıştım, çayı da demliyorum şimdi, soğuk bir şeyler istersen gelirken kendin al, dışarıya çıkmaya üşenecek kadar miskinleştim(18) çünkü ben!”
“Tamam, fişlere bakarım bakmasına da, gerçekten arızalı bir şey varsa, söyle de ona göre yedek parça ve aletlerle hazırlıklı geleyim.”
“Valla tost makinemiz ve portakal sıkacağımız uzun zamandır çalışmıyordu, yenilerini alacaktık, ama ha bugün, ha yarın derken bakıp alamadık. İstersen hazırlıklı gel, onlara bir bakarsın, oldu-oldu, olmadı götürür, çöpe atarsın!”
“Peki! On-on beş dakikaya kadar adresinizde olmaya çalışacağım, ama sen yine de adresinizi şöyle üstünkörü tarif etsen. Seni bir görevli olarak ilk defa ziyaret edeceğim de…”
Tarifi aldıktan sonra hemen ustama telefon ettim;
“Tost makinesi ve portakal sıkacağı tamiri için ne yapabilirim?”
“Voltmetre-Ampermetre ile kontrol et! Gelen-dönen tellerde, kablolarda kopukluk, eziklik olabilir. Yapamazsan özür dileyip al-getir, dükkânda beraber yaparız!”
Eve gittim, Tuğçe karşıladı beni annesiyle. Annesinin elini öperken “Nasılsınız?” demek vazifem gereği gibiydi, galiba.
Fişleri takıp cihazları çalıştırmaya çalıştım, elimdeki aletlerle kontrol ettim portakal sıkacağını ve tost makinesini. Belki çözebilirdim sorunları, ama uslu bir çocuk gibi kendimi zapt etmekten yorulmuş gibiydim.
Tuğçe’nin annesinin beni devamlı izlemesi nedeniyle engel olamadığım duyguları yaşıyor gibiydim. Benim kim olduğumu bilmiyor, bir tamirci parçası gibi görüyor olsa gerekti beni. O halde bir tamirci parçasıyla yalnız mı bırakacaktı ki kızını? El ne derdi sonra?
Çöreklerden birini çayla yiyerek iğreti(19) oturduğum sandalyeden kalktım. Aletler için; “Yapıp getireyim!” diye poşet isterken;
“Ya geri getirmezsen!” dedi Tuğçe’nin annesi. Sinirlerimi zapt edemedim;
“O zaman bulunduğum yer, adres belli, beni mahkemeye verirsiniz, aletlerin bedellerini benden çatır-çatır alırsınız, efendim!” dedikten sonra kapıya yöneldiğimde Tuğçe arkamdan yetişti, para uzatırken;
“Annemin kusuruna bakma, eski toprak(20) ve her şey için, her konuda endişeli…”
“Aletleri tamir edip getireyim, ondan sonra, hem Servis Ücretini böylece hak etmiş olurum. Ayrıca aletleri getirmeyip, nüfusuma geçirir de kaçarsam zararınız da Servis Ücreti kadar azalmış olur o zaman.” dedim, bile-bile, isteyerek, kinaye(21) ile mutfakta oturup da beni uğurlamaya tenezzül(22) bile etmeyen yaşlı kadına duyurmak istercesine.
“Servise çıktığını ustan biliyor, ona ne söyleyeceksin, peki?”
“Bulurum bir şeyler!”
“Bulma! Ve patronuna vermen gerekeni ver!” diyerek ısrarla cebime sokuşturma gayretinde oldu elindeki paraları.
Ben de poşeti yere koyarak ve dizimi kıvırarak makbuzu yazdım, imzaladım, paranın üstünü verme çabasını yaşamak için verilen paraya bakmak üzere elimi cebime attığımda Tuğçe elini elimin üzerinde kilitledikten sonra;
“Teşekkür ederim!” dedi.
Oysa teşekkür etmesi gereken bendim.
Dükkâna ulaştığımda patron henüz sipariş verilen adresten dönmemişti. Telefonda bir mesaj vardı. Açtım. Acil yardım isteyen, adresini veren bir teyze olsa gerekti telefon eden. Patrona ilettim hemen;
“Fazla uzak sayılmaz, işim bitti, hemen verilen adrese yöneliyorum. Gecikirsem merak etme!”
Bu sözün anlamını biliyordum: “Bekle!” demek başka türlü söylenemezdi telefonda.
Makbuz Defterini, yazıp imzaladığım son sayfasının olduğu yere aldığım paranın tamamını yerleştirerek bilgisayarın yanına koydum. Boş oturmakla zaman geçmezdi. Kardeşime gecikeceğim haberini verdikten sonra portakal sıkma makinesini tamir etmeğe çalıştım.
Makinenin tabanını açtığımda, ustamın tarif ettiği ve tahmin ettiğim gibi telin biri yerinden oynamış açığa çıkmıştı, devre tamamlanamadığından da makine çalışmıyordu. Kargaburnu ile vidayı gevşetip, teli sarıp tekrar vidayı sıkıladım.
Kontrol ettiğimde alet saat gibi çalışmaya başlamıştı. Memnun olarak “Yih! Hu!” diyerek bağırmıştım ve kapıdan girmekte olan patron sesime yetişmişti;
“Bakıyorum, neşen yerinde?” dedi kısaca ve sorarcasına.
“İlk defa başarılı olduğum bir servise çıktım. Bir-iki fişi yerine takıp, televizyon kanallarını ayarlayıp para kazandım. Makbuz Defteri ve para masanızın üzerinde efendim. O evden verilen size de sorduğum portakal sıkma makinesini de kendi başıma tamir ettim, sevincim ondandı!”
Heyecanımı yenememiş gibiydim, ama devam etmek yerine susmam gerektiğini hissettim;
“Telefon edip arayan üniversiteden sınıf arkadaşımın eviymiş, bahşiş de verdiler sanıyorum, miktarına bakmadım hatta!” dememe gerek yoktu.
Patron masaya göz atmak gereğini hissetmeden tost makinesine yöneldi hemen.
“Genelde makineyi kullananlar fişi prizden çekmek yerine, kablosundan çekerler, önce bakman gereken yer orasıdır. Bu sabit bir fiş olduğundan dolayı oraya bakmayı sona erteleyebilirsin. Çünkü fişin telinin içinden, ya da ucundan kopmuş olması da muhtemeldir ki, bu kere fişi komple değiştirmen icap edebilir. Çünkü tellerden herhangi birisi bir uçtan kurtulmuşsa bu aleti kullanan vatandaş için de tehlikelidir.”
Patron, hem söylüyor, daha doğrusu tarif ediyor, hem de tarif ettiği yerleri göstermeye çalışıyordu bana.
“Sonra ocağa giden tellere bakarsın makine içinden, onlar da sağlamsa rezistansı(23) kontrol edersin aletle. Alet kıpırdamazsa bir yerleri kopmuş demektir. Kopan yeri bulup da birleştirmek yerine yenisini takmak evlâdır…
Çünkü can her şeyden önemlidir. Önce can düşünülmeli. Olay ’Bir litre süt için bir inek beslemek’ gibi yorumlanmamalı, keza ’Kaz gelecek yerden tavuk esirgememek’ gibi de. Müşteri velinimettir(24), açıkgöz ve akıllıdır da…
Bir kere kandırabilirsin müşterini, bir kere fazla bir bedel isteyebilirsin, ondan sonrasında onun ayaklarının dükkânından kesilmesi bir tarafa, menfi propaganda(25) ile müşteri olacakları da kaçırır. Benim yıllardır çevremde tutunmamın en açık belirtisidir bu.”
Makineyi tekrar kontrol etti, sağa-sola çevirdi;
“Bu alette rezistansın kopukluğu var. Hırdavatçı henüz kapanmamıştır. Sen bilmezsin, ben arabayla bir koşu gidip alayım ve sen bu akşam gecikmeden götür, ver sahiplerine!”
“Sürücü Belgem var demiştim, eğer güvenirseniz ve tarif ederseniz, ben gider, alır getiririm efendim!”
“Şimdi değil, sonra, uzmanlaşınca inşallah!”
Gidip birkaç dakika içinde geri döndü. Her iki makinenin de çalıştığından emin olunca;
“Hadi şimdi arabayı al, makineleri götür, teslim et ve gel!” dedi.
“Ev çok yakın efendim. Yürüyerek gider, verir ve oradan da kendi evime giderim, izninizle. Sabah dükkânı kaçta açayım?”
“Gecikmeksizin, kaçta istersen? Hem bu kadar çok, ikide-birde bana ‘Efendim!’ deme. ‘Patron’ de, ‘Amca’ de, ne bileyim ne istersen onu de, ama bana ‘Efendim’ deme. Bu söylem bana çok resmi bir hitap şekli gibi geliyor…
Oysa ben sana tanıştığımızın neredeyse onuncu dakikasında dükkânımın anahtarlarını verecek kadar güvendim, inandım sana ve sevdim seni. Keşke kızım olsaydı da damadım olaydın! Ama yok!”
Sözlerini tamamlarken ağlamaklı gibiydi. Onun bekâr olduğunu, başlangıcında bir yuva kuramadığını bilmiyordum o anda.
Gözleri ilişti Makbuz Defterine ve içindeki paralara;
“Ama burada yazılandan çok para var!”
“Israr ettiler, ben de aldım Ağabey!”
Ağabey demem, hoşuna gitmişti galiba patronun.
“Paranın üstü senin hakkın. Servis Bedeli de ilk günün mükâfatı olarak benden sana ikram, hediyem yani. Anneni ve kardeşini, hatta kız arkadaşını da al, bir hafta sonunda yemeğe götür onları. Hatta paran belki yetişmeyebilir, şu da yanında yedek dursun, harcamazsan iade edersin, harcarsan aybaşında maaşından keserim!” derken cüzdanını açıp içinden bir kâğıt para çıkartarak bana uzattı.
Kız arkadaşım yoktu, hem olsaydı da söylememiştim ki kendisine. Patron yoksa bekâr olsa da “Eski kulağı kesiklerden” miydi acaba? Yoksa ani görüntü almışçasına arkadaşım olmasına mı karar vermişti? Ya da birine yakınlaşmam gerektiğinin, bunun yaşımla uyumlu olduğunun imasında mı bulunmuştu?
“Sağ olun efendim!” derken uzattıklarını almamak gayreti içindeydim, bir taraftan da makineleri içine koyduğum poşete uzanmıştım.
“Gene ‘Efendim!’ dediğinin farkında mısın genç adam? Yoksa beni her bakımdan kızdırmak düşüncesinde misin delikanlı?”
“Affedersin sevgili ağabeyim, ne haddime, size karşı yanlış alışkanlığımın kısa sürmesi dileğim.”
“O halde dediklerimi yap!” derken paraları o da Tuğçe gibi cebime sıkıştırma gayreti içindeydi.
Tuğçe’nin evine gittim. Oturdukları yer Güvenlik Görevlileri olan bir siteydi. Sanki daha önce gelmemiş gibiydim, belki de Tuğçe’yle karşılaşacak olmamın unutkanlığı idi yaşadığım, başlangıçta. Güvenlik Görevlisi;
“Tamir edilen makineleriniz geldi!” derken benzeri bir heyecanı yaşıyordum, ilk gelişimdeki gibi. Fark etmediklerimi fark ettiğime göre bu birincisine göre daha yavan(26), daha değişik bir hissediş olsa gerekti. Ama neden?
Patron, yıllardır göremediğimi mi görmüştü yoksa? Patron acaba görmem gerekeni görmemi mi söylemek istemişti? Ya da bu yavanlaşma, değişik his, bu uzaklaşma, bir öncesindeki Tuğçe’nin annesinin davranışlarından mı kaynaklanıyordu?
Bu sefer kapıyı, belki de plânlayarak Tuğçe’nin annesi açmıştı, zoraki bir gülümseme vardı dudaklarında, ama gözlerinde engelleyemediği. Evet, gençtim, ama bilmem gerekenin ne kadarını bilmem gerektiğini biliyordum. Zoraki cümleler döküldü annesinin ağzından;
“Gel oğlum, seni bilememiş, tanıyamamışım, lütfen kusuruma bakma!” derken zorunluluk hissetmişçesine kolumdan içeriye çekmek gayreti içindeydi. Tuğçe muhtemelen beni, enime-boyuma anlatmış olmalıydı.
“Bağışlayın efendim giremeyeceğim, annem, kız kardeşim beni merak ederler. Eğer imkânınız olursa onlarla, yani Tuğçe’nin sınıf arkadaşının annesiyle ve kardeşiyle tanışmak isterseniz sizi yemeğe davet etmek isterim!”
Aslında bunu söylemek hiç de içimden gelmemişti, belki da patron ağabeyin sözlerinden esinlenerek yapmak zorunda hissetmiştim bu daveti yapmayı. Cevabı gecikmedi hanımefendinin;
“Ben ödersem, peki!”
“Gene beni kırıp üzüyorsunuz efendim. Ben ‘Beni, bizi tanıyın, beni, bizi kendinizden uzak tutmayın!’ diyorum, siz sanki benden uzaklaşma gayretindesiniz. Tuğçe saygı duyduğum, bu kapıya gelinceye kadar da farkında olmadığım bir genç kız, yani kızınızın sadece bir sene daha sınıf arkadaşı olacak biriyim ben. Sonrasında herkes kendi yoluna… “
Sözlerini bu kadarla tamamlamamalıydı, devam etti;
“Yani düşündüğünüz, ya da düşünebileceğiniz yahut da düşünmek mecburiyetinde kaldığınızı hissettiğiniz hiçbir yakınlık yok aramızda. Hem hakkını, hem de haddini bilen bir insanım ben. Hani tabiri caizse; Tuğçe ’Gül dalında bir gonca ise, ben dağ yolunda yonca’ bile değilimdir, olsam-olsam, bir çölde sam yelinin(27) kavurmağa çalıştığı bir devedikeni olabilirim.”
Tuğçe görünmüyordu, belki de annesinin kendi ikazlarına rağmen tavrından çekinmiş olabilirdi. Devam etmem gerekiyordu, hem tekrar;
“İş telefonum sizde kayıtlı efendim. İsterseniz, istediğiniz şekilde ve yerde yemek davetimi saklı tutacağım. İstemeyeceğinizi bile-bile. Hem ısrarcı olmayacağımı da bilmenizi istesem…”
Devam etmeme gerek yoktu, aletlerin olduğu poşeti eline dokunmak istemezcesine kapı eşiğine bırakıp; “Allahaısmarladık!” dedim.
Gerçekten neydim ben? Ne yapıyordum? Ve yapmak istediğim neydi? Patronun yönlendirmeğe çalışmasını yanlış mı anlamıştım? Yoksa sevgisiz bir dünyada; “Tuğçe benim olsa!” diyesi bir bencillik içinde miydim, annesine söylediklerim hilâfına(28)?
“Olamaz!” diyemezdim, kalbimde belki de yıllardır birikip de farkında olamadığım sevda, ufacık bir kıvılcımla harlanmış(29), acaba Hazreti İbrahim’i yakmak istemesine rağmen yakmayan bir ateşe mi(30) dönüşmüştü?
Tüm bu sorulara cevap verememek ve farkında olamamak bir kâbustu(31) benim için evimin kapısını çalarken. Telefon etmiş olmama rağmen kapıyı merakla açan anneme ve kardeşime sarılırken hâlâ o kâbustan kurtulma çabası içindeydim.
Gecem bitmek bilmedi, belki de bana öyle geldi. Sabah vedalaşıp ayrıldım ailemden, başlayan yeni bir günün yeni bir umut olması, patronuma, öyle iyi ve bence mükemmel bir insana mahcup olmamak(32) dileğindeydim.
Büronun kapısını açtım, telefonun ışığı ikaz edercesine yanıp sönüyordu. Daha kargalar bile kahvaltılarını etmemişlerdi. Arayanın acil bir çağrısı olduğu düşüncesiyle, açma düğmesine bastım;
“Ben Tuğçe, ya gel, ya da cep telefonu numaranı ver! Konuşmam gerek!”
Allah’ım, emredercesine de olsa sesi bu kadar mı güzeldi, yoksa yıllardır aynı okulda, aynı sınıfta okumamıza rağmen sesini hiç mi duymamıştım?
Düşünüyordum, öyle sitelerde sabah erken olmazdı ve insanların güzellik uykuları(33) genelde uzun sürerdi, bana göre, hele ki tatil günlerinde…
Paspasladım etrafı, ıslak bir bezle gücümün elverdiğince etrafın tozlarını alma gayretini yaşadım. Konuşmamıştık patron ağabeyle, pazar hariç üç günde bir temizlikçi kadının köşe-bucak olmasa da temizlik yaptığını.
Zaten elime de yakışmamıştı bu iş! Çünkü bilgisayarın monitörü lekeli kalmıştı. Temizlemek için tükürüklemem daha da berbat bir konuma getirmişti monitörü. Kolonyalı mendil ve sonrasında kuru bir kâğıt mendil, gereğini gereğine uygun şekillendirmişti!
Henüz bilgisayarı açmamıştım çalışmak için, patron da ortalıklarda gözükmüyordu telefon çalarken. Arayan, sabahki mesajı okuduğum aynı numaraydı. Aramayı nasıl reddedeceğimi bilmiyordum, çünkü Tuğçe’yi ben aramak istiyordum. Telefon susunca ben aradım onu;
“Güzellik uykusundasındır, diye aramamıştım seni!”
“Bir üniversite öğrencisinin o kadar uyuyamayacağını bilmen gerek, tatilde olmasına rağmen. Hem ben güzellik uykusuna ihtiyaç duyacak kadar çirkin miyim ki? Yoksa beni güzel bulmadığın için mi uzak-uzak durdun yıllar yılı?”
“Bu sözler hiç yakışmıyor dudaklarına. O dudaklar(34) başka şeyler söylemeli oysa!”
“Ne gibi meselâ?”
“Bilemiyorum, şu anda aklım karışık.”
“Aklını düzenleyip denemeye çalış bakalım bir kere!”
“Zor!”
“Zorluk beyninde!”
“Beynim olsaydı, üç yıldır, boş, avare(35) gibi dolaşmaz, bana yakın olanı hissederdim!”
“Gecikmiş sayılmazsın ki, söyle söylemen gerekeni, benim duymak istediğimi…”
Tam bu sırada patron ağabeyim kapıdan girmişti. Arabasının sesini duymamıştım.
“Kız arkadaşın mı? Rahat ol! Çekinme!” dedikten sonra önlüğünü giymek üzere arka bölüme geçince;
“Patron Ağabeyim geldi, sonra konuşsak?”
“Olur, cesareti olmayan sınıf arkadaşım, senin yerine ben cesur olayım, seni seviyorum, ilk sınıftan, ilk karşılaşmamızdan beri hem…”
“Anladım! Cesur olmağa çalışacağım, Allahaısmarladık!”
“Ben vedalaşmayacağım!” deyip telefonu kapattı Tuğçe.
Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı ve üstelik neden yapacağımı bilmiyordum. Elde yok, avuçta yok, okul bitmemiş, askerlik görevimi yapmamışım, işim yok, annemin eline ve burs alacağıma bakan biriydim.
Üstelik güzel mi güzel, benden başkasını gözü görmemiş, görmeyen birine neyi, nasıl söyler, daha doğrusu ona ilgimi, hatta onu sevdiğimi, anladığımı nasıl itiraf edebilirdim ki? Buna hakkım var mıydı, hem ne hakla?
Telefon çaldı açtım. Bir hanım sesiydi;
“Kombinin çakmağı çakıyor, pilotu yanıyor, ama kombi ateşlenmiyor, sönüyor.”
“Ustam hemen gelir efendim, adresi alabilir miyim?”
Ustam izahatımdan sonra, raflardan birkaç malzemeyi alet çantasına koyup arabasına binip ayrıldı.
Onun ayrılışından beş-on dakika sonra bir araba durdu kapının önünde. Tuğçe’nin annesi kararlı ve sinirli adımlarla girdi dükkâna. Adresimi bilmiyordu, ama internet denilen bir oluşum ve telefon numarası vardı elinde ve tuşlara basmasını bilen herkes öğrenmesi gerekeni öğrenebiliyordu.
Oturması için sandalyeyi çevirip oturmasını beklerken, tam anlamıyla kusmaya hazır olduğunu fark ettim, gecikmedi.
“Bak delikanlı beni ikna etmeye çalışan sözlerine rağmen Tuğçe’yle aranızda bir yakınlık olduğunu hissettim, hatta buna biliyorum da diyebilirim. Bir kere şunu bilmelisin ki hem Tuğçe’nin dengi değilsin, hem de tipi…
Ayrıca ayrı dünyaların insanlarınız, aynı okulda okuyor olmanıza rağmen. Aramızdaki mesafeyi belirtmeme gerek yok. Evde söylediğiniz gibi herkes kendi yoluna. Bir daha kapıma gelme. Sanırım ve umarım bu konuşmamızı kızıma söyleyecek kadar kişiliksiz değilsinizdir!”
Sözleri, daha doğrusu kusması bu kadardı. Arkasını dönüp arabasına bindi, sinirli bir şekilde arabasına patinaj yaptırarak ayrıldı. Ne yapacağımın bilincinde değildim. Ancak düşünüyordum, kız kardeşimin gönlü birinde olsa ve annem ya da ben bunu nasıl karşılardık, diye?
Kesinlikle biliyordum ki annemin de, benim de onun gönül hayatına asla ve asla müdahalemiz olmazdı, ses çıkarmazdık. Çünkü kardeşim bilinçli bir insandı ve karar vermişse, ince eleyip, sık dokuyup mutlaka doğrusuna karar vermiş ve ondan sonra bize açıklamak gereğini hissetmiştir.
Belki yalnızlık kaygısı Tuğçe’nin annesinin aklını başından almış olabilir miydi? Peki, bunu kızına danışmadan uygulamaya koymasına hakkı var mıydı? Bilemem, ama ben kişiliğimden asla feragat edemezdim(36).
Susmasını ve nerede konuşması gerektiğini bilen bir insandım. Ama bunu Tuğçe için yapacaktım, annesi için değil. Çünkü yaşamımda üzülmesini isteyemeyeceğim üç insandan biri idi o, annem ve kız kardeşimle birlikte.
Ustam işinden dönmüştü. Bende ki ahenksizliği fark etmemesi için;
“Size bol köpüklü orta şekerli bir kahve yapayım Vefa Ağabey?” dedim.
Gözünden kaçamamış olmalıydım. Dediğim gibi “Eski kulağı kesiklerden, eski toprak” idi, “Leb demeden leblebiyi anlayan”, en ufak hareketten gerçekleri şıp diye anlayan(37) şeklinde tarif edeceğim bir bilgi ve görgü birikimine sahipti.
“Tamam, yap sonra da gel anlat, derdin ne ise! Çözümsüz sorun yoktur. Üstelik dünyada ölümden başka her şeye çare vardır!”
“Anlatmasam!”
“Şimdilik peki! Sonrasında ise, mutlaka. Çünkü derdini söylemeyen derman bulamaz, biliyorsun. Anlat ki rahatla, anlat ki çözüm için elimden geldiğince senin için çözüm üretmeye çalışayım…
Arkadaşınla tatsızlık mı oldu, yoksa evinde herhangi bir olumsuzluk mu var? Her neyse çözeriz, yeter ki üzülme!”
Henüz bilgisayarın başından kalkmamıştım, patron da soyunmağa çalışıyordu arka tarafta. Titizdi, iş önlüğünü sadece görevlerinde giyiyordu, gelir gelmez de dükkânında sivil yaşamına dönüyordu. Telefon çaldı:
“Gelmeni istiyorum, konuşmak istiyorum!” Telefonu açan Tuğçe idi.
“Bir saniye efendim, ustam yeni gelmişti, ama adresinizi hemen kendisine ileteceğim efendim!”
“Ustanı değil, seni istiyorum Tuğrul!”
“Anladım efendim, hemen!”
Ve telefonu kapattım.
“Dipçik Mahallesi, Eren Tokmakkafa Sokak, Zamanı Yenmek Sitesi, Numara 11/26(38) Ağabey, sıkıntının ne olduğunu car-car konuşunca(39) anlayamadım!”
“Emin misin?”
“Ne gibi?”
“Bildiğin gibi!”
Yalan söylediğimi anlamış mıydı Vefa Ağabey? Sitem dolu sözünde bu mu gizliydi?
Önlüğünü giydi, arabasına yönelmeden önce geri döndü, şaşkınlığıma boş vermişçesine sordu;
“O mu?”
“Ben kişiliğini yitirmeyen bir insanım ağabey, ağzımdan ne şikâyet, ne sitem, ne de dilek çıkar, ben yalnızlığımla da mutlu olmasını bilebilir, hayata neşeli bir şekilde bakabilirim!”
“Diyorsun, ama hiç de öyle görünmüyorsun. Dönüşte konuşacağız, hiç kendini yorma sevgili arkadaşım, hatta oğlum! Neşeli ve mutlu olmana katkım olursa bundan bahtiyarlık(40) duyacak olan benim.”
“Ağabeyim, Allah’ını seversen benim adıma yanlışlık yapma, ne olur?”
“O zaman kendi adıma yaparım!”
Bu sözü duyup duymadığıma önem vermeden arkasını dönüp arabasına bindi.
Bir şeyler yapmalıydım, insan sevdiği birine kavuşamayınca, ya da kavuşması engellenince ne yapardı, bilmiyordum ki?
Ha! Okuduklarımdan bir kısmında intihar ediyordu birinden biri, ya da ikisi birden. Bu, yani intihar etmek, hiç aklımdan geçmeyen bir şeydi.
Sevdiğime kavuşmak isterdim, ama ana-kız arasına girmek hiç de bana yakışan bir şey değildi!
Unutmak? Belki en son çare gibi görünüyordu, ama daha bir yıl yan yana, karşılıklı olarak okuyup yaşayıp da unutmam ne kadar ve nasıl mümkün olacaktı ki?
Vefa Ağabey gittiği yerden, yani Tuğçe’nin evinden dönmekte bir hayli gecikmişti. Merak etmiyor değildim.
Ona Tuğçe ve kendim ile ilgili herhangi bir şey söylememiş, açık vermemiştim ki, gittiği yerde benimle ilintili(41) bir şeyleri bilip de ona göre davransın. Üstelik bilse bile kırılıp, eğilip, bükülmesi asla aklımdan geçmezdi benim için.
Beklentimin kaçıncı dakikası, hatta abartmadan söyleyeyim kaçıncı saatiydi, geçmesini bilmeyen ve dahi benim bilemediğim.
Zaman yorulmuyordu, oysa ben onun yerine yorulmuş gibiydim. Zamanı yenmek de mümkün değildi zaten.
Allah, Allah nereden gelmişti bu söz aklıma? Onun oturduğu sitenin adı mı kazınmıştı ki beynime?
Patronun geldiğini gördüm. Arabayı dükkânın önüne her zamankine göre biraz ileriye park edip neredeyse soluk soluğa diyebileceğim bir şekilde girdi dükkâna, merak eder şekilde yüzüme bakmadan arka tarafa soyunmağa gitti, soyundu, giyindi ve yanıma oturdu;
“Bilgisayarı kapat bakalım, konuşacağım şeyler önemli!”
Gülümser bir tarzda boğazını temizledikten, bir iki defa öksürdükten sonra;
“Arkadaşının da, kocasını yitirmiş, yaşamda tek sarıldığının kızı olduğuna inanan dul annesinin de bu kadar, mantıklı, anlayışlı ve güzel olduğunu ve onların seni çok sevdiklerini söylememiştin.”
“Annesinin de mi?”
“Evet, neden öyle gözlerini büyüterek hayret eder şekilde baktın ki? Bir anne kızının âşık olduğu kişinin niyetinin ciddi olup olmadığını sınamak istemez mi?”
“O kadar ağır bir şekilde hakaret ederek mi?”
“Sen de ‘Deve kuşu gibi başını kumun içine sokmayıp’, dürüstlüğün, kişiliğin için aşkını dinlendirmeye bırakmayıp, hatta bir bakıma vazgeçmeyip, fedakârlık yaptığına inanmadan, hiç olmazsa benimle dertleşseydin ya!.. Yok, seni çok kısa bir zaman içinde oldukça iyi tanıyor olmama rağmen ilkelerinden vazgeçmediğine inancım tam! Ama bir de öteki tarafın gözüyle bakmağa çalış kendine!”
Tam bu sırada Tuğçe’nin annesinin geldiğini gördüm, arabasını park ederken;
“Hah! Tuğçe’nin, yani sevdiğin insanın annesi Tuğra Hanım geldi, lâf aramızda tam konuşmadık, ama cici baban, yani kayınpederin olabilirim, şimdilik bu düşüncem aramızda kalsın!” dedikten sonra kapıya yöneldi Tuğra Hanımı karşılamak için hem de fark edebildiğim kadarıyla karşılıklı olarak içtenlikle:
“Buyurun efendim, adres demek ki hatırınızda kalmış, çabuk bulabildiniz mi?”
“Hanımefendinin buraya ilk gelişi değil ki, adresi bulmakta zorlanmış olsun!”
“Biliyorum, şimdi onun diyeceklerine kulak verelim istersen. Ama önce elini öp, Tuğra Hanımın!”
Doğrusu içimden gelmiyordu, ama Vefa Ağabeyin bir bildiği, ulaşmak istediği bir sonuç olsa gerekti. Ben elini öperken o da bana sarıldı ve alnımdan öptü, hayret ettiğim bir şekilde. Yaşadıklarıma inanamaz gibiydim. Dün ne idi, bugün ne?
“Bir yemeğe davetin vardı, o hâlâ geçerli mi?”
“Tabii efendim, istediğiniz zaman, istediğiniz mekânda!”
“Peki, kızımın seni sevdiğinden haberim olduğunu biliyor musun?”
“Cevap vermesem?”
“Demek ki biliyorsun. Bir anne olarak beni anlamanı isterim! Kız kardeşin var, belki benzetmem yanlış olabilir, ama kimdir, nedir, araştırmak istemez miydin? Belki benim sana hakaret eder gibi davranışım sert ve kırıcı oldu, bunu yapmalıydım, beceremediğim için sonrasında üzülmüş olsam da. Özür dilerim!”
“Herhalde sizin gibi olmasa da araştırırdım kız kardeşimin arkadaşını, ama sesimi çıkarmazdım, sanırım.”
“Ben de ses çıkarmıyorum, yeter ki o ilk karşılaşmamızdaki ışığı tekrar gözlerinizde hissedebileyim!”
“Hissetmeyin, bilin efendim. Yalnız bunu söyleyecek kadar cesur olmamı beklemeyin benden. Okulumu bitirmem gerek, askerliğimi yapmam ve mesleğimi elime almam gerek, hem belki Türkiye’min bir yerlerine gider, buralardan uzaklaşınca yalnız kalmanıza neden olursam, bu beni üzer efendim.”
“Yalnız kalacağımı nereden çıkarıyorsun ki? Bakarsın Mevlâ’m belki bir şeyler eyler, eylerse de güzel eyler(42), sen beni düşünme oğlum!”
Bana ilk defa “Oğlum!” demiş ve ben kulağımı esirgememiştim bu sözden. Devam etmek gereğini hissetti savunmasından sonra;
“Şimdi sözlerinden anladığıma göre, Tuğçe’nin anlattığı gibi cesaretin söylediklerini yaptıktan sonra mı oluşacak? Mutluluğu beklemek gibi bir şey yani! Peki, gecikmenize gerek var mı? Mutlu olmağa hemen başlasanız?”
“Sadece sevgimizle mi?”
“Evet! Neden olmasın ki? “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur”, derler, ama neler olmaz ki? Okula beraber devam eder, el ele bitirirsiniz, aşkınız size destek verir. Annen ve ben bu mutluluğu yaşamayı hak etmiyor muyuz yoksa? Ne dersin?”
“Düşüneceğim!”
“Ama gecikme oğlum!”
“Gecikmeyeceğim!”
Kendimi bulunmaz Hint kumaşı(38) gibi sayıp nazlanıyor muydum yoksa içimdeki coşkuyu zapt etmeyi mi arzuluyordum? Patron sessizce dinliyordu diyalogumuzu.
“Umut edebilir miyim?”
“Evet, edin efendim!”
Tuğçe’nin annesi Tuğra Hanım, elini uzattı önce Vefa Ağabeye, elleri uzunca bir süre bir birinin içinde kaldıktan sonra, elini bana da uzattı, öptüm ve başımın üzerine koydum, yaşamımın şekilleneceği umudundaydım.
Vefa Ağabey Tuğra Hanımın peşinden çıkmış ve anlamam gerekmesi gerekirken anlayamadığım bir nedenle aynı arabaya binmişler ve belirli bir yöne doğrulmuşlardı beraberce…
Hiçbir şeyi umursamadan telefonun tuşlarına bastım, ya da numaraları çevirdim, artık hangisini yaptıysam farkında olmadan, belki şaşkınlıkla, belki sevinçle;
“Hâlâ cep telefonumun numarasını öğrenmek istiyor musun, yoksa karşına mı çıkayım, istediğini, içimde yaşattığım gibi söyleyeyim, içimden geldiği gibi…”
“İçinden geldiği gibi şimdi söyle, sonra hemen gel kapıma, diz çökmene gerek yok, neyi nasıl düşünüyorsan öyle yüzüme söyle!”
Yaşamda bazen her şeyin değilse de çok şeyin zamana bağlı önemi var, hissettiğim;
“Seni seviyorum. Her şey bir kenara... Zamanı boşuna heder etmeyelim(44), evlen benimle!” dedim…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Servis; Hizmet. Tamir, bakım, onarım, kontrol, ilk çalıştırma hizmetleri. Sofra takımı, sofra hizmeti. Teniste topu atış şekli. Ulaşım Hizmeti.
(*) Tuğçe Karamehmetemin; Türkiye’mde böyle bir soy isim varsa öykü ile hiçbir ilintisinin olmadığını anlatmak isterim. Tuğçe ismini Tuğrul ismi ile çağrışım yaptığından dolayı oluşturdum, Kara kelimesi soy ismimin ilk kelimesi. Mehmet Emin ise oğlumun ismi. Birleştirerek böyle “Karamehmetemin” olarak hayali bir soy isim yarattım.
Tuğba; Cennette var olduğuna inanılan kökü yukarıda, dalları aşağıda ağaç. Güzellik, iyilik, hoşluk.
Tuğçe; Cennetteki Tuğba ağacının dallarına verilen isim.
Tuğra; Osmanlı padişahlarının imza yerine kullandıkları, özel biçimi olan mühür. Metal paranın resimli yüzü, tura.
Tuğrul; Akdoğan, çakırdoğan, yırtıcı kuşlardan vahşi yaradılışlı bir kuş. (Bin kez öldürür, bir tanesini yer tarifindedir)
Vefa; Sevgide bağlılık.
Ertuğrul; Yiğit, dürüst, doğru kimse.
(1) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast Makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.
(2) Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.
(3) Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.
(4) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(5) Arızasını kendi imkânlarımla çözemediğim bir şofben için aynıyla yaşanmış bir gerçektir. Marka belirtmem herhalde uygun olmasa gerektir. Ama bundan böyle o markanın armatürünü bile kullanmamaya ve dostlarım, sevdiklerim arasında anti reklâmını yapmaya gayretli olduğumdan ve olmaya devam edeceğimden kimsenin şüphesi olmamalı. Zaten artık şofbenim yok, başka bir markadan termosifonum var, az-biraz masraflı, ama olsun…
Ayrıca, emekliliğim sonrası bir kombi firmasında teknik eleman olarak çalıştım, yazdıklarımda asla abartma yok, şahit olup da ikaz etmeme rağmen yaşadıklarımın özetleridir, öyküde şekillendirmeye çalıştıklarım. Nihayetinde üç aylık bir sabır döneminden sonra yolumu ayırmak yaptığım en doğru işti. Ya da ben kendimi öyle düşünmeyi istedim.
(6) Cenah; Yön. Savaş düzenindeki ordunun her iki yanı.
(7) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
(8) Tefeci Faizi; Darda kalanlara el altından ödünç para veren kimsenin uyguladığı uçuk faiz oranı.
(9) Televizyon Servisi Konusu; Komşum ağabey tarafından aynıyla yaşanmıştır ve bizzat şahit olduğum bir vakadır.
Paşa Paşa Ödemek; Uslu uslu, güzel güzel, hiç itirazsız ödeme yapmak.
(10) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a ait bir şarkının ilk sözleri.
(11) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrıya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(12) Bız; Üçgen ya da kare kesitli, sivri uçlu, saplı küçük delikleri açmak için kullanılan el aleti
(13) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
(14) Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
(15) Torpil; İltimas. Kayırmacılık. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma. Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma. Eskiden KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) gibi bir şey yoktu. “Varsa torpilin (yandaşın) arkadaş, patlat-patlat fezaya ulaş!” diye bir deyiş de herkesin (daha doğrusu sadece garibanların) diline pelesenk (persenk) olmuştu!
(16) Ayakçı; Belirli bir iş süresince tutulan ve belirli ayak işlerine bakan işçi, hizmetli kişi.
(17) Nizam; Düzen. Kural. Usul, kaide. Tertip, sıra. Kanun.
(18) Miskinleşmek; Uyuşuk olmak, aptallaşmak, mıymıntılık, sünepelik, pısırıklık etmek.
(19) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat, takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, belli belirsiz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
(20) Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
(21) Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
(22) Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek.
(23) Rezistans; Direnç. Mukavemet.
(24) Velinimet; Birine, etkisi yaşadıkça sürecek bir iyilik ve bağışta bulunan kimse.
(25) Menfi Propaganda; Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına karşıt anlamlı tanıtmak, kötülemek, benimsetmek ve yaymak yerine engellemek amacıyla sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü zıtlık içeren çalışma.
(26) Yavan; Sade. Yanında katık olmayan, Yağı yeterince olmayan, az olan. Katıksız, hoşa gitmeyen, tatsız. Görgüsüz ve bilgisiz kimse.
(27) Sam Yeli; Çölde esen sıcak yel.
(28) Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.
(29) Harlanmak; Birdenbire alevlenmek, tutuşmak. Kızışmak. Kavga etmek.
(30) Hazreti İbrahim’i Yakmayan Ateş; Nemrut, putlarını kıran Hazreti İbrahim’i ateşte yakarak cezalandırmak ister. Ancak Allah’tan gelen emir üzerine mucize olarak Hazreti İbrahim yanmaktan kurtulur. (Gerçektir ki; öykünün geniş bilgisine İnternet’ten ulaşmak mümkündür.)
(31) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(32) Mahcup Olmamak; Bir toplulukta güveninin sağlamlığını devam ettirmek, rahat konuşmak, rahat davranmak, utangaçlık, sıkılganlık duymamak, kendine güvenini sağlam bir şekilde belli etmek.
(33) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(34) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, (Bazı kaynaklarca Mustafa Nafiz IRMAK’a ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor” benzetmesi olsa gerek.
(35) Avare (Avara); İşe yaramaz, işsiz-güçsüz, başıboş, aylak.
(36) Feragat Etmek; Hakkı olan şeyden kendi isteğiyle vazgeçmek.
(37) Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
(38) Adres; Dipçik Mahallesi, Eren Tokmakkafa Sokak, Zamanı Yenmek Sitesi, Numara 11/26; Dipçik gibi; sağlığımızın yerinde olması anlamında, Tokmakkafa; sevecenlik anlamında kullandığım bir kelime. Zamanı Yenmek; hep arzuladığım bir davranış, Eren torunlarımdan birinin ismi, 11; Yaşadığım Bilecik İlinin, 26; Sık sık gidip geldiğim Eskişehir ilinin Trafik Plaka numaralarıdır.
(39) Car Car Konuşmak; Yüksek sesle, çevreyi umursamaksızın, uluorta, sonucunu düşünmeksizin konuşmak.
(40) Bahtiyarlık; Mutluluk.
(41) İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.
(42) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(43) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn arasında geçen zamandır. Victor HUGO)
(44) Heba Olmak (Etmek) -Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.