Hafta sonu tatilinin arifesi olan o gün, yani Cuma günü hiç de iyi başlamamıştı genç adam için. Başlangıçta Belediye Otobüsünün yarattığı sorun nedeniyle işe gecikmiş ve kendisini özenle(!) karşılayan Başkanından günün ya da olayın mana ve ehemmiyetine uygun(!) olarak fırçasını yemişti.

Bu yetmemiş gibi, yetiştiremediği işler için de başına defalarca dikilip gelip-giden Müdür de dinlenip dinlenip fırça çekmeye devam etmişti.

Sebep mi? Sebep uydurmak istese on-on ikisini peş peşe sayar, sıralayabilirdi genç adam, ama kendisine karşı dürüst olması gerekirse ikna edici(1), kendisini bile tatmin edecek hiçbir sebep yoktu, gecikmesi ve başarısız olduğu işler için…

İsyan etmemeli, bugünün böyle bitmesi için tahammüllü olmalıydı, yeni fırçalar için hazırlıklı olarak. Gün devam etmiş, hafta sonu tatili arifesinin sonuna yaklaşılmıştı.

Kaba anlamda göz süzüp, bıyıkları olmamasına rağmen hani meselâ bıyık burduğu, ilgi gösterdiği bir kız arkadaşı vardı iş yerinde.

Kendisine karşı dürüst olması gerekirse sevdiğini sandığı, “Aşığım, bir tanem, sevgilim” demek istediği halde diyemediği biri idi o.

Cazibesinden(2), sesinden, güzelliğinden etkilendiğini saklayacak değildi elbette.

İmkânları elverdiği takdirde; “Yaşamımda evlenip yuva kurabileceğim bir kadın” diye “Evlenme teklif edebileceği” kız arkadaşı da, o günkü buluşma teklifine Müdür gibi aynen ve azarlarcasına; “Sana doyum olmaz, işim var, hayır!” demişti, hem de ilk defa.

Sakin bir insandı, tanıdığı kadarıyla. Demek ki bilmediği, öğrenmesi gereken çok şey vardı (galiba) yaşamda. Yoksa tanıdığını, bildiğini düşünürken bilmediği şeyler de mi vardı?

Kıskançlık hiç de hakkı olmadığı halde tüm bedenini zonklatmağa başlamıştı. Ne olursa olsun; “Hayır!” demesinin bir sebebi olsa gerekti.

Oysa saygı ve güven olmazsa sevgi ve aşk olur muydu? Bu düşüncenin bilincinde değildi, boğulur gibiydi sanki.

O güne kadar ona “Hayır!” demeyen, “Hayır!” demesi gereken anlarda bile üzüntüsünü belli eden, onu kucaklayıp öpen, onun da kendisini sevdiğini sandığı kişi, nasıl olurdu da öylesine sert bir şekilde; “Hayır!” der, diyebilirdi ki?

Bir sebep olmalıydı, bilmediği, anlayamadığı, hatta hissedemediği, ya da onun sakladığı, saklamağa çalıştığı.

Öyleyse kıskançlığını, hissedemediklerini, kısaca merakını tedavi etmeliydi. Ama nasıl?

Gayet basitti! Takip ederdi, olur biterdi bu iş! Ama sevdiğini düşündüğü kişi kendisini çok iyi tanıyordu, yalan söylediğinde yüzüne vururdu çekinmeden, anlardı nasıl anlarsa. Jestlerinden(3), mimiklerinden(3), hareketlerinden fark ederdi fark etmesi gerekenleri. Kokusundan bile bilirdi kendisini.

Gözlerini üzerinde hissettiği anda görüntü sahasına alırdı onu. O halde paraya kıyacak, O otobüse bindiği andan itibaren bir taksiyle takip edecekti onu…

Genç kız otobüsten indiğinde telaşlı adımlarla yönelmişti evim dediği gecekonduya. Hoş kendisi de gecekonduda yaşamıyor muydu? Ama şu anda sevdiğini düşündüğü insanın gecekondusunda bir sessizlik vardı.

Taksiye “Gitme!” dedikten sonra kapıyı çaldı. O çıktı;

“Hayrola?” dedi sorarcasına.

“Merak ettim. Seni hiç öylesine sıkıntılı görmemiştim, peşinden geldim!” dedi.

“Annem biraz keyifsiz de…”

“Şurada bir taksi var, Hadi anneni hemen giyindir de, Acil Servise gidelim!”

“Olur mu, olmaz mı?” münakaşası bir dakikadan fazla sürmedi.

Genç adam onları Acil Servise bıraktı, taksiyi tüm ücretini ödeyerek gönderdi. Doktor;

“Bir kısım endişelerim var, gözetim altında tutmamızda yarar var!” deyince genç kız;

“Sen bizi bekleme, biz başımızın çaresine bakarız!” dedi. Genç adam;

“Peki!” derken, cüzdanındaki kâğıt paraların biri hariç saymadan tümünü genç kızın ısrarına, menfi davranışına rağmen onun cebine sıkıştırdı;

“Lâzım olabilir belki, sonra geri ödersin!” diyerek ve yürüyerek uzaklaştı oralardan.

Mağluptu, bunalmıştı, saçma bir düşünceydi, ama siyah bir poşetin içine üç kutu bira aldı, bir banka oturup yavaş yavaş yudumlamaya başladı. Bu sokakta herkes kafasına göre takılıyordu, kim-kime, dumdumaydı(4) sanki ortam.

Akşamın ilerlemiş, geceyi adımlamaya çalışan karanlığında; kravatlı beyler, mini etekli sosyete hanım ve kızlar olduğu gibi, apaşlar(5), varoşlardan(5) nakil ilmühaberi(6) almadan(!) yerleşen ve gözüne kestirdiklerine yaklaşanlar da vardı.

Genç adam takip ediliyordu galiba, hissediyordu, ama umurunda değildi. Demek ki kendisi de bir kısım düşünceler için göze kestirilenlerdendi.

Nereden baksa 15–16 yaşlarında, bilemedin bir fazla, bir eksik, hatta abarttı varsayılırsa kendisinden en az 10–12 yaş küçük delikanlılardı, ikisi de.

“Açız!” dediler bir ağızdan. Annesi öğretmişti; “Sana açılan eli boş çevirme!” diye, o da kendisine yönelen sözlere kayıtsız kalamadı:

“Peki, ne istersiniz, herhangi bir çeşit, ya da tatta yemek, ekmek arası köfte, döner, hamburger…?”

“I-ıh!” dediler bir ağızdan. Canlarının çektiği, özendikleri bir şeyler olsa gerekti.

“Bütün ekmek arası yarım porsiyon balık!”

Kanaatkârdılar, doyunmak için, kendi bildiğinden şaşmayacaktı doğal olarak. 

“Peki, içecek bir şey!”

Gözleri parladı ikisinin de, elindeki bira kutusuna bakarak.

“Anlaşıldı, herkesin kendine göre bir derdi vardır, belki benim anlayamadığım. Ama bunlar benim, benim hakkım, kendimle üleşeyim diye düşünüyordum. Peki, torbada iki kutu bira var. Birer tanesini alın, üleşin... Ben sizlere ekmek arası balıklarınızı alıp getireyim. Sizler de kanepedeki benim yerimi başkasına kaptırmayın, olur mu?”

Gençlerin gözleri minnetle açılmış, açlıktan damaklarına yapıştığını düşündüğü dilleri avurtlarına çarparak, şapırdamaya başlamıştı sanki.

Balık-ekmeği getirdiğinde gözlerindeki minnet(7) daha da büyümüş gibiydi. Onlar bir ekmek arasındaki yarımşar porsiyonla nefislerini köreltmeyi(8) düşünürlerken genç adam jest yapmış, neredeyse ekmek arası balık yerine, balık arası ekmek getirmişti onlara.

Açlıkla ekmeklerini ısırmaya başlamadan önce “Sağ ol Abi!” demişler, sonra besmele çekerek başlamışlardı ekmeklerini yemeğe, farkında olmadan dillerini şapırdatarak ve “Mımh! Mımgh! Imh!” gibi sesler çıkardıklarının farkında olmaksızın.

Genç adam onlar ekmeklerini yemeğe başladığında, açlığını hissetti, ancak yiyesi yoktu, arzusu yoktu, isteği yoktu bir şeyler yemek için. Nedense coşkunca, doyasıya, hatta sarhoş olasıya bir içme arzusu vardı içinde.

Bu nedenle kutusundaki yarım kalan birayı yudumlamaya devam etmek isteğine, daha doğrusu kutuyu çok çabuk bitirme arzusuna “Dur!” diyemedi. Biraz sonra;

“Gençler, bu tek kutu bira beni kesmedi, ne dersiniz, birer ikişer bira daha takviye etsek mi?”

“Ben gider alırım!” dedi, daha kısa boylu gibi gözükeni, elini para vermesi isteğiyle uzatırken.

“İsterseniz beraber gidip-gelin, ben yerinizi muhafaza ederim!” dedi genç adam, elindeki parayı uzatırken. Parayı alan delikanlı kararsızlık içindeydi, ayağa kalkan öteki de. Belki de bu hiç ummadıkları bir şey olsa gerekti yaşamlarında.

Oysa genç adamın beyninde şekillenen şey başka türlü bir şeydi. Kaybedeceği, eğer düşündüklerinin dışında bir şey gerçekleşirse, onlara verdiği üç-beş kuruş olacaktı. Ama düşünceleri olgunlaşırsa cemiyet iki genç kazanmış olacaktı, onlara itimat etmesiyle(9).

Biraz sonra ekmeklerini yiyip bitirmiş olarak geldi ikisi de;

“Sağ ol Abi. Bugüne kadar bize kimse güvenmedi sizin haricinizde!” dedi bu kere uzun boylu olanı.

Genç adam delikanlının bu sözü üzerine biraz soluklanıp devam etti;

“İnsanlar çiğ süt emmişlerdir, ama dürüstlük ailelerinden mirastır onlara. Ne dersiniz, size iş bulmaya çalışsam, çalışır mısınız? Yatacak yeriniz var mı sizin?”

“Nerde Abi? Bizler leyleğin yuvadan attığı yavrularız(10). Bakılamayan, edilemeyen, yarı aç-yarı tok dolaşan, bir iş bulduğunda çalışan, bulamazsa sokakları, köhne(11), yıkık duvarları karton kutular ile paylaşan. Kış olmasın diye umutlanan, kışa duyarlı olmamak için çırpınan, hatta Nüfus Kâğıtları bile olmayan gibi…

Bizi sokağa atanlar, maalesef aynı ekonomik yaşam düzeninin sıkıntıları içinde olduklarından, bizim biz olmamıza bile imkân tanıyamadılar. Ama bir iş, bir yer-yurt, yatacak bir yer bulursak, açlığımız umurumuzda bile olmaz ve o zaman neden yaşamdan tat almayalım ki?”

Genç adam dikkat ettiğinde, hele ki düzgün konuşmaları etkilediğinde iki gencin de birbirine fiziksel yapıları çok az da olsa sanki aynı yapıdalar gibi gelmişti kendisine. Okumuştu bir yerlerde, çift yumurta ikizi olabilirlerdi.

Konuşmaları, tavırları, hareketleri, hatta mimik ve sesleri bile birbiriyle uyumlu, aynı gibiydi. Sormak gereğini hissetti;

“Birbirinize fazlasıyla benzemiyorsunuz, ama çok yakın görünüyorsunuz, ‘Biz ikiziz!’ derseniz, inanırım size.”

“Evet! İnanın, ikiziz!”

“Eee! O zaman isimlerinizi de söyleyin de tanışmış olalım, Benim adım Mesut Bahtiyar!(12) ” Ama Allah’ın sevdiği kul değilim. Üstelik saadet ve bahtiyarlık şimdilik oldukça uzağımda benim. İster ekonomik sıkıntılar deyin, ister karşı tarafın biraz da olsa uzak durması. “Dertleri zevk edinmişim!’(13)

“Bizler de Halil ve Halit. Yani bir tek yatay çizgi var isimlerimizin arasında. O da benim alnımda, ismim belki de biz sonrasında bana yakıştırılmış olabilir. Ailemin kültürü yeterli değil, belki birileri önermiş olabilir, bizi ayıramayanların, bizi ayırmaları, fark etmeleri için.”

“Peki, dediğinizi dikkate alacağım. Söz vermiyorum, sizlere iş bulmak konusunda, çünkü atalarım bana öğretti ki; ‘Ya söz verdiğini yap, ya da yapamayacağın bir şey için söz verme!’ Ama gene de söylemem gerek ki; ‘Umut, fakirin ekmeği, ekmeksiz yaşanmaz!’ Bu nedenle de umut konusunda fazla müsrif(14) davranmamak gerektir, diye düşünürüm!”

“Sen ne dersen doğru söylersin Abi. Bizi bu hayattan kurtarmayı düşünmen bile bir devlet bizim için. Olursa olur, olmasa da yaşama küsmek ne haddimize ki?”

 “O halde yarın bu saatte… Yoksa daha mı erken desem?”

“Sen gene bu saatlerde burada ol Abi, umutlarımız da o ana kadar sürsün hiç olmazsa. Hem ‘Sen bize bakma, biz sizin baktığınız yerde oluruz!(15) demek isterim.”

Tüm konuşmalar Mesut’la Halit arasında ve öylesine bilgiççe cümlelerle geçiyordu ki, Mesut kendisine bile yabancılaşıyordu.

Onlardan ayrılan Mesut doğru mahallesine gitti. Tamir işlerine gittiğinde dükkânı hep kapalı duran ve bir elemana ihtiyacı olduğunu bildiği Nehir Amcasına, Pilâv-Nohut-Sütlâç satan Enis Amcasına, ocak gazı tüpü satışı yapan Nesim Amcasına, börek-çörek satan Avni Amcasına ayrı-ayrı sordu Mesut Bahtiyar.

Tamirci dükkânı ile börekçi dükkânı yan yanaydı ve her ikisi de birer elemana ihtiyaçları olduğunu, ancak tereddütleri olduğunu söylemişlerdi. Bir bakıma garanti, ya da kefil ister gibiydiler.

Mesut’un gayesi mademki cemiyete iki iyi insan kazandırmaktı; “Ben kefilim!” dese ne kaybederdi ki?

Dediğini dedi, gençler işlerine yerleşip cemiyete kendilerini kabul ettirme çabasında yarışmaya gayretli oldukları zannediyorlardı.

Sakınılan göze çöp batardı ya hani. Her ikisinin de işe yerleştirilmelerinin ertesinde denilebilecek kısa bir zaman içinde apaş, tinerci arkadaşlarından ikisi börekçiye gelmişler ve doyacak kadar yedikleri yetişmiyormuş gibi, bir de paket yaptırmışlardı, oldukça ağır bir şekilde ve Halit;

“Bedelini ödeyecek paranız var mı?” deyince de;

“Ne hakla ‘Paranız var mı?’ diye sorarsın ki? Arkadaşımız değil misin, bir de para mı ödeyeceğiz? Sen ödersin!” demişlerdi.

Onların alışveriş ettikleri böreklerin karşılığı kadar bile çalışmamıştı Halit, neredeyse! Üstelik bu onun için kötü bir puandı ve teknolojinin gereği Mesut’un anında haberi olmuştu gelişmiş bu olaydan.

Ve Mesut, iki kardeşin de kulaklarını çekmek(!) zorunda kalmıştı…

Ertesi gün apaşlar daha kalabalık bir nüfusla geldiler dükkâna ve dükkân sahibi bir gün öncesinin tecrübesiyle;

“Paranız yoksa defolun!” deyince ipler koptu.

Apaşlar bu sözü hazmedememiş olsalar gerekti. Dükkân sahibini dövmeye, camı-çerçeveyi kırıp-indirme gayretinde oldular. Halit’in canı, burnuna gelmişti. Hiddetli ve şiddetli bir şekilde bağırdı;

“Dükkân sahibine elleşmeyin. Ekmeğimi neden engelliyorsunuz, dürüst olmama neden taş koyuyorsunuz?”

Sesinin güçlülüğü kardeşi Halil’e de ulaşmış, dükkânının kapısını çekerek kardeşinin yanına gelmişti;

“Biz artık sizden değiliz, yaşamımızı düzene sokmağa çalışıyoruz!” dedi.

Apaşlardan biri;

“Hadi lan be!” der demez, sustalı çakısını açmasıyla birlikte Halit’in karnına saplaması bir oldu. O anda Halil’i durdurmak artık mümkün değildi. Bıçağı kardeşinin karnından çıkarttı, aynı bıçağı bıçak sahibinin neresi rast gelirse defalarca sapladı.

Bıçak sahibi Mevlâ’sına kavuşmuştu! Apaşlar kenara çekilmiş, Halil’in şiddetinden sakınma gayretinde idiler.

Halit’in gözleri açılıp kapanıyor, gözleri kararıyor ve nabzı zayıflıyordu. Son bir gayretle gözlerini araladı ve;

“Aileme onları çok sevdiğimi söyle!” dedi ve son nefesini verirken gözlerini temelli kapattı.

Cankurtaran ve polisler geldiklerinde, apaşlardan kimse gözükmüyordu ortalıklarda. Bıçak sahibi için de, Halit için de yapılacak bir şey kalmamıştı. Halit’in sedyeye yerleştirilişinde hemşire ve doktorun bakışlarından bir şey anlaması gereksiz gibiydi Halil’in. 

Polis kelepçeyle Halil’in ellerini bağladı, görgü şahitlerinin anlatışlarına göre. Halit’in aklından geçtiği gibi; “İyi olmalarına, geçmişleri izin vermemişti!”

Bu; kaderdi, üstelik kardeşini kaybetmişti Halil.

En büyük darbeyi ise Mesut yemişti. Sevmek arzusunu taşıdığı, cemiyete iyi insanlar olarak kazandırmak istediği iki kardeşten birini mezara, birini hapishaneye göndermek zorunda kalmıştı.

Nefsi müdafaa(16) falan hikâyeydi, Halil’in eli kanlanmıştı. Bundan sonrası onun için istikbal olmaz, olamazdı.

Mesut özür diledi, tamirciden de, börekçiden de. Bir vitrin camı kırılmıştı börekçinin. Israr etmiş, taktırmıştı cebinden. Çünkü yaşamının bundan sonrası için para-pul umurunda değildi, iki genci, kardeşi olsun istediği, cemiyetin kazanmasını dilediği iki genç insanı hem de bir anda yitirmenin hüznünü yaşıyordu. Hayalleri yıkılmıştı, çerçeveleri resimsiz kalmıştı.

Hapishane yaşamının bir bölümünde de olsa maddi-manevi yardımcı olmak, Nüfus Kâğıdını ailesinden alarak kendisine ulaştırmak arzusunu yaşadı Mesut.

Ve aklına gelmeyen sorular için lânet etti kendisine. Halit’in cenazesi ne olmuştu? Kim kaldırmıştı cenazeyi? “Sana emanet” diye kardeşine emanet ettiği ailesinin haberi olmuş muydu? Olduysa nasıl olmuştu? Tüm bu sualler cevapsızdı beyninde ve Halil’e sormak gereğini yaşıyordu.

Hapishaneye gitti. “Kimsin? Nesin?” suallerine cevap veremedi. Gerçekte de Halil için “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” sayılmaz mıydı? Tam mahzun bir şekilde kapıdan dönmek üzereyken içeriye girmekte olan yaşlı bir çift ve burnunu çekerek ağlama modunda bir genç kız dikkatini çekti.

Yaşamında arkadaşlığını reddetmediği, ileride eşim, yuvamın kadını olsun dediği kız arkadaşı dâhil böylesine saklanmış bir güzellikle karşılaşmadığını düşündü.

O kimdi? Bilmesi gerekti, öğrenmesi zorunlu gibiydi. Onlardan biriymiş gibi girdi hapishaneye ve sonrasında onlardan uzak durarak takip etmeğe çalıştı onları.

İnanması güç olsa da o, Halil ve Halit’in ablaları Halide olsa gerekti. Ablalarının adını nasıl hatırladığına hayret ediyordu. Söylemişler miydi, yoksa kendisi mi uydurmuştu bu ismi; “Olsa, olsa” diyerek?

Leylekler yuvadan ikizleri atmış ve fakat birini, belki de kız olduğu için yuvada tutmayı uygun görmüşlerdi belki de. Yoksa kızcağız herhangi bir işte çalışıyordu da, eve ekmek getirmesinin avantajı olabilir miydi bu? Ya da güzel kızlarına iyi bir kısmet çıkar da, ahir ömürlerinde(17) iyi bir yaşama sahip olmalarının gizliliği olabilir miydi?

Yuvadan attıkları, okutamadıkları için hiçbir beklentileri olmayan oğulları için umutlanmaya bile umutlanacak bir düşünceleri olmasa gerekti.

Mesut etkilenmişti genç kızdan, hatta aklı allak-bullak(18) olmuştu. Atalar; “Eldeki bir, umulan, beklenilen ikiden hayırlıdır!” demişlerdi, ama etkilenmesinin tedirginliğini üzerinden atamıyor gibiydi Mesut.

Eldeki bir, gelecek ikiden hayırlı mıydı gerçekten? Hadi canım sen de! Umut, Kaf Dağının ardında dahi olsa, kendisini umutlanmaktan kim vazgeçirebilirdi ki? Tam olarak uymasa da; “Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış!” derler.

Peki, etkilenişinden haberi olmayan için de böyle bir deyim var mıydı ki yaşamda? “Karanlıkta göz kırpandan, karanlıkta esnerken ağzını kapatandan” kimin haberi olmuştu ki, onun haberi olsundu?

Suskun muydu, yoksa kendisini susmak zorunda mı hissediyordu? Halil ile görüşmesi yasaklanmıştı görevliler tarafından, hiç bir ilgisi olmadığını belirlemiş olduklarından olsa gerek.

Oysa o da rahmetli kardeşi de kendi dünyasına girmek için çaba göstermedikleri halde, hak ederek girmiş gibi iki insanüstü varlıklardı, kendince.

Bu durumda tek şansı; “Selâmünaleyküm! Ben Halil’in ‘Ağabey!’ dediği arkadaşıyım.”  demek olacak ve bu şansını deneyecekti, denemeliydi de hem. Mademki genç kızdan etkilenmişti ağzı açık ayran delisi(19) gibi, üstelik buna Halil’in de; “Haddini bil Abi!” gibi bir deyişi, ya da sitemi olmayacağını da düşünüyordu.

Ailenin Halil’le görüşmelerinin bitmesini bekledi, demir kapılara yakın bir yerde ve onlar çıkarlarken karşılarına dikildi, tam anlamıyla;

“Merhaba! Halil nasıl? Morali nasıl? Mahkemeye hazır mı? Gerekirse ben şahitlik yapabilirim!” dedi.

Gözleri büyüdü genç kızın;

“Siz kimsiniz ki?”

“Ben Mesut. Karınca-kararınca Halil ve Halit’e destek olmaya çalışan.”

Genç kızın büyüyen gözlerine ek olarak dudakları titremeğe başlamış, kalbi heyecanla atmaya başlamış gibiydi Mesut’u görünce.

Beklenmedik bir şekilde Mesut’u kucakladı, ona sarıldı sıkı sıkıya denilecek bir biçimde, üstelik anne-babasının yanlarında olduğunun farkında değilmişçesine;

“Ah Mesut! Ne mübarek, ne büyük bir insanmışsın sen, kardeşlerimin anlattıklarından da öte!” dedi.

Mesut’un kalbi de Halide’nin sarılışıyla birlikte o an olağanüstü bir şekilde atmaya başlamıştı ve dizlerinin bağı da çözülmek üzereydi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) İkna Olmak; İnanmak, inandırılmak.

(2) Cazibe; Cezbedicilik. Çekim. Çekicilik. Alımlılık. Gönül çekicilik. Albeni.

(3) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket. 

Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

(4) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durum sözü.

(5) Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, serseri, serserice yaşam şekli.

Varoş; Kent veya kasabada dış mahalle.

(6) Nakil İlmühaberi; Adres Kayıt Sistemine göre vatandaşların naklettikleri muhtarlığa, nakledildikleri, mahalden getirdikleri belgeye göre kayıtlarının yapıldığı belge.

(7) Minnet; Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu sayma. Teşekkür etme. Gönül borcu. Müdana.

(8) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(9) Himmet Etmek; Yardım Etmek. Emek vermek.

(10) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.

(11) Köhne; Eskiyip yıpranmış, bakımsız kalmış. İçinde yaşanılan zamana göre geride kalmış, eskimiş olan. Çağdışı.

(12) Mesut Bahtiyar;  Zeki MÜREN ve İlhan BEHLÜL’ün Güftesini yazdığı, “Sevgi dolu bir dünyam var” diye başlayan, Bestesini; Muzaffer ÖZPINAR’ın yaptığı Suzinak Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinde Zeki MÜREN’in adı böyle geçmekte olup, derin sevgimi arz etmek için Zeki Müren’i rahmetle anarak bu ismi kullanmak istedim.

(13) Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar… diye başlayan Güftesi; Sırrı UZUNHASANOĞLU’na, Bestesi; Selahattin İNAL’a ait olup bu Türk Sanat Müziği eseri Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(14) Müsrif; Savurgan, tutumsuz, israf eden, israfçı.

(15) Siz bana bakmayın, ben sizin baktığınız yerde olurum! Özdemir ASAF

(16) Nefsi Müdafaa; Nefis müdafaası.  Kendini, öz benliğini koruma.

(17) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(18) Allak Bullak Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek, altüst olmak. Yüz çizgilerinde kırışıklıklar olmak.

(19) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).