Bu gün…
Sabahtan beri hava mı değişikti, yoksa bana mı öyle geliyordu? Mutat yataktan kalkmamıza çeyrek kala aslında evimizin içindenmiş gibi okunan kışa ait sabah namazının ezanını duyamamış ve de kalkamamıştım.
Gökyüzünde Mecnun’un bahtı gibi kara bulutlar vardı. Güneşin haddine miydi ki bu kış gününde yüzünü göstersin?
Her sabah gazetemizi, sütümüzü ve ekmeğimizi kapımıza koyan genç de olsa, bizim söyleyişimizle, daha doğrusu sitemizin bize ait bu blok sahiplerinin söyleyişiyle Bayram Efendi de bu sabah bizi pas geçmişti herhalde.
Bunların hiçbiri o kadar önemli değildi. Her ne zaman olursa olsun namaza durmamı, ısrarla “tahiyyâtımı(1)” bitirmemi bekleyip ayağımı gıdıklayan, bundan sonsuz bir zevk aldığına inandığım, bakmakta olduğumuz en küçük torunum da ayağımı gıdıklayıp beni “Allahüekber!” diye bağırtmaktan vazgeçmişçesine oyuncakları ile suskun, suçluymuşçasına oynuyordu ki anlayamıyordum.
Bunlara ek olarak büyük torunlar; abla-kardeş servislerine ancak yetişebilmişler, anne-babaları ise işlerine gecikmişlerdi bugünün sabahında.
Her sabah İzmir ve Avrupa yönünden geçen uçaklar da geçmemişlerdi bu sabah. Yoksa bulutların ardına gizlenip gözükmemeğe mi çalışmışlardı? Genelde karşı evin damında, özellikle bacanın kenarına sığınan güvercinler ve kumrular da gözükmüyorlardı ortalıklarda, nedense.
Bütün bunların hepsini; hava sıkıntısına, ya da şanssızlığa, talihsizliğe, tesadüfe bağlamak uygun olamazdı. Bunlar belki de bir işaretti, Tanrının kaynak olarak gösterdiği, ama “neden, niçin, ne, niye?” sorularının karşılıkları sessiz ve durgundu beynimde.
Sonrasında gün aydınlanmış, Bayram özür dileyerek ekmek-gazete ve sütümüzü getirmiş, torunum mutat(2) olarak öğle-ikindi ve akşam namazlarımı kılarken beni gıdıklama ve beni bağırtma görevlerine harfiyen(3)(!) uymuştu.
Buraya iki parantez açmak istiyorum;
Birincisi; Bayram için. Bayram aslında Cumhuriyet Bayramında doğmuş. Ama rahmetli, sofu(*) babası Cumhur(4) Müslüman ismi değil diye, Bayram ismini koymuş, Bayram isminin Müslüman ismi olduğunu düşünerek.
Oysa Cumhur kelimesinin Arapça kökenli olduğunu bilemeyecek kadar sabit fikirli(6) nevi şahsına münhasır(7) bir yobaz(6) olsa gerekti.
Benim bildiğim kadarıyla ve aklımda yanlış kalmadıysa bayram; “iyd” şeklinde söylenmekle birlikte, “i’d” şeklinde söylenmesi gereken Arapça bir söz idi. Hatta rahmetli dedemin birilerine; “İydiniz said olsun!(8)” dediği de şöyle-böyle aklımda.
İkincisi ise; anneannenin (hani lokantası için demeğe dilim varmıyor, ama gerçeği bu) akşam yemeği için çılgınca uğraşısı. Torunlardan kız ıspanak yemez, oğlan her cinsten ve türlüsünden et sever babası gibi ve “Sütlü pirinç pilâvı” deyip sütlâç yemez, kimi pırasayı sevmez, kimi karnabaharı, kerevizi, maydanozu falan…
Hepsinin artanlarını sünnetlemek(9) de ya annelerine kalır, ya da anneanne ve dedeye, yani bize…
Allah uygun gördü ahir ömrümüzde(10) çocuklarımızın aldığı, tapusu kendi üstlerine kayıtlı olan sitedeki bir alt katlarındaki bu evi bizi başlarında istemelerinden dolayı aldıklarından sabahın kör vaktinde kalk, yokuşu tırman, akşamın kör vaktinde geri evimize dön eziyetlerinden kurtulmuştuk. Söylemek gerekli mi bilmem, biz karı-koca emekli, çocuklarına, torunlarına kol-kanat gerecek kişilerdik.
Eee! Kolay mı? Çocukların gürültülerine, ayak seslerine, bağırış-çağırış, hatta kıskançlık krizi ile dövüşmelerine bile tahammüllü olacaktık. Hem bir üst katın pencerelerinden şehir manzarası daha güzeldi ve bu gençlere haktı. Ahir ömürlerini tüketenlerin manzaraya ne ihtiyaçları olabilirdi ki?
Çocukların okuldan dönüşlerine yakın, ufak torun da “Güzellik Uykusunu(11)” tamamlamak üzereyken sitenin bizim bloğa ait en alt katında müthiş bir gürültü oldu.
Evdeki ana sigorta attı. Jeneratör anında çalışmasına rağmen karanlığa duçar olmuş(12) blokta aniden her yer simsiyah, kapkara karanlığa gömüldü.
Alt kattan hemen üst katlara doğru ulaşan sinsi, pis bir koku tüm katları esir alma çabası içindeydi ki, bu tüm kat malikleri ya da kiracıları için riskti(13).
Bulunduğumuz kata göre alt katlardan bize ulaşan boğulurcasına öksürük sesleri geliyordu. Jeneratörün çalışması asansörlerin, ya da koridor lâmbalarının çalışması için mümkün değildi. Cereyan ulaşamıyordu ki, gerekliliğini yaşatsın.
Hem böyle bir durumda İlk Yardım Kurslarında “Asansörleri kullanmayın!” uyarısı yapılmamış mıydı ki? Bu nedenle bizim bloğun yangın merdivenlerinde aceleci, telaşlı, ikaz ve hayret edici ayak sesleri, sitemli(14), imalı(14), hiddetli ve sinirli sesler duyuluyordu.
Bizim kata ait yangın merdiveni kapısı da açılmıştı ve fakat genelde diğer kat maliklerine saygı duymakta eksikliği olan kat maliklerinin yaptığı bir yanlışlık nedeniyle yangın merdivenleri kolilerle, paket ve torbalarla dolu idi. “Buralara eşya konulmayacak!” yasağını dinleyen çok kişi olmamıştı.
Oysa her daire için en alt katta birer depo vardı. Kurallara uymamak ve tembellik kanımıza kadar işlemiş bir illetti(15). Üşenmek yine bu insanlar için motivasyon(16) olmalıydı. Gazete, eski kitap, depozitolu, ya da depozitosuz şişe biriktirmek hobinizse(17) balkonunuzun bir köşesini, ya da deponuzu kullanın, oraları meşgul edin be kardeşim!
Yok! Olmaz! Hanımefendinin nadide çiçeklerini muhafaza ettiği saksıları, gak-guk(18) diyeceği sebze-meyveleri ve Belagate Sandığı(19) olmalıydı balkonda. Dolaysıyla söylenenler için yer yoktu, evlerinin söz konusu yerlerinde.
Dediklerimi üçer-beşer biriktirip de ÇEVKO(20) Vakıf Kutusuna atmak ise zaman sarfıdır, zahmettir onlar için!
Oysa asansör kapısında, daire kapılarında, merdiven boşluklarında, cümle kapısında başlayan, kadın-erkek fark etmez devam eden lâk-lâklar boş zaman kaybı değildir, sadece bu blok için değil, diğer üç blok, yani tüm site için.
Bu arada belki zamanı ve mekânı olmasa da bir şeyi dile getirmek isterim. Sitenin ilk kuruluşunun sonunda çocukların yerleşmelerinin akabinde bir müddet bulunduğumuz blokta Blok Yöneticiliği yaptım.
Buna rağmen on beş katlı (artı bir zemin kat), altmış dört daireli bu blokta herkesi tanıyamadım. Mümkün değildi de zaten. Bu oranı % 80–90 diyeyim, daha fazla değil, en fazla elli bilemedin altmış kat maliki, ya da kiracı vardı tanıdığım, ya da tanıyabildiğim.
Birincisi; gereken bir şeyleri almak için dışarı nadiren(21) çıkardım.
İkincisi; benim bilgime göre; “Selâm, Tanrı kelâmı olmasına” rağmen herkes selâm vermekte çekinceliydi. Kimi camiden, kimi park eden arabalardan, kimi asansörlerden, kimi kapı önünde, ya da selâm verdiğimde mecburiyet hissedercesine selâmımı alanlar idiler bu insanlar ve bu tavır ve hareketler beni üzüyordu.
Neden mi? Eğer biz, birbirimizi sevemiyor, tanıyamıyor isek, kötü amaçlar için, meselâ garsoniyer(22) olarak kullanılan dairelere nasıl engel olacaktık ki?
Her neyse. Merdivenlere yığılmış bu fazlalıklar için inişler sekerek, zıplayarak, hatta abarttı(*) denilse bile bazen küfür ederek, ya da ilenerek(24) ancak mümkün oluyordu.
Bir şey diyeyim mi? Enteresan olan şu ki, kendi katlarından bir sonraki kata inen kat sakini, sanki kendisi yapmamış gibisine bir sonraki kat sakininden şikâyetçi idi. “Etme-Bulma Dünyası” desek, ya da “Gülme komşuna…”
Bilindiği üzere; “Herkes kendi kapısının önünü süpürse, şehir tertemiz olmaz mıydı?” O zaman çöpçü kadrosu daraltılır, tabii yandaşlara başka himaye yolları araştırılıp bulunduktan sonra, Belediye de daha iyi hizmet vermez miydi ki meselâ?
Yok, ama dibinden pis, kirli suları akan poşetleri vaktinden önce kapı önlerine koymak marifettir, nasıl olsa maaşlı kat görevlisi (Bayram Efendi gibi) vardır, o gereğini yapar.
Bacak kadar çocuk, yerlere yaptığı yanlışlığı ikaz eden bir yaşlıya (ki bu; ben oluyorum) “Çöpçünün parasını sen mi veriyon?” diyecek kadar terbiye noksanı ise demek ki bizler, onların anne-babalarını iyi eğitememişiz demek oluyordu.
Bu vesile ile karı-koca yaş haddinden emekli oluncaya kadar eğitime tüm mevcudiyetimizle hizmet vermek için çabaladığımızı fısıldayıvereyim. Çektiğimiz çok zorluklara rağmen asla yılmadığımızı, ancak mesleğimizin son on-on bir senesi kadar aynı okulda öğretmenlik yaptığımızı söylemek isterim. Yetiştirdiğimiz öğrencilerimizin zaman-zaman bizleri arayıp sormaları en büyük mutluluğumuzdu. İçlerinde kimler yoktu ki? Neyse! Konumuz bu değil!
Bizi ve tüm blok sakinlerini telâşa düşüren sebep en alt kattaki depoların olduğu yerdeki, elektrik panosunun patlaması idi. Bunu, yangın merdivenlerinden inme telâşı içindeyken bilmem mümkün değildi.
Kat Görevlisi Doğalgaz Vanasını anında kapatmış, ön ve arka cümle kapılarını ve yangın merdiveninin çıkış kapılarını ardına kadar açmıştı. En alt kata ulaşanlardan çimenlere uzananlar bile olmuştu.
Ama telâştan, ama heyecandan, ama yoğun dumanın etkisiyle yaşadıkları baygınlıktan dolayı.
Daha öncesinde yaptığım işlem şuydu, tüm bu yaşadıklarımı anlatmamı sağlayan.
Bebeği battaniyesi ile birlikte alıp, iyice sarıp-sarmalayıp, hatta boğulmayacak şekilde yüzünü ıslak bir tülbentle kapladıktan ve paltomla da yüzünü kapattıktan sonra;
“Hatunum, acele et, ben anahtarları aldım, kapıyı çek, bize yetiş!” dedikten sonra yangın merdivenlerine yönelirken onun;
“Geliyorum!” sesini yarım-yamalak(25) duydum.
Merdivenlerden inişler azalmıştı, ya da bana öyle geliyordu. Yukarı kattan Saadettin Kardeşin karısı Hikmet kardeş oflaya-pofluya(26) iniyor olmasına rağmen bana yol verdi. Ne varsa eskilerde, eski toprakta(27) vardı.
Dediğim gibi eğitim önceliği olan bir konu idi, eğitilmek isteyenler için. Yoksa “Zerdüs palan vursan bile, eşek yine eşek kalıyordu.(28)”
Merdivenlerin neredeyse yarısına geldiğim halde, hatunumun varlığını arkamda hissedemiyordum. Hikmet kardeşe ve onun yanındaki simasını hatırladığım, ancak ismini bilmediğim genç kıza rica ettim;
“Bebeği ben dönünceye kadar sahiplenir misiniz?”
İndiğim hızla, yukarı çıkmaya gayret ettim, merdivenlerden inmeğe devam eden insanları engellememek için sağdan-sağdan ve son sürat diyebileceğim bir şekilde.
Biz yaşlıların, belirli bir yaştan sonra oluşmuş hiçbir sıkıntısını düşünemiyordum. Aklım, tüm ömrünü bana adamış, tüm ömrümü adamaya yemin ettiğim, ilk-son ve tek göz ağrımdaydı(29). O olmadan yaşamak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Kırk küsur yıl…
Dile kolay! Elbet bir gün bizim de sıramız gelecekti. Gerçi bu göçüş sırayla değildi, ama tüm dualarımda sağlık dilememin yanında, fısıldayarak da olsa Tanrıya rica(!) ediyordum; “Önce ben” diye!
Sıra haricine tüm yaşamım boyunca tahammülüm olmamıştı, hele ki bu yaşam biçiminde. Pardon! Burada ufak bir düzeltme yapmam gerek galiba. Kızım, ağabeyinden küçük olmasına rağmen, ağabeyinden önce evlenip uçup gitmişti yuvamızdan.
Eh! Gene de istisnalar kaideyi bozmazdı(30), bozmamalıydı da…
Katımıza geldiğimizde, karımı kapı önünde boylu boyunca uzanmış gördüm, zaten bir kısım sorunlarından bahsetmek istemezdi, hastaneye gitmemek, ya da bir doktora görünmemek konusunda.
Göğsünü kabartarak nefes almağa çalışıyordu. Onu kucağıma alıp kaldırdım, önce pencere önüne götürdüm, ne faydası olacaksa.
İçeride yoğun bir pis koku ve karanlık, dışarıda Belediyenin dağıttığı bedava kömürle ısınmaya çalışan garibanların yeryüzüne indirdikleri karbon türevleri(31) ve kükürt kokusu vardı.
Ağzını ıslak bir havlu ile kapatıp, elindeki bebeğe ait torbayı alıp önce kucaklamaya ve sonra da indirmeğe çalıştım karımı. Bayramın açtığı kapı ve pencereler dolaysıyla sis dağılmış gibiydi, ya da dağılır gibi olmuştu katlarda.
Kucaklamama, dermansızlığına engel koymasına rağmen, “I-ıh!” dercesine itiraz etmek gayretini yaşıyordu karım. Bacaklarından tutup omzuma aldım. En büyük sorunum; merdivenlerden cambazlık yaparak inmeğe çalışmamdı.
Buraya bir saplantı yaparak söylemem gerekli ki; bloğun elektrik tesisatı yapılıp yaşam normale dönünce yangın merdivenlerindeki malzemelere kimse sahip çıkmadı. Belki de ceza verilir çekincesiyle. Site Yönetimi bir-iki kamyon-kamyonetle hepsini toparlayıp ÇEVKO’ya gönderdi.
Bu; diğer blokların da kulaklarının çekilmesi anlamına geliyordu. Ertesi gün, Kat Malikleri, ya da kiracıları tarafından sahiplenmeyen, yangın merdivenlerindeki tüm sahipsiz malzemeler yeniden tutulan kamyon ve kamyonetlerle ÇEVKO’ya gönderildi.
Bu arada yangın sırasında nasıl akıl ettiğim hatırımda değil, ama damada ve kızıma cep telefonuyla haber vermiştim, güvenliğe de okuldan gelecek torunlarımı eve göndermemeleri rica ederek. O kadar akıllı olduğumu hiç düşünmemiştim, yıllarımı öğretmen olarak tüketmiş olmama rağmen.
Gücümün tükenmesine çeyrek, ya da ramak kala(32) merdivenlerde kızım ve damadımla karşılaştım. Damat annesini kucakladı, kızım koluma girdi, elimdeki poşeti de alarak.
Pardösümü yere sererek üstüne yatırdılar karımı. Annesi, bebeği poşettekilerle destekledi. Okuldan dönen çocuklar terliydiler her zamanki gibi.
Ya serviste arkadaşlarıyla boğuşmuşlar, ya da servisin içi çok sıcaktı ve üstleri-başları giyimli olduğu için tahammüllü değillerdi sıcağa. Anneanneleri onlar için de sırtlarına ve göğüslerine koymak için havlular hazırlamıştı, o telâş arasında bile unutmadan.
Birileri diğer bloklardan ve yakın eczaneden oksijen tüpleri getirmişlerdi. Rahatsızlığı olanların burunlarına beşer-onar dakika sırasıyla tutuyorlardı.
Çocuklarım ufak bir durum muhakemesi(33) yaptılar. Kendileri ve çocuklar için giyecek almaları gerekti. Bebeğin ihtiyaçları ve buzdolabında çalışamayacak olması dolaysıyla bozulacak yemekler vardı.
Damat her türlü riski göze alarak havası kısmen de olsa değişmiş merdivenlerden, anahtarlığındaki, cep telefonundaki ışıklardan yettiği kadar yararlanarak ve kısmen de olsa el yordamıyla dairelerimize ulaşmışlardı.
Hatunum derin-derin soluklanmaya başlamıştı;
“Ne olur ölme! Beni sensiz bırakma! Yalvarırım! Sensiz olamam!” dedim.
Gözlerini açtı, oksijen maskesini kenara çekip dudaklarını araladı karım;
“Saçmalama…” dedi.
Burada eksik bir bilgiyi tamamlamam gerek;
O geceyi ve takip eden birkaç geceyi karımın erkek kardeşinin, yani çocukların dayılarının evinde geçirdik. Her ne kadar yenge hanım biraz isteksiz gibi görünse de bize, mecburdu. O birkaç gün çocukları baba ve anneleri götürdüler okullarına.
Daha sonra düzen normal yaşama dönünce teşekkür etmemiz gerekenlere teşekkür ederek hemen geri döndük evlerimize.
Biz yaşamımıza tekrar yöneldik, kalan ömrümüzü de beraberce tüketmek için karımla.
Ve karımın “Saçmalama!” sözü bir vecize(34) gibi her gün çınladı kulağımda…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Panik; Birden bire gelen güçlü korku, ansızın içi kaplayan önlenemez dehşet duygusu.
(1) Tahiyyâta Oturmak; Namazların ikinci ve son rekâtlarından sonra tahiyyât duasını okuyacak kadar bir süre oturmak, anlamındadır. Namazda bu oturuşlara teşehhüt veya ka’de de denilmektedir.
(2) Mutat; Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.
(3) Harfiyen; Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.
(4) Sofu; Dinin buyruk ve yasaklarına sıkı sıkıya ve tümüyle uyan kimse.
(5) Cumhur; Arapça kökenli bu kelime, bir araya toplanma, topluluk oluşturma, kalabalık, heyet, takım anlamlarına gelmektedir. Genelde yurdumda Cumhuriyet Bayramında doğan çocuklara “Cumhur” adı verilmesi gelenektir.
(6) Sabit Fikirli; Ön yargılı. Saplantılı. Statik düşünceli.
Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
(7) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(8) İydiniz (İ’diniz) Sait Olsun; “Bayramınız saadetli (kutlu) olsun” anlamında Arapça deyiş.
(9) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
(10) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(11) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(12) Duçar Olmak; Bir şeye uğramak, çatmak, tutulmak veya bir şeyin gelip kişiyi bulması.
(13) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.
(14) Sitemli; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme hareketi.
İmalı; Dolaylı olarak, üstü kapalı bir biçimde demek istediğini anlatma, bildirme, ihsas etme, açıkça belirtmeme.
(15) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
(16) Motivasyon; Güdülenme. Güdüleme. Bir insanı belirli bir harekete geçirmek için uygulanan güç. Bireyin işinin yönünü, gücünü ve öncelik sırasını belirleyen iç ve dış kaynaklı güçlerin etkisi ile eyleme geçmesi. İş veya öğrenmeye geçme isteği.
(17) Hobi; Kişinin işi, meslek çalışması, asıl uğraşı dışında, dinlendirici bir iş olarak yaptığı, oyalayıcı şey.
(18) Gak; Yöresel olarak elma, armut, erik vb. kurusu. Guk eklentisi ile Gak-Guk şeklinde ikindi kahvaltısı, atıştırmalık, çerez, meyve, hatta doyunacak şeyler.
(19) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
(20) ÇEVKO (Çevre Koruma Vakfı), TÜÇEV (Türkiye Çevre Koruma Vakfı), ÇEVKUR (Çevre Koruma ve Araştırma Vakfı), ÇEVDER (Çevre Koruma Derneği) hepsi atıkların değerlendirmesi, çevrenin korunması ve güzelleştirilmesi için çalışan kurumlardır (Mutlaka başkaları da vardır, benim hatırladıklarım bunlar ve özellikle ÇEVKO ile emekliliğimden önce çok yakınlığım olmuştur).
(21) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
(22) Garsoniyer; Kimi evli erkeklerin, eş ve çocuklarıyla birlikte oturdukları kendi evlerinden ayrı olarak, evlilik dışı ilişkiler için tuttukları ev.
(23) Abartmak; Bir şeyi olduğundan büyük, ya da çok göstererek anlatmak, mübalağa etmek.
(24) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
(25) Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.
(26) Oflayıp Puflamak; Sıkıntısını, yorgunluğunu, “Of! Puf!” diyerek belli etmek.
(27) Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.
(28) Zer-düz palan ursan eşek yine eşektir. Ziya Paşa
(29) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk, ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek olup, bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır.
(30) İstisnalar Kaideyi Bozmaz; Kural dışı olan, az rastlanan şeyler genel kuralları yıkamaz.
(31) Karbon Türevleri; Karbon dünyanın en önemli maddelerinden biri. Anlatımına ansiklopedilerin bile yeterli olamayacağı. Öyküde bunun CO (Karbonmonoksit) ve CO2 (Karbondioksit) zararları vurgulanmak istenmiştir.
(32) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
(33) Durum Muhakemesi; Bir görevin yapılması, bir işin sonuçlanması için durumla ilgili en uygun seçeneğin araştırılması, kişi, kurum ya da müesseselerin tip ve seviyelerine uygun çalışmaları durumu.
(34) Vecize; Özdeyiş. Söyleyeni belli kısa anlamlı söz.