Bu kitapçılar, kitapevleri her gelişimde kalabalık mı olurdu böylesine, yoksa ben her seferinde kalabalıkların olduğu günlere mi rastlardım, kitap almak için?

            İnternette, ya da gazetede gördüğüm bir ilânın karşılığı olarak çıksam yola mutlaka bir terslik yaşardım, kendim için bir “Kitap Kurdu” diyemeyeceğim halde.

Terslikler, ya da aksilikler mi? Üf! Ki üf! Say, say, bitmez! Ya bindiğim otobüsün herhangi bir arızası olur, gecikir falan, ya da kitapevine ulaştığımda reyondaki kitap biter, ya da imza atan kitap sahibinin meselâ kolu yorulur, ya da lâvaboya gitmesi gerekirdi, tam sıra bana geldiğinde, ya da sıranın bana gelmesine çeyrek kala.

Daha sayamayacağım o kadar çok neden oluşurdu ki? Meselâ bir çizgili ilkokul defteri doldurabilirdim, bu nedenleri sıralayarak. Ama gereksiz, bilineceği üzere…

Bugün de benzeri “Üf!” deyip sayamadığım o günlerden biri olsa gerekti. Tek farkı reyonda tek kitabın kaldığını uzaklardan görmem, onu almaya teşebbüs ettiğim anda, bir genç kızın benden önce ve bana göre daha süratli davranıp kitaba el koymuş olmasıydı.

Üstelik de benim niyetimi anlamışçasına, hınzırca(1) gülerek, “sırıtarak” demek bana yakışmaz çünkü.

“Oh ya! Kitabı sizden önce sahiplendim ya!” der gibiydi.

Yahut da çok ilkelleştirmiş olacağım, ama ilkokul çocuklarının “Özencik(2)!” yaptıkları gibi, aldığı kitabın ismi okunacak şekilde elindeki diğer kitapların en üstüne koymuştu, diğer reyonları(3) dolaşırken.

O kitapevinde artık sap gibi dikilmeme, ya da başka kitaplar aramama gerek yoktu. Her ihtimale karşı diğer kitapçılarda şansımı sınamak gayretime devam etmek amacındaydım. İnkisarla(4) olsa gerek, başımı eğmiş olmalıydım, fark edilmiş olsam gerekti bana göre, oysa fark edilmemiştim…

Bir kitapçı…

Bir başka kitapçı, kitapevi daha dolaştım, ellerim boştu. Üstelik son kitapçıda bir kere daha rastlamıştım aynı kıza. Buraya herhangi bir sıfat yerleştirmek zoruma gidiyordu. O genç kız açıkgözdü, herhalde en doğru sıfat bu olsa gerekti.

Vitrinlere dalgınca bakarken zamanın nasıl heder olduğunun(5) farkında değildim. Karnımın zil çalması(!) geçen zamanı belirtmişti bana.

Ayaküstü bir şeyler atıştırmak için yolumun üzerine çıkan hamburgerciden içeri girdim. Bir şeylerle nefsimi körletmek(6), sonrasında da evime dönüp şanssızlığıma lânet okumak düşüncesindeydim, başka türlü bir şeylerle…

Elimdeki tepsiyle bilinçsizce bir kenarda bir tabureye oturmak isterken, ayağımın kayması nedeniyle bir yandaki taburede oturan birine kolum çarptı.

“Affedersiniz!” demek için dönmek üzereyken bistro masası(7) üzerindeki kitap çekti önce dikkatimi. Sonrasında da kendi ayranını kendi üzerine döktüğüm genç kız. Özür dilememe ramak kala(8);

“Beni mi takip ediyorsunuz siz, yoksa? Kitabı ben aldım, sizin yapmanız gereken en doğru hareket, şansınıza küsmek olmalı!”

“Bağışlayın efendim! Şansıma zaten küsmüştüm. Size kasıtlı çarpmam ise en son aklıma gelebilecek bir tesadüf. ‘Giyiminizi temizlettireyim’ desem biliyorum ki uzun iş, hem sırnaşarak(9) yakınlaşmak istediğimi, kitabınıza el koyabileceğimi düşünerek kabul etmezsiniz. Size yeni bir elbise almam da, bunu teklif etmem de imkânsız. Ama yeni bir ayran isterseniz, alayım!”

“Gerek yok! Mademki kitabın peşinde değilsiniz, beni mi takip ettiniz? Bilmelisiniz ki erkek arkadaşım var, üstelik siz tipim değilsiniz(10)!”

“Erkek arkadaşınız olmasa, şaşardım zaten!”

“Ne demek bu şimdi?”

“Sizin gibi güzellikten nasibi(11) olmayan birinin bile erkek arkadaşı olabiliyorsa Türkiye’mde güzel kız kalmamış demek oluyor!”

“Yani çirkinim, gerçekten mi?

“Yalan söylememi bekliyor gibisiniz!”

“Umut etmek isterdim!”

“Öyleyse gerçeği söyleyeyim güzel kız. Şimdi size çok güzelsiniz, hele gözleriniz muhteşem, saçlarınız başak sarısı, cezp edici(12) desem, kitabınız için art niyetimden şüphelenir, beni azarlar, belki de bağırır, çağırır, hakaret bile ederdiniz bana, yakıştıramasam da…

Oysa bakın ne kadar usul-usul dinliyorsunuz beni, bir bakıma sohbet ediyoruz bile sayılırız.”

“Diyorsunuz ve buna inanıyorsunuz. Bu güzel sözlerinizle beni ikna edip(13) kitabıma el koymayı mı düşünüyorsunuz acaba?”

“Aklımdan bile geçmiyor. Dedim ya, o kitap sizin. Ancak evde kör bir bıçağım var. Erkek arkadaşınızın adını ve adresini verirseniz, siz burada beklerken ben onu bir koşu öldürüp geleyim, siz de bana kalın, olur mu?”

Gülümsedi genç kız, belki de elinde olmadan.

“Deli olmanızdan şüphe ediyordum, ama artık eminim!”

“Bu delilikte hiç mi dâhiliniz, hiç mi suçunuz yok sanıyorsunuz?”

İkimizin de gönüllerimizde bir şeyler kıpırdamaya başlamıştı galiba, hisseder gibi olduğumuz, ama fark edip bilemediğimiz. Bugüne kadar dolmamakta direnen kalbim ilk defa yaşamaya başlamıştı sanki. Ya da kısaca ben yaşadığımı hissetmeğe başlamıştım.

“Kitaba el koyamamanın teessürü(14) ve açlık başınıza vurmuş herhalde, hamburgerinizi yiyin, aklınız başınıza gelsin, eğer vaktiniz müsaitse bir-iki kelimenize daha tahammül edebilirim. Benimse iştahım kaçtı!”

“Yapmayın, etmeyin efendim. Kötü bir şey demedim, aklımdan kötü bir şey de geçmedi. Sadece etkilendim, iki kelimeyi uç uca ekleyip sizi dinlemeyi uzatmak istedim. Hani şehir içi inşaatlara konulan bir levha vardır; tıpkı onun gibi; ‘Çevreme verdiğim rahatsızlık için özür dilerim!’ güzel hanımefendi...

Benden hazzetmediyseniz(15), iştahınız da kapandığına göre arkanızı dönüp gitmenizde bence hiçbir mahzur(16) yok, ancak arkanızdan özlemle bakacağımdan emin olun!”

Kitaplarını koltuğunun altına sıkıştırarak sırtını döndü genç kız ve dışarı çıktı.

Yapacağım bir şey yoktu. Güzelliğinden gerçekten etkilenmiştim. Taş atmıştım, kolum yorulmuştu, ama amacıma ulaşamamıştım, sevgi yönünden. Zorla güzellik olmazdı ya!

Hamburger ve ayran karşımda bana bakıyorlardı. Yiyeyim yoktu, içimden gelmiyordu yemek. Düşüncelerim gözlerimde bulutlaşmışken omzuma dokunan bir elin sahibine dönmek gerektiğini hissettim. Karşımdaki; o idi.

“Benden etkilendiğini, güzel olduğum yalanını tekrarlama lütfen! Evet, çirkinliğimle, iticiliğimle bugüne kadar hiç erkek arkadaşım olmadı. Bu benim senden kurtulmam için uydurduğum bir yalandı…

Ama içinden gelmese de güzel sözlerin, yalan olduğunu bilsem de hoşuma gitti, mutlu oldum ve bu kitabı vermek gereğini hissettim size. Buyurun ve Allahaısmarladık!”

“Dur bir dakika! Kitabı kabul ediyorum, ama beni sensiz bırakma. Kitabı bu gece okuyup bitiririm, sabaha kadar sürecek olsa da okuyuşum. Yarın bu saatte, burada görüşelim tekrar ne olur? Kitabınızı iade edeyim size. Hem biliyor musunuz, isminizi bile bilmiyorum, söylemediniz ki daha!”

“İki yabancının, bir kitap için karşı karşıya gelen iki insanın isimlerinin önemi var mı? Kitap sizde kalsın. Yarın bu saatte burada olamazsam bizim fakültenin kütüphanesine ‘3509(17) numaralı üyeye ait’ diye bırakabilirsiniz!”

“Gelseniz de hem döktüğüm ayranı ödesem, hem de kitabınızı aldığım gibi iade etsem, daha iyi olmaz mı, efendim?”

“Olabilir! Düşüneceğim, ama söz vermiyorum, yabancı adam!”

“Yabancı adam değil, bana ‘Özgür’ deyin lütfen!”

Karşımdaki kızın gözleri ışıldadı birden, ismim ona yabancı gelmemiş olmalıydı galiba. Düşündüm;

“Bu kadar ilgimi çekip, beni etkilediğine göre, dünyaya daha önce gelmişiz de, birbirimizin olmuşuz da, bu o hayatımızın tekrarı mıydı yoksa? Reenkarnasyon(18)? Yok canım! Allah o kadar güçsüz müydü ki, eski değişik canları, yeni oluşacak canlardan ikisine iliştirip de tekrar yeryüzüne göndersin idi? Ben yeni bir insandım, o da yeni bir genç kız.”

Ve üstelik o kendisine gönlümü akıtan, onsuzluğu düşündürmeyen ve tuhaftır ki ismini bile bilmediğim, “Arkadaşım var!” deyip de beni kendinden uzaklaştırmağa çalıştığı yalanını söylediği halde, sonrasında doğruyu söyleyen, gerçeğe dönen biri idi.

Ben sap gibi gelmiştim dünyaya, sap gibi gidecektim, o olmasa tutunacak dalım yoktu. “Nem alacaktı felek benim(19)?” derken, Tanrının benden almasını değil, uzaklaştırmasına bile tahammüllü olamayacağım bir “Nem” olmuştu.

Bu; gerçekti, biliyordum ve aklım, şuurum, beynim, allak-bullak olmuş(20), dilim-damağım-dudaklarım kurumuş, kulaklarım zonkluyordu. Burnumu çektiğime göre duygulanmış da olabilirdim, gözlerimden akanlar içinse bir isim bulamamış olmamdan dolayı isyanlarda gibiydim.

“Beni güzel havalar(21)” değil, bu ismini bilemediğim genç kız mahvetmişti.

Üçüncü görüşümde Mecnun’a çevirmişti beni, ıslah edilmesi(22) mümkün olmayan.

Eve geldim, kitabı açtım. “Bir solukta okudum!” denir, ama ben kitabı bekleyeni düşünerek bir solukta okumak zorunda kaldım!

Belki iyi bir romandı, uzun, çok uzun cümlelerle anlatılan bir aşk hikâyesi olarak. Belki de benim yaşantımdan farkı olmayan. Fark şuradaydı. Romanın kadın kahramanı garson bir genç kız, kahraman oğlan ise, genç garson kızın peşinden koşuşturan kalantor(23) olmasa da ensesi kalın bir işadamı.

Benim yaşantım da böyle değil miydi? Aramızdaki fark benim kahramanım Üniversite öğrencisi bir genç kız, bense devlet dairesinde çalışan mühendis memur. Eh! O kadar farklılık da olsundu gayrı.

Bir de romandaki isim belliydi, bizimkinde ise karşımdaki Sarı Çizmeli Mehmet Ağa olamayacağına göre ya Sarı Çizmeli Mehmet Ağanın kızı, ya da Sarı Çizmeli Hanım Ağa olmalıydı! Zaten tüm insanların yaşamları birer hikâye değil miydi ki?

Pek gereği olmasa da, unutmadan söyleyeyim romanda kızla oğlan birbirine kavuşuyorlardı. Peki, ya biz?

Ertesi gün pazardı günlerden. Saatlerce hamburgercide beklediğim, o saatler içinde elimdeki kitapla, bir ayran ve bir hamburgeri bitiremediğim bir başka gündü.

Kitap içindeki boş bir sayfaya adımı, adresimi, telefon numaralarımı yazmıştım, akıllı bir adam gibi! Bir kâğıda yazsam; düşer, atılabilir, kaybedilebilirdi.

Oysa yazdığım not, kitapla beraber yaşardı.

Acaba diye düşündüm, beni görmüş olmasına rağmen, en-boy-kilo-iş-güç-meslek gibi haneleri de mi doldursaydım ek sayfalara? Şimdi anlıyordum neden bazı benim durumumdaki gibi insanlara; “Aptal âşık(24)!” denildiğini, aslı; “Abdal Âşık(24)!” görünse de.

İnsanlar umutsuz yaşayamazlardı. Yaşamamalıydılar da hem. Ama umutlar için de bir ışık olması gerekmez miydi? Yeşil…

Hiç olmazsa, açığa, beyaza yakın olsa da bir yeşil. O genç kızın kitaptan vazgeçmiş olabileceğini düşünemezdim, yoksa yanılıyor muydum?

Özetini okumuş olabilirdi belki internetten. Ya da kendisi gibi kitap kurdu bir arkadaşından ödünç olarak alıp okumayı düşünüp, bana verdiği kitaptan vazgeçmiş olabilir miydi? Belki…

O halde bugün okul kapalıydı, yarın dairemden izin alıp, saatler sürse bile okulun kapısında onu bekleyerek geçirebilirdim tüm vaktimi. Tabidir ki sadece kitabı vermek için değil...

Bu düşüncemi gerçekleştirdim de nitekim. Ama şanssızlık insanın yakasına yapıştı mı, hemen terk etmiyordu yakasını insanın, üstelik bu şanssızlıktan o kişinin yanında, yakınında kim olursa olsun etkileniyordu, dost, arkadaş ya da yabancı, fark etmeyen.

Okulun kütüphanesine gittim. Danışmada oturan genç kızlara; “Bu kitap 3509 numaralı kayıtlı öğrencinizin!” dedim. Onlardan biri;

“Özgür’ün yeni aldığı kitabı olsa gerek!”

“Pardon! Anlayamadım, bir şey mi dediniz?”

“3509 kayıt numarası, sınıfta yan yana oturduğumuz arkadaşım Özgür’e ait. Onu söyledim, yoksa onun başına gelenlerden haberiniz yok mu sizin?”

Özgür’ün ismimi söylediğim andaki hayretinin aynı isimleri taşıyor olmamızdan, yani adaş olmamızdan dolayı kaynaklandığını şimdi anlıyordum.

“Yoo! Görüşecektik ve kitabını kendisine iade edecektim, gelmeyince işi çıktı herhalde diyerek getirdim, hayrola ne oldu ki?”

Onlar anlattı, ben dinledim ve öğrendim, öğrenmem gerekenleri.

Bilemezdim adını bilmediğim genç kızın kaldığı öğrenci yurdunda yangın çıkıp da, zehirlenme tehlikesi geçirip hastaneye kaldırıldığını, ciğerleri temizleninceye kadar hastane de kalmasının gerektiğini.

Üstelik doktorları psikolojik takipte bulunmasının gerektiğini de anlatmağa çalışmışlardı, az bir sıkıntı geçirip kendilerine gelen arkadaşlarına.

En yoğun sıkıntıyı o çekmişti, belki de bunda arkadaşlarını uyandırmak için sağa-sola koşuşturmasının, o ağır yangın söndürme tüpünü kullanmak istemesinin de etkisi olmuş, olabilirmiş. Anlatmasalardı, bilmem imkânsızdı onun bu şekilde yaşadıklarını…

“Hangi hastane, neresi, verin kitabını, ben götürüp kendisine vereyim isterim!”

Kitabı alır almaz hastaneye koştum. Beni engelleyecek hiçbir güç yok gibime geliyordu, ama hastane görevlilerinin onun hiçbir şeyi olan beni içeriye almayacakları aklımın ucundan bile geçmemişti.

Ziyaret ertesi gün öğle saatleri arasındaydı. Canım sıkıldı. İzin almış olmama rağmen iş yerime döndüm, ama merakım dolaysıyla çalışamıyor, ofluyor, pufluyordum, ama bunu iş arkadaşlarıma hissettirmekten de çekiniyordum.

Ertesi gün hastaneye gittiğimde, onun özel bir odada, kontrol altında tutulduğunu ve şimdilik hiç kimsenin ziyaretine ve görmesine izin verilmediğini öğrendim. O; yangının dumanında bunalmış ve geçici bir hafıza kaybına uğramıştı.

Sınıf arkadaşlarını bile tanıyamadığını söylemişti, onu kontrol altında tutan iri-yarı, enine-boyuna maşallahı olan hemşire. Göğüslemek, iteklemek mümkün değildi, ısrar şeklinde.

Sevgilisi olduğumu iddia etmekten öte bir ilintim(25) olmadığını söyleyince de o pehlivan yapılı hemşire istihza(26) ile dudaklarını kıvırarak odasına girip onu görmeme izin vermedi, doğal olarak!

Son ümidim elimdeki kitaptı. Yalvardım hemşireye: “Ya kitabı göster, ya da kapıdan kitabı göstermem için izin ver!” dedim.

Rıza gösterdi ve Özgür’ün başına gitti;

“Haydi, gayret et, uyan kızım. Bir genç sana bir kitap göstermek istiyor!” dedi.

Anlamsızca gözlerini açan Özgür’ün gözbebekleri büyürken, burnuna, koluna, ellerine takılmış şeyleri umursamazcasına kollarını uzatmış ve “Özgür!” diye bağırmıştı sanki.

Hemşire yıldırım hızıyla denilebilecek bir şekilde odadan çıkmış, koşmuş, sonrasında doktorlar diyebileceğim kimselerle tekrar gelmişti Özgür’ün odasına.

Monitörlere, göstergelere bakan doktor;

“Geçmiş olsun, gözün aydın kızım! Bu genç mi döndürdü seni yaşamına?”

Utandı Özgür, başını eğdi doktora karşı. Doktor bana döndü;

“Nesi oluyorsunuz?”

“Kitaplarından birini ödünç alan biri, yani hiçbir şeyi…”

Yattığı yerden bağırdı Özgür kollarını uzatarak;

“Hayır! O; benim her şeyim!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Kitap Kurdu; Aslı kitapları yiyerek zarar veren bir böcek olmakla birlikte, mecazi olarak “Çok kitap okuyan, toplayan ve kitaplarla uğraşan kimse” demektir.

(1) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(2) Özencik; Yöresel olarak genelde çocuklar arasında kullanılan bir deyim. Arkadaşlarında olmayan yiyecek, içecek, oyuncak, giyecek gibi şeyleri göstererek nispet yapmak, kıskandırmak.

(3) Reyon; Bir mağazanın yalnız bir tür eşya satılan kısımlarından her biri. Bir fabrikanın aynı işin yapıldığı bölümlerinden her biri.

(4) İnkisâr; Aslında inkisar şeklinde yazılmalıdır. Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı ilenme, ilençtir.

(5) Heba Olmak (Etmek) -Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.

(6) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(7) Bistro Masa; Küçük lokanta, küçük bar, kâfe, disko, fuar, ayaküstü, sandviç, hamburger yenen organizasyonlarda kullanılan yüksek masalar.

(8) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

(9) Sırnaşmak; Sırnaşığa yakın bir davranışta olmak. (Sırnaşık; Rahatsız ettiğine, can sıktığına aldırmadan, bir kimseden sürekli olarak ve yalvarırcasına istekte bulunan, bu isteğinde direnen. Rahatsız eden. Sıkıntı veren. Musallat olan.)

(10) Tipim Değilsin; Bir kısım özelliklerin olabilir, ama seni beğenmiyorum, “Git başımdan!” demenin özelliği!

(11) Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.

(12) Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.

(13) İkna Etmek; Bir kimseyi bir konuda inandırmak, bir şeyi yapmaya razı etmek. Kandırmak.

(14) Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.

(15) Haz Etmek, Hazzetmek; Hoşa giden duygulanma, hoşlanma, tat ve zevk alma. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.

(16) Mahzur; Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.

(17) 3509; Üniversitedeki numaram idi.

(18) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

(19) Bir okkacık balım mı var, / Bir dönümlük malım mı var, / Bin derdime bin dert ular, / Nem alacak felek benim… diye başlayan, sözleri Hasan Turan’a ait  “nem” sözü türküde olduğu gibi “neyim” anlamındadır.

(20) Allak Bullak Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek, altüst olmak. Yüz çizgilerinde kırışıklıklar olmak.

(21) Beni bu güzel havalar mahvetti…  diye başlayan “GÜZEL HAVALAR” isimli şiir, Orhan Veli KANIK’a aittir.

(22) Islah Edilmek; Bir şeyi daha iyi bir duruma getirilmesi, düzeltilip iyileştirilmesi. Yola getirilmek, uslandırılmak.

(23) Kalantor; Yaşlıca, gösterişe düşkün ve varlıklı erkek.

(24) Abdala Malûm Olmak; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için şaka yollu söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında kullanılan söz. Türkçemizde bu söz “Aptal” şeklinde söylenmektedir.

(25) İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.

(26) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.