Yaşlı adam…

Pek yaşlı da sayılmazdı, haydi diyelim, diyelim ki; 50 yaşına (belki) ancak ulaşmış Ali Mesutalioğlu için.

Ali, yalnızlığını kendi ve yazdıklarıyla, çizdikleriyle hatta hiçbir becerisi ve bilgisi olmamasına rağmen ve kimseye duyurmadan sesiyle teybine yüklediği besteleriyle yaşamaya çalışıyordu.

Yeni konular bulmak, yazacaklarına yön vermek, şekillendirmeğe çalışmak, kısmen de olsa hava almak için serseri gibi dolaşıyordu bir yerlerde, çok zaman, ama her gün olduğu gibi bugün de...

Aslında alışveriş etmek de aklından geçiyordu. Sonrasında şöyle akıllıca, dört başı mamur(1), mükellef(2) olmasa da, bütçesinin yettiği kadarıyla rakı-roka-balıkla(3), denize bakarak geç bulup çabuk kaybettiğini(4) anardı, hayallerini şekillendirip yaşayarak…

Ne kadar geçmişti aradan? Unutmak isteyince hatırlayamaz gibiydi.

Oysa bu yıl aldığı takvimin işaretlediği tek sayfası onun, yani Mehpâre’nin ölüm tarihiydi, hem de unutmaması gereken, aslında unutmayacağından kesinkes emin olduğu…

Evlenmemişlerdi, kafa dengi karısıyla, yani anlaşılan manada. Müşterek bir yaşam, iyi bir paylaşımdı yaşamları. Ne arasa ondaydı ve o ne ararsa kendisinde bulmasının amacındaydı.

Bütçesi yeterli olmadığı için yeterince bakamamıştı ona, hastalığında. Yazdıkları, çizdikleri ya beş para etmiyor, ya da ortama göre uygun görülmüyordu. Hani şöyle aşklı-meşkli(5) bir şeyler olsa, hatta magazinden de esinlense birkaç kuruşu olacaktı.

Ve söylenen ne idi? Ne idi o sosyal içerikli deyiş, kelime ve cümleler? Onlar birkaç kişi dışında kimseyi açmaz, ilgilendirmezdi.

İyi ki emekli maaşı vardı, iyi ki babadan-atadan kalan ev kendisinindi. Aksi takdirde kâbus(6) dolu yaşamından korkunç bir şekilde eksilen o son üç ayı tüketemezdi.

Gerçekten nasıl olmuştu? Karısına “Hastasın!” demişlerdi ve üç ayın sonunda varını-yoğunu tüketmesine, hatta evini ipotek ettirmesine(7) rağmen karısının derdine çare olamamış, yitirmişti onu.

Oysa öylesine alışmıştı ki varlığına, bir yılı bile tamamlayamayan zaman içinde. Yok, yok… Bir yılı biraz geçmişti birliktelikleri. Evinin kadını gibiydi o.

Müsvedde yaparken, daktiloda temize çekerken, hiç ses etmez, sormaz, konuşmaz, çay-limonata-ıhlamur-kahve aklına ne gelirse sessizce getirir, masasına usulca koyar. Hatta kapıyı bile gıcırdatmadan açıp-kapamağa çalışırdı, terliklerini çok zaman kapı önünde çıkarırdı, ses edip de dikkatimi dağıtmaması, kaçırmaması için.

Tek kusuru fotoğraf konusunda aşırı bir nefretinin olmasıydı. Hiç fotoğraf çektirmemişti, ne yalnız başına, ne de “Kocam” dediği adamla. Yalnız bir kere mecburiyetten çektirmişti, Nikâh Cüzdanı için ve kalanların bir tanesini bile ayırmadan yırtmak yerine yakmıştı.

Ama Ali, yeteneğinin bir kısmı ile karakalem resimlerini yapmıştı onun, yalnız ve boş vakitlerinde, dosya kâğıtlarına, hayalinden ve onun bu resimlerinden haberi olmamıştı ölünceye kadar.

Ta ki o ölmüş, o da resimlerin hepsini çerçeveletip onun yattığı, şimdi kendisinin olan somyanın karşısındaki duvara asmıştı.

Ölüm sadece bedenlerin ayrılmasıydı. Karısının ruhu hep kendinde kalacaktı, inancı öyleydi. Çünkü “Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşacaklardı!(8)” Adı gibi emindi bundan.

Onunla, yani fiziksel olarak karısı olmasa da karısı olan, hatta çocuğunun babasıymış gibi göründüğü Mehpâre ile tanışmasına gelince…

Elindeki not defterine, akşamın ilerleyen bir vaktinde, bir banka reklamının olduğu kanepede aklından geçenleri gizli-saklı, sokak lâmbalarının yansımalarından faydalanarak karalamağa çalışırken yanının biraz uzaklarına gelen genç kadın, yani Mehpâre, öncesinde dikkatini çekmemişti Ali’nin.

Ne zamanki genç kadın cebinden çıkardığı şeyleri, bulduğu bir taş parçasının altına koyup paltosunu çıkartıp kendisini; “Hop! Ne oluyor?” demesine fırsat bırakmadan denize atmıştı, o zaman bir şeyler yapması gerektiğinin kanaatiyle notlarını kanepe üstüne bırakıp paltosunu ve pabuçlarını çıkartıp hemen peşi sıra atlamıştı denize, seyredenlerin şaşkın bakışlarına aldırmadan.

Yaşadığı iklim nedeniyle yüzmeyi iyi bilirdi, her ne kadar yazıp çizdikleri beş para etmiyorduysa da.

Kendini derinlere indirme çabasındaki genç kadına ulaşması zor olmamıştı. Ancak genç kadın yukarı yerine aşağı inme çabası içinde “Bırak!” dercesine yalvarıyordu sanki.

Gücü tükenir gibiydi, her ikisinin de üstündeki elbiseler gitgide ağırlaşmakta olduğundan zamana karşı da yarışmak gayretinde idi Ali.

Genç kadının didinmelerini(9), didişmelerinin(9) belirli bir süresi sonunda ağzından hava kabarcıkları çıkmaz olmuştu. Ali, tüm gücünü kullanarak onu yukarıya çekti, temiz ve serin hava ile buluşur buluşmaz da derin bir nefes aldı.

O zaman ismini bilmediği genç kadında yaşam emaresi(10) görünmez gibiydi. Yazdıkları, çizdikleri için bilmesi gereken bir kısım eğitimleri almıştı Ali.

Bunlardan biri de İlk Yardım konusuydu, diğerlerinden şu anda bahsetmek gereksiz.

Dua ederek derin bir nefes aldı, genç kadının burnunu kapatarak ciğerlerine üfledi, sonrasında bir-iki defa basınç uyguladı göğsüne. Bir miktar su kustu genç kadın. Bu işleme bıkmadan-usanmadan 8–10 kere, belki de farkında olmadan 20–30 kere devam etti.

Genç kadın nefes almağa başladı, gözlerini açtı ve fısıldarcasına oynattı dudaklarını;

“Ölümün soğuk yüzünü gördüm!”

Çevreye toplananlar, alkışladılar onları, ne anlama geliyorduysa ve taşın altındaki kâğıdı önemsemeden, Nüfus Kâğıdını alıp yaşlı adama uzattılar.

Ali, Nüfus Kâğıdını genç kadının paltosunun cebine koyduktan sonra, paltoyu onun ıslak vücuduna siper etti, daha fazla üşümesin diye. Sonrasında kendi paltosunu da cebine notlarını yerleştirdikten sonra sırtına geçirip, gelen taksiye işaret etti.

Titizdi Ali;

“Gazete, ya da muşamba gibi bir şeylerin var mı delikanlı? Ver hemen ve bizi adresime yetiştir, lütfen!” dedi.

Eve geldiğinde çok şey bilip de hiçbir şey bilmediğini(11) ancak anlamıştı. Üst kattaki Sevinç-Erdoğan(12) çiftine ulaştı hemen genç kadınla.

“Denize düştük beraber, Allah’a şükür kurtulduk ikimiz de. Yardımcı olur musunuz?”

“Peki, ama bu kim?” Soran Sevinç’ti.

“Genç, ama karım, yeni evlendik, sevinçten de kendi kendimize dans ederken denize düştük. Bavulu da, çantası da deniz dibinde şu anda!”

Yalandan kim ölmüştü ki? Oysa Ali, o an ismini bile bilmiyordu Mehpâre’nin.

Onu Sevinç’lerin evinde bırakıp kendisi aşağı kata kendi evine indi, soyunup dökünmek, ılık bir suyla duş almak ve kuru elbiselerle kendisini yenilemek için.

Peki, o genç kadın? Sevinç iğreti bir çözüm bulabilirdi, ama ya sonrası? Sonra neden intihar etmeğe kalkışmıştı ki?

Ve “Yalandan kim ölmüş ki?” demesine rağmen genç kadının bundan sonraki yaşamı, ailesi, geçmişi ve en önemlisi geleceği ne olacaktı ki?

Beyninde bir sürü soru şekilleniyordu, cevaplayamadığı, cevaplaması mümkün olmayan.

Üstünü-başını yenilediğinde Erdoğan gelmişti kapıya;

“Sevinç çay demledi, siz de gelin!” dedi, emretmiş miydi, yoksa kendine öyle mi gelmişti? Önemsizdi, Ali uysalca takip etti Erdoğan’ı.

Yukarı çıktığında ve bir ara yalnız genç kadınla yalnız kaldıklarında, genç kadın muhtemelen gerekeceği düşüncesiyle fısıldarcasına,

“Adım Mehpâre!” dedi.

Yaşlı adam da;

“Benimki de Ali. Ali Mesutalioğlu. Karı-kocaymışız gibi davran lütfen. Başka yalan gelmedi aklıma, evime inince ne dersen de, ne konuşalım istersen konuşalım, ne istersen, nasıl istersen öyle davranayım!” dedi.

Sevinç çay bardaklarıyla odaya girince susmak zorunda kaldılar, buna rağmen Mehpâre başını eğdi, Ali’ye doğru, “Peki!” anlamında.

Sevinç evindekilerle ve elindekilerle Mehpâre’yi giyindirmişti. Soran gözlerle;

“Hiç renk vermediniz Ali Ağabey! Nasıl oldu bu iş, üstelik gördüğümüz ve söylediğiniz kadarıyla yaş farkına rağmen?”

“Gönül bu! ‘Yıldırım aşk’ desek!” derken Ali Mehpâre’nin koluna girer gibi yaptı. Çekinmedi genç kadın, hatta yardım etmek istercesine kolunu bedeninden hafifçe araladı.

“Mehpâre biraz dinlensin. Ben pek anlamam ve bavulu da yok olduğuna göre onun isteklerine göre eksiklerini tamamlamakta yardımcı olursun, değil mi Sevinç Kardeşim?”

Aslında Mehpâre’yi tanımamasına, onun da kendisini tanımamasına rağmen Mehpâre’yi çok zeki olan Sevinç’le baş başa bırakması handikaptı(12). Ama başka ne yapabileceğinin bilincinde de değildi o an Ali.

“Tabii. Neden olmasın? Dinlendikten sonra ne zaman isterse kapıyı çalsın, çıkarız beraber. Para-pul da önemli değil, hallederiz sonrasında!” derken hınzırca(13) bir gülüşü vardı sanki.

“Ben bir şeyleri, istersem araştırır, bulur, buluştururum ve gereği ne ise onu da yüzünüze karşı söylerim!” der gibiydi.

Ne yapardı ki? Yaşamında bu konuda hiçbir bilgisi olmadığından “Denize düşenin yılana sarılması(14) mukadderdi.

Ali ve Mehpâre beraberce indiler Ali’nin evine. Mehpâre;

“Ölmek o kadar kolay değilmiş! Canımı size borçluyum!” derken Ali’nin elini öpme çabası içindeydi, kapıyı kapatır kapatmaz.

“Unutma! Yıldırım aşk ve karı-kocayız. Kızım sayılırsın, elimi bile sürmem sana…

Ve yaşamınla ilgili ne karar vermek istersen kabulüm. Yeter ki sen üzülme ve seni intihara sürükleyen sebep her ne ise, unutmağa çalış, gayretli ol ve sonunda unut gitsin...

Bir de şunu söylemek isterim. Sevinç Ablan çok zekidir. Ağzından girer, burnundan çıkar, hani deyim yerindeyse ve ne öğrenmek ve bilmek isterse bilir ve öğrenir!”

“İlk söylediğini unutmam mümkün değil Ağabey!”

“Ne olur, ne olmaz sen bana her zaman Ali demeğe gayret et!”

“Peki Ağabey, yani Ali! Ben genç bir kız değilim artık, bir kadınım ve bunu bana yapan en yakınlarımızdan biri. Sen benim yerimde olsan, kirlenmiş biri olarak ne yapardın?”

“Okuduklarıma, yaşadıklarıma, yazdıklarıma göre ve kısaca; ‘Veren de, alan da O’dur, yani kısaca Tanrı.’ Tanrıya yardım ya da isyan etmek ister gibi, Tanrının işine karışmak bana ters gelir. Üstelik bildiğin gibi; ‘Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var!’ ve denildiği kadarıyla da; ‘Dünyada ölümden başkası yalan!(15) ’ Mutlaka bildiğini düşünüyorum.”

“Peki, ne yapmalıyım?”

“Sen eğer öldüğünün bilinmesini istiyorsan, istediğin zamana kadar, sorgusuz-sualsiz burada yaşa ve istediğin zaman da istediğini yap!”

“Evde özellikle büyüklerime iletmesi için kardeşim Mebrure’ye bıraktığım notta; ‘Ölümümden sorumlu olanı Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın!’ diye yazmıştım. Sanırım annem dışındakiler yok oluşumu umursamazlar, çünkü evimiz o kadar kalabalıktır ki! Ben de göründüğüm şekilde olmalıyım!”

“Peki, nasıl istersen! Yalnız unutma, çevreye karşı değilse bile Erdoğan Ağabeyine ve Sevinç Ablana göre daima karım gibisin ve benim için yaşamım boyunca ve beraberliğimizden sıkıldığın ana kadar başımın üstünde yerin var. Ancak sormama izin ver, bunu sana yapan kim?”

“Sonunda kahırlanmayacaksan(16), ilenmeyeceksen(16), herhangi bir şekilde, herhangi bir davranışta bulunmayacaksan söylerim!”

“Madem söz vermemi istiyorsun, söz! Sadece ‘Allah’ından bulsun!’ diye dua edeceğim!”

“Ona benim geldiğim şehirde ‘Çamlıdereli Rüknettin’ derler, ama önemli değil!..”

Yaşam; normal-sıradan-bilindiği gibi devam etmeğe başlamıştı. Ancak değişiklikler vardı Mehpâre’de. Gün geçtikçe ağırlaşıyor, bedenindeki değişiklikler belli oluyordu. Alışmağa çalıştıkları, kısmen de olsa alıştıkları yaşamlarında belki de hiç ummadıkları bir gelişmeydi bu.

Tecavüzün meyvesi göz kırpmağa başlamıştı sanki.

Doktora göründüler. Doktor;

“Gözünüz aydın, bir oğlunuz olacak!” dedi.

Zaman ne kadar çabuk ilerlemişti onlar farkında olmadan.

“Hakkım yok bunu istemeğe, ama oğlum isimsiz kalmasın, babası ol Ali!” dedi Mehpâre.

Yaşanacak, yaşanabilecek tüm olasılıklara boş vererek, ya da önemsemeyerek Ali;

“Peki!” dedi.

Sonrasında Nikâh Dairesinde, iki bilinmeyen, tanımadıkları şahit huzurunda karşılıklı olarak “Evet!” dediler.

Tek sakınca Sevinç-Erdoğan çiftinin nikâh tarihlerini öğrenmeleri durumunda onlara vermeleri gereken cevaptı ki, umursamıyorlardı.

Mehpâre çocuğunun bir babası olacağından, Ali de ahir ömründe(17) bir torununun olması gerekirken bir çocuğunun olması düşüncesinden dolayı mutlu idi.

O güne kadar tek-tük Ali ya da Sevinç ablası ile dışarıya çıkan Mehpâre hiç çıkmaz olmuştu evinden dışarıya. Bunda kendini tanıyabilecek olanlarla karşılaşmak endişesi olabilir miydi? Belki, ama o kendinde gereken tüm fiziksel değişiklikleri yapma gayretinde olmuştu.

Örneğin saçlarını uzatmış ve siyaha boyatmıştı. Sevinç ablası “Gözlerin yeşil olsaydı…” diye bir söz söylemiş, o da zaten miyop olan gözleri için kocasına(!) rica etmiş ve yeşil lens taktırmıştı gözlerine.

Oysa Mehpâre bilmiyordu ki, ailesi yazdığı İntihar Mektubunu dikkate almıştı ve bir an önce nüfustan kaydının düşmesi için “Gaybubet(18)  İlânı” verip gerekli işlemlere başlamışlardı.

Demek ki Mehpâre’nin yaşaması, ya da ölmüş olması umurlarında değildi. Belki “Başlık Parası” denilen gelenek hâlâ devam ediyor olsaydı, yaşaması için, ölmesine göre bir gerekçeleri, düşünceleri olabilirdi…

Doğurdu çocuğunu Mehpâre. Eli-yüzü düzgün, tıpkı babası(!) gibiydi. Konu-komşu herkes öyle yakıştırmak zorunluluğunda gibiydi, merak dolu bakışlarını inkâr etmeksizin onlara doğru yöneltirken.

Oysa ikisi arasında değil benzerlik, siması bile yanından geçilecek gibi değildi bebeğin.

Hani iki el, iki ayak, beden, yüz, kafa denilecek olsa normal bir insanın naturası(19) olarak, maşallah babasına benziyordu! Çünkü tüm bu sayılanlar babasında da vardı, doğal olarak, tüm insanların bu uzuvlarıyla birbirine benzedikleri gibi.

Çözüm ya da çare mi yoktu? “Babası karısını o kadar çok seviyordu ki, bebek de annesine çekmişti zahir(20)!”

Komşu Anne-Komşu Baba dedikleri Sevinç ve Erdoğan çifti ayrı-ayrı birer altın takmışlardı gelen bebeğe, onlar da jest(21) olsun diye bebeğe “Erdoğan Sevinç” ismini takmışlardı, ayırım yapmadan.

Hem bu isim, gerçeğin de ifadesi gibiydi, çünkü bebek beklenene göre biraz erken doğmuş ve hepsi için sevinç olmuştu! Yani isim gerçeğine uygun yakışmıştı bebeğe…

Zaman ısrar edilmeden tükenmeğe devam ediyordu. Bebek büyüme, annesi doğumdan beri bitip tükenmeyen ağrı-sızılarını yitirme gayreti içindeydiler. Ancak olmuyordu. Tükenen iki ay içinde, Sağlık Ocağından verilen ilâçlar gayret vermemişti Mehpâre’ye.

Bilâkis yüzüne bakıldıkça daha da kötüleşiyordu. Sütü kesilmiş, dermanı azalmıştı.

Hastaneye yöneldiler. Bir zaman sonra kötü haber sadece Ali’ye verilmiş, sonrasında; “Ahlar-vahlar!” ile yolculuğu başlamıştı Mehpâre’nin. Başlangıçta özlediği ahretine(22), gözleri açık olarak kavuşmuştu genç kadın.

Ali’nin Mehpâre ile yaşamı, birlikteliğinin öyküsü ya da, böylesine bitmişti ama Sevinç-Erdoğan’la öyküsü yeni bir boyut kazanmıştı. Ali bakamıyordu çocuğuna. Bakması da mümkün değildi.

Bir defa bakım işinden hiç mi hiç anlamıyordu. Üstelik emekli maaşı dışında da kazanmak için çalışması, çok çalışması gerekiyordu, bir kadın tutup da bebeğe baktırması için. 

Bir bebek için özlem doluydu, Erdoğan-Sevinç ailesi, özellikle Sevinç.

“Biz bakalım, biz büyütelim, vesayeti(23) gene sizde olsun babası, istediğin her an gel, gör, sev, kucakla. Ama bebek müzmehel(24) olmasın!” dediler.

Kabul etmekten başka çaresi var mıydı Ali’nin? Üstelik düşünmek, düşüncelerini kayda alıp yazmak zorundaydı oğlu için! Oğlunun giderlerinin tümünün Erdoğan-Sevinç ailesi tarafından karşılanması hoş olmasa gerekti. Desteklemeliydi onları.

Oysa ilk teklifte düşüncesi ters tepmişti. Üstelik de ne tepme? Erdoğan’ın teklifi şöyleydi başlangıçta;

“Karının hastalığına para yetiştirmek için evini ipotek yaptırdığını biliyoruz. İpoteği kaldıralım, sen bize borçlu ol, eline geçtikçe yavaş yavaş ödersin, faiz derdin de olmaz hem!”

“Güzel fikir, düşüneyim!” demesine bile gerek yoktu.

“Yarın hemen evin tapusunu üzerinize devredeyim. Vasiyetinize yazarsınız. Büyüyünce soy ismi benim soy ismim olsa da ev oğlunuzun olur!”

Gözleri aydınlanmıştı Sevinç’in:

“Yani ömür boyu biz mi bakacağız hem Erdoğan Sevinç hem de kendi kendine bazen Orhan Veli(25) dediğin bebeğe?”

Ali, özellikle ve özenle “Oğlunuzun” demişti. Kafasını salladı;

“Bu yaştan sonra benden ne köy olur, ne kasaba. Üstelik yalnız bir insanım, bebeğe bakacağım da, bakamayacağım da belli. Hem bu konuda istekli olduğunuzu da inkâr mı edeceksiniz? Orhan Veli’yi özledikçe komşu bir amca olarak gelip görmeme de izin verdiğinize göre en uygun davranış bu olsa gerek…

Yalnız büyüyünce yahut da büyümesine çeyrek kala yani yakın baba soyadından, anne-baba isminin farklılığından dolayı bir şeyleri düşünmemesi için, oturduğum, zaten tapusu sizde olacak bu evi terk ederim.

Siz nasıl bilirseniz, nasıl uygun görürseniz öyle açıklarsınız gerçekleri ya da gerçek olarak kurgulayabileceğiniz tüm düşüncelerinizi delikanlıya…”

“Babası zaten ben değilim, sadece adımı ve adını verdim, benimle onun hiçbir kan bağımız yok!” diyemezdi. Yahut da benzeri gerçekleri söylemesine de hiç gerek yoktu.

Bilinmeyenleri sadece kendisi ve rahmetli karısı(!) biliyordu, o halde herhangi bir nedenle ağzını açmasına, yaşanacak bir hayatı zehirlemesine de, kirletmesine de gerek yoktu.

Karşılıklı olarak başlar eğildi. Ali, şimbil-şimbil(26) etrafını kolaçan eden bebeği öptü, bebeğin açıkta kalan eli yanağını okşadı sanki.

Mutlu olduğunu hissetti.

Artık para kazanma isteği yoktu Ali’nin. Amatörce devam edebilirdi çalışmalarına.

Ama şöyle daktilosunun tıkırtılarından bunaldığı, müsvedde yaparken elinin-kolunun yorulduğu anlarda bir kahve, bir çay getiren olsaydı sessizce nasıl makbule geçerdi(27)?

Gerçekten alışmış olduğunu, yokluğunu hissetti Mehpâre’nin.

Ezan okunmuştu, öğle mi, ikindi mi, farkında değildi. Saatler ilgilendirmez olmuştu kendini, tamamen. Günü aydınlıkla başlıyor, karanlıkla bitiyor, hiçbir şeyi umursamıyordu. Karnı acıkırsa şöyle-böyle nefsini körletiyor(28), kafası boş, ya da düşündüklerini toparlayamıyorsa bira, ya da ucuz şaraplarla zihnini açmaya çalışıyordu.

Farkına vardı ki uzunca bir süre çıkmamıştı evinden. Bakkal ayağına getiriyordu istediklerini, ödemesi gerekenlere kapıcı yardımcı oluyordu. Sadece on beşte bir gelen temizlikçi kadın geldiğinde, eğer Erdoğan da evdeyse bebeği sevmek için onlara çıkıyordu.

Gelen temizlikçi kadın yalap-şalap(29) elinden geldiğince, gönlünün istediğince köşe-bucağa bakmadan işini yapıyordu, yapmasına.

Ve alması gerekeni de masa üstünden aldıktan sonra not bırakmayı da unutmuyordu: “Güle güle kirlet!” diye…

Eğer o gün herhangi bir sebeple Erdoğan evde değilse, yan kahvede bir-iki bardak çay içiyor, getirmişse kitap, getirmemişse üç-beş günlük kahve kültürüne uygun magazin gazetelerine göz atıyordu, temizlikçi kadının evden uzaklaşmasını gözleyerek.

Temizlikçi kadın işini bitirmiş, evine dönüyordu.

Yeniden okunmaya başlayan ezanın okunmasının bitmesini bekleyerek eve gitti, üstünü başını değiştirmeden önce ufak bir duş aldı. Kendine ziyafet çekmeyi, belki de yeni öykü konuları bulmayı düşünüyordu, belki de başladığı romanına yeni eklentiler bulmak için otobüse binmek yerine yürüyerek caddeleri, sokakları arşınlamağa(30) başladı.

Kaba anlamda ayaklarını kendi başlarına bırakmıştı. Ayakları hükmediyordu bedenine, belki beynine de. Çünkü düşünüyor, ama kaldırım taşlarında, asfaltın ziftlerinde herhangi bir ilham(31) kaynaklanmıyordu zihninde, beynini olağandan aşırı bir güçle zorlamasına rağmen.

Hükmedemediği ayakları adını bilmediği malûm sokaklardan birine, malûm evlerin bulunduğu kapıya götürmüştü. Öncelikle kapıdaki memurun istifham yani soru dolu bakışlarına(32) aldırış etmeme gereğini yaşamıştı.

Eee! Normal bir yaşamda kendisi gibilerin oralarda olması ayıplanır, insanlar ağızları yerine, başka yerleri ile gülerlerdi ve Güvenlik Görevlisi de bu hakkını kullanmıştı sanki.

“Amacım başka!” dese de, kim ne derse desin kimselere anlatamazdı düşüncesinin, ya da amacının bir öykü konusu bulmak olduğunu?

Genç adamlar, gencin biraz ilerisindeki orta yaşlı adamlar, ancak hiçbiri kendi yaşlarında olmayanlar, oradan-oraya koşuşturuyorlar, bazı yerlerde üst üste yığılıyorlardı, anadan üryan(33) olanları görmek, belki de daha iyi izleyebilmek için.

Kendini ayıplayanları, ya da ayıplamağa çalışanları, hatta merak edenleri umursamazcasına pis kaldırımları adımlayıp en son evin kapısından içeri girdi.

Onu gören kadınlar yerlerinden kıpırdamadan, sadece üst üste attıkları bacaklarının yerlerini değiştirerek;

“Hayrola beybaba, kuş ve kalp ilâçlarını alarak, vasiyetini yazarak mı geldin?” diye sordular alayla.

Umursamadı. Dileği; bir öykü konusu yakalamaktı. Oldu, oldu, olmadı, arkasına bakmadan çeker giderdi, alaylara, istihzalara(34) boş vererek.

Kenarlarda, ortadaki kalabalıktan uzak, onların konuşmalarına katılmayan, hatta onlara göre giyimli, düşünceli bir şekilde kitap okumaya çalışan bir kız çekti dikkatini;

“Ben hatırından geçer miyim acaba, güzel kız?” dedi, ne demesi gerektiğini bilmeden.

Kasadaki kadın;

“Para peşin!” dedi.

Parayı aldıktan sonra eline bir fiş tutuşturdu; “11 Numara!” diyerek.

Genç kızın gözleri büyümüş, hatta yaşlanmış gibiydi. O güne değin ona kimse böyle dememiş, öyle çağırmamıştı.

“Siz çıkın, ben de siz soyunduktan sonra geliyorum.” dedi.

“Beraber çıksak güzel kız, hem adını da bağışlasan!”

Etkilenmiş olmalıydı genç kız, kısaca;

“Mahpeyker!” dedi.

Bunun onun gerçek ismi olmadığını bile bile;

“Memnun oldum Mahpeyker!” demeye çalıştı Ali.

Beraber yukarı katlara doğru arkalı-önlü çıkarlarken alaycı sözler kendisini takip ediyordu;

“Beybaba ilâçlarını almış, fantezileri(35), mizansenleri(36) de varmış, baksana! Yürü, anca gidersin! Sen de dikkatli ol Mahpeyker, adam debelenirken(9) kalbi durmasın!”

Niyetini bilmiyorlardı ki, varsın söylesinler idi.

Beraberce çıktılar Mahpeyker ile 11 numaralı odaya;

“Otur kızım, şöyle! Ununu eleyip, eleğini duvara asmış bir adamın ne beklentisi olur ki cinsellikten? Ben yazmağa çalışan, yazdıkları şimdilik beş para etmeyen biriyim. Adımlarım sürükledi beni, bilinçsizce buraya. Eğer dileğin olursa, sana istediğin bir yerde, istediğin bir şekilde akşam yemeği ısmarlayayım, eğer durumun uygunsa…

Şimdi cevap verme. Eylen biraz, öyle in aşağıya. Ben de senden sonra inerim. Eğer gelebilirsen 19.00 – 21.00 arasında iskelede bekleyeceğim seni. Karar veremezsen; yarın-öbür gün de beklerim seni...

Tanrı hakkı üçtür derler, ondan sonrasında iddiamdan vazgeçerim.”

“Hangi Tanrı Amca? Bizi buralarda unutan varlık mı?”

“İnsanların Tanrıya ihtiyaçları vardır kızım. Kendini kirlenmiş hissetsen de, ona inanmaktan vazgeçme! O; affedicidir de!”

“Beni rahatlattın amca! Seni dinlemek gayretinde olacağım, ama söz veremem, ‘Belki’ diyeyim.”

“Peki! Kuralları, yaşam şekillerini bilmiyorum. Ola ki ihtiyacın olabilir, şu parayı al! Üstüne de evimin telefon numarasını yazayım, her ihtimale karşı…

Ve vakit tamam, galiba, haydi yerine git ve okumaya devam et!”

“Peki amca!”

Her âlem değişik yaşam biçimleriyle yüklüdür. Kimin ne yaşadığı bilinmez dışarıdan bakan gözler için. Zaten insanlar gerçeği söylediklerini belli etseler de aslında yaşadıklarını gizlerler. Ya da yaşadıklarını nefret ettikleri bir hayal şeklinde belirtirler.

Akıllı biri, o nefreti karşısındakinin gözlerinde anında görür, tespit eder, anlar, bilir hatta yaşar ve fakat bilmemesi gerektiğini usulüne göre usulünce belli eder, karşısındakini incitmeksizin, hissettirmeksizin…

Ümit var değildi Ali, o kapıdan dışarı çıkarken. O anadan üryan kadınlar onu uğurlarken de sözlerini sakınmamışlardı;

“Geçmiş olsun beybaba! Gene bekleriz, şimdiden saatler olsun!” demişlerdi; “Sıhhatler olsun!” demeyi beceremeyip.

Ali söylediği zamanı okuyarak da olsa, boş geçirmek dileğindeydi iskelede. Mevsimin değiştiğinin farkında değil gibiydi. Yazın sonuna doğruydu, Mehpâre’yi kurtarmak için denize atladığı o günün birkaç gün ilerisi.

Belki de aynı ay, aynı gün idi, bir sonraki yılın tarihinde, diye düşündü, inanmadığına inandığı halde.

Bir yaş daha yaşlandığı gerçekti. Gerekse, ya da benzer bir olayı yaşasa gene denize atlayabilir miydi? Hiç düşünmez, gerçekleştirirdi düşüncesini, ama şimdi hafiften de olsa üşüyor gibiydi, kanı mı çekiliyordu ne?

Üstelik zaman da geçmek bilmiyordu sanki. Beklemekten yorulduğu anda, iskeledeki saate ilişti gözü. Elleri böğründe geri dönüşünü adımlamak gayretindeyken;

“Akşam simidiyeee!” diye sözünü uzatan simitçiden bir simit alarak nefsini körletme arzusu taşıdı.

Arkasından yaklaşmakta ve kendisini takip etme gayretinde olanın farkında değil gibiydi. Atkı ve başörtüsüyle yüzünü kapatmış kişi Mahpeyker’den başkası değildi. Her şeye rağmen çekinmişti, belki de ve merakını yenemeyerek Ali’yi takip etme çabasını yaşamış olabilirdi.

Ali, dolmuşların kalktığı kısma yönelince ona seslenme gayretini yaşadı Mahpeyker:

“Amca dur, yetişemiyorum!”

“Merhaba güzel kız! Beklememe değmiş, memnunum. Söyle nerede yemek ısmarlayayım sana? Hem ne kadar vaktin var, bana ayıracak?”

“Yemek ısmarlamana gerek yok amca. Marketler henüz kapanmamıştır, sanırım. Marketten bir şeyler alalım, evinizde mutlaka sahan, tabak vesaire olsa gerek. Uzun zaman öncesini hatırlarım herhalde bir şeyler, pişirmek, yapmak, etmek için. Vaktim de müsait, yarın öğlene kadar.”

“Hemen, acele ve çok şey istemiş olacağım, ama bakmakla yükümlü olduğun birileri yoksa bir hizmetçi gibi değil, gönül dostu bir amca olarak bana baksan…

Gitmesen…

Geri dönmesen…”

“Öylesine zor ki amca! Gönlüm sana bakmak istemez mi, bir kere görüşte de olsa? Gene de düşüneceğim, her türlü şartı ve şansı deneyeceğim.”

“Eğer o yaşamdan kurtulmak için maddi desteğe ihtiyacın varsa, ben bir insan olarak yanındayım. Bedeli ne olursa olsun, yeter ki kurtul!”

“Düşüneceğim amca. Şimdi alalım bir şeyler de, açlığımızı giderelim!”

“İçecek bir şeyler de ister misin?”

“Utanırım, bir büyüğümün yanında!”

“Peki, o halde ‘Teklif var, ısrar yok!’ derler, gazoz-mazoz gibi bir şeylerle destekleyelim alışverişimizi…

Ve bir kere daha yaşamını değiştirmen için ısrar ediyorum, yeter ki kurtul, bana bakmasan da, kendi hayatını, kendi düşündüğün şekilde ve dilediğin şekilde yaşamayı dilesen de…”

Kapısını usulca açtı Ali. Apartmanda herkes, herkesi bilirdi. Onun da bazen bir tinerciyi, bazen bir dilenciyi, bazen bir yaşlıyı, bazen bir genci, öykülerini kaleme almak için evine davet ettiğini, yedirip, içtirip, doyurduğunu, hatta banyo bile yaptırdığını, ihtiyaçları varsa bazen yeni de almış olsa onları giydirip, donattığını herkes bilir ve kimse ses çıkarmazdı onun bu davranışlarına…

Belki de bunun için Mehpâre ile çabuk evlenmesini makul(37) karşılamış olabilirlerdi komşuları. Bu; bebeğin babası olduğuna inançlarının nedeni de olabilirdi, kim bilir? Bu nedenle Mahpeyker’in de misafirliğini olgunlukla karşılayabilirlerdi, mesleği ne olmuş olursa olsun.

Mahpeyker’in eve girip de duvardaki resimleri görmesiyle bir hayret nidası yükseldi dudaklarından:

“Aaa! İntihar eden kız kardeşime ne kadar da benziyor?”

Ali ilk defa gittiği o kötü evde de, kendisini etkileyen şeyin Mehpâre ile Mahpeyker arasındaki benzerlik olduğunu hemen o anda fark etmiş gibiydi. Demek ki insanın şuur altına yerleşmiş(38) görüntüler, umulmadık bir anda tekrar şekilleniyordu, istemese, hissetmese, dilemese, hatta düşünmese bile. Ali;

“Nasıl yani?” demek zorunda hissetti kendisini.

“Rahmetli kız kardeşime Rüknettin denilen, ağabey demekten iğrendiğim kişi tecavüz etmiş. Kız kardeşim Mehpâre de iki satırlık pusula ile ‘Bu zülle(39) yaşayamam, hayatıma son vereceğim!’ deyip evden ayrılmış. Çok araştırdı büyüklerim, ama izini bulamadılar…

Sonrasında ise bir hastaneden ‘enfeksiyon(40)’ nedeniyle öldü’ haberi geldi. Bir hayırsever tüm giderlerini karşılayarak cenazesini ortada bırakmamış, Allah razı olsun, her kimse ondan…”

Mehpâre ve Mahpeyker…

İki kardeş…

Üstelik Rüknettin denilen insanlık dışı varlık! Yani, yani…

Tüm yaşadıklarını, tüm bildiklerini hemen söylememeliydi, ertelemeliydi. Hem bilmesi gereken başka şeyler de vardı, bilmek istercesine.

“Peki, Rüknettin denilen o pis varlığa hiçbir şey yapılmadı mı, kız kardeşinin onun yüzünden öldüğü anlaşıldığında?”

“Bu dünya, hatta daha da özelleştirerek söyleyeyim bu ülke öyle bir ülke ki, yapanın yaptıkları yanına kâr kalıyor…

Ve ne olursa iyilere oluyor. Kötüler her zaman kötülükleriyle ayakta…”

“Yoksa senin başına gelen de mi öyle bir şey?”

“Anlatmasam…”

“Anlat ki rahatla! Yoksa gene o mendebur(41) insan mı?”

“Evet! Bir gece arabasıyla önüme çıkıp koklattığı şeyle kendimden geçince direnemedim. Ama ben kız kardeşim gibi cesur olamadım. Şehre kaçtım utancımdan ve bu daha büyük bir yanlış ve utanç oldu benim için. Kucaktan-kucağa itildim, geri dönemedim ve gördüğün gibi evvelden başka isimlerle anılırken şimdi kibarca ‘Seks İşçisi(42) oldum.”

“Peki, nedir, ne yapar bu herkesin yaşamı ile oynayan cibilliyetsiz(41) insan?”

“Hiçbir şey! Zengin çocuğu ve yıldırdığı o kadar çok insan var ki? Bir kısmı kurtulmuş. Ablam ve benim gibiler ise şehri terk ettiler, meydanı o ve onun gibilere bırakarak!”

“Hangi şehir demiştin?”

“Yaşadığım şehrin adını söylemedim ki amca, nereden çıkardın?”

“Bak kızım, bir mikrop, mikropluğuyla tüm organları mahveder, elinden bir şeyler gelmez. Öykülerimin, yazdıklarımın, yazacaklarımın, yazmayı düşündüklerimin hepsinin canları cehenneme! Sana ısrarla söylediğim gibi Tanrının işine onun bir kulu olarak yardımcı olmak düşüncesindeyim. Bir mikrobu ortadan kaldırmakla cehennemde cayır-cayır yanacak olsam bile!”

“Nerede olduğunu bilmediğiniz bir mikrobu yok etmek yakışmaz size. Hem elinizi kirletmiş olursunuz, hem de mikroplar o kadar çok ki bu ülkede, yok etmeğe çalışmakla tükeneceğini sanmıyorum.”

“Bir öykü anlatmaya gayret edeyim: Karınca çıkınını yüklenmiş. ‘Nereye?’ demişler, ‘Hacca’ demiş, ‘Ömrün yetmez!’ demişler, ‘Olsun, bu uğurda ölürüm ya!’ demiş. Benim düşüncem de bu karınca gibi aynen.”

“Peki, o zaman ben ne olacağım?”

“Eğer düşüncen bu ise, gitmem, başında kalırım!”

“O zaman gitme! İtle-köpekle didişme amca! Ben yaşadığım hayattan kurtulmak için tüm şansımı deneyeceğim, hem kendim için, hem de sizin için, sizden para dilenmem gerekse de. Çünkü Nüfus Kâğıdımı geri almam gerek!”

“Söz! Yardım edeceğim sana.”

“Bu resimleri de anlatacak mısın?”

“Söz! Evlendiğim karımı ve çocuğumu da anlatacağım sana!”

Ne yapması gerektiğini bilememesinin ikilemi(43), üçlemi, hatta çoklemi(43) içindeydi Ali.

Söz vermesine rağmen gidip Çamlıdereli Rüknettin’in hesabını mı görse, Mahpeyker’i yaşadığı hayattan mı kurtarsa, kız kardeşinin kocası göründüğünü mü anlatsa, yeğeninin varlığından mı bahsetse, kendisini kız kardeşi gibi himayesine mi alsa?

Hangisine öncelik vereceğinin kararsızlığını yaşıyordu. Bir de şu ana kadar aklına getirmediği Sevinç-Erdoğan çifti vardı.

Ya iki kardeşin benzerliklerinden faydalanarak sırrını Mahpeyker’e kendisinden önce anlatırlarsa idi?

Bu; çözümü hızlandırır mıydı? Yaşamı kendi haline bıraksa daha mı iyi olurdu ki? En iyisi bazı şeyleri Mahpeyker’in tutum ve davranışına göre zamana yaymaktı.

Ne demişlerdi; “Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! (44)

“Benim biraz işim var! Sen düşüncene göre yapman gerekenlere teşebbüs et! Ne zaman bana ihtiyacın olursa, yardımcı olacağım kesinkes aklında olsun!”

Yedek anahtarlarından birini Mahpeyker’e verdi, diğeri Sevinç-Erdoğan çiftinde idi zaten. Bilemezdi evinde olacakları, gerçeklerin, öğrenmesi gerekenin tümünün Mahpeyker tarafından öğrenileceğini.

Ali’nin niyeti söz vermesine rağmen gidip Çamlıderelinin hesabını görmekti, adres kolaydı, rahmetli karısının Evlenme Cüzdanından nüfusa kayıtlı olduğu yeri zaten biliyordu. Ama bir şeyler engelledi sanki onu.

Bu engelleme acaba Çamlıderelinin canı yanan biri tarafından, tahammülünün sonuna gelmiş olarak yaşamdan el çektirilmiş olması olabilir miydi?

Öyle ya, normalde su testisi, suyolunda kırılmaz mıydı? O da bir gün gelecek akıbetine razı olacaktı. Cürümler(45) cezasız kalmazdı, kalmamalıydı da.

Eğer öldü, ya da öldürüldüyse sevinirdi. İnsan birinin ölümünden dolayı, hatta bunu hissettiğinden yahut da düşündüğünden dolayı mutlu olur muydu? Olurmuş demek ki! Çünkü düşünceleriyle kendini mutlu gibi hissediyordu.

Bunun nedeni o artık adını anmak istemediği kişinin iki kardeşin bedenlerini istekleri dışında, hoyratça, haksızca istilâ etmesinden dolayı idi.

Şimdi tüm düşüncesi Mahpeyker’e onun istediği bir şekilde yaşamı sunabilmekti.

Bindiği otobüsten yarı yolda indi, diğer bir otobüsle geri döndü, sanki bu düşünce onu rahatlatmış gibiydi.

Ali evden ayrıldığında evine Sevinç gelmiş, elindeki kurabiye tepsisiyle kapıyı çalmış ve kapıyı açan Mahpeyker’le karşılaşmış ve gerçekler anında şekillenmişti. Başlangıç cümlesi;

“Aaa! Mehpâre’nin kardeşi olmalısınız, eniştenizi, yeğeninizi ziyarete mi geldiniz yoksa?” cümlesi ve sonrası çorap söküğü gibi gelmiş, bildikleriyle hani satır-satır denilir ya tümüyle Mahpeyker’i bilgilendirmişti!

O da önce bebeği görüp sevmiş, okşamış, koklamış, sonra onun Nüfus Kâğıdını görmüş, bu evde yaşayan kız kardeşinin kokusunu hissetmek, yaşamak istercesine tüm odaları dolaşmıştı. Yarı açık kalmış bir çekmece dikkatini çekmemişti başlangıçta.

Sonrasında merakını yenememiş, çekmeceyi iyice açmış ve görmesi gerekeni görmüştü. Bu bir Evlenme Cüzdanıydı ve üstüne yapıştırılmış olan kız kardeşinin belki de hayattaki ilk ve son fotoğrafı olmalıydı.

Tüm riskleri göğüslemek istercesine yemeden-içmeden amcasını bekledi Mahpeyker.

Zaman geçip de kapı anahtarla açılmağa çalışılırken kapıyı açtı Mahpeyker ve;

“Hoş geldin Eniştebey! Ben Mehpare’nin ablası Mahpeyker!” dedi içtenlikle. Bu tek cümleyle Ali’ye tüm bilmesi gerekenleri öğrenip bildiğini anlatmak istemişti Mahpeyker…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Ölümün Soğuk Yüzü; Sevgi ve düşmanlığın sıcaklığını yitirdiği, yok olduğu durumun soğukluğu. Ölüme çeyrek kala diyeceğimiz (Sekerât Durumu) şeklin ölümün gelmekte olduğunun habercisi gibi soğukluğu.

Ölümün Soğuk Nefesi; Olası bir ölüm anında ölmekten çekinme duygusunun yaşandığı andaki his .

Ölümün Soğuk Eli; Olası bir ölüm anında, yaşanan ve gerçekleşen ölümün tarifi.

(**) Ali Mesutalioğlu; Böylesine bir öyküye yakışacak isim gibi değil ancak aklıma esti, Doğal olarak bu isimde Türkiyemde biri varsa asla alıntı, çalıntı değil, özür dilemem şart.

Mehpâre; Ay parçası, çok güzel.

Mahpeyker; Yüzü ay gibi parlak, güzel, nurlu (Bu isim aynı zamanda Kösem Sultan’a da verilen isim).

Mebrure; Hayırlı, beğenilmiş, makbul.

Rüknettin; Bir şeyin temeli.

Erdoğan ve Sevinç yaşamaktalar ve öyküde dillendirdiğim gibi, akraba evliliği nedeni ile olsa gerek, çocukları olmamıştır. Keza Mebrure (Teyze) yi yitirdik, ama Mehpâre yaşamaktadır.

(1) Dört Başı Mamur; Tam istenildiği gibi olan, eksiksiz, kusursuz.

(2) Mükellef; Bir şeyi yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş. Vergi vermekle yükümlü kişi ya da kuruluş.

(3) Rakı, Roka, Balık; Bu üçlü için yazılmış şiirlerden biri Burcu BİR’e, şarkı ise Hurşid YENİGÜN’e aittir.

(4) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(5) Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.

(6) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(7) İpotek; Bir borcun ödeneceğine güvence olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla, borçlunun ortaya koyduğu bir taşınmaz üzerinde alacaklı lehine tapu siciline işlenen kayıt.

(8) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.

(9) Didişmek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamak.  Geçimini sağlamak amacıyla güç şartlarda çalışmak, uğraşmak.

Didinmek; Hiç durmadan, kendini yıpratırcasına çalışmak, çalışıp çabalamak.

Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

(10) Emare; Belirti, ipucu, iz.

(11) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.  SOCRATES (Sokrat; Milâttan Önce 469-399 yılları arasında yaşamıştır.)

(12) Handikap; İngilizce engel anlamındaki “Handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

(13) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.

(14) Denize düşen yılana sarılır; Çaresiz kalındığı zamanlarda beş para etmez insanlardan yardım alınmak zorunda kalındığının ifadesi. Büyük bir tehlike içinde bulunan insanın çaresizliğinde kendisine yardım imkânı bulunmayan, hatta tehlikeli şeylerden bile yardım umar.

(15) Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(16) Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak. Beddua etmek.

(17) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(18) Gaybubet; Bulunmayış, yokluk.

Gayp (Gayb, Gaip, Gaib); Gözle görülmeyen, akıl ve duyular yoluyla bilinmeyen, ancak nakle dayalı bilgiler ve bu bilgilere sahip olunabilen gizli ve bilinemeyen varlık alanı (Kur’an Neml Suresi 65. Ayet; “De ki; göklerde ve yerde Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez!”)

(19) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

(20) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli, parlak. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.

(21) Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İç güdüsel ya da istençli hareket. 

(22) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrıya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

(23) Vesayet; Vasilik. Vasi olma durumu. Vasinin yaptığı iş.

(24) Müzmahal; Şeklinde söylenmekle birlikte yöresel olarak “müzmehel” şeklinde kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmek, yitirilmiş, yok olmuş” şeklindedir.

(25) Orhan Veli’nin “Bir Garip Orhan Veli” şiirinden esinlenerek bebeğe doğrudan “Garip” ismini vermektense bu düşüncesini saklamak için bu ismi vermişti bebeğe Ali(!). Orhan Veli’nin “Garip” isimli bir kitabı olduğu, “Garip” ya da “Garipçiler” akımının önderlerinden biri olduğu da bilinenlerdendir.

(26) Şimbil-Şimbil Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir.

(27) Makbule Geçmek; Çok beğenilmek, hoşa gitmek. Hora geçmek.

(28) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(29) Yalap Şalap; Yalap çalap. Yalapşap. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.

(30) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.

(31) İlham; Esin. Tanrı’nın, peygamberlerin yüreğine doldurduğu Tanrısal âleme özgü duygu ve düşünceler.

(32) İstifham (Soru Sorma); Anlama dayalı edebi bir sanattır. Okuyan kişinin dikkatini çekebilme amacıyla, verilmek istenen duygu ve düşüncenin soru şeklinde verilmesidir.

İstifham Dolu Bakışlar; Merak dolu, soru sorma arzulu kişinin dikkatini çekebilme amacıyla, verilmek istenen duygu ve düşüncenin soru gibi şekillenişinin ifadesi.

(33) Üryan; Çıplak (Anadan Üryan; Çırılçıplak).

(34) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(35) Fantezi; Sonsuz, sınırsız hayal. Değişik heves, beğeni, düşünüş. Süslü ve türü değişik olan.

(36) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

(37) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

(38) Şuuraltına Yerleştirmek; Bilinçaltında saklamak tavrını yaşamak.

(39) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(40) Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.

(41) Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.

Cibilliyetsiz; Tıynetsiz. Karaktersiz, yaradılış, huy, maya eksikliği olan.

(42) Seks İşçisi; Cinsel hizmet sunarak para kazanan kişi. Bir bakıma fahişelik.

(43) İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Çoklem; Uydurduğum bir kelime, ikilem, üçlem olabiliyorsa, çok kriterler varsa, neden “Çoklem” diye de bir kelime olmasın diye düşündüm.

(44) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(45) Cürüm; Suç.