“Öğretmenim ne yapıyorsunuz siz, not sistemi değişti de, benim mi haberim olmadı? Yoksa siz kendi kafanıza göre yeni bir not sistemi mi icat ettiniz?”
Başını eğdi öğretmen Fazilet.
Müdür Fatih, hızını alamamıştı;
“Hem bu kıyafet ne öğretmenim, ninem zamanından kalmış gibi? Tamam, makyaj yapmamanızı anlıyorum, belki prensibinizdir, ama yas içindeymişsiniz gibi böyle simsiyah takımları size yakıştıramadığımı bilin isterim, yarının gençleri öğrencilerimize hiç de iyi örnek olmadığınızı da vesile olmuşken söylemiş olayım!”
Dudakları kıpırdamak istedi genç öğretmenin, kıpırdayamadı, sesi çıkamadı.
Müdür iyice gemi azıya almış(1) gibiydi. Annesinin ikramı, can çekişmekte olan bir fare ile eğlenen kedi eniği(2) gibiydi.
Belki de nakavt(3) olmak üzere kroke(3) durumundaki bir boksöre karşı diğer boksörün, hakemin ikazına rağmen, ancak maçı sonlandırmasına yetmeyecek gibi gevşek yumruklarla eğlenmesi gibiydi davranışı.
İstihza(4) dolu bir şekilde;
“Matematik müspet bir ilimdir, tamam, anladık da, bu dört onda dördü nasıl hesaplayıp da o çocuğu bütünlemeye bıraktınız öğretmenim? Anlayamadım!” dedi.
“Öğretmenim” yerine “Hoca Hanım!” da diyebilirdi belki. Genelde öğrenciler ilköğretimde öğretmenlerine “Öğretmenim” derlerken, böyle ortaöğretimde “Hocam” derlerdi ya!
Ama Müdürün çabası bu deyişi düzeltmek, ya da değiştirmek arzusu üzerine kurguluydu galiba. Ya da öyle olsa gerekti.
Öğretmen Fazilet, kendisinin köşeye sıkıştırılmış olduğu kanaatinde değildi. Başını kaldırdı, cevap vermek en doğal hakkıydı, karşısındaki kim olursa, olsun:
“Müdür Bey! Herkesin ki biz öğretmenlerin daha da özel olarak kendilerine göre prensipleri, düşünceleri, uygulamaları ve usulleri vardır. Sizin gibi yeni atanmış değilim buraya. Belki bilgi birikimim de sizinki kadar yeterli olmayabilir, siz müdür olduğunuza göre…
İlk atandığım yer, başlangıcı ve devamı olan yıllarımın geçtiği yer bu okul, emek verdiğim, ekmeğimi hak ederek kazandığıma inandığım…
Tüm öğrencilerimi hem de hepsini, A’dan Z’ye kadar tanıyor, biliyor ve takip ediyorum. Hiç gereği olmadığı halde, gerektiğine inandığım vakitlerde öğrencilerimin velilerini çağırıyorum okula, onlarla yapılması gerekenleri detaylıca konuşuyorum…
Özel durumları olan arkadaşlarımla da teke tek konuşup sorunlarına eğilmeye, onlar için faydalı olacak özel konularda onları bilgilendirmeğe çalışıyorum…
Bir bakıma kadın-kadına, kız-kıza denilebilecek bir şekilde. Eğer aileler okula gelmezlerse ben evlerine gidiyorum. Sorun/lar ne? Çözüm/ler ne? Araştırıyorum…
Çünkü vaktim her zaman için müsait onlar için, yani benim sevdiğim çocuklarım, sevgili öğrencilerim, yarınlarımız için. Hiçbirini de sınıfta bırakmak, bütünlemeye kalmalarını istemek aklımın ucundan bile geçmedi…”
Düşünürcesine, ya da söylemek istediklerini sıraya koymak istercesine, belki de saygıyla ilintisi olmadığını düşündüğü Müdürün sorgulamak istercesine çağırdığı (davet etmediği) odasında; “Oturun da, öyle anlatın!” demesini umup beklercesine sustu, bir süre.
Bir diyenin, bir deyişi geçti aklından. Ne demişti o diyen: “Ben sana Müdür olamazsın demedim, adam olamazsın, dedim, adam olaydın…”
Gülümsemesini zapt etti. Yutkundu, devam etmesi gerekti;
“Elli soruluk, hepsi de doğru olan bir test hazırladım. Tümünü kendi bilgisayarımda yazdım, fotokopi ile çoğalttım. Öncesinde tüm sınıfa bu yazılının kurtarma ve not yükseltme sınavı olduğunu, isteyenlerin katılabileceğini söyledim…
Notu zayıf olanların da beş veya daha yukarı not almaları halinde diğer tüm kırık notlarını yok sayacağımı ve geçerli notu alacaklarını ve dolaysıyla benim dersimden sınıflarını geçeceklerini vaat ettim.”
Müdürün ciddiyetle dinleyip dinlemediğinden emin değildi genç öğretmen, başını kaldırıp yüzüne baktı Müdürün.
Karşısında bir heykel varmış gibiydi. Müdür elindeki zarf açacağına sabit gözlerle bakıyordu.
Umursamadan devam etti;
“Kâğıtları dağıttıktan sonra, hepsini, yani tüm öğrencilerimi özellikle ikaz ettim; ‘Aman çocuklar, yanlış yapmayın!’ dedim. ‘Tüm cevapları doğru olarak işaretleyin’ mi deseydim, yani?..
Benim çocuklarımın biri hariç tüm kısmı, hem zeki, hem akıllı. Kendilerince demek istediğimi alt alta gelen bir-iki sorudan sonra çoğu anlamıştı.
Hem okuyup bilgilerini tazelemişler, hem zamanlarını tasarruflu kullanmışlar, hem de süreleri bitmeden teker-teker cevap kâğıtlarını masama bırakarak sınıfı terk etmişlerdi. İçlerinde bir tanesinin notu bile doksan sekiz değildi. Hepsi tam not aldı, yani beş üzerinden beş, yahut da on üzerinden on…
Nasıl düşünülürse…
Bir tek o zengin kız çocuğu, herkese tepeden bakan, belki de şu anda sizi güç durumda bırakan Nesteren, elli sorudan sadece yirmi iki adede, evet sadece yirmi iki adet soruya “Doğru” cevabı vermişti…
Ki, bunun karşılığı kırk dört, yani matematiksel olarak dört onda dörttür ve ilgisizliğinin, başarısızlığının bedeli olarak bütünlemeye kalmalıydı. Ben de onu yaptım…”
Konu kendince, en can alıcı noktasına gelmişti, kendi kanısıyla;
“Kayırılan bir mühendisin projelendirdiği bir ev, ya da meselâ köprü yıkılıp da insanlar telef(5) olduğunda, ya da hak etmediği halde Sürücü Belgesi alan biri kaza yapıp canların heder(6) olmasına neden olduğunda, sadece onlar mı suçludur? Onlara gerekli eğitimi vermeden avantaj(7) sağlayanların hiç mi suçları, kusurları, günahları yoktur ki?..
Nesteren, bilgi eksikliği ile mezun olup bir kreş, bir yuva, ya da bir anaokulunda görev alıp da Allah göstermesin, bir yanlışlığa, bir hataya sebep olursa bizlerin vicdanları sızlamayacak mıdır? Ben bu sorumluluğu yüklenemem Müdür Bey!..
Sınıf geçme notlarını bilgisayara yükledim. Yapacağınız tek şey bir tuşa basıp, gerekli düzeltmeyi yapmak ve print ya da bilgisayarda yazım sonunda sorumluluğu yüklenerek imzanızı atmak olacaktır, efendim!..
Arz ederim ve izninizle!” deyip Müdürün herhangi bir şey söylemesine fırsat bırakmadan kapıya yönelip dışarı çıktı ve kapıyı biraz da kinayeli(8) bir şekilde sertçe çarparak kapadı.
Müdürün iğneler şekilde söylediği diğer konularda ise ne söyleyeceği, ya da ne yapabileceği bir şey yoktu Fazilet Öğretmenin.
Öğretmenler Odasına kapandı, pencereden dağılmakta olan karnelerini henüz almamış olsalar bile kimi üzgün, kimi neşeli, sevinçli, mutlu, umutlu öğrencilere bakarken gözlerinin yaşarmasına engel olamadı, gözyaşlarına hıçkırıkları da eşlik etme gayretindeydi sanki.
Müdür haklıydı giyimi konusunda.
“Annemin dul maaşı ile bugünlere geldik. Öğretmen olarak tayin olduğum bu il ile bu okula beraberce geldik, yerimizi-yurdumuzu terk ederek…
Ev kirası veriyorum, askerdeki kardeşime harçlık göndermeğe çalışıyorum, okuyan kardeşimi her konuda eksiksiz bırakmağa çalışıyorum!” diyemezdi.
“Makyaj için, saçım-başım için bütçemde ayıracak bir bedel yok. Maaşımdan kalanlar ancak yememize, odun-kömürümüze, elektrik-suyumuza yetiyor…
Üstümdeki, öğrenciliğimden kalan, ters-yüz edip üstüme uydurduğum önlüğümün birinin kalıntısı, bir de bayram-seyran, önemli günler için sakladığım iki elbise, onlar da yazlık…
İç çamaşırlarım bile iki takım, birini yıkayıp kuruturken, diğerini giydiğim…
Yoksa ben de her genç kız, ya da kadın gibi güzelleşmeyi istemez miyim?” demek, henüz tayin olup okula yeni gelmiş, kendini kabul ettirme çabasındaki bir Müdüre karşı yakışık olmazdı.
Üstelik anlayamıyordu da Fazilet. Böyle bir Kız Okuluna neden Müdür Bey tayin ederlerdi de, Müdire Hanım tayin etmezlerdi? Bu vasıftaki bayanların dibine kıran mı girmişti ki?
Bir de Fen dersleri ile ne öğretmeni olduğunu bilmediği, çocukları kırık not vermekle tehdit eden, aşağılayıp, hakaret eden Homongolos(9) tipli öğretmenlerin ne işleri vardı ki bu kız okulunda?
Onlar erkek okullarına gitselerdi, ya! Dilediği çok bir şey miydi? Gerekirse öğrencilerinin geleceği için, onlardan kurtulmaları için dua etmeyi bile düşünebilirdi.
Cam kenarında ne kadar durduğunun farkında değildi Fazilet Öğretmen. Nisan yağmurları gibi bir bahar yağmuruna arkadaşlık etme çabasındaki gözyaşlarının destekçisi hıçkırıkları dinmişti, ancak bu kez gözyaşlarına bir geniz akıntısı eşlik ediyor ve ikide bir burnunu çekiyordu.
Kapının açıldığını ve içeriye Müdürün girdiğini hissetmedi, düşüncelerinin yoğunluğunda öğretmen. Müdür, burnunu çektiğini duymuş, gözyaşlarını görmüştü, saklama gayretine rağmen;
“Seni üzdüm mü genç meslektaşım? Özür dilerim, bazı bilmediğim şeyler olmasına rağmen, seni anlamalı, hissetmeli, bilmeliydim…
Affedersin, kıyamam ağlamanıza, dökülen gözyaşlarınıza. Gelin, kucaklayayım sizi, barışalım! Yok, yok, dediğim gibi affet sana yapmağa çalıştığım, hatta yaptığım haksızlığı!”
Baba sevgisi yaşamamış, yaşayamamıştı doyasıya. Anne sevgisi ise babasının ölümünden sonra üçe bölünmekle birlikte, en büyük evlât olarak, diğer iki erkek kardeşten kalan, ya da artan kadar düşmüştü kendisine.
Yaşamının bugüne kadarki hiçbir bölümünde kendisine hiçbir bir sevgi eli uzanmamış, başını dayayacağı hiçbir omuz olmamıştı genç öğretmen için.
Yanına yaklaşırken kollarını açan Müdüre doğru pencere önünden uzaklaştı, onun kolları arasına bir sığınak gibi büzüldü, hatta o kollar arasında saklanmak, yaşamındaki tüm düşüncelerden uzaklaşmak istiyordu.
Genç öğretmen çocukluğundan bugüne kadarki gençliğini yaşamamıştı, duygusal bir hayatı da olmamıştı, yasaklanmış gibisine.
Hem nasıl olsundu ki?
Dışarıda, özenci olsa da bir simit bile alamamıştı, kışın en soğuk gününde bir sıcak çay, yazın en sıcak gününde bir şişe gazoz isteği değil, düşüncesi bile olmamıştı.
Evine kadar sabretmek en büyük eğlencesi gibiydi, sabrının meyvesini almak gibi.
Çok zaman çorbasıyla kırığını bile ziyan etmediği ekmeği üleşmesi, çeşmesinden susuzluğunu gidermek için akan suyu dudakları ile üleşmesi kendisine yetiyordu, hem de her öğün…
Kışın akşamları yatarken sobaya kömür atmıyorlardı, ne olur, ne olmaz, karbon monoksit, karbon dioksit zehirlenmesi olabilirdi(!), yorganlarına, battaniyelerine bürünüp, büzülüyor, uyuyorlardı.
Gündüz anneleri sobayı hazırlıyor, ancak onların, yani kardeşinin ve daha sonra kendisinin okuldan gelimine doğru yakıyor, tüpten gaz harcamamak için de -varsa bir şeyler- tencereleri soba üstünde ısıtıyordu, kendisi de ısınırken.
Doğal olarak kendisi de kardeşi de ısınma haklarını okullarında kullanıyorlardı. Buna daha doğrusu; “Üşümeme haklarını kullanıyorlardı!” deseler daha doğruydu…
Müdürün kolları arasına sığınmıştı genç öğretmen Fazilet. Yaşamında böyle bir kalp atışı duymadığını, sırtını ve saçlarını okşayan böylesine bir el hissetmediğini düşünüyordu. Ne kadar süre o şekilde kalmışlardı. Müdür kollarını gevşetmekten, genç öğretmen sığınağından uzaklaşmaktan çekiniyor gibiydiler.
Koridorda yankılanan ayak seslerinden ürkerek, ayrılmak gereğini hissetti genç öğretmen. Başını kaldırdı, gözyaşları henüz dinmemişti ve gözleri çakışmıştı Müdürle.
Uzaklaşan ayak seslerinden cesaret alan Müdür, genç öğretmenin başını kaldırıp gözyaşlarını kurutmak istercesine gözlerinden öptü.
“Ne yaptınız Müdürüm? Birini gözlerinden öpmek, batıl itikat(10) da olsa ‘ayrılmak’ ya da ‘ayrılık’ demektir. Söylediklerim için beni tayin ettirmek düşünceniz mi var yoksa? Gücüm yok efendim şimdiki durumumda böylesi bir tayine…
Ama gene de; ‘Emir, demiri keser!’ Yaşamı kısıtlı bir öğretmeni sürmek, tayinini yaptırmak elinizde!” dedi, aklından başka bir şey geçirmeksizin, pardösüsüne uzanmak isterken.
Müdür bu kez kolundan tutmak gereğini hissetti genç öğretmenin;
“Eğer bir sürgün gerekirse, bunu doğruları yaşayan ve dobra-dobra söylemekten çekinmeyen bir öğretmenime yaşatmak aklımın ucundan bile geçmez. Ben düşünürüm tayinimi bir yerlere, ya da benim yerime birileri düşünür tayinimi!...
Ve bu beni, verdiğiniz ders, yaşamımı daha bilinçli bir şekilde tüketmem için güzel bir gelecek olabilir Fazilet Öğretmenim…
Bundan sonrasında size söyleyebileceğim tek şey şu; ‘Sağlıklı yaşayın, kendinize dikkat edin!..’
İyi tatiller öğretmenim, ben biliyorsunuz yalnızlığını yaşayan ve yaşayacak biri olarak dükkânı, yani okulu beklemek zorundayım!”
Müdür odadan çıktığında değişik düşünceler içindeydi Fazilet Öğretmen. İlk olarak ona; “Müdür olamazsın, demedim, adam olamazsın, dedim!” demesinin ayıbını yaşıyor gibiydi. Müdür, adam gibi, adamdı, geç anlamıştı, ama iyi anlamıştı!
Peki, ya Müdür? O da değişik düşünceler içindeydi, Öğretmenler Odasında da, dışında da…
Müdür, odasına gitti, koltuğuna oturdu, zarf açacağını eline alıp, sağa-sola çevirmeğe çalışarak düşünmeye değil, düşünmemeğe çalıştı yaşadıklarını.
Düşünürse beyninin yorulacağından emindi, düşündükleriyle! Ve başarılı olamadı düşünmemekle…
Yaşamının bu bölümüne kadar tahta gibi yaşamıştı. Odun gibi, kereste gibi, kütük gibi, tomruk gibi demeye utanmış olsa gerekti. Genç bir öğretmenin, yaşadığı halde yıpranmasını engellediği bugüne kadarki meslek hayatında kendisine böylesine bir şey yaşatacağı aklının ucundan bile geçmezdi.
Küçük bir ilde üst düzey bürokratların ricası, hatta hazmedemediği şekilde emirleri ile yapmak üzere olduğu yanlıştan bu genç öğretmen sayesinde vazgeçmişti.
Sürgün, umurunda değildi, dürüst olmalıydı, başını eğmemeliydi başındakilere karşı.
Ve düşüncelerini kendisinden gizlememeliydi genç öğretmenle ilgili olarak. Yaşamında ilk kez sarılmıştı bir genç bir kıza, ilk kez gözyaşlarını kurutmak için de olsa, gözlerinden de olsa, bir genç kızı öpmüş ve etkilenmişti.
Bir kez daha tekrarladı kendine; “Sürgün umurunda değildi”, Türk Bayrağı dalgalanan her yer vatan parçasıydı ve o her yerde aynı eğitim aşkıyla görev yapardı, ama Fazilet Öğretmenden ayrılmanın, onu bir daha göremeyecek olmanın endişesini yaşamaya başladı.
Oysa daha ayrılışlarının üzerinden dakikalar bile geçmemiş olsa gerekti. Bu; yaşamında ilk defa hissettiği bir sevda, bir aşk olabilir miydi?
İnsanlar okuduklarında yahut da okuyunca her şeyi öğrenemiyor, bilmiyorlardı. Hem sevdanın, aşkın okulu yoktu ki, insanlar nasılı, niçini, nedeni öğrensinler de sonrasında; “Ha! Bu aşkmış yahu! Ben âşık olmuşum! Allah! Allah!” deselerdi!
Genç öğretmenin de içi içine sığmıyordu. Hülyasında bir tek cisim şekilleniyordu, aykırı gibi gözükse de.
Oysa bu kıtlık dolu yaşamında sevgiye, daha doğrusu sevdaya, aşka vakit ve imkân ayırabilir miydi, hem buna hakkı var mıydı?..
Ve dönüşünde usulca ve sessizce doyundu, beden değil, gönül yorgunluğu içindeydi.
Ve işin tuhaf tarafı görmüş-geçirmiş olmasına rağmen annesi konumunun, ya da durumunun farkında değildi. Bunun nedeni, belki de sevgi gibi, ilgisi de üçe bölünmüş olup azamisini iki çocuğuna üleştirdikten sonra kalanını kendisine bağışlamış olmasından dolayı olsa gerekti.
Kardeşi ise, karnesini henüz almamış olsa da, sınıfını geçmiş olmasının sevinci ve bunun karşılığı hediyesinin ne olacağının hesabı içindeydi.
“Yorgunum, erken yatacağım!” dedi. Yatağını açtı, yorganının içinde dört numara gibi büzüldü.
Oysa düşünmez miydi?
Bir gemi kalkıyordu limandan. Yaşadığı şehirde ne deniz, ne liman vardı oysaki! Bir genç adam…
Ki dikkatli bakınca onun Müdür olduğunu anladı, ta uzaklardan bile. Bir elinde bavulu, bir elinde beyaz bir mendil sallayarak ve kendisine bakarak geri-geri o gemiye doğru gidiyordu. Bu gemi; “Sessiz Gemi” gibi geldi kendine.
“Gitme!” diye bağırdı.
Bir el omzuna dokundu;
“Kendine gel, kızım!” dedi.
Gözlerini açtı, karşısında annesi vardı ve omzunda da onun şefkat dolu eli.
“Oh Allah’ım! Şükürler olsun, rüyaymış, hem kâbus(11) dolu bir rüya!” diye düşündü, tekrar uykuya dalmadan, korkusunun yarattığı terden sırılsıklam olmasına boş vererek, sadece pijamalarını çıkardı üstünden.
Sabah kalkınca ilerlemesini unutmuş saatlerin dakikalarını itekleyerek okula yöneldi. Nedenini bilemiyordu. Sadece Müdüre “Gitme!” demek isteği geçiyordu zihninden. Peki, gideceğini nereden biliyordu ki? Hissi kabl el vuku(12) mu idi bu, yoksa rüyasında kendisine malum mu olmuştu bir şeyler?
Okula girdiğinde tüm panoların boşaltılmış olduğunu, bir dosya kâğıdına, el yazısıyla düzgün bir şekilde “Allahaısmarladık!” diye başlayan, sonunda Müdürün adı ve imzası olan bir yazı çekti dikkatini.
Okumadı yazıyı, Müdürün kapısını çaldı, “Gel!” demesini beklemeden içeriye girdi. Müdür bir kutuya kişisel eşyalarını, kitaplarını, notlarını yerleştirmek gayretindeydi.
“Gitme! Ne olur gitme!” diye bağırdı, belki de sesinde yalvarma gizliydi.
“Sevgili Öğretmenim, eğer sadece gidiş için biletin alınmışsa o gemiye binmek zorundasın!” dedi Müdür.
“Gitme! Göndermem seni. O gemiye bindirmem. Lütfen dereyi görmeden paçalarınızı sıvamayın, Müdürüm!”
“Güçler seni ezmeye çalışıyorlarsa, direnmenin anlamı yok, onlara bu zevki tattırmamak, yaşatmamak doğru olmaz mı?”
“Kal, benim için, ya da beni de götür, gittiğin, gideceğin yere(13)!”
Zapt edemedi kendisini genç öğretmen, koştu Müdürün kolları arasına büzüldü, ağlıyordu ve yalvarır gibiydi;
“Ne olur, gözlerimden bir kere daha öpme Fatih. Sana böylesine sarılmama izin ver! Sığınağım hissedeyim seni, büzülmeme, sığınmama izin ver!”
“Ne söylediğinin farkında mısın sen, küçüğüm?”
“Evet! Hem açıkça; ‘Seni seviyorum!’ demek bu! Kimsesiz, yalnız değilim demek! Dertsizim, aşığım demek! ”
“Bu bir gençlik heyecanı öğretmenim. Olamaz ki?”
“Neden?”
“Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca… İki gönül bir olunca, samanlık seyran olurmuş…“Sen kundakta bir bebek, ben yolun neredeyse yarısını tamamlamış çömezlik(14) sınavını aşmış bir derviş(15)…”
“Sevgide sözü bile edilemez!”
“Peki, genç yaşında dul kalmaktan da mı çekinmezsin?”
“Bazen bir yıl, bin yıla bedeldir!”
“O halde evlen benimle!”
“Eğer gitmekten vazgeçersen, eğer gitmek düşüncesini beyninden atarsan peki, hem hemen, sensiz bir anı bile tüketmeğe gönlüm razı değil!”
Oğlan tarafı, yani Fatih’in ailesi; “Kızı yaşında biri ile evleniyor!” diye, Fazilet’in annesi ise; “Babası yaşında biri ile evleniyor!” diye sade bir şekilde ve öğretmen arkadaşlarının katıldığı Nikâh Törenine katılmamışlardı.
Fazilet’in askerdeki kardeşi ise operasyonda olduğundan izin alamamış, ablasının o mutlu gününe değil katılmak, evlendiğinden bile çok sonralarında haberi olmuştu.
İlk günlerin sonunda; “Et tırnaktan ayrılır mı?” diyen annesi ve kardeşi karı-koca geniş bir evi kiraladıklarından dolayı onlarla birlikte yaşamaya başlamışlardı.
Belki de doğruları fark eden, ya da karı-koca yeni evli bir çifti beraberce tayin etmeyi göze alamayan üst düzey bürokratların çarpıcı bir çaba ve eğilimleri görülmüyor gibiydi, hissettikleri kadarıyla.
Mutluydular, öyle görünmüyorlardı, gerçekten mutlulukları her hallerinden belli oluyordu, hele ki Fazilet’in bedenindeki değişiklikleri fark ettiklerinde. Bir bebekleri olacaktı kız-oğlan cinsiyeti önemsenmeyen. Mutlulukları bir kat daha artmıştı.
Devamlı kontrol ve sonrasında ultrasonda(16) bebeğin oğlan olacağının görüntülenmesi onları bir kez daha mutlu etmiş gibiydi. Bunda belki de Fatih’in neslinin devam edecek olmasının şükranı da gizli olsa gerekti.
Doktor ve ebe kontrolünde o muhteşem gün gelip çatmıştı.
Bir gece ansızın ağırlaştı Fazilet, bebek gelmeye kalkışmıştı. Doktor bir seminer için şehirden uzaklaşmış, tüm yük; uykusunu açmakta zorlanan, bunun çabasını yaşayan ebenin üstüne yıkılmıştı.
Onlar odaya kapandıklarında Fatih, ebenin kocası ve yakınlarında oturup da hemen yanlarına koşan öğretmenle salonda oturuyordu. Aslında buna oturmak da denemezdi. Tüm teselli edici söz ve davranışlara rağmen Fatih iki de bir ayağa kalkıyor, kapalı kapının arkasını dinliyor ve yerine otururken bir kez daha yalvarıyordu;
“Ne olur Allah’ım, karıma bir şey olmasın! Ben onsuz yaşayamam!”
Ortalığı çınlatırcasına bir bebek sesi duydu ve sonrasında açılan kapının ardında annesiyle bebeği gördü.
Yorgundu kalbi, birikmiş bu mutluluğa, bu heyecana dayanamadı.
“Bana bir şeyler oluyor!” derken dermanı tükenmişçesine karısının ayakucuna doğru kaykıldı.
“Hayır, olamaz!” diye bağırdı Fazilet. Sesine, memesine yumulmuş bebek, babasını yitirdiğini hissetmişçesine ağlamaya başlamıştı.
Yapacak hiçbir şey yoktu. Bir anda her şey başlamadan bitmiş, cankurtaran boşu boşuna ulaşmıştı Fatih’in evine, doktor ve hemşirenin umutsuz dudak kıpırtılarında.
Fatih “Sessiz Gemi” ye çoktan binmiş, beyaz mendilini sallayarak uzaklaşıyordu limandan…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Fazilet; Erdem. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat. Güzel vasıf. Kişiyi ahlâklı ve iyi hareket etmeye yönelten manevi kuvvet. İnsanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy. İnsan yaratılışındaki bütün iyi huylar, insanda iyilik yapmaya ve fenalıktan çekinmeye devamlılığı, değişkenliği olmayan güzel nitelikler.
Yahya Kemal BEYATLI’nın “Sessiz Gemi” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. Ve özel bir öyküsü vardır.
Nesteren; Genelde bir bayan ismi olarak kullanılan Farsça kökenli “Nastaran” olan Türkçemizde Nesteren olarak kullanılan bu isim “Ağustos ayında açan beyaz gül, Ağustos Gülü, Yaban Gülü” demektir.
Üniversitede, cenazesine yetiştiğim rahmetli bir profesörümüz, Teknik Resim konusunda, Fazilet Öğretmenden daha rijit bir tavır sergilemişti bir arkadaşımız için. Onun notu; 4, 44 olarak tescillenmiş ve arkadaşımız o dönem başarısız olarak tescillenmişti (Hatırladım).
(1) Gemi Azıya Almak; Aslı, atın gemi azı dişleri arasına alarak gemi etkisiz bırakarak, süvarisinin yönetiminden çıkıp, kendi başına hareket etmek anlamında olmakla birlikte söz dinlemez anlamında ikinci bir anlamı daha vardır.
(2) Enik; Kedi, köpek gibi çok memeli hayvanların yavrusu.
(3) Nakavt Olmak; Bir yumruk oyunu (boks) karşılaşmasında yediği yumruğun etkisiyle yere düşen ve hakemin ağır ağır on saymasına değin yerden kalkıp oyunu sürdüremeyen oyuncunun yenilmesi durumu. Kinaye olarak; Beklenilen sonuca ulaşamamak.
Kroke, Groke (Groggy) Olmak; Boksta rakibi sersemletme, bitkin hale sokma.
(4) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(5) Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.
(6) Heba Olmak (Etmek) -Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek.
(7) Avantaj; Üstünlük sağlayan şey. Yarar, kâr.
(8) Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.
(9) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan”, Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer.
(10) Batıl İtikatlar, Hurafeler; Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir.” Örnekler çoğaltılabilir.
(11) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
(12) Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.
(13) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)
(14) Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.
(15) Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.
(16) Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.