İnsan bazen, fikirlerine inanmasa da, düşüncelerine saygı duymak gereğiyle Lombroso’yu göz ardı edemiyor(1).
Neden mi? Belki şöyle…
Çok zaman işimin gereği olarak Belediye Otobüsleriyle gidip gelirdim işime. Ne de olsa avam(2) kullanırdı Belediye Otobüslerini, bana göre. Çok sosyeteler zaten klimalı, kaloriferli otolarını kullanırlar, az sosyeteler de(!) yine bana göre Halk Otobüslerini, ya da dolmuşları kullanırlardı.
Avamdan gelip de mecburiyetleri nedeniyle dolmuşları kullananlar listelememin haricinde tabii.
Dedim ya; “Belediye Otobüsleri avama aittir!” Onu tercih edişimin bir nedeni de bu hüviyette, boyu-boyuma, huyu-huyuma, bütçesi-bütçeme, kişiliği-kişiliğime uyan bir gelin adayına rastlamak umudu üzerine idi.
Umut, yaşamın gıdası olmasına rağmen, bir bakıma hayal yani!
Neden mi?
Benden küçük kız kardeşim evlenmiş, bebeleri bile olmuştu, tek bir bebesi değil. Bense annemin tabiriyle;
“Yaşımı boşuna geçirmekle meşguldüm! Hep kızlar evde kalmazlardı ya, benim gibi yol-iz bilmeyenler de evde kalırlardı! ”
Doğrusu görücü usulünden(3), fotoğraflardan, uzaktan-uzağa göstermelerden bir sonuca ulaşmam bana göre değildi. Sırf evlenmek için evlenmek, neslim devam etsin diye yuva kurmağa çalışmak aklıma hiç uygun gelmiyordu.
İnsan bir ömrü beraberce yaşayacağı kişiyi sadece beğenmeli miydi? Hiç olmazsa, başlangıçta olmasa bile, büyümesi gereken bir sevgi umut edilmemeliydi mi? Üstelik karşımdakinin de hiç mi hakkı yoktu?
Tamam, aşk faraziyelerle(4) yürümez, ama kocaman bir ateş için bile ufacık bir kıvılcıma ihtiyaç duyulmaz mıydı?
İşte Belediye Otobüslerine yönelişimin eski tabirle esbabı mucibesi(5)…
Neyse!
Özellikle Cumartesi-Pazarları belirli zamanlarda bir ihtiyara rastlardım otobüste. Yaşlı, ya da pinpon demek bana yakışmaz, hem gıybetle(6) ne alâkam olurdu ki benim? Ama gene de arkadaşlarımdan, tanıdıklarımdan edindiğim bir bilgiyi paylaşmadan geçemeyeceğim.
Onlar kafama şunu sokmuşlardı, sanki matkapla; “Kıçı yere yakın olandan çekin!” diye. Lombroso da bu konuda kendine has düşüncelerini kocaman-kocaman kitaplarda açıklama gayretini yaşamıştı. Bu konuda kendine uygun görüşleri taşıyanlar da vardı, zıt, ya da karşı görüşlere sahip olanlar da(7).
Ama okuduklarım yeterliydi benim için.
O amca benden bir sonraki duraktan binerdi otobüse. Vücudunun üst bölümü, alt bölümünden daha uzundu. Kaba kaçmasın ben; “Bedeni yere yakındı!” diyeyim.
Otobüse bindiğinde, çatık (ve bence) kin dolu bakışlarıyla otobüsü ön sıradan arka sıraya kadar süzer, yavaş adımlarla koltuklara tutunarak ilerlerdi. Suratı asık, dişlerini sıkması nedeniyle şakakları oynayarak, dudakları dışarı doğru ve kocaman burnunun kanatlarını oynatarak...
Ve daima orta kapının ön ya da arkasındaki koltuğa tek başına otururdu. Bunu daha belki birinci, bilemedin ikinci seferde hissettiğimden o kanepelerden birini asla sahiplenmezdim, neme lâzım!
Hele ki her iki kanepede de birer kişi bilemeden oturmuşlarsa öyle bir bakardı ki ikisine de, sanki tapulu yeriymiş de, neden işgal etmişlermiş gibi, hiddetli, şiddetli, kin, garez(8), nefret ne denilebilirse işte öylesine dolu bir şekilde…
Bazen aynı durakta, aynı mizaç(9) ve görüntüde bir de teyze binerdi otobüse. Başlangıçta onları birbirine küsmüş, aynı karakterde karı-koca zannetmiştim.
Teyzenin tapulu yeri(!) ise öndeki tek koltuk idi. Kim olursa olsun, genç-yaşlı, hatta özürlü bile olsa mutlaka “Rahatsızım!” gibi bahanelerle o kişiyi kaldırır, oraya otururdu.
Şirretliğini(10) demeyeyim de ısrarcılığını bilenler, daha o söz söylemeden o koltuğu terk ederlerdi, bilenler zaten o koltuğu oturmazlar, pas geçerlerdi. Bilmeyenlerin ise söz söyleme hakları kısıtlı idi, mecburen.
Onların karı-koca olmaları zannımı terk etmem çok kolay olmuştu. Çünkü onların her ikisinin de evlenebilmiş olduklarını aklım almıyordu. Ya da evlenmiş olsalar bile muhtemelen en fazla bir-iki ay (utanmasam hafta diyecektim, neredeyse) içinde ayrılmış oldukları aklımdan geçiyordu!
Hani bir kısım sözler vardı; “Gıcık olmak(11), illet olmak(11)” gibi.
Hadi ben bunun yerine de sempati duymamak, antipati duymak(11), soğuk, itici, sevimsiz bulmak, ya da zıddına gitmek(11) olarak kelimeleri seslendireyim.
Bu düşünceler benim, bana ait.
Ne zamanki onlara beraber, ya da ayrı-ayrı rastlasam bakış ve davranışlarından rahatsız olurdum, saklayacak değilim ya.
“Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!” derler ya hani, ben de görmemek ve görünmemek için otobüsün camlarından dışarıya bakardım.
Hani derler ya; “Güzele bakmak sevap!” diye, herhalde “Çirkine bakmak da günah!” olsa gerekti. Gözlemlediğim kadarıyla ikisi de ya ineceklerinde yahut da ben inmek üzere olduğumda dikkatlice süzerlerdi beni (sanki). Acaba bu; “Kalp, kalbe karşıdır(12)” olayının “Kalp kalbe karşı değildir (asla!) şeklinde zıt bir görüntüsü müydü?
Bir gün amca çok zaman olduğu gibi kanepesine yarım oturmuş, ayağının biri de kanepenin dışında idi, biliyordum. Böyle durumlarda her zaman sakınırdım, kim olursa olsun. Hatta bayanların yanından geçerken sırtımı bile dönerdim, her türlü yanlışlığa karşın.
Tüm bunlara karşın hatam olduğunu fark ettiğim anda öyle ağzımı yayarak, “o” harfini uzatarak “Pardon!” demek yerine; “Affedersiniz!” derdim, benden genç bir beyse elimi uzatıp omzuna koyarak, yaşlı bey ya da bayansa kafamı hafifçe öne eğerek.
Ama o gün dalgındım herhalde, fark etmedim, amcanın ayağını iteklemiş gibi oldum, üstüne basmak yerine. Herhalde ayağını itekleyişim kasıtlı gibi gelmiş olmalıydı hiddetli, şiddetli amcaya;
“Önüne baksana eşşek!” dedi, şeddeli(13) diyebileceğimiz bir şekilde.
Zaten illet oluyordum ya, kem sözün sahibine ait olduğunu bilmeme rağmen, bu söz altında kalamazdım. Elimi uzatarak cevapladım hemen;
“Memnun oldum efendim, benim adım da Efe!” dedim.
Elimi itekledi eliyle ve;
“Otobüs durunca in aşağıya, seni döveceğim!” dedi. Yan tarafı boştu, zaten yanına kimseyi oturtturmamak için iç taraftaki koltuğa iliştirirdi ya bedenini.
Çevredekiler bir bana, bir de ona bakıp; “Yapma, etme amca!” deseler de o zile bastı ve bağırdı;
“Durdur otobüsü, inecek var! Sen de in pis herif, hadi, çabuk!” dedi.
Aramızdaki cüsse(14) farkı bire-iki, haydi abartmış olayım, bire-bir buçuk, yaş olarak da gene buçuklu söyleyeyim iki-iki buçuk kat mertebesindeydi.
Yaşta amcanın, cüssede benim farkım aşikârdı(15).
Otobüsten inince amca cüssesinden beklenmeyecek şekilde öyle bir tekme salladı ki, dizim yerinden çıktı sandım, höykürmemek(16) için kendimi zor zapt ettim, neredeyse elini bile tutamayacak şekilde dermansızken amca bağırmaya başlamıştı;
“Yetişin! Adam öldürüyorlar!” diye.
Hem suçlu, hem güçlü olmasına rağmen etraftan yetişenlerce o haklıydı. Üstelik hakaretin bini de bir paraydı;
“Kocaman, öküz gibi adam, bulmuş yaşlı adamı pataklıyor. Emsaline çatsana be! Ne adamlar var yahu! Asacaksın bunlardan birkaçını, bak dünyanın düzenine ondan sonra! Hayvan herif!”
İltifatlardan(!) yalnızca bir kaçı idi bu sözler. Amca susmadı;
“Götürün bizi karakola. Şikâyetçiyim, hem davacıyım!” dedi.
Yakın duraktan bir taksi geldi, ön tarafa oturdu hemen. Çevreden, bana okuyanlardan bizimle gelmeye niyetli gibi olan birileri yok gibiydi. Üstelik kavga etmiş iki insanın aynı taksiyle karakola gitmelerini umursamaz gibiydiler.
Bildikleri bir şeyler olsa gerekti.
Karakola geldiğimizde amca taksiden indi, taksi kapısını hışımla(17) kapattı ve karakoldan içeri girip kayboldu. Taksinin parasını ödemek zorunda kaldım.
Yaşamımda bir kere bile karakol görmemiştim ki…
Pardon, yalan gibi oldu. Beş-altı yaşlarındayken bir kere kaybolmuşum, beni bulanlar karakola teslim etmişler, uyanık bir komşu teyze (Öldüyse -ki sanırım- Allah rahmet etsin!) sayesinde evime kavuşmuşum! Söylemem gerek diye düşündüm.
Karakoldan içeri girip hani derler ya; “Ağzı açık ayran delisi(18)” gibi sağa-sola bakınırken polislerden biri gülümseyerek yanıma yaklaştı;
“Bu sefer Durmuş Amcayı siz dövmüş olmalısınız!”
“Nasıl yani?”
“Durmuş amca bizim kadrolu şikâyetçimiz. Ayda, on beşte bir gelip çayımızı içmeden dönerse içi rahat etmez. Şimdi komiserimin odasında sizi bekliyordur!” dedikten sonra zoraki bir kahkaha attı.
Komiserin odasının kapısını çaldım. Bir polise yakışan sert, oturaklı ve fakat sevecen o ses ulaştı kulağıma;
“Gel!”
Dediğim gibi, bu karakola ilk gelişimdi, süklüm-püklüm(19), ellerim üst üste apış aramda, ceketimin düğmesi ilikli ve başım eğik, üstelik dizime yediğim tekme nedeniyle hafifçe sekerek girdim komiserin odasına.
Oysa amca ayak ayak üstüne atmış umursamaz bir tavır içindeydi, hatta bana alaycı bir şekilde bakıyordu bile diyebilirdim.
“Gel, otur delikanlı!” dedikten sonra amcaya döndü ve;
“Demek seni döven genç bu? Bak tekrar soruyorum; Dövdü mü, dövmeye mi teşebbüs etti, yoksa sen mi kaşındın her zamanki gibi?”
“Yani dövmedi de, dövmeye çalıştı komiserim!”
“Peki, sen anlat bakalım delikanlı!”
“Valla komiserim ayağına kaza ile dokundum diye hakaret etti!”
“Hakaret etmedim, sadece eşşek dedim!”
“Dediğim gibi Durmuş Amca, sen kaşınmışsın. Sonra?”
“İn otobüsten, dedi ve inmemle birlikte ayağıma öyle bir tekme savurdu ki, attan düşmüşe döndüm, ne futbol oynarken, ne de askerdeyken böyle bir tekme yememiştim, sonrasında ‘Dövüyor!’ diye bağırdı ve taksi tutup buraya geldik.”
Bunları söylerken bir taraftan da paçamı sıyırmış, dizimin altındaki morluğu gösterme çabasında olmuştum komisere.
Komiser dinledikleri ve gördükleriyle biraz kızmış gibiydi Durmuş Amcaya;
“Hep uyarmalarıma karşın böyle davranışların oluyordu Durmuş Amca, ama bu sefer biraz ileri gitmişsin galiba. Delikanlının ayağına sen de baktın mı?”
“Baktım!”
“O halde söyle, ayağına dokunmak dışında kusuru olmayan böyle bir delikanlıya bu yapılır mı Durmuş Amca? Bu kaçıncı seferdir ki sana yanlış deyişim?”
“Galiba 25–30 olmuştur!”
“Yok, yok! Kontrol edeyim, senin için ve Dürdâne Teyze için ayrı çetele tutuyorum çünkü senin ki yirmi altı olmuş!”
Derken kapı çalınıp içeriye bir memur, genç bir adam, saçı-başı birbirine karışmış, yüzü tahminen tırnaklanarak kanatılmış bir genç kız ve otobüste rastladığım favorim(!) teyze girmişlerdi.
“Hah! Şimdi oldu! Başka türlü(6) de söylenir, ama ben iyisini söyleyeyim; ‘İyi insan lâfın üstüne gelirmiş!’ Dur bakayım, bu kaçıncı gelişin senin? On birinci oluyormuş. Hoş geldin Dürdâne Teyze, şeref verdin! Ne yaptı bu genç kız sana, söyle bakalım!”
“Dövdü!”
“Bak hele! Ancak bu kadar tesadüf olabilir. Gene biri dövdü seni, ha?”
“Hı!”
“Senin öykünü bilmesem de tahmin ediyorum. Sen anlat bakalım kızım!”
“Adım Ece efendim, öğretmenim. Okuldan, bir görev için Bakanlığa gitmiş, evime dönüyordum efendim. Otobüste oturacak yer olmadığı için tesadüfen bu teyzenin yanında durmuşum...
Birden ayağa kalktı ve bağırmağa başladı: ‘Niye öyle bakmışım? Patlak gözlü, kirpi saçlı, çarpık bacaklı, şebelek(21) suratlı’ söylediklerinden hatırladıklarım, daha eklenmesi mümkün bir sürü sözü var, hatırlayamadığım, daha doğrusu söylemekten hicap duyduğum(22)…
Ondan sonra da yüzüme vurdu, çizdi, saçlarımı çekiştirdi. Bu arada ‘Şikâyetçiyim, davacıyım, mahkemelerde süründüreceğim!’ diye bağırıyordu. Bu ağabey hepsine şahit, benim ricam üzerine benimle birlikte geldi. Üstelik de geldiğimiz taksinin parasını ricalarıma rağmen bu ağabey ödedi.”
Kapıdan girdiği andan itibaren etkisi altına girdiğim genç kız ayakta durarak sözlerine henüz başladığında Dürdâne Teyze çoktan oturmuştu Durmuş Amcanın karşısındaki koltuğa.
İkisinin de bakışları sadece birbirine karşı değil, tüm çevrelerine karşı da düşmanca idi.
Komiser zile basıp birkaç sandalye istedi gelen görevli memurdan.
“Oturun çocuklar, herhalde biraz uzun sürecek ama tatlı bir şekilde bitirmeyi ummak istiyorum.”
Komiser sözlerini bitirmek üzereyken kapı tekrar çalındı, birbirlerini tanıdıkları belli gibi olan bir genç kız ve bir delikanlı, birbirine dokunmamağa dikkat ederek komiserin odasına girdiler.
Genç kız Durmuş Amcaya “Dayı” diyerek, genç delikanlı Dürdâne Teyzeye “Hala” diyerek yanlarına koştular, Komiserin şaşkın ve bilir bakışları içinde.
Bakışlarından belliydi ki gençler birbirlerini tanıyorlardı ve fakat aralarında bir iletişim, bir yakınlık yoktu. Komiser de onları tanıyor olmalıydı kim bilir kaçıncı kez.
Kısaca dayı ve hala da oluşmuş birikimler iki gençte de oluşmamıştı, denilebilir. Çünkü kapıdan içeri girdiği andan itibaren ben gözlerimi Ece Öğretmenden (öğretmen olduğunu nerden bildiğim hatırımda değil) ayıramaz olmuştum. Ece’nin yanındaki delikanlı ise dayı diyen genç kıza odaklamıştı gözlerini.
Komiser sözlerinin dinlenmesini istercesine oldukça gürültülü bir şekilde öksürür gibi boğazını temizledikten sonra;
“Ne diyorsun Durmuş Amca? Hadi Efe’den özür dile de, bitsin bu sorun, yirmi altıncı kere. Bak delikanlının adına konuşuyorum, delikanlı ayağındaki morluğa rağmen hiçbir şey olmamış gibi seni taksi ile buraya kadar getirmiş, buradan da gene bir şey olmamış gibi evine dönecek, söz!”
“Ben bir şey yapmadım ki, o özür dilesin benden, ben de onu affedeyim!”
“Adama hakaret et, tekmele, seni buraya kadar taksiyle getirsin, bir de özür dilesin, ha? Pes!”
Söze karışmak gereğini hissettim;
“Komiserim, affedersiniz. Atalarımdan miras kalan bir söz var, belleğimde. ‘Dün ben de senin gibiydim, yarın sen de benim gibi olacaksın!’ Amcanın yaşlarına gelince belki ben de bazı şeyleri anlayamayabilirim. Zararı yok efendim, mademki amca istiyor, ben özür dilerim!”
“Peki, bu iş tatlıya bağlanmıştır. Sen ne dersin Ece kızım?”
“Büyüğümdür, belki hissedemediğim sorunları vardı teyzenin. Ben de özür dilerim efendim!”
“O halde iyi akşamlar, haydi güle güle gidin, evlerinize!”
Durakta tek taksi vardı.
Durmuş Amca ve ona Dayı diyen genç kız işaret ettiler taksiye. Taksi gelince Dürdâne Teyze;
“Evlerimiz yakın beyefendi, başka taksi de yok, gecikmeyelim, bizi de arabanıza alır mısınız?” diye rica etti.
Ece’nin yanındaki delikanlı, bir şeylerin peşinden gitmesinin gerektiği kanaatindeydi galiba.
“Sima olarak sizleri hatırlıyorum, aynı yerlerde ikamet ediyoruz, ben de gecikmesem, size katılabilir miyim acaba?” deyince genç kız ortaya doğru kaydı biraz, genç delikanlı da arabaya bindi ve hep beraber Karakoldan ayrıldılar.
Ece ve ben ortada kalmıştık. Serin tarifinin ötesinde bir rüzgâr vardı, Ece üşüyordu ve durağa henüz bir başka taksi gelmemişti.
“Evim yakın, izninizle, fazla üşümeden evime ulaşmak istiyorum. Üstelik geciktiğim için annem de merak etmiştir, acele etmeliyim, iyi akşamlar!” dedi.
“Sizi bu vakitte, bu karanlıkta ve bu soğukta yalnız gönderemem. İzninizle evinize kadar size arkadaş olacağım!”
Beni etkilemişti ve ben içten pazarlıklı, sevmeye, hatta âşık olmaya meraklı biriydim. Adı ve mesleğinden başka evini, adresini, sonrasında da her şeyi öğrenmek istiyordum.
Ece uysalca; “Peki, nasıl isterseniz!” dedi başını önüne eğerek.
Hızlı adımlarla caddeyi yürüyüp, sağdaki ilk sokaktan sonraki apartmanın önünde durduk. Anahtarını çıkartıp dış kapıyı açmak isterken kapı otomattan açıldı.
“Keşke zile bassaydı, dairesini de öğrenmiş olurdum.” diye düşündüm.
Annesinin merakla pencere önünde, karanlıkta tül perde arkasında beklediğini, bizi görünce kapıyı açmaya yöneldiğini bilemezdim tabii.
Omzumda taşıyamadığım bir yük vardı sanki. İnsanlar hayallerinde yaşattıklarını bulduklarına inandıkları zaman böylesine yük taşıyamaz gibi mi oluyorlardı ki benim gibi?
Kendimi zapt edemez durumdaydım. İşimden-aşımdan tat alamaz olmuştum.
Gitsem, sokağına, kapısına…
Ne diyecektim ki?
“Hani o gün beraber şikâyet edilmiştik, ya!” desem, peki sonrası? Ben ki onu evine kadar götürürken tek kelime bile etmemişken, ne için ümit var olabilirdim ki?
“Beni etkilediniz, sizden başka bir şey düşünemez oldum, hadi gelin, evlenelim, yuva kuralım!” mı demeliydim? Bir görüşte aşk…
Ve karşılığının ne olduğu bilinmeyen bir yaşam düşüncesi içindeydim. Belki de bu aşk değil, deli-divane olmaktı(22). Yaşamımın hiçbir bölümünde böyle bir şey başıma gelmemişti ki. Hem aşk gerçekten böyle bir şey miydi ki? Kendi kendime sorularla da bunalıyordum.
Mecnun olmama çeyrek vardı, belki de daha yakındım…
Bindiğim otobüs ring seferi(23) yapar, bir üst sokağımdan geçer, sonra dolanır bir alt sokağımdan geçerdi. Önceleri üst sokağımdan binerdim otobüse, yer sorunu yaşamamak için.
Sonraları Durmuş Amcaya ve Dürdâne Teyzeye güzellikleri anlatmak, hatta öğretmek için alt sokaktan, yani onların binişinden sonra binmeğe başladım otobüse.
Ve ne zaman Dürdâne Teyzeye ön koltukta, Durmuş Amcaya orta kapıya yakın koltukta rastlarsam düpedüz sataşıyordum onlara. Meselâ;
“Gene kavga etmek istiyor musunuz? Gene beni dövmek istiyor musunuz?” gibilerinden, ya da düşüncelerimdeki noksanlığa boş verircesine “Günaydın!” diyerek yanlarından geçerek.
Dürdâne Teyzenin ilgimden dolayı yüzü aydınlanmağa başlamıştı (bence). Ancak Durmuş Amca gün geçtikçe daha da bir kararıyordu sanki. Arap, ya da zenci olması mukadderdi(24), umurumda değildi, yeter ki bir başkasının canını acıtmasın.
Karakoldaki kaydının hep yirmi altıda sabitlenmesi ve öyle kalması arzumdu.
Otobüse bindiğim her günün, her anında, Cumartesi-Pazarlarda gözlerim fel-fecir okuyordu(25), tıpkı Durmuş Amca olmuştum. Ece Öğretmene rastlamak ve başlangıç için bir adım atmak arzusu vardı içimde.
Ama isyan için her anımda yanımda tetikte olan kader, ya buna izin vermiyor yahut da “Aklını başına devşir!” komutu veriyor, yüz vermiyor, surat asıyordu. Kaderin çizgisini kim değiştirebilmişti ki, ben değiştirebileydim. Benimki zapt edilmez bir inatlaşma ve yüzdesi sıfıra yakın bir beklenti, ya da bekleyişti.
Günlerden bir gün Durmuş Amcaya “Dayı” diyen Arife ile Ece’ye şahitlik için karakola gelen Arif ile karşılaştım otobüste.
Hani derler ya; “Tencere yuvarlanmış da kapağını bulmuş!” Tıpkısının aynısı bir deyiş olmalıydı bu, eğer kaba kaçmıyorsa. Birbirine gerçekten yakışmışlar ve el ele idiler.
Öncesinde adlarını söyleyen Arife’nin ilk cümlesi;
“Bizi karşılaştırdınız, bunda, bu sevgi birlikteliğinde sizin de katkınızı kabul etmemiz gerek! Teşekkür ederiz!” demek oldu.
“Benim hiçbir katkım olmadı yaşadığınız sevgi olayında. Bu; tamamen Durmuş Amcanın ve Dürdâne Teyzenin huysuzluklarının eseri olsa gerek. İyi ki de öylesine huysuzlarmış, bakın sizin karşılaşmanıza ve mutluluk dolu olacağını umut ettiğim geleceği adımlamanıza onlar katkıda bulunmuşlar!”
Ben otobüsle yoluma devam ederken, onlar el ele indiler otobüsten, el sallayarak.
Düşünüyordum. Onlar, belki de ve neredeyse yuvalarını kurma aşamasındaydılar, bense miskinliğimin(26) bedeli elim koynumda dolaşıyordum. Bir ileri adım atsam, atma gayretinde olsam, kaybım ne olurdu ki?
En kötüsü; “Hayır!” denilmesi sonucunda küskün yaşantıma döner, yokluğu yaşayacağım yalnız dünyamda yaşamımı tüketmeğe devam ederdim.
Öyleyse deneyecektim, yalvarmam, yakarmam gerekse de, hakkında hiçbir şey bilmiyor olsam da, hakkımda hiçbir şey bilmiyor olsa da…
Ertesi gün hafta sonu tatiliydi. Aynı otobüse aynı duraktan bindim. Tesadüf Amca da, Teyze de yoktu otobüste, çok zaman olduğu gibi. Galiba telaşımı umursamadığım sabahın oldukça erken bir vakti olsa gerekti.
Ece için şansımı denemek için inmemin gerektiği durağa geldiğimde zili çalıp da yerimden kalkmış olmama rağmen otobüsten inmedim, inemedim. Çünkü Ece yanında bir subayla otobüse binmek üzere yönelmişlerdi.
Saklandım.
Beni belki fark etmedi, belki fark edemedi Ece. Belki de fark etmesi gerekmiyordu. Birinin, yaşadığı bir olay sonrası evine kadar arkadaşlık etmesinin bir kalıntısı olabilir miydi ki zihninde?
Onlar üstelik bir önümdeki koltuğa oturmuşlardı, yani Durmuş Amcanın tapulu(!) koltuğunun önüne. Ece önce genç subayın koluna girmiş, onun sağ elini, sol eli içine hapsetmiş, sonra omzuna başını dayamış, en sonunda çevresine aldırmadan, kendisine yakın yanağından öpmüştü, hem de defalarca, defalarca. Bu benim için umutsuzluğun bir işaretiydi.
Ve ben umut fukarası, umut etmesini bile bilememiştim. Hayallerim tükenmeğe bile fırsat bulamadan bir çırpıda bitmiş, sonuna kadar tükenmişti.
Kendi dünyama döndüm. Bir sevmiş, pir sevmiş(27), ama umutlanmayı düşünebilecek kadar bile umutlanamamıştım. Artık dünya benim için kaba anlamda vız gelip, tırıs gidecek bir boyuttaydı.
Bütçemin elverdiği bir takım yanlışlıklara da yönelir olmuş, hatta kesinlikle yönelmiştim. Annem-babam durumuma üzülüyorlar, soruyorlar, cevabım sadece boyunu “i” harfi ile uzatmış bir “Hiç!” oluyordu.
Maaşım; ekmek-elden, su-gölden olmasına rağmen yetmez olmuştu. Annemin gizli takviyeleri ile ayakta durmağa çalışır olmuştum.
Babam mahallede saygınlığı olan biri idi. Hakkımda söylenenler onu üzer olmuştu, keza annemi de…
Sezon kış olmasına rağmen, bir ay izin alıp kafamı dinlemem, çevremi üzmeden, yanlışlarıma kendimce tek başıma devam etmem için, eniştemden yazlıklarının anahtarını alıp oraya gitmeyi düşündüm.
Eniştem de, ablam da makul(28) karşıladılar dileğimi, söylemem gereksiz. Sakin, gürültüsüz, huzur dolu ve mutsuz ama dilediğimce çekincesiz bir hayatı özlemiştim. Tezgâhımı kurdum, belki şarkı-türkü vardır diye televizyonu açmamla şoke olmam bir oldu.
Ekranda bir şehit haberi vardı, bayraklı tabut önündeki fotoğrafı tanır gibiydim, ismini duyamamıştım, ekrandan da okuyamıyordum, ama mutlaka bende iz bırakmış biriydi.
Üstüne üstelik tabuta sarılan yaşlı kadını tanımasam da, o genç kızı kesinkes tanıyordum, o Ece idi, ama şehidin nesi olduğu kulağıma erişmemişti.
Her şeyi olduğu gibi bırakıp, sigortayı gevşetip, kapı-pencereyi kapatıp yola çıktım, beni şehre götürecek vasıta bulmak için. Caddelerde in-cin top oynuyordu. Vasıta bulamadım, gelişimde de benzer sıkıntıyı yaşamıştım. Bir özel taksinin önüne attım kendimi ve yalvardım;
“Hayat-memat meselesi(29) değil, ama cenazem var, ne olur şehre bırakın beni!” dedim.
“Olur, çocukları eve bırakayım, hemen!” dedi şoför.
Ön tarafa oturan kadın arabadan indi, çocukların yanına geçti. Çocukları eve bıraktıktan sonra kadınla birlikte geri döndü şoför. Kadıncağız;
“Erim, erkeğim, çocuklarımın babası, bu vakitlerde yalnız bırakamam yollara!” dedi.
İlçeye geldiğimizde durakta il merkezine gitmek üzere bir tek minibüs ve içinde birkaç yolcu vardı. Başka şansım yoktu.
Ve beni getiren aile, beş kuruş bile almadan; “Başın sağ olsun!” deyip, ben arabadan indikten sonra hemen geriye dönmüşlerdi.
Acelelerinin çocukları için olduğunu tahmin etmem zor olmasa gerekti. Arabanın plâka numarasını not ettim. Bu iyiliğin altında asla kalmayacaktım, kalamazdım, kalmamalıydım da. Evin konumu ise aklımdaydı zaten. Çünkü yazlığa daha önce de gelmiştim ve çevreyi biliyordum.
Minibüs ben de bindikten sonra fazla beklemeden kalktı. Şehirden kalkan son otobüsü selektör yaparak(30) ve riskli(31) bir şekilde de olsa durdurdu;
“Başınız sağ olsun!” derken aynı kaderi yaşıyormuşçasına bir görüntü vardı gözlerinde, yüzündeki çizgilerde, şoförün.
Oysa ben gerçekten Ece’ye teselli olmak için mi koşuşturuyordum, yoksa subayın şehadetinin(32) mutluluğu içinde miydim?
Hayır! Hayır! Ben bu kadar bencil, bu kadar kişiliksiz, bu kadar kalpsiz ve şerefsiz olamazdım. Hem birinin namusuna, ırzına göz dikmek yakışır mıydı bana?
Sabahın ayazında ulaştım şehre ve hiçbir yöne sapmadan Ece’nin o günkü belirlediğim evine geldim. Pencerede, kapıda, duvarda kocaman bayraklar asılıydı. Evin tüm ışıkları yanıyordu, derinden huzur dilercesine bir Kur’an sesi yankılanıyordu, sokağa.
Kapı önünde birikmiş ayakkabılardan cesaret alarak açık kapıdan içeri girdim.
Dubleks evin üst katında erkekler, alt katında, kapalı kapıların arkasında muhtemelen kadınlar toplanmış olmalıydılar. Kapıyı kapatma çabamda gıcırdayan ses, alt taraftaki kapılardan birinin açılmasına neden olmuştu.
Dışarı çıkan Ece idi ve beni görünce, ağlamaktan kızarmış gözleri tekrar yaşlarla doldu, bana sarılırken;
“Ağabeyim, evimizin direği, babamız şehit oldu!” dedi.
Beni hatırlamış, ama ismimi hatırlama çabası içindeydi gibime geldi.
“Başımız sağ olsun, demekten başka bir şey gelmiyor aklıma. Şimdi izninle ben de Kur’an dinleyeyim, Fatiha okuyayım ağabeyimize. Sonrasında bir gün, dert-dilek ve isteklerini dinlemeye gelirim Ece!” dedim.
“Peki Efe! Bekleyeceğim!” dedi.
Beni hatırlaması yanında ismimi de hatırlaması mutluluğumdu, ama bu mutluluk ne kadar gerekiyorduysa o kadardı ve o kadar olmalıydı da…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler.
(*) Ece, Ege, Efe isimleri peşpeşe doğan çocuklara genellikle Ege yöresinde verilen isimler. Cinsiyetlerde artı farklılıklar olursa o zaman; Eda, Ada, Ahu, Asu, Ela, Naz, Nur, Oya, Alp, Ata, Can, Cem, Tan, Ali vb. gibi isimler devreye girer.
(1) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(2) Avam; Halkın aşağı tabakası, ayaktakımı, okuması, yazması, ilmi irfanı kıt olan. (Fakirlik, Fakirler Sınıfı)
(3) Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.
(4) Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.
(5) Esbabı Mucibe; Tam anlamı; icap eden sebepler, yeni Türkçemizle gerekçeler.
(6) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12) başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.
(7) Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.
(8) Garez; Birine karşı kötülük etme isteği, kin, düşmanlık.
(9) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı.
(10) Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.
(11) Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.
İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.
Antipati Duymak; Karşıtduygu içinde olmak. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu yaşamak.
Zıttına (Zıddına) Gitmek; Birinin kendisine karşı devamlı ters davranması, isteklerinin tersini yapmak eylemi karşısında tutum. Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak, bir şeyin tersine hareket etmek.
(12) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
(13) Şedde; Arap yazısında iki kez okunması gereken ünsüzün üstüne konulan işaret (Şeddeli Eşek; Çok kaba ve yeteneksiz, edepsiz, kusurlu kimse).
(14) Cüsse; Gövde. İnsan gövdesi.
(15) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
(16) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
(17) Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.
(18) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak (bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).
(19) Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
(20) İyin insan sözün üzerine gelirmiş. Diğer bir söylem biçimi; “İti an, sopayı hazır et(hazırla)!” şeklindedir.
(21) Şebelek; Türkçemizde böyle bir kelime yoktur. Tahminen şebek kelimesi gibi bu kelimeden türetilmiş argo bir söz olsa gerektir. “Maymuna benzer, çirkin” anlamında, sanırım.
(22) Deli-Divane Olmak; Çıldırmak, çılgınlaşmak, deliliğin sınırları dışına çıkmak.
(23) Ring; Öyküdeki anlamı; Genelde taşıtların bir yerden kalkıp bir daire çizdikten sonra tekrar aynı yere dönmesi şeklinde yaptığı sefer. Üzerinde boks denilen yumruk oyunu oynanan yaklaşık 5x5 m2 kare biçiminde, tabanı kauçuklu, bir muşambayla kaplı olan, çevresi kordonlarla çevrili yer. (İngilizce; “Yüzük, yüzük takmak, halka geçirmek, kuşatmak, çembere, daire içine almak, etrafını çerçevelemek” şeklinde anlamları vardır.)
(24) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
(25) Gözleri Fel-Fecir Okumak; “Gözleri vel fecri okumak” veya “Fer fecir Okumak” Elecekte-Delecekte (Genelde eğecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyeti olmayan, çok uyanık, cin gibi kurnaz, kurnazlığı gözlerinden okunan şeklinde kullanılan bir söz (argo da olabilir).
(26) Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
(27) Bir Sevmek, Pir Sevmek; Başlangıçta duygular ne ise, şu anda ve sonuna kadar o şekilde sevme dileğinin ifadesi.
Bir sevmek bin defa ölmekmiş, bir defa ölmek, hiç ölmemek demekmiş… Rahmetli Barış AKARSU Şarkısı.
(28) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
(29) Hayat-Memat Meselesi; Ölüm-kalım konusu.
(30) Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak(Argo).
(31) Riskli; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı belirtisi. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınmasının gerekliliği durumu.
(32) Şehadet; Şehit olma. Vatan uğruna ölme.