“Kasaplar” denirdi onlara, Kasap Sabri Ağabey ve Kasap Ömer Ağabey Kardeşler vardı mahallemizde, aynı dükkânı işleten. Sabri Ağabey büyük olandı.
İlçede, ilde, belki de Türkiye’de Sabri Ağabey gibi göz kararı ile baharatını, sarımsağını ayarlayarak sucuk yapan başka biri daha olduğunu sanmıyorum. Çocukluğumda konuya bizzat şahidim de onun için.
Öncesinde, Sabri Ağabeyin kızı olan sınıf arkadaşım olan Hanife, babasının sabah namazından sonra sucuk yapmağa başladığını söylemişti. Sabri Ağabeyin niçin böyle yaptığına gelince…
Rahmetli annem de, dayımlar da, efendibabamlar da haz etmezlerdi(1) yağlı etten, kıymadan. Genelde ben almağa giderdim tek oğlan olarak 250 gramlık, en fazla yarım kiloluk kuşbaşı ya da kıymaları…
Genellikle Ömer Ağabey, eğer bir problem varsa Sabri Ağabey dikkatli bir şekilde etin yağını, sinirini ayırır, 250 gram yerine yaklaşık 190–200 gram, ya da yarım kilo yerine meselâ 400 gram olarak verirdi eti.
Ses çıkarmazlardı benim büyüklerim, “Usül böyle!” diyerek. Tıpkı bir ihtiyaç için taksi durağından taksi çağırdığında taksinin taksimetresini açıp istenilen yere gelmesi gibi. Tam benzemese de gereği böyle gibi idi işte.
Ömer Ağabey, doğal olarak Sabri Ağabey de tabii, ne yağları, ne de satılamayan sakatatları eski de olsa biriktirirdi arka taraftaki dipfriz ya da derin dondurucu denilen yerde. Kemikleri ise ayrı bir yerde toplarlardı, çeyrek kamyonet, yarım kamyonet oldu mu, şehir dışındaki bizim “Kemik Fabrikası” dediğimiz fabrikaya götürürlerdi.
Bu kemikler orada dövülüp toz haline getirilip inceltildikten sonra kesme şekerlerin küpleme işlerinde kullanılırmış. İşte bazen çayların ya da kesme şeker kullanılan herhangi bir şeylerin üzerinde görülebilen yağ lekelerinin sebebi bu nedenleymiş (miş)!(2)
Öteki, bizlerden ve bizim gibi yağının ayrılmasını isteyenlerden ayırdığı yağlar, satılamayan sakatatlar da sucuk yapımın ertesinde görünmez, gözükmez olurlardı. Hanife bana bir keresinde soyulmuş sarımsakları getirdiğimizde göstermişti.
Neden mi? Çünkü sucuk için gerekli olan sarımsakları Hanife’nin annesi, yani Sabri Ağabeyin hanımı, ben ve Hanife soyar getirirdik de onun için.
Ha bu neden böyleydi, bir soru daha? Tam olarak hatırlayamıyorum, önemli de değildi, ama eğer hatırlarsam hatırladığım kadarından ileride bahsetmeye çalışırım (inşallah)!
Sabri Ağabey ilerideki yaşlarda Sabri Amca olmuştu. Ben şimdiden Sabri Amca diyeyim. Gerekli mi? Muhtemelen; evet!
Sabri Amcanın o derin dondurucunun yanında büyük bir tahtadan teknesi ve onun yanındaki masanın üstünde ayrı bir kıyma makinesi, sucuk doldurma hunisi, ıspatulası(3) ve özel kaşığı vardı.
Bu makine ile hem kıyma yapar, hem de aksesuarını değiştirdikten sonra hazırladığı karışımı o huni vasıtasıyla kuru bağırsaklara doldururdu. Ömer Ağabey de boş kaldıkça etiketler, bağlar ve sucuk dediğimiz o karışımı sıra sıra kancalara asardı.
Sabri Ağabey, ya da Sabri Amca eğer yanlış aklımda kalkmadıysa “Karkas” denilen gövdenin bir ayağını, ya da bir budunu ve koyunun bir budunu alıp zerresini bile ziyan etmeden bir parça ondan, bir parça şundan, bir parça bundan olarak kıyma yapardı.
Çekilenleri karışsın diye üç, belki de dört defa çekerdi kıyma makinesinden.
Merak işte, sabahın kör vakti olmasına rağmen ders çalışmalarımızdan fedakârlık ederek bir-iki defa Hanife ile birlikte izlemiştik çalışmalarını.
Sucukların baharatını göz kararı ile koyardı Sabri Amca torbalardan ve sonra minderi altına alarak diz çöker, çıplak elleriyle yoğurur, karardı. Kıvamını hissettiğinde özel kaşığıyla çiğ karışımın tadına bakar, neyini eksik hissetmişse o baharattan ya da tuzdan bir tutam, bir avuç ne kadar gerektiğini bilir, öylesine yoğururdu tekrar, hiç erinmeden.
Kendi yaptığı sucuktan hemen orada elektrikli ocakta pişirerek önce kendisi bakardı(!) tadına. Bunu gören, bilen herkes daha ıslak iken, askıdayken, kapışırcasına satın alır ve evlerinde kurutmaya götürürlerdi sucukları.
Sabri Amcanın sucukları emsallerine göre üstelik çiğ ve ıslak olarak satıldığı için ucuzdu. Ben onun vefat ettiğini öğrendiğim tarihe kadar memlekete gelip-gidişlerimde vitrininde ya da sehpasında asılı sucuk görmediğimi söylesem asla yalan söylemiş olmam. Hoş o öldükten sonra görünmedi de!
Bugünleri nasıl yaşadığıma geçmeden önce Hanife’den bahsetmem bir borç herhalde benim için.
Önceliğim sarımsaklar olmalı herhalde. Sarımsakları dediğim gibi annesi, ben ve Hanife ayıklardık. İkimiz de onun babası olan Sabri Amcanın, ikramı olan bir-iki parça bonfile, ya da biftek parçasını aldıktan sonra dönerdik evlerimize.
O kendi hakkını da bana vermek için ısrarcı olur, ama ben kabul etmezdim. Kasabın çocuğunun ete ihtiyacı mı vardı ki? Nankörlük, salaklık, aptallık ya da her ne denirse o, parayla değildi ki?
Evlerimize dönünce sarımsak kokusundan azat olmak için dakikalarca, belki bir iki saat yıkanmamıza rağmen okulda arkadaşlarımızın “Öf! Üf!” sözlerinden kurtaramazdık kendimizi. Ne yaparsak yapalım Hanife de, ben de üzerimize sinen o sarımsak kokusunu bir müddet taşırdık üzerimizde.
Hanife ilkokulda ilk göz ağrım, ilk gördüğüm, ilk sevdiğim, ilk kıskandığım kişi idi. Onu başkalarından kıskanmak anlamında değil. Derslerde benden üstün olması anlamında. Tüm notları o günkü karne notlarının en üstünü olan A ise A, 5 ise 5, 10 ise 10 idi çünkü. Ne yaparsam yapayım, yetişemiyordum ona, geçemiyordum onu.
Hele bir gün rahmetli öğretmenim Kocaköylü Ahmet Öğretmen onun yaptığı resme; “Ne diyeyim? Pek âlâ!” derken kırmızı renkli kaleminin ucu kırılmış ve cümlesini değişik bir kalemle tamamlamamış mıydı?
Çılgına dönmüştüm. Ne ilk göz ağrısı, ne de hiçbir şey görünmemişti gözüme.
Sınıfımızda başarısız ya da zayıfı olan hiç öğrenci yoktu. Bir tek Kurtköylü Pehlivan Mehmet’in bir dersinde, sanırım matematik dersinde orta numarası vardı. Onun dışında tüm sınıfımızın notları “Pekiyi” idi.
Bunda Ahmet Öğretmenimizin katkısı inkâr edilemez. Çünkü hiçbir gün sınıfımıza boş gelmezdi. Bazen bonbon şekeri, bazen leblebi şekeri, bazen sarı leblebi, bazen beyaz leblebi dağıtırdı bizlere.
Bazen de kızlara ayrıcalık tanır, okuldan evlerine dönerken çiğnemeleri için çiklet sakızı dağıtırdı.
Öğretmenimiz bonbon şekeri dağıtırken Hanife özellikle beyaz, ya da nanelisini isterdi. Herkes teneffüste şekerini yerken o saklardı şekerini de, leblebilerini de. Ders ortasında, arkasındaki sırada ben oturduğum için, inadına gibi şekerini, ya da leblebisini dişlerinin arasına alıp gülümserdi.
İnci gibi bembeyaz, düzgün, sıralı dişleri öyle yakışırdı ki ona, o dişleri de kıskanırdım.
Ve içimden sitem etmek dışında, elimden hiçbir şey gelmezdi. Lâf aramızda benim dişlerim de çarpık-çurpuk bir şeydi, düzensiz, ya da biçimsiz.
Eh! Ekmeği ağzında dişlerinle kopararak yersen başka türlüsü de olamazdı zaten!
Bu kadar değildi kıskançlığım, ya da kinim.
Cumartesi-Pazarları Hanife’nin diğer amcası Hoca İdris Ağabey de camide bize namaz-niyaz-sureler-usul-adap öğretirdi. Bir bakıma haremlik-selâmlık gibi otururduk, oğlanlar önde, kızlar arkada olarak. Ne de olsa kıpırdaşır, kıpraşırdık bazen. Hiç kızmazdı İdris Ağabey.
“Dölek durun(4)!” derdi. Anlamazdık, ama onun bu sözünün “Susun! Uslu durun! Yaramazlık yapmayın! Sessiz olun! Dinleyin!” gibi anlamlara geldiğini bilirdik.
Bir gün İdris Ağabeyin işi çıktı, yerine onun öğrettiklerini oldukça iyi öğrendiğini sandığı büyük ağabeylerden Zülkarneyn Arif Ağabey geldi bize, sözüm ona bildiklerini öğretmeye. O gün o; bize öğlen namazını tarif etmişti.
Saf tutmuştuk, Arif Ağabey önde, biz erkekler sağda, kızlar solda. Üçüncü rekâtta kalkarken seker gibi yapmıştı Arif Ağabey, onun beni-bizi şaşırtmak için yaptığını anlamamış, ben oturup kalmıştım.
Benim dışımda herkes ayağa kalktığından, ben de ehlen ve sehlen(1) yerimde doğrulmuştum.
Sol omzuma Hanife yaslanmıştı, kıkırdadı, bozuldum. Sinirlendim. Namaz-mamaz dinlemeden omzumla kaykıldım üzerine. Kıkırdamasını kesti, ama için için gülmeye devam etti. Göğüsleri henüz pek gelişmemişti, ama sözüm ona namaz kılarken güldüğünden dolayı karnının hoplar-zıplar gibi olduğunu görüyordum yan gözümle. Kıskanmayıp, kinlenmeyip de ne yapacaktım ki?
Ahmet Öğretmenin, Okul Müdürü de olduğundan bazen işi-gücü-toplantıları falan olurdu, ya da gelemezdi okula herhangi bir sebeple. O zamanlar cep telefonları yoktu, manyetolu-kollu telefonlar vardı. Semiha Öğretmenin haberi olur, o gelirdi derslerimize. O da aynı Ahmet Öğretmen gibi ayrıcalıklı davranırdı kızlara.
Semiha Öğretmen evlenememiş, bizim genel deyişimizle; “Evde kalmış!” hatta bana göre kaprisli(6) bir öğretmendi.
Eh! Benim de küçük yaşlarda olmama rağmen ondan pek farkım var sayılmazdı. O beni sevmemiş, sevememişti galiba. Ne yalan söyleyeyim ben de onu sevmemiş, sevememiştim. Haydi, bu sevmemek konusu için de “Galiba” yakıştırması yapayım, gerçek gibi görünmese de.
Bunun sebebi; onun özel olarak isim analığı yaptığı (ne demekse?) Sercan ve Selcan ikizlere, Hanife’ye ve daha sonra diğer kızlara aşırı düşkünlüğü ve benim hepsini kıskanmam da olabilirdi.
Belki de diğer bir neden, ismimizin Hanife ile çok benzer olmasının da etkisiydi bu sevemeyişte. Annem ısrar etmiş, babam da “Hanefi” ismini koymuştu, mezhebimizden esinlenerek belki de. Tam olarak bilmememe rağmen büyük, çok büyük baba ya da dedelerden birinin ismi de olabilirdi, bana konulan isim.
Ne Ahmet Öğretmenim, ne de Semiha Öğretmenim bir günden bir güne ne saçımı okşamış, ne çenemden tutmuş, ne de “Evlâdım, kuzum, torunum” demişlerdi bana. Neredeyse ismimi bile söylemekten erinip “Hey! Sen!” derler, sonrasında niyetleri neyse onu söylerlerdi;
“Yapma! Etme! Uslu dur! Kalk tahtaya!” falan gibi. Doğrusu bu konuda haksızlıklarını iddia etmem de yanlış olurdu. Üç abladan sonra tek oğlan olarak herkes tarafından şımartılmış idim. Hele ki dedem?
Ki, ben ona “Efendibaba” derdim, beni el üstünde tutar, bir dediğimi iki etmezdi. Ayrıcalığım; “Nevi şahsına münhasır(7) bir velet(8) olarak” anlaşılmıştır herhalde. Aynı ayrıcalığı öğretmenlerimden ve Hanife’den göremeyişim; bunalımımdı doğal olarak.
Bir başka sefer…
Şeker Bayramı idi galiba! Hacı Şaban Dede için Ramazan (mübarek) Bayramı idi!
Ve âdet idi, mahallenin, sokağın tüm çocukları ellerimizde torbalar, el öpmeğe çıkardık mahallede. Hanife bir ev yukarıda komşumuzdu ve ben her şeyi bir kenara bırakıp neredeyse kahvaltı bitiminde onlara gitmiştim.
Şeker-çikolata-fıstık, artı harçlık ve mendil almıştım büyüklerinden ve Hanife ile el ele evden çıkmış, öncelikle Hacı Şaban Dedeye gitmiştik beraber.
Hacı Şaban Dede bizim oranın en zenginlerinden biriydi. Elini öptük. Teyzenin bize çıkardığı ufak kutudan birer tane kâğıtlı çikolatadan sonra Hacı Şaban Dede bana kenarı tırtıklı bir kuruş, Hanife’ye ise mandagözü on kuruş vermişti.
Ben bana verilen o bir kuruşla bir adet kâğıtlı şeker alabilirsem, Hanife on tane kâğıtlı şeker alabilirdi o parayla.
Nasıl kıskanıp kinlenmezdim ki? Elini bırakıp, küsüp eve dönmüştüm, üstelik o çikolatayı yemeden, o kenarı tırtıklı parayı kaldırımlara savurarak ve Hanife’nin sesini duymazdan gelerek. Üstelik bacak kadar çocuktum daha.
Hepsi üst üste gelince; “Alın beni bu okuldan!” demiştim büyüklerime. Tekti ilkokul o mahallemizde. Ötekisi ise “Anasının dininde” denilen bir yerdeydi. “Orda okurum!” dedim.
Kar-kış-kıyamet demeden ve neden o okuldan ayrıldığımı bilmeyen ne öğretmenlerimle, ne de Hanife ile karşılaşmamak için arka yollardan giderken evvelde, dönerken de sonda olmaya gayret ettim.
Ha! Bu okulda başarım? Herhalde sorulmaması gereken bir soru olmalıydı. Çünkü rakibim yoktu!..
Sonrasında gençlik yılları, ortaokul, lise, üniversite falan…
Karşılaşmadık bir daha Ahmet Öğretmenle, Semiha Öğretmenle ve Hanife ile.
Ahmet Öğretmenim zaten oldukça yaşlıydı, öğrencilerine “Torunlarım” dediği göz önüne alınırsa. Rahmetli olmuştu. Semiha Öğretmenimden ise sonralarda bir haberim olmamıştı.
Hanife’nin ortaokulu bitirir bitirmez, belki de bitirmeden, bitiremeden anne-babasının muvafakati ile onu beğenip isteyen uzak da olsa akrabalarından biri ile evlendiğini ve doğurganlığının ispatı gibi hemen ilk kızını, sonrasında diğer iki kızını da doğurduğunu öğrenmiştim.
İnsanın evli-barklı da olsa ilk göz ağrısını unutması zordu. Bunu adım gibi çok iyi biliyorum.
Ve de insan toprağından kopamıyordu, kopamazdı da.
Önce babamı, sonra annemi kaybettim bir kaç yıl arayla, okulu bitirerek terk edişimle aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmez bir şekilde.
Ben, unutması gerekeni unutamayan, neredeyse, handiyse(9) yaşlanmıştım, yaşlanmaya devam ediyordum, yalnız yaşamımda. Hanife’nin boyunca kızları vardı, arka arkaya sektirmeden, tıpkı kendisine benzeyen ve o ortamda.
Hanife yaşlanmamıştı, yaşlanmıyordu ve hep o ilkokuldaki beni resmi ile kıskandıran Hanife idi. Gerek babamın, gerekse annemin vefatında karı-koca çocukları ile beraber gelip; “Başın sağ olsun!” diyen onlardı.
Mezarlar için beyi, mevlit-hatim duaları için de Hanife yardımlarını esirgememişlerdi. Ne de olsa taşrada yalnız bir adamdım ben.
Annem, özellikle babamın vefatından sonraki hakşinaslıklarından(10) bahsederdi telefon açışlarımda. Bu nedenle gözüm arkada değildi.
Nitekim annemin son anlarında onlar başında durmuşlar ve rahatsızlığını, göçmesine çeyrek kaldığını onlar haber vermişlerdi bana.
Hani derler ya; “Son anında” işte öylesine, annem son nefesinde beni karşısında görünce gözlerini açıp gülümsemiş, ondan sonrasında sekerâttan(11) çıkıp öyle teslim etmişti Mevlâ’sına ruhunu…
Aradan geçen zamanın farkında değildim. “O kadar olmuş mu yahu?” dediğim yaşamımın o günlerinde.
Hanife’nin kızlarından en büyüğü olan Ayşegül lise son sınıfta, ondan sonraki Gülenay hemen onun peşinde, onlara yetişme çabasında olan Damlanur da ortaokul sondaydı (galiba).
Ve “Tanrı hakkı üçtür, ikisi ana-babaya mahsup edilir, üçüncüsü dünyaya kâr kalır!” deyişinin gereği olsa gerek, başka çocuk yapmamışlardı. (Herhalde?!)
Ha! Nasıl ve neden bu kadar emin konuştuğuma gelince; yâd ellerde memuriyet zor gelmiş, yalnızlıktan da bunalmıştım. Bacası tütmeyen bir baba ocağım vardı ve herhangi bir nedenle her gelip-dönüşümde eskiyen hüviyetler nedeniyle hüzün duyuyordum.
Durumumu anlattım âmirlerime; “Koyuverin gideyim, yoksa biriken hizmetimi yakıp, atalarımın topraklarına çiftçiliğe döneceğim!” demiştim. Onlar da hoş görmüşler, makul karşılamışlar ve;
“Haydi git, ıslan köyünün yağmurlarında, tüket yaşamını kendi şehrinde!” demişler ve baba ocağını tüttürmek için evime gelmiştim.
İşte değişenler olarak fark ettiğim, evvel emirde Hanife’nin bu üç güzel kızıydı. Hepsi uzun boylu, yeşil gözlü, mantı burunlu, uzun kumral saçlı, sıralı seki gibiydiler.
Aslında pek de söz edilecek kişi değil, ama Hanife’nin kocası, doğal olarak da kızların babası olmaktan başka özelliği olmayan enişte…
Bizce ele giden mahallemizin, sokağımızın, şehrimizin kızı, kız kardeşimiz sayıldığı için kocası da “eniştemiz” olurdu!
İşte o enişteyi adam etmek istemiş Hanife’nin babası Sabri Amca. Ömer Amcanın sulbu(12) yoktu, nesli kurumuştu. Bu nedenle ikisi de damada kasaplığı öğretmeğe çalışmışlardı.
Ama ne öğretme?
Şehre çeşitli nedenlerle her gelişimde akraba-dost ve arkadaşlar anlatırlardı, ağızlarını bırakıp da bilmem nereleri ile gülerek. O kadar çok kere doğramıştı ki enişte kendini? Bir de sucuk hikâyesi vardı anlatılan.
Sucuğu kayınpederi gibi yoğurayım derken nişan yüzüğünü o karışımın içinde bırakmış. Farkında olmayınca da yüzük sucuk yapma makinesi içinde eğrilip-bükülmüş olarak bulunmuşmuş!
Önce Ömer Amca vefat etmişti. Enişteden söz etmeğe gerek yok dememin nedeni ise Sabri Amca her şeyi damadına öğrettiğinden (hani, meselâ) huzur içinde(!) ölünce, enişte ne yapmış, ne etmiş ve sucuk yapabilme mahareti(!) ve geçimsizliği ile kısa süre içinde sermayeyi kediye yükleyip iflâs etmişti.
Şimdi bir markette “Ayakçı(13)” olarak çalışıyormuş, ne demekse? Önceden de dediğim gibi eniştenin, Hanife’nin kocası ve bencil olarak Hanife’den kaynaklığını sandığım üç güzel kızın babası olmak dışında hiçbir özelliğinin olmadığı kesinkes belli idi.
Önceden bir nebze(14) bahsettiğim gibi kızların her üçü de tıpkı annelerinin modeli idi; “Kaş-göz, gerisi söz” ya da “Anasına bak, kızını al” gibi.
Breh! Breh! Pöh! Pöh! Yalnızlık başıma mı vurdu, nedir, “Anaları yârim olmadı!” diye kızlarını anaları ile mi kıyaslıyordum ki?
Medet(15) miydi beklentim?
Toprak doyurmalıydı gözümü! Hanife yaşıtım olduğuna göre, kızları meselâ en büyüğü olan Ayşegül benim yarı yaşımda olmalıydı, minimum olarak. Ama insanın saklamağa çalıştığı umutlarında bile bir sınırlama, bir kısıtlama olmalıydı. Gönül kuşu bu, nereye konacağı belli olmaz sözü, en saçma söz olmalıydı, bence…
Evet, ana-baba ocağını tüttürmem yanında, eli-yüzü düzgün bir gönül dostuna da rastlarsam, güzel-çirkin, zengin-fakir, kız-dul hiçbir şey düşünmeden yuva kurmak da aklımdan geçmiyor değildi, aile ocağıma geri dönerken.
Evet! Memuriyetimi geçirdiğim yerlerde, kim-kime, dumduma(16) bir yaşam içinde, temizliğe, çamaşıra gelen birilerini bulabiliyordum, eş-dost yardımıyla, ama burada kimi bulup-buluşturur da yardım isteyebilirdim ki, memleketin bir yerlisi olarak?
Eşyalarımı taşırken, evin temizliğini, yerleştirilmesini yaparken komşular ve özellikle enişte, Hanife ve kızlar yardımcı olmuşlardı, ama bunun devamlılığını beklemek safdillik(17) olurdu.
Peki, çözüm? Ayda bir gelecek yardım bile benim için nimetti, yoksa ev işlerinden anlamadığım için evimi kısa bir zaman içinde bilmem ne(!) götürebilirdi, söylemekten utandığım.
Gene de şansımı denemeye karar verip, bakkala-çakkala, kahveye-mahfeye, konu-komşuya, mesai arkadaşlarıma ve hatta enişteye bile haber bıraktım. Valla kimse sormasın ne enişte adını söyledi, ne de ben merak edip “İsmin ne?” dedim. Enişte, eniştedir işte, kız kardeşimizin namusunun emanet edildiği beyi.
Bir akşam mesaiden dönüşte Ayşegül’ü kapımda beni beklerken gördüm:
“İki konum var!” dedi. “Birincisi kendim için, diğeri senin için. Hangisini önce söyleyeyim?”
“Senin için…”
Bu beklemediğim bir söyleyiş tarzı idi ve nedenini anlamakta bir hayli zorlanmıştım. Madem “Sen” demiş, benim de ona “Sen” dememden daha doğal bir şey olabilir miydi ki?
“Önce, kendin için olanı söyle lütfen!”
“Liseden mezun oluyorum. Üniversite seçimim için senin gibi tahsilli birinin yardımına ihtiyacım var!”
“Kolay, yardımcı olurum. İkincisi?”
“Biraz uzun, ama Rahmetli Ömer Amcamın hanımının dul kardeşinin kızı var, bizim ‘Teyze’ diye seslendiğimiz. Adı; Güldâne, annemle emsal. Maddi olarak geçimlerinin biraz zor olduğunu biliyoruz...
Evinize bakmak, evinizin işlerini görmek için isterseniz çağırayım, bir görüşün. Anlaşabilirseniz sevaba girersiniz.”
“Olur! Beraber gelin, görüşelim. Ama söyle bana, bu; senin fikrin mi, birilerinin ya da başkalarının mı?”
“Önemsiz, sadece yardımcı ve yakın olmak istedim!”
Öylesine anlaşılmaz, üstünden kalkamadığım cümleler kuruyordu ki Ayşegül, anlamakta zorluk çekiyordum, hatta kesinlikle anlayamıyordum, ne demekti; “Yakın olmak”?
Yaklaşık bir saat kadar sonra Ayşegül, Güldâne ve Ayşegül’ün diğer iki güzel kardeşi birlikte çaldılar kapımı.
Doğrusu onları hemen beklemiyordum. Nefsimi körletmek(18) için çay demlemiş, peynir-zeytin-ekmeği mutfaktaki masama koymuştum.
Karşılıklı olarak konuştuk, mutfak masama ve daha dikkatlice bana uzanan bazı bakışları fark etmeden.
Benim aradığımın ötesinde mükemmel diyebileceğim biriydi Güldâne. Yedek anahtarlarımdan birini verdim kendisine hemen. Ertesi sabah başlayıp, sabah gelip-akşam evine dönecekti. Güldâne, yapması gerekenleri detaylı olarak konuştuktan sonra dönmüştü evine.
Üç güzeller kalmıştı evimde bir süre daha.
Ve anlayamadığım bir şeyler vardı, gittiklerinden sonra bile tesiri altında kalmaktan kendimi soyutlayamadığım(1). Ne olduğundan, ne olduğumdan, ya da ne olacağımdan haberim olmadan.
İnsanlar, unutması gerekenleri unutmaya mahkûmdular. Aksi takdirde neden “Hafız-i beşer nisyan ile malûldür(20)” denilmiş olsundu ki, değil mi? Ama benim için bu nasıl şekillenmeliydi? Bir bilen olsaydı da ona danışsaydım. Ama neyi, niçin, nasıl danışacağımı bile bilemiyordum ki?
Yine bir akşam iş dönüşü Ayşegül ve Güldâne ile karşılaştım kapımda. Muhit dardı, insanların ağızları da torba değildi ki, büzesin!
“Meslek seçimimde daha doğrusu üniversite seçimimde yardımcı olacaktın, söz vermiştin!” dedi Ayşegül kapı önünde.
Gene “Sen” ve “Sen” demekten vazgeçmiyordu. O halde benim de vazgeçmem gereksizdi.
“Seni tanımıyorum ki, yol göstereyim. Neye merakın var, neyi seviyorsun, ne istiyorsun falan? Bana kalsa sana ve bayanlara en çok yakışan meslek öğretmenlik. Bunu bile önermem için bir şeyleri bilmem gerek. Sen en iyisi bir Cumartesi-Pazar kardeşlerinle birlikte gel, konuşalım…
Ama öncesinde, lisedeki öğretmenlerinin adlarını ver ki, seni yıllardır okutan öğretmenlerinden bilgi kırıntısı olsa bile bilgi almaya çalışayım ve öyle yönlendirmeye çalışayım seni.”
“O kolay! Boksör Fethi, Baba Hayri, Sinek Necati, Fıstık Aliye, Çiroz Süha, Bohça, Napolyon…(21)”
“Maşallah! Hepsine ad vermişsin!”
“Ben vermedim, tüm okul onları böyle tanıyor!”
“Yani ben gidip de ‘Boksör Fethi Öğretmenimle görüşeceğim!’ mi diyeceğim?”
“Bilmem, o senin bileceğin bir şey!”
“Saçmalama!” diyemezdim, “İyi akşamlar!” dedim, konuyu bitirmek için.
Hafta içi boş saatlerimin tümünü Ayşegül ve de kontenjanımdan(!) bir sene sonra mezun olacak Gülenay’a ayırdım. Öğretmenlerinin Ayşegül ve Gülenay hakkında bildikleri benim onlar hakkında bilmem gerekenler herhalde bir Harita ve Metot Defterini dolduracak kadar çoktu.
Ayşegül hakkındaki başlangıç düşüncem olan öğretmen olması kanaatim; destek kanaatim olarak da gerçekleşmişti, üstelik Gülenay için de.
Öğretmen olmalarını destekleyecektim. Ne öğretmeni olmak istemeleri kendi tercihleri olacaktı.
Bir öğretmenleri Ayşegül’ün resim yapmakta usta olduğunu, bir diğeri sesinin güzelliğini, bir diğeri ise şiir yazdığını, kompozisyonunun kuvvetli olduğunu söylemiş, bir diğeri ise yabancı lisana karşı meyliden söz etmişti.
Şiir ve resim konusunda Gülenay ve Damlanur’un ağızlarından kaçırdıklarına göre benim resmimi yaptığını ve şiir yazdığını öğrenmiştim Ayşegül’ün. Sesinin de güzelliğini “Sen” deyişlerindeki manadan biliyordum zaten.
O halde Ayşegül’ü başlangıç için yönlendirişim, Müzik, Resim, Edebiyat, Lisan Öğretmenliğine olmalıydı. Bu dalların hangisi olursa olsun başarılı olabilirdi, eminim. Çünkü ne demişlerdi; “Soy soya, bulgur suya çeker!”
Yıllar öncesinin annesi için yazılan “Ne diyeyim? Pek âlâ!” takdirini unutmamıştım, hem de yıllar yılı…
Tercih öncelikle Ayşegül’ün kendisinindi, zaten öyle olması da gerekmiyor muydu ki?
Şimdi bu kadar söyleşiden sonra; “Çıkar ağzındaki baklayı!” diyen olacaktır. Ağzımda bakla yok ki, keşke olsaydı! “Dağ-dağa kavuşmaz, insan-insana kavuşur!” du, ama “Dağ fare doğurur” du, bilinen gerçek!
Annesiyle yaşıt olduğum ve bence benim için “ilk göz ağrım” olanın birinin kızı ile ben, el işte göz oynaşta? Öyle mi? İnsanlar duysalar değil, hissetseler bile, ağızlarıyla değil, bilmem nereleriyle(!) gülerlerdi?
Ama hangi soruma hangi cevabı istediğim de meçhuldü, kendim için bile. Ve benim dışımda benim için gelişen olaylardan da bihaberdim(22) doğal olarak…
Ayşegül harıl-harıl çalıştı. Gülenay ve ben destekledik onu çok zaman. Hatta makul(23) sınırlar içinde Güldâne de evine dönmek için gecikme riskine rağmen, çok zaman benim evimde, bazen eniştenin evinde çay-pasta-börek-kurabiye-kek konularında destek oldu bizlere.
Özellikle benim evimdeki çalışmalarda Damlanur evde tek başına kukumav kuşu(24) gibi kalabilir miydi? O da katılırdı bizlere, bir kenarda, hiçbir şeye karışmadan. Albümlerime, ansiklopedilerime, kitaplarıma bakar, bazen çok sıkılır, kurabiye-kek fasıllarıyla ilgili gereğini hallettikten sonra yerini bildiği pikelerden birini alıp yatağıma uzanır, uyuklar, çok zaman da uyurdu hatta.
Sınavlara ayrı ayrı girdi Ayşegül. O zamanlarda bugünkü sistemler yoktu. Belirlenen tarihlerde belirlenen sınavlar vardı. Konservatuar ve lisan sınavlarına girememişti Ayşegül. Bir sınav üst üste çakışmış, birine yetişememişti vaktinde. Güzel Sanatlardan ise umutsuzdu.
Her neyse…
Sonuç olarak yine bir akşam mesaisi dönüşümde onu kapımda bekler gördüm. Edebiyat Öğretmeni olacaktı ileride. Öylesine sevinçliydi ki kapıyı açıp da içeri girer girmez, beni kucaklamış ve dudaklarımdan öpmeğe çalışmıştı, üstelik daha öpmesini bile bilmiyordu, nasıl anlaşılırsa öyle işte.
“Bu ne oluyor şimdi Ayşegül?” dedim.
“Teşekkür etmek demek, seni seviyorum demek ve ben öğretmen oluncaya kadar beni bekle demek!”
“Deli misin, divane(25) misin, aklını mı kaçırdın sen? Annen benim akranım, aramızda dünyalar kadar yaş farkı var! Tövbe! Tövbe!”
“Aşkta sınır yoktur, diye biliyorum.”
“Ama akıl vardır, mantık vardır, hatta bir deyiş vardır; ‘Davul bile dengi dengine çalar’ diye!”
“Umurumda mı? Sen benim seni sevdiğimin binde biri kadar sevip beklersen beni, bana pembe bir dünya bağışlamış olursun!”
“Haydi, evine git! Yüzünü yıka, rahatla ve saçmaladığını kabul et! Özür dilemene gerek yok! Anlıyor musun?”
“Hayır anlamıyorum! Anlamayacağım da!” derken çıkmak için sokak kapısını açtı.
Gülenay kapının önündeydi. Konuştuklarımızın ne kadarını duymuştu, ne kadarı ilgisini çekmişti, bilemezdim.
“Ablan da çıkmak üzereydi, bir şey mi diyecektin Küçük Abla?” demek gafletinde(26) bulundum ve ağzımın payını aldım;
“Ablamla aramızda bir yaş var, diye ‘Küçük Abla’ olamam. Ben de lisedeyim ve Allah’ın izniyle seneye ben de üniversiteli olacağım. Eğer ablam bir şeyleri biliyor, anlıyor, yaşıyorsa benim de bilip, anlamam, yaşamam doğal değil mi?”
Sözlerine başka bir şey eklemeden döndü sırtını, evlerine doğru. Ablası onu takip etti hiçbir şey demeden…
Ertesi gün bir kırıklık vardı üzerimde. Konu-komşu için de gerekli olduğundan evimde telefonum vardı ve evim çok zaman PTT Şubesi gibiydi maşallah. Doğumları, asker haberlerini mutlulukla iletirdim de, ölüm, hastalık gibi şeyleri “Kendiniz söyleyin!” diyerek haberi alacak komşu her kimse, onu eve çağırırdım.
Bir yerlere gitmedim o gün ve kendime gelebilirsem ve kendimi toparlayabilirsem işe öğleden sonra gelebileceğimi iş yerime telefon edip karşıma ilk çıkana söyledikten sonra, dinlenmeye değil, düşünmeye başladım…
Ne kadar süre geçmişti aradan, hatırımda kalmamış, uyuklamış, hatta uyumuş muydum balkon kenarındaki kanepe üzerinde? Bilemiyorum.
Sokak kapıma yaklaşan, duran sonra uzaklaşan ayak seslerini merak edip tül perde arkasından baktım sokağa. Uzaklaşan Gülenay’dı, üstelik arkasına hiç bakmadan.
Bir şey söyleyecekti herhalde, sona vazgeçip geri döndü diye düşündüm. Okulların tatil olduğu aklıma gelmemiş, okula neden gitmediğini de sorgular gibiydim zihnimde.
Eh! Bir gün öncesinden de fırçasını yemiştim ya “Küçük Ablanın” gidip gönlünü alayım, diye düşündüm.
Giyindim, kuşandım. Tam kapıdan çıkarken dörde katlanarak kapı altından atılmış bir kâğıt çekti dikkatimi. İki satırdı, acele, ama özenle yazılmıştı:
“Seni seven birine ilgi göstermen o kadar mı zordu? Benim sevgimin yükü bana çok ağır geldi. Tek başıma kaldıramıyorum. Elveda… Seni seven” ve kocaman bir soru işareti vardı son tarafta.
Telâşla evlerine koştum. Bu deli kız iki satırlık notunda bir şeyler yapacağını ima etmişti. Babasının silâhı var mıydı acaba? Fare zehri mi içecekti yoksa? Ya da asacak mıydı kendini? “Elveda” kelimesinin anlamı olarak başka bir şey gelmiyordu aklıma.
Kapılarına ulaştım. Kapılarını çaldığımda öncesinde sessizlik vardı ve sonrasında yuvarlanan bir şeyin sesi çekti dikkatimi.
“Gülenay!” diye bağırdım. Ses gelmedi içeriden. Tekmeledim, yüklendim kapıya, kırdım ve içeri girdim. Bu davranışımda bile titizliğimden vazgeçmemiş, ayakkabılarımı eşikte çıkarmıştım.
Gülenay kendisini asmıştı, tekmelediği sandalye hâlâ yerinde dönmeye devam ediyordu, gecikmemiştim. Ayaklarından tutup yukarıya kaldırmaya ve ipin boğucu etkisini azaltmaya çalışırken bir taraftan da;
“Hanife! Ayşegül, Damlanur!” diye bağırıyor, onun yanında “Bırak beni!” diyen Gülenay’a söz yetiştirmeye çalışıyordum.
“Bırakmam seni Gülenay. Hem benim olmaya söz vermezsen, ömür boyu böyle tutarım seni!” derken bir taraftan da “Hanife” diye çığırmaya devam ediyordum.
Son cümlem ya da çığırışım Gülenay için yeterli olmuştu galiba. İhtiyatsızca ve şaşkınlıkla mı dökülmüştü sözler dudaklarımdan, yoksa annesini unutamayışımın şekillenmesi miydi Gülenay?
Anında hissetmem mümkün değildi. Saklılığımın, unutamadığımın görüntüsünde, üstelik yaş farkımı umursamaksızın dışa vurumu da olabilirdi davranışım.
Kendini bırakmak yerine, boynuna geçirdiği ilmeği gevşetmek gayretini yaşadı genç kız, yaşayacağı önünü görmeksizin.
Hanife yetişmişti.
“Sandalyeye çık, ipi kes!” dedim, Gülenay’ın bacaklarından tutmaya devam ederken…
Onu oradaki yatağa yatırıp öptüm, uysalca teslim etti dudaklarını bana, elimi sıkı-sıkı tutarak.
Hanife yanımdaydı:
“Sen birini hiç bu kadar sevmiş miydin?” diye sordum.
Sustu.
O; birinin kim olduğunu biliyordu, hem de çok iyi biliyordu…
YAZANIN NOTLARI:
(*)Hanife; İslâm dinine sımsıkı bağlı olan kimse, İslamiyet’ten önce tek Tanrı’ya inanan.
Hanefi; İslami Mezhep. İslam dininin Sünnî mezheplerinden biri. Hanefilik olarak da söylenir.
Güldâne; Gül tanesi.
(1) Haz Etmek, Hazzetmek; Hoşa giden duygulanma, hoşlanma, tat ve zevk alma. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
(2) Kesme şeker için kemik unu kullanılması konusunda yazdığım tarihteki teknoloji değişti mi, bilmiyorum.
(3) Spatül (Spatülâ, Ispatula); Ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış alet.
(4) Dölek Durmak, Dölek Olmak; Davranışları doğru, ölçülü, hesaplı, ağırbaşlı olan, akıllı hareket eden insanlar için kullanılan yöresel bir deyim.
(5) Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
(6) Kaprisli; Kapris yapan, kaprisi olan. Geçici, düşüncesizce değişken istekleri olan.
(7) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(8) Velet; Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât) Çocukları paylama, azarlama anlamında da söylenir.
(9) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(10) Hakşinas; Haktanır. Herkesin hakkını gözeten kimse.
(11) Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık diye bilerek ve sevdiklerinin özünde bu olayı yaşamış biri olarak özetleyebilirim.
(12) Sulbü Kesilmek (Yok); Öz evlâdı olmamak, neslinin devam etmemesi.
(13) Ayakçı; Belirli bir iş süresince tutulan ve belirli ayak işlerine bakan işçi, hizmetli kişi.
(14) Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.
(15) Medet; Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.
(16) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.
(17) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(18) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
(19) Soyutlamak; İçinde bulunduğu durum, düşünce ya da topluluktan kendini ayrı tutmak. Gerçekte başlı başına varlığı olan bir şeyi maddesinden sıyırarak, soyarak düşünmek, tasarlamak, gerçekte ayrılamaz olanı zihinde, düşüncede ayırmak.
(20) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(21) Lise ve üniversitede lâkap verdiğimiz hocalardan sadece bir kaçı…
(22) Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
(23) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
(24) Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
(25) (Deli)-Divane; Çılgın, aşırı deli.
(26) Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.