Heyecan dolu bir maça, görevli olarak değil, sadece seyirci olarak yetişme arzusunda iken rastladım onlara.
Okuyup başka mesleklerde de başarılı olmam mümkünken çocukluğumda etkisi altında kaldığım, anne tarafından “Efendibaba” dediğim rahmetli dedemin etkisinde kalarak polis olmayı yeğlemiş, bir miktar da yükselmiştim bu meslekte, komiser gibi.
Spor Salonunun önünde iki genç kız ellerindeki bir kitabı incelerken arada bir birbirinin yüzüne bakarak, eğer yanılmıyorsam çatır-çatır Fransızca konuşuyorlardı hiç mi hiç anlamadığım.
Oysa oldukça iyi bir şekilde İngilizce, kendimi yaşatacak kadar Almanca bilmeme rağmen, nedense Fransızcaya “Fransız kalmıştım!(1)”
Yaşamımın hiçbir bölümünde böylesine yan yana, böylesine iki zıt karaktere demeyeyim de fiziksel görünüşe rastlamamıştım. Hani Edi ile Büdü, Oliver Hardy ile Stan Laurel derler ya, o şekle yakın.
Ancak şişman-zayıf karakteri ile değil, üstelik ikisi de genç kız idi, hatta daha bir belirginlikle hani bize göre ya lise öğrencisi ya da en fazla üniversitenin başlangıçlarında olmalıydılar.
Bunların biri Afrika kökenli gibi siyah, ama İsmail Ağabey’in oğlu(2) gibi kahverengiye yakın, esmerden koyu siyah, enli-boylu, botoks(3) yaptırmış gibi kalın dudaklı, kalem kaşlı, badem gözlü, mantı burunlu ve sıcakkanlı, sıcak, güler yüzlü ve çekiciydi.
Diğeri ise Uzakdoğu kökenli gibi, pırıl-pırıl, sarı-beyaz, akça-pakça tenli, zayıf, ensiz, dar-kısa boylu, istihza(4) ile kıvrılmış gibi dudaklı, çekik kaşlı, çekik gözlü, onlara yakışır şekilde küçük burunlu, soğukkanlı, soğuk, asabi yüzlü ve iticiydi.
Yaklaştım yanlarına ve önce İngilizcemle, sonra yarım-yamalak Almancamla;
“Yardımcı olabilir miyim?” dedim.
Bir el memleketinde, sakalını kesmeyerek dinlendirmeye bırakmış, görev icabı yani, böyle bir adamın, böyle bir kentteki tavrından çekindiler herhalde, doğal olarak.
Önce cebimden çıkardığım Polis Hüviyetimi gösterdikten sonra ellerindeki ufak makineye “Korkma!” diye yazdım. Daha sonrasında pek gerekliymişçesine parmağımdaki babamdan hatıra olarak dedemin yüzüğünü bana vermesi dışında hiç bir özelliği olmayan yüzüğü gösterdim.
Rahatlamış gibiydiler.
“Topkapı?” dediler, sorarcasına.
Kol saatimi göstererek “Bir dakika!” dercesine işaretledikten sonra elimle yakındaki taksilerden birine işaret ettim. “No, no, no!(5)” itirazlarına rağmen, bildiğim birkaç Fransızca kelimeden biri olanı söyledim; “Vıy! Vıy! Vıy!(5)”
Çekinerek de olsa, belki de inanarak, güvenerek, muhtemelen tedirginliklerini(6) göz ardı ederek ve her şeye rağmen, taksinin arka kanepesine iliştiler. Gerçekten oturmalarını bu kelimeyle izah etmek çok kolaydı.
Hele ki Türkiye ile hele hele İstanbul ile ilgili daha önceden duydukları, okudukları ve belki de kendilerinden, çevrelerindekilerden yaşayanların kötü, menfi, yanlış intibaa(7) ya da bilgileri varsa idi?
Topkapı’ya geldik. Nasıl olsa birbirimize Fransız’dık!
Taksiden inip bedelini ödedikten sonra birinin koluna girer gibi yapıp, parmaklarımla içeri doğru “Beraber yürüyelim mi?” işareti yaptım. Sonra sırtımı dönüp dışarı doğru yürüme işareti yaptım.
Siyahî olan koluma girdi ve ilk defa Türkçe olarak ve makineye bakmadan;
“Beraber Amca!” dedi.
Artık maçı unutmam ve onlara katılmam gerekiyordu ve de bir yanlışı düzeltmem. Cebimde devamlı olarak taşıdığım not defterimi açtım. Kabataslak, sadece kibrit çöpleri ile yapılabilecek iki kaba resim çizdim. Birinin eline ayrıca bir baston iliştirdim.
Bastonsuz olanın altına 15–30 rakamları ile “Ağabey” ve “Abi” diye, diğerinin altına 30 ve daha sonra sonsuz ( ) işareti koyarak altına “Amca” diye yazdım. “Ağabey” ve “Abi” yazılı olanları işaretledikten sonra elimi göğsüme bastırıp, kelimeleri ayrı ayrı heceledim.
Yüzüme bakışlarından anlayamadıkları bir şeyler olduğunu sezinleyince; Ağabey kelimesini gösterip işaret ve orta parmaklarımla makasmış gibi kesme işaretini yaptığım andan sonra, belki de kelime kısalığı ve kolaylığı nedeniyle tercihleri olduğundan olsa gerek hep “Abi” oldum.
Aslında hissettiğim kadarıyla ikisi de Türkçeye yabancı değiller gibiydi. Sadece Fransızca konuşmak işlerine geliyordu galiba. Çünkü sular-seller gibi şakıyorlardı(8) aralarında.
Konuşmak için vaktimiz boldu. Ancak onları suskunlukla ve ellerindeki kitaplarıyla baş başa bırakarak takip etmememin daha iyi ve doğru olacağını düşündüm.
Tam bu sırada rehberleri Fransızca konuşan bir grup Topkapı Müzesine gelince onları da rehbere rica ederek o grubun içine katmam zor olmamıştı.
Oysa ne isimlerini biliyordum, ne ülkelerini, ne de kim ve ne olduklarını. Sormamıştım ki bilgi birikimim olsun.
Yaz-çiz, işaret et. İşte o kadardı, tüm olan.
Onları rehbere emanet etmeye çeyrek kala yine defterimden bir sayfa koparıp üstüne cep telefonu numaramı yazdım ve kahverengi kıza(!) verdim. İsme, cisme, başka bir şeye ihtiyaç var mıydı? Nasıl olsa öncelikle “Abi” belki de “Ağabey” idim ya!
Bir yana çekilip tüm büyüklerim için tek bir Fatiha okuduktan sonra her daim yanımda taşıdığım Mushaf’tan(9) birkaç bölüm okuma gayretinde oldum, bir duvar dibine çömelip.
Okumaya başlamadan önce tekrar-tekrar düşünüyordum, kimdi bunlar? İki kardeş olmaları asla mümkün değildi. Turistik bir seyahat için gelmiş olsalar mihmandarları(10), tercümanları, rehberleri olurdu.
Öyle sap gibi Spor Salonu önünde tek başlarına adres aramazlardı herhalde. Hem nasıl bir araya gelmişlerdi biri Afrika’dan, biri Asya’dan gibi?
Tabiidir ki bu benim yorumumdu. Aynı ülkede doğup büyüyen farklı kökenlerden de olabilirlerdi. Tıpkı şu anda benim gördüğüm gibi. İnsan beyni çok küçük, anında cevaplayamıyordu kendinden (yani içinden) geçenleri.
Her sorunun bir cevabı vardı, olmalıydı da. Ama bu merakım ne için ve neden dolayı kaynaklanıyordu, o an bilemiyor, hatta ve hatta hissedemiyordum da. Şart mıydı hem öğrenmem?
Ben ne kadar oturdum o köşede, ne kadar, ya da kaç sayfa okudum elimdeki kitaptan, ne kadar zaman geçti aradan, hatırlamam mümkün değil.
Hatırımda olan, daha doğrusu gözlerimde şekillenen akşamın karanlığının inmek üzere oluşuydu. Maçın sonucunu da merak etmiyor değildim, gökyüzünün inmekte olan siyahlığını merak dolu gözlerimle paylaşma gayretindeyken.
Bu arada onlara hediye olması gereken, belki de beni hatırlamalarına vesile olabilecek bir-iki parça hediyeyi de iki poşet halinde satın almayı ve her ihtimale karşı cep telefonu numaramı bir kez daha bir kâğıda yazarak içlerine bırakmayı unutmamağa çalıştım. Tekrarı neden gerekecektiyse?
Gelecekleri yönü cep telefonuma kâh Fransızcaya yakın, kâh Türkçemsi bir şekilde telefonla bildirdiler. Anladığım tek şey “Kapı” kelimesi idi. Sanırım söylemek istedikleri o cümle çıkış kapısı olsa gerekti. Oraya yöneldim. Karşımdaydılar.
“Merhaba Abi!” dediler bir ağızdan. Oldukça yorgun ve fakat bence mutlu idiler. Orada birkaç yerde bir Türk vatandaştan rica ettiğim şekilde fotoğraflarımız çekildi, çikolata renklinin(!) makinesine.
Onlara hediye olarak aldığım poşetleri uzattım, içine baktılar elleriyle ve sonra Afrikalı “Şap!” diye dudaklarımdan öptü, tıpkı Macarlara has bir şekilde. Bir yaz gezimde Budapeşte’de rastlamıştım insanlara böyle. Bizim gibi kucaklaşma ve yanaklardan öpme yerine, kucaklaşıp dudak-dudağa öpüşüyorlardı.
Belki de bana rastlayan samimi grup öyle yapmıştı, tam yerleşmemiş belleğime. Belki Afrikalılarda da böyle bir yaşam şekli olabilirdi, ilk defa karşılaştığım. Asyalının ise kendine göre kuralları olmalıydı yahut da utangaçtı, o sarılmıştı sadece.
Afrikalının dudaklarında şefkat, sevgi, ya da şükran vardı hissettiğim kadarıyla, cinsellik, ya da seksle ilgili bir kavram değil. Ben hissetmemiştim ki, hem cevap verememiştim ki, o hissetsin.
Üstelik sanki cevap vermeyişimin, haydi dürüstçe söyleyeyim, ne olduğunu anlamamıştım ki, o, sanki ona cevap verememiş olmanın tedirginliğini yaşıyor gibiydi. “Teşekkür” kelimesi de “ederim” eki olmadan Türkçe çıkmış sonra; “Mersi boku!(11)” diye eklemek gereğini hissetmişlerdi.
Elimle midemi işaretlerken, diğer elimle yeme işareti yaptım. Afrikalı “Vıy!” dedi, Asyalı sesini çıkartmadı.
Ben de onları bizce meşhur bir kebapçıya götürdüm. Belki daha önceden denemiş de olabilirlerdi, ama muradım; onlara İskender kebap, künefe ve Türk Kahvesi ikram etmekti…
Hani derler ya; “Lâf lâfı açtı!” diye. Neler konuşmamıştık ki? İşaretle, yazarak, tek-tük Türkçe kelimelerle ve ellerindeki hesap makinesi gibi makineye yazarak ve okuyarak.
Yemekten sonra, daha doğrusu kahvelerimizi ısmarladıktan sonra ikisi birden lâvaboya gittiler. Dönüşlerinde Afrikalının yani Ameganui’nin cep telefonunu cebine yerleştirme çabasını fark ettim.
Kahvelerimizi bitirmek üzereyken lokanta önünde yeşil plakalı(12) siyah bir araba durdu. Telâşla poşetlerini aldılar, beni ikisi de kucakladılar sadece. Asyalının kolundan tuttum, herkesin ortasında, bu sefer ben öptüm onu cevaplı olarak, ne işe yarayacaktıysa, ya da nedense?
Cep telefon numaramı yazdığım birer pusulayı “İyi günler!” dileklerimle poşetlerine koymayı akıl ettiğim için kendimi takdir ettim! Çünkü vedalaşmamız bile arabayı görünce yaşadıkları telâşlarından dolayı çabucak sonuçlanmıştı.
Bir çay söyledim kendime, hesabı beklerken ve aklımda kalanları sıraya koymaya çalıştım. Zaman yeterli olmayacaktı, zamanı durdurmam da mümkün değildi. O halde eve gidip günün yorgunluğunu sessiz ve yalnızlığın esirgenmediği odamda dindirmeğe çalışırken rahat-rahat düşünebilirdim.
Ben de öyle yaptım.
Ola ki tekrar görüşürsek, ya da görüşebilirsek Müslüman olan Togolu Ameganui ile anlaşmam daha kolay olacaktı. Belki de Güney Koreli Chun Hei’nin sadece dinsizliği değil, daha önce belirttiğim terslikleri ve yaklaşımlarının da etkisi olsa gerekti bu düşüncemde. İnsan bir şükranın hazzını duymaz mıydı ki dudaklarında?
Öncelikle şunu söylemem gerekiyor ki; bu gençlerin ikisi de Fransızca eğitim veren bir Türk Lisesinde okuyorlardı ve tanışmaları beraber dolaşmaları da yabancı bir ülkede yaşayan iki yabancının yakınlaşması şeklindeydi sadece.
Tabiidir ki aynı lisanı rahatça konuşmalarının da etkisi inkâr edilemezdi.
Türkiye’ye gelişleri Türkçelerini ilerletecek kadar fazla olmamıştı. Chun Hei Güney Kore Seul’dan, Ameganui Togo Lome’den gelmişlerdi ve her ikisinin de dediğim gibi mükemmel Fransızcaları vardı.
Togolu Ameganui’nin tek şikâyeti ülkesinin isminin belki de fazlaca tanınmamış olması nedeniyle değişik adlarla söylenmeğe çalışılmasıydı.
Öyle ya Togo, neredeydi, İstanbul nere? Hava uçuşu ile neredeyse yaklaşık 5.000 Km. fark vardı iki ülke arasında. Yanlış söylenilen kelimelerse tonga, tongo, tango, tanga, tolga gibi kelimelerdi ve bu isimlere ek olarak ülkesinin Kongo ile karıştırılmasına da çok üzüldüğünü söylemişti Ameganui.
Konuşurken demiştim ki;
“İsmini söylemek zor oluyor benim için, bazen Ameganui, bazen Amenganvi, bazen da harflerin yerlerini değiştiriyorum. Madem Müslümansın, hele ki şimdi Türkiye’desin, sana kısaca ve yalnız ben, ayrılıncaya kadar Emine desem olur mu?”
“Mahzursuz!” dedi. Tıpkı daha önce karşılaştığım bir yabancının “Muhteşem Süleyman” yerine “Görkemli Süleyman”, “Mümkün değil” yerine “mümkünsüz” demesi gibi. Nedense Chun Hei için böyle bir teklif yapmak içimden gelmemişti, hem söylenişi de Türkçemizde kolay gibiydi.
Tanrı insanların yaşamlarına nasıl yön vereceğini, nasıl etkileyeceğini, nasıl değiştireceğini çok iyi biliyor ve ona göre kararını şekillendiriyordu. Kader dediğim bu çizgi benim için o kadar belirgindi ki…
Büyük başın büyük derdi olduğu gibi, büyük şehrin de büyük derdi, dertleri oluyordu. Bana yeten evimde, yalnızlığımı yaşamaya alışmıştım. Yanıma gelmek için istekte bulunan, evin giderlerini paylaşma dileğinde olan bekâr kardeşlerden özür dilemiş ve hep yalnız kalmıştım. Gerçek anlamda maaşım yetmiyordu.
Ev kirası, şehrin diğer zorluk ve zorunlulukları maaşıma karşın geçimime yetmiyordu, dediğim gibi. İçkim, sigaram, hovardalığım(13) gibi fuzulilerim(14) olmadığı, bunu kesinlikle bilmesine rağmen babamın “Şu kadar maaş alıyorsun yahu, nasıl yetiremiyorsun?” sözleri ve maddi desteklerinden gına gelmişti(15). Kendi ayaklarım üzerinde durmak ve en basitinden önümü görmek ve babamın da olsa onun parasına ihtiyaç duymamak istiyordum.
Bu nedenle belirli bir süre önce tayinimi istemiştim, yer belirtmeden, neresi olursa olsun diye. Şark hizmetimi önceden tamamlamış olmakla birlikte şark hizmetine bile yeniden yönelebilirdim, umurumda değildi o zamanlar.
Ya şimdi?
Gene de Emine’yi düşünüyor olmakla birlikte umurumda değildi gideceğim yer.
Kendimce mesleğimde başarılıydım. Tüm iyi gelecek mesleklere karşın bu mesleği seçmiş, benimsemiş ve sevmiş olmakla gurur duyuyordum. Hatta iddialı bir şekilde diyebilirdim ki bence önce iş, sonra eş gelirdi. Bu; zaten bu vakte kadar “Bir baltaya sap olamayışımın” göstergesi de değil miydi?
Üstlerim isteğimi uygun görmüşlerdi ve Ankara’ya tayin olmuştum. İstanbul’da iken beni maddi olarak destekleyen ailemden gene uzaktım, ama yakın sayılırdım, hem de İstanbul’a göre memur şehri olan bu ilde ayaklarımın üstünde daha rahat duracağıma inanıyordum.
Ve bu tayin, unutmam gerekeni de unutmamın gerekliliğiydi. Chun Hei aklımda ve düşüncelerimde hiç yer etmemişti. Ama Emine’nin dudaklarının sıcaklığını unutamıyordum. Tamam, eşşek(!) kadar adamdım, kalbim “Hop etmemişti” hele ki öperken, ama aklımdan çıkaramayışım nedeni ne olaydı ki?
Elbet, evet, bilindiği üzere; “Gönül bu, ota da konardı, bilmem neye de!” ama bu henüz ömrünün baharını yaşamaya başlamış bir genç kıza karşı haksızlığım olmaz mıydı? Üstelik hadi “Aşk-meşk(16) ve kavuşmak” diyelim, pek bilgim yoktu, ama bakalım yasalar(17) bu birlikteliğe izin verecek miydi, hani meselâ? “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş” tezat(18) değil, gerçekti ama öncesinde “Gül dalının goncası ile dağ yolunun yoncasından” bahsetmek de gerekmez miydi?
Bir bakıma sabit bir yaklaşım, iddialı bir deyiş olacaktı, ama yaşamıyor, hatta ömrümü tüketmekle meşgul oluyordum, Tanrıya isyan etmeden.
Ve nedense sadece ağaçların gövdeleri, dağlar değil, yer-gök, ekmek-su her şey kahverengi idi benim için, bir de bademlere, siyah zeytinlere, kuru-siyah-çekirdekli üzümlere düşkün olmuştum.
Galiba bir hayaldi beynimde canlandırdığım, fakat ulaşılamayacak, ya da ulaşılması mümkün olmayacak. Ne olurdu sanki o beraberce çektirdiğimiz fotoğraflardan birini şöyle ya da böyle edinseydim? Ne mümkündü ki?
Ve gerçektir ki insanlar sadece hayalleri ile yaşamıyorlar, yaşayamıyorlardı. Hem yaşamamalıydılar da zaten. Ama bunu insan olarak gönlüme anlatmam, anlatabilmem o kadar zor hatta imkânsızdı ki!
Gelmiş, yerleşmiştim Ankara’ya ve aradan ne kadar süre geçtiğinin farkında değildim. Bir bilen şöyle demişti: “Zaman, bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdur. (19)”
Galiba bu söz tam da bana uyan bir sözdü ve unutmam için zaman en iyi ilâç, belki de en iyi çare idi, yahut da olacaktı.
Bu arada çevremde kim yakınlaşmak istese, istemeden de olsa uzaklaştırıyordum kendimden. Yalnızlığıma yalnızca yalnızlığım ilâçtı. “Hiçbir şeyde gözüm yoktu”(20). Hiçbir şeyden zevk, tat alamıyordum. Rutin(21) bir 8.00–18.00 saatleri arasına sıkışan memuriyet yaşamımın dışı, hiçlik mertebesindeydi(22), tamamen.
Bir gün sağ kulağım çınladı o zaman içinde, hani iyi haber demekmiş ya batıl itikat(23) olarak. İyi haber ne olabilirdi ki benim için? Sempatim(24) olan, ya da taraftarı olduğumu iddia edeceğim basketbol takımının bugün Ankara’da maçı vardı. Bu, galiba galip geleceğimizin işareti olmalıydı. Başka hiçbir şeyde ne gözüm, ne düşüncem ne de umudum vardı çünkü.
Sonra telefonum çaldı. Bilmediğim bir numaraydı. Aslında bilmediğim numaraları açmazdım, ama bu sefer şeytan dürtüklemişti(25) galiba beni, açtım;
“Abi! Aramadım uzun süre. Türkçeyi iyi öğreneyim diye. Görüşmek isterim, ama üniversiteyi Ankara’da okuyacağım. Eğer vaktin müsaitse bugün beni yine yemeğe çıkar. Vedalaşalım. Maalesef bir daha görüşemeyeceğiz.”
“Vedalaşmaya gerek yok Emine. Görüşemeyeceğiz kanaatine nereden ulaştın ki? Ben atandım ve şimdi Ankara’dayım. Yer-yurt-kayıt falan gibi işlerin varsa belgelerini gönder araştırayım!”
Bilemezdim onun Ankara’ya babasıyla gelip tüm işlemlerini yaptırıp da tekrar İstanbul’a döndüğünü. Bir şehrin havasını beraberce soluyorsunuz ve bundan birbirinizin haberi yok. Suç Tanrıda olmamalıydı herhalde. Devam ettim;
“Ankara’ya geleceğin muhtemel vakti ve vasıtayı bildirirsen seni karşılamak isterim. Sen ne zaman istersen!”
Ve ben hiçbir şey dilemedim. Belki sadece “Gelmeni çabuklaştır!” diyebilirdim, belki ve hem o kadar!
Ağzım kulaklarımdaydı. Benim istediğim tek gözdü, Tanrı utandırmamış vermişti iki göz. Acaba farkında olmadan Tanrıya çok mu yalvarmıştım? Her şeye boş vermiştim, ama daha başlangıçta güzel günlerin çabucak tükeneceğini hissetmeden.
Yaşadığım heyecan nedeniyle aradan geçen süreyi hesaplamam, bilmem mümkün değildi, sessizliğimde. O telefon etmiyor, nedense ben de telefon etmeye çekiniyordum, sanki telefon edersem, kararından vazgeçip de gelmeyecekmiş gibi. Safdillik(26) işte!
Bir gün cep telefonuma mesaj geldi; “Şu gün şu uçakla geliyorum!” diye. Beni bağlasalar yerimde duramazdım, öylesine özlem, hatta özlem ötesinde, sesine, nefesine, varlığına, kendisine, ihtiyaç duyuyordum ki!..
Karşılaşmamız aynı özlem dolu boyutta oldu, üç-beş aylık bir ayrılık gibi değil. Herkesin bakışlarından çekinmeden, kahverengi-beyaz aykırılığımıza aldırmadan kucaklaştık.
Ben ilk karşılaşmamızdaki gibi sakallı idim yine, sivil ve çapaçul(22) giyimli görevim devam ediyordu, değişmemeliydim çünkü. Etrafıma göre tek farkım bir arkadaşımın arabasını almamdı. Bagajlarını arka koltuğa yerleştirdim, maksadım yanıma oturmasıydı, kucaklaşırken öpüşmemiz yeterli gelmemişti bana.
“Özledim seni. Öylesine etkiledin ki beni, bir öpüşünle.”
“Ben de! Hele ki sevgi dolu öpüşünle öpüşümü iade ettiğinde…”
“Senden ayrı kalmayı düşünmedim. İnşallah ev tutmamış, bir kız yurdunda yer bulmamış, ya da bir otelde yer ayırttırmamışındır.”
“Babam bir otelde yer ayırttırdıydı başlangıç olarak, dur bakayım otelin adı neydi?”
“Önemsiz! Bavullarını bırakırız, istediğin bir-iki şeyi yanına alırsın. Bu sefer de yorgun olmana rağmen Anıtkabir’i gezdiririm sana…
Ama ‘yorgunum’ dersen başka zamana erteleriz. Karnın açsa iki lokma bir şeyler atıştırırız, istediğin gibi…”
“Çok özledim seni. Tüm dünyamı doldurdun, senden başka bir şey düşünemez oldum ve seni istiyorum, Tanrı huzurunda karın olmak istiyorum, sonrasında beni istemesen bile.”
“Gençsin, güzelsin, düşüncelerin bir gençlik heyecanı! Ciddi misin, sonrasında üzülürsen ben yıkılırım, yaşayamam!”
“Kalbimin çarpmasından, gözlerimin kararmasından, ellerimin titremesinden de mi anlamadın!”
“Aramızdaki yaş farkını da mı umursamıyorsun?”
“Sevgide önemi var mı bunun?”
“O halde evlen benimle!”
“Hemen mi?”
“İstersen birbirimizi daha iyi tanımak için 8-10 yıl beraber olalım, aynı yastığa baş koyalım, bebelerimiz 9-10 yaşlarına gelsinler ondan sonra düşünürüz.”
“O kadar bekleyemem. Son beş aydır hep seni düşündüm, hep seni yaşadım, sana ulaşmaktan, korktum, çekindim. Telefonun tuşlarına her uzanışımda elimin titremesinden açamadım sana içimi. Neredeyse başarısız oluyordum son sınıfta…
Ama öğretmenlerim hissettiler yaşadıklarımı ve olgun davrandılar. Hadi, zamanımız boşa geçmesin, otele kaydımı yaptırayım, ailem merak etmesin sonra senin evine gidelim, beni sahipleneceğin, bizim diyeceğimiz yuvamıza…”
O, beraberliğimizde ilk defa benim olmuştu, genç kızlıktan genç kadınlığa terfi eder gibi…
Yaşam her zaman plânlandığı gibi yürümüyordu. Bir kısım yalanlarımla donatılmış olarak ailesinin de uygun görüşünü alarak beraber yaşamaya başlamıştık. Onun için de ne kız yurdu, ne de kalacak bir başka mekân aramamıştık.
Ben işime, o okuluna devam ederken bir gün asık suratla karşıladı kapımızda beni, ona hiç yakışmayan, Güney Koreli tavrında bir şekilde.
Babasının Fransa’ya tayini çıkmış, annesiyle birlikte gitmiş, ev tutmuşlar, araştırmışlar ve daha iyi bir eğitim alacağı inancıyla bulduğu eşdeğer üniversite için teklifini iletmişlerdi kızlarına.
Dizlerimde derman kesilmiş, çöküvermiştim kapı eşiğine, benden beklenmeyecek bir şekilde. Babasının herhangi bir zamanda bir başka ülkeye tayin olacağını düşünmeme rağmen, anlayışsız davranmam, evli ama belgesiz olmamızın şu ana kadar yaratacağı sorunları düşünmemiş olmam benim için safdillik idi.
Evet, evli-barklı gözükmüyorduk yasalar önünde, ama öyle idik Tanrı huzurunda. Hoca Efendi tescillemişti birlikteliğimizi Tanrı mekânında. Ama eksikliğimiz vardı yasalar huzurunda. Yasal prosedürleri(28) şu anda yerine getirmeye çalışsam onun gitmesini gene de engelleyemezdim.
Üstelik Emine, Ameganui olarak babasına ve ailesine düşkündü, belki de (tahmin ediyor olsam da) benden fazla.
Ve tüm kozlar(*) babasının elindeydi, mesleği dolaysıyla…
Gitti, daha doğrusu beni elim koynumda, boynum eğik yalnız bırakarak gidiverdi…
Cep telefonuyla haberleşmeyi bırakmış, sesli ve görüntülü olarak internetten haberleşmeye başlamıştık; e-mail, msn ve Chat olarak.
Bir gün hamile olduğunu söyledi bir haberleşmemizde Emine. “Bebeğimiz olacak!” tebessümü ile.
Ne yapacağımı bilemez durumdaydım. “Gel, karım ol!” demem de, “Geleyim, kocan olayım!” demem de aynı imkânsızlık sınırları içindeydi.
Tüm mecburiyetlerimi, tüm yasal yükümlülüklerimi, tüm prensip(29) ve ideallerimi(29) göz ardı ederek Fransız olmam mümkün değildi.
Cici babanın(30*) eline mi bakacaktım, ola ki herhangi bir şekilde iş bulana kadar? Bu bana yakışmazdı, örf(31), âdet(31), gelenek(31), görenek(31) olarak. Hem aileme, akrabalarıma ne diyecektim ki bu durumda? Onların ağızlarından çıkacak kelimeleri biliyordum;
“Hanım Köylü(32)!”
Düşünmekten yorulduğum bir an, internetten bavullarını ve karnını göstererek;
“Karşıla geliyoruz! Bebeğimiz Türkiye’de doğacak!” dedi Emine…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tenakuz; Çelişki, çelişme.
(*) “A “ ile “a” isimli öyküde kaleme aldığım Togo Lome’li Amenna tanıdığım biri idi.
(*) Seyahati, sporun her dalını, özellikle tiyatro ve sinemayı çok severim. Çok zeki olmasam da yaşadıklarımın çoğu aklımda kalmıştır öykülerimin çoğunda enstantane olarak yer alır. Örneğin; Bir Galatasaray-Fenerbahçe maçında Fenerbahçeli Engin DOMANİÇ son saniyede attığı basketle Galatasaray’ı devirmişti. O maçta vardım ve yıllar sonra tesadüf karşılaştık, hatırlattım, takdirini hak ettim!
30 Aralık 1994 de katledilen hiçbir ilintim olmayan Yasemin CEBENOYAN’ın babası ile bir vesile ile karşılaştığımda; “Başın sağ olsun abi!” demem hüznünü deşmiş olsa da onun hüznüne katılmış olmam onun huzur yaşamasına neden olmuştu.
Bir bayanla karşılaşmıştım, bilmeden. Eski bir bakanın hanımı olduğunu öğrendim. Eşinin ölümünü hatırladım .“Başınız sağ olsun!” dediğimde hayret etmişti.
İstanbul’dan Ankara’ya giderken(e) ucuz trende aynı sınava giden bir arkadaşla karşılaştım. O, Yıldırım KUMOVA idi. 1966 Toprak Mezunu Ziraat Yüksek Mühendisi. Daha ne diyeyim ki? Benim çenem düşüklüğüm olmasa, Yıldırım’a kalsa?..
1960 yıllarında Pertevniyal Lisesinde okurken öğretmenimizin kalem arkadaşı (penfriend) olarak belirlediği Anne Marie’nin eşi Jarmo bir voleybol müsabakası için hakem olarak Türkiye geldiğinde o kıskançlık krizi yaşasa da onu hatırlamam mutluluğuydu sanırım. Anlattıysa eşinin de…
Hollandalı SMIT’le beraber çalıştık Türkiye’de bir projede. Hollanda’ya gittiğimde “l” harflerini yumuşatarak “Erroll Bey” derken mutluydu, Wageningen’de evine gittik, rakı içtik.
İrlandalı Maeve ile İspanya’da, İspanyol Abelardo ile Türkiye’de İstanbul’da, İspanyol Eugénio (vefat etti) ile Almanya’da, Portekizli Sonia ile Türkiye’de, Macar Sonja ile Macaristan’da, İspanyol Sebastian ile Madrid’de, Alman Siegfried ile Zaragoza’da karşılaştık, konuştuk, tanıştık, yıllarca (o zamanların kısır teknolojileri ile).
Yine penfriend Fransız olup da Amerikalıyla evlenip de Amerikalı olan Mireille (Miimie) iki kez Türkiye’ye geldi, evimizde misafir ettik onu karımla. Gene gelecekmiş, ciddi!
Asla şeytan tüyü yok dilimde. Sadece çenem düşük. “Merhaba!” (hangi dilde olursa olsun) o kadar.
Asla ve kat’a “Yazsaydım ben bir tekini” gibi bir savım, yok. Fakültemden, devletimden (asla hükümetlerden değil) Allah’ım razı olsun, Türkiye’mde çok yer dolaştım (otobüs, tren ve vapurlarda “yolculuk nire?” diyenlerle, uçaklarda “Kızım kıble ne tarafta?” diyen özenle özünü, safını belirtenlerle) yurt dışlarına.
Nankör değildim. Verilen görevlerle ilgili raporlarımı yazdım, eğer dikkate, kaale alındıysa (ki; hiç sanmıyorum) ama maalesef eli kıçında dolaşan yağcı yalakalar benden daha değerli idi ve ben yaş-baş-hizmet dikkate almadan 29 yıl 8 ay ile emekli oldum. Bir adet fazla emekli ikramiyesi almaya tevessül ve tenezzül etmeden.
Kısaca demek istediğim şu ki; bu Türkiye’m için kim ne yapmışsa Allah razı olsun, kim bir şeyler yapmamak için, özellikle dini kullanarak ne yapmış, ne yapmak istemişse, Allah kahretsin, cehennemde fitil fitil burnundan gelsin. Hele ki kul hakkı yemiş, “israfı haram olarak kabul etmemişse!”
Ve son olarak demem o ki; insanlar güzellikleri beyinlerinde saklamalı, “ölülerinizi hayırla yâd ediniz!” denmesine karşın “yâd etmemek” güzellikler için hayırla ve rahmetle anmak en iyisi.
Öykü; öyküdür. Fazla şey sığdırmaya çalışmak gereksiz. Bu kadarla yetsin isterim, kimsenin başı ve gönlü ağrımaksızın.
(1) Fransız Kalmak; Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
(2) TOGO, Cumhuriyet değilken, henüz Fransız Sömürgesi halindeyken (Bilindiği üzere 1960 yılında Cumhuriyet olarak bağımsızlığını ilân etti) babamın görev yaptığı Konya-Sarayönü ilçesine bağlı o zamanki adıyla ALTINOVA Devlet Üretme Çiftliğinde (Bugünkü adıyla sanıyorum Tarım İşletmeleri) Ziraat Mühendisi bir İsmail Ağabey vardı. Türkiye’de öğrenimi sırasında hanımına âşık olup Türkiye’de kalmıştı. O Togolu olduğunu söylerken biraz mahzunlaşırdı, çocuk olarak aklımda kalmış.
Ve İsmail Ağabeyin erkek çocuğu neredeyse çikolata gibi kahverengi diyeceğim şekilde idi. Çünkü annesi sarışındı. Ancak İsmail Ağabeyin kızı kendisinin bir kopyası idi sanki.
İsmail Ağabeyin gerçek adı da İsmail miydi onu bilmem de mümkün değildi o yaşlarda. Beni öyküyü bu şekilde kaleme almakta etkileyen birinci husus; İsmail Ağabeyden kalan bu perspektif.
Bilindiği gibi TOGO, Afrika’nın batısının güney ortasında, Benin ile Gana arasında yer alan bir ülke. Aşağı-yukarı Konya ilimizin bir buçuk misli kadar yüzölçümü (56.785 Km2 olan) başkenti de; Lome diye adlandırılan bir cumhuriyet. Genelde Katolik olan vatandaşları içinde Müslüman da var.
Ama İsmail Ağabey Müslüman mıydı, adı gibi o da hatırımda kalmamış!
İkincisi ise Üniversitede staj için Almanya’ya gittiğimde karşılaştığım emsalim olan Togolu bir gençti. Onun sevgilisinin ismini ise hatırlamaya çalıştım, araştırdım ve öyküde Ameganui olarak bu ismi kullanmak gayretini yaşadım. Yazılışı zor, ama okunuşu kolay bir isim.
Chun Hei, ismi ise beni etkilemeyen bir voleybol müsabakasından aklımda kalan bir isim (Bu ismin “Adalet ve Zarafet” anlamına geldiğini öğrendim).
(3) Botoks; Derideki kırışıklık ve çizgilerin 4-6 ay kadar süreli olarak geçici olarak tedavi işlemi.
(4) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(5) Fransızcada biliniyordur ki; No (Non) “Hayır”, Vıy (Oui) “Evet!” demektir.
(6) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk.
(7) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
(8) Sular Seller Gibi Şakımak; Bir metni, bir söz dizisini yanlışsız, doğru söylemek.
(9) Mushaf; Kur’an’ı Kerim’in sahifelerinin bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şeklidir.
(10) Mihmandar; Resmi ya da özel konukları ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.
(11) Mersi Boku (Merci beaucoup); “Çok teşekkür ederim!” anlamındadır.
(12) Yeşil Plâka; Türkiye Cumhuriyeti sınırları dâhilindeki yabancı temsilciliği bulunan devletlere tahsis edilmiş araçlar için kullanılmaktadır.
(13) Hovardalık; Geçici aşklar yaşamaya alışkın olmak ve çapkın olmak. Zevki için para harcamaktan çekinmemek.
(14) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
(15) Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak.
(16) Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
(17) 3201 Sayılı Emniyet Teşkilâtı Kanunu, 2559 Sayılı Polis Vazife Salâhiyet Kanunu ve 4652 Sayılı Polis Yüksek Öğrenim Kanununa göre polislerin yabancılarla evlenmesinde mahzur yok. Sadece soruşturma süresinin iletişim sebebiyle uzayabildiği söylenmektedir.
(18) Tezat; Aralarındaki zıt kavramlar. Çelişme. Karşıtlık. Tutarsızlık. Terslik. “Çok uzaklaşma donarsın, çok yaklaşma, yanarsın!” gibi.
(19) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE
(20) Hiçbir şeyde gözüm yok… diye başlayan ve “Sen yanımda ol yeter” diye devam eden Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Fethi KARAMAHMUTOĞLU’na ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(21) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.
(22) Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.
(23) Batıl İtikat (Batıl İnanç, Hurafe); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan, çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye, söz veya deyimlerdir. Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Muhlis’in yaşadıklarının dışında; açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.
(24) Sempati; İki kişinin birbirine karşı duyduğu içgüdüsel, doğal eğilim ve yakınlık duygusu, muhabbet. Bir kimsenin başka bir kimseye duyumsadığı, beslediği sıcak, içten sevgi.
(25) Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.
(26) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(27) Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.
(28) Prosedür; Bir amaca ulaşmak için tutulan yol, bir işte uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.
(29) Prensip; İlke. Temel bilgi. Temel kural. Her türlü tartışmanın dışında, üstünde ana düşünce, inanış, baş kural.
İdeal; Ülkü. Mefkure, gaye. Beğenilen ve takdir edilen şey. Ancak düşüncenin tasarlayabileceği bütün üstünlükleri kendinde toplayan.
(30) Cici Baba (Cicibaba); Çocukların üvey babaya, büyük babaya ya da büyük baba yaşındaki yakın akrabalara, evlenenlerin kayınpederlere verdikleri isim.
Hanım Köylü; Eşinin yöresine yerleşip uyum sağlayan erkek (İçgüveyi tarzında).
(31) Örf; Yasalarla belirlenmemiş, halkın kendiliğinden uydurduğu gelenek.
Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Gelenek; Anane, âdet, örf.
Görenek; Bir şeyi eskiden beri görüldüğü gibi yapma alışkanlığı. Âdet. Görgü.