“Hayır! Yalan!” dedim, sesli, ya da ünlü denilen harflerin hepsinin üzerine basarak, uzatarak.
“Bu kadar hiddetli, şiddetli, kahırlı bağırarak söylemene gerek yoktu ki! Kısaca ‘Sevmiyorum!’ derdin, hislerimin yönlendirişini değil, gerçeği öğrenmiş olurdum!”
“Hayır, yalan!” demem gerekiyordu. “Seni seviyorum!” diyemezdim, çünkü sevmeğe hakkım yoktu, hem de hiç!
O; dünyanın en fedakâr diyebileceğim genç bir kızı olarak bana âşıktı, sadece hissetmiyor, gerçekten biliyordum bunu, ama ona verebileceğim mükemmel, iyi değil, şöyle-böyle bir hayat bile imkânsızdı benim için.
Ayşe güzeldi, güzel bir kızdı. “Gönül kimi severse, güzel odur!” derler ya hani, işte öyle. Böylece içimde gizlemeğe çalıştığımı da kendi ağzımla belirtmiş oldum. Ama her sevginin sonu kavuşmak değildi ki!
“Sevenler birbirlerine kavuşacaklardır!” diye bir doğa kuralı da yoktu. Bu nedenle yaşayamayacağım, yaşamaya hakkım olmayan bir şeyi ummama, umut etmeme, hatta düşünmeme bile hakkım yoktu.
O gün bir başka gündü sanki. Yürüyor muydum? Oturuyor muydum bir yerlerde aylak aylak(1)? Caddede miydim, kaldırımlar da, sokaklarda mı? Aklımda kalan Ayşe’nin iyi dilekleri ve bir büfe önünde harıl harıl kupon dolduran insanların telâşıydı.
Hafta sonuna rastlayan bir iş günü olmasına rağmen neden sokakta olduğumu hatırlayamadığım bir gündü kazayı yaşadığım gün. Belki de söylemem gerektiği halde söyleyememenin ezikliğini eritmek, beynimi dinlendirmek için kapıp koyuvermiş olabilirdim kendimi sokaklara, caddelere, kaldırımlara. Ayşe’yi düşünmekten yorulmuş beynime hükmedemeyişimin de etkisi var mıydı acaba kazanın oluşumuna?
Ondan ayrılışımın dalgınlığında, belki de ulaşılamayacak hülyalar içinde, ayakta uyuklarken, iyi yerleştirilmemiş bir kaldırım taşının altında birikmiş pis su zerrelerinin paçalarıma sıçraması ile kesinkes ürkmüş olarak kendimi kenara attığımda, sakınamadığım arabanın çarpması ile geçirdiğim trafik kazasından sonra ilk ve tek aradığım kişi o olmuştu.
Ondan sonrası karanlıktı benim için. Bu kaza sonrası kötürüm kalmam, topal olmam, en basitinden aksayarak yürümem bile söz konusu idi. Üstelik devletin verecekleri dışındaki katkı payı bile beni düşündürüyordu şimdiden.
Ona telefon ettiğimde, sanki yanı başımdaymışçasına “Saniyeler içinde” kavramını yaşatırcasına koşmuş, gelmiş, çekinmeden sarılmış; “Geçmiş olsun!” demiş, doktorlardan bilgi almış, bir isteğim olup olmadığını sormuştu. Belki de izin almaya bile gerek görmeden bana yetişmek için saatlerce ayakta ve başımda durmuş, teselli edici cümleler söylemiş, nihayetinde “Hemşirelerin kovmasıyla!” büzüldüğü yerden mahzunca ayrılmıştı.
Ben, kendini bulunmayan Hint kumaşı(2), ya da herhangi bir şey sanan, aslında hiçbir şey olmayan ben, belki de ağız alışkanlığı ile belki de gerçekten dileyerek sorduğu “Beni seviyorsun, değil mi?” cümlesini böyle cevaplamıştım işte;
“Hayır! Yalan!” diyerek, üstelik ünlü harfleri uzun uzadıya uzatarak
Devlete ait aynı iş yerinde çalışıyorduk Ayşe ile. Hatta aynı odada, o daktilograf, ben evrak memuru olarak çulsuz(1).
Afet Abla, Memduha Abla ve Zafer Ağabey evli-barklı, kendi sorunlarına, çoluk-çocuk dertlerine düşmüş, geçim sıkıntısı çeken insanlardı. Üstelik Memduha abla kanser nedeniyle göğsünün birini aldırmış, bunalım içindeydi de. Peki, Ayşe de, ben de onlardan farklı mı idik?
Ayşe, bir evin tek kızı, tek çalışanı, babasının emekli maaşına katkıda bulunmaya çalışan genç bir kızdı. Öyle “Köyden indim şehire, şaşırdım birdenbire” tipinde değildi. Okumuş, kendini yetiştirmiş, eş-dost yardımıyla ancak bu işe sahip olabilmişti.
Oysa çok zeki, daha iyi işler yapacak, dolaysıyla daha çok kazanabilecek, belki de hayatına istediğince yön verebilecek biriydi, tabii ki benim düşünceme göre.
Ayşe ile aramızda 10 yaş, haydi bilemedin 7–8 yaş fark vardı, benim için yaşlılık aleyhime, onun için gençlik lehine. İşe ilk başladığı günlerde Zafer Ağabeye de, bana da “Ağabey” derdi. Sonraları doğrudan doğruya Ahmet diye ismimi söylemeğe başladı, sadece benim duyup hissedebileceğim şekilde.
Duygularını, hissettiklerini anlıyor, üstünde durmuyordum. İlk gençlik heyecanı, ilk beğeni ve ilk yanlışı olmalıydı hissettikleri. Kısacası; “Bir rüzgâr gibi, gelip geçecek! (4)”
Ama öyle olmadı, her geçen gün bir gün öncesinin kopyasından öte akut(5), habis(5), tedavisi imkânsız hastalık olarak ilerleyen bir sevda gibiydi, benim de üstesinden gelemediğim. Karşılığını vermek bana yakışmazdı, ama ben karşılığını vermemek için direndikçe ve bundan dolayı üzüntü duydukça o ise daha fazlasını verememekten dolayı üzüntü duyar gibiydi.
Sevsem ki, içtenlikle ve saklamadan söylediğim gibi, gerçekten ben de seviyordum onu, ama onun için nasıl karşılığım olabilirdi ki? “İki çulsuz bir samanlığa, ya da hamama yakışırdı!” Onun çulsuzluğu sadece tahminimdi, ama benimki gerçekti, hem her bakımdan.
Koca şehirde iş bulabilen birkaç akraba, hemşeri dar bir eve tıkılmıştık, ranzalarda oturarak ve yatarak, mutfağı üleşerek, tuvalet ve banyoda sıra bekleyerek ve kışın çok zaman, yazın her zaman pencereleri açık tutarak. Sebep; nüfus nedeniyle malûm…
Üstüne üstlük köydeki annem, babam ve okumamakta direnen, bir baltaya sap olamayan, benim gibi gözü şehirde olan, ancak tahsili gibi, hiçbir yeteneği olmayan kardeşime de kazancımın önemli bir bölümüyle, handiyse(6) yarısından fazlasıyla yardım etmek mecburiyetindeydim.
Bir bakıma denilebilir ya da diyebilirdim ki; kendim için yaşayamıyordum, bana sebep olanlar için de yaşamak zorundaydım ki, bunalmıştım, bunalmaya da devam ediyordum.
Müşterek yaşamın gereği olan kira ve benzerlerini de ayırınca da maaşımdan kalan miktar ancak kıt-kanaat da olsa boğazıma yetebiliyordu. Allah’a şükür, içki-sigara alışkanlığım olmadığı gibi, namazda-niyazda da gözüm yoktu, hem nasıl olsundu ki? Eskicilerden, utanmasam taksitle diyeceğim bir şekilde satın aldığım iş yerimin gerekliliği olan iki-üç takım elbise tek lüksümdü.
Ayrıca, Allah’ın gücüne gitmesin yüz fukarası sayılırdım. Bu; kesem gibi gönül fukarası olmamın da nedeni değil miydi ki zaten? Tüm bu gerçeklere karşın nelere, neyime güvenip de bir güzele gönülden bağlanabilirdim ki? Nasıl sevgiden, aşktan, mutluluktan söz edebilirdim ki?
İnsanlar, umut etmek için bile bir şeylere sahip olmalı, ondan sonra gereği için gereğine uygun umutlar beslemeli, yaşamalıydı, değil mi? Piyango bileti ya da şans oyunlarından birinden bir kare, ya da bir kolon oynayabilmek için bile para ayırmam mümkün değildi ki, hani ‘Bana çıksın!’ diye umutlanayım, umut edebileyim.
Tüm bunlara karşın geçirdiğim trafik kazası yaşadıklarımın tuzu-biberi olmuştu. Bu kazada suçlu olan kimdi? Ben mi, kazayı yapan sürücü mü, yoksa kaldırım taşları arasına birikmiş, zifoslu(7) su nedeniyle Belediye mi? En iyisi Tanrı’yı suçlamak olsa gerekti. Malûm olduğu üzere “Hayır ve şer Allah’tandı.(8)”
Ve film işte burada kopuyor, sonrasında kendi kendine ilerleme zahmetine giriyordu!
Ben içten pazarlıklıydım, kesinkes. İlgi duyduğum değil, düpedüz sevdiğim, âşık olduğum, benim için ondan güzelinin olmadığı bir sevgiliye yaşadığım imkânsızlıkları göz ardı edemediğimden dolayı dürüstçe cevaplamadığım, cevaplayamadığım için üzgündüm.
Peki, ikimizi de aynı şekilde üzmeye hakkım var mıydı? Gerçeği, gerçekçe yüzüne söylesem; “Benden ne köy olur, ne kasaba, sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!(9)” desem daha doğru olmaz mıydı? Beni bir sonraki ziyarete gelişinde -eğer ki gelirse- bu düşüncemi ona “açık-seçik” bir şekilde ifade etmem kurgusunu yapmak için beynimi çalıştırma gayretinde oldum.
Akşamın karanlığı, dağıtılan akşam yemeği düşüncemi zorlaştırıyordu. Devlete ait bu hastanede en büyük sıkıntım, askıda olan ayağım nedeniyle bir kısım özel şeyleri tek başıma gideremiyor olmam nedeniyleydi.
Ve hastabakıcı benden neredeyse ve oldukça bıkmıştı. Bir insanın ihtiyacı bu kadar sık mı olurdu? Hayır, normal yaşamımda hiç de böyle değildim. Bu, herhalde hastane psikolojisinin gereği olsa gerekti.
Aynı koğuşta beraber olduğumuz hastalardan hiçbirisi ya hastabakıcıyı o kadar çok çağırmıyor yahut da o kadar sık ayağa kalkmıyorlardı. Sanırım ki onların içinde prostatı(10) olan ve şeyini tutamayan amcalar da vardı. Bense, bu psikoloji nedeniyle nefsimi körletecek(11) kadar su içmeye, ölmeyecek kadar yemeğe gayret eder olmuştum!
İnsanların hayatında bazı şeyler önemli yer tutuyordu galiba. Tam olarak hatırlayamıyorum ama “Boğulacaksan büyük çayda boğul!” gibi bir lâf vardı galiba. Benim durumum tam bu lâfa uygun gibiydi. Kazaya uğrayacaksan, kötürüm kalacaksan, bir zenginin arabasının altında kal!” gibi.
Neden mi böyle söyledim? Akşamın oldukça ilerleyen, daha doğrusu akşamın oldukça geç bir vaktinde, hatta geceye doğru Nöbetçi Doktor ve Asistanla kelli-felli(12), pehlivan yapılı bir bey ve benim emsalim bir genç kız geldiler yatağımın başına.
“Nasılsın, iyi misin? Ne var, ne yok!” gibi tezahüratlardan(13) sonra, yas tutar gibi siyahlar giyinmiş genç kız;
“Özür dilerim, ayağınızın kırılmasına sebep olan kişi benim!” dedi.
“O zaman beni hastaneye yetiştiren de siz olmalısınız?”
“Bu benim insan olarak görevimdi, kusurum olmasa da, dalgınca önüme atlayan siz olsanız dahi!”
“O zaman dalgınlığımın ceremesini(14) size yüklemem manasız! Özür dilemenize gerek yok efendim!”
“Geçmiş olsun demek istedik, babamla. Yasal prosedür(15) ne ise o uygulanacak, başladı bile hatta. Cezam varsa çekeceğim elbet. Ama sizin için de yapabileceğimiz bir şeyler olmalı diye düşündük babamla.”
“Sağ olun efendim, düşünmeniz incelik! Devlet güvencem var, burası da iyi bir hastane. Tazminat falan gibi bir şeyler de aklınızdan geçirmeyin lütfen. Ben hakkımı helâl ediyorum. Yasaların gerektirdiği imzalamam gereken her ne olursa hepsinde yardımcı olup onay veririm, lütfen düşünceniz olmasın.”
O ana kadar söze karışmayan babası olan kişi;
“Bu şekilde dalgınlığına sebep neydi oğlum? Yoksa ulaşamadığını düşündüğün bir aşk hikâyesi mi?” dedi.
“Bu özele girer, cevaplamayacağım efendim!”
“Anladım, peki! Bu, sadece özür dileme ve geçmiş olsun ziyaretidir ve bu kadarla bitmeyecek. Üzgün ve sinirlisin! Dinlen, yarın gene geleceğim.”
Kolonya, peçete vs. olduğunu sandığım bir poşeti etajerin(16) üstüne bırakırken;
“Şunlar da belki gerekebilir. Aklına gelen bir şey olursa poşet içinde kartım var, ara, gereği yapılacaktır. Tekrar ediyorum, yarın gene geleceğim, çünkü kızımın üzülmesi demek dünyamın kararıp yıkılması demek, benim için…”
Söyledikleri emir gibiydi. Kimdi merak etmesem olur muydu? Hemen poşetin içine baktım, keşke daha önce bakmayı akıl etseydim. Çünkü içinde bir zarf, zarfın içinde bir kart ve miktarını bilmek bile istemediğim bir miktar kâğıt para vardı.
Karta baktığımda dudaklarımın uçuklaması an meselesiydi. Sadece ufak bir ıslıkla yetinmeyi düşünürken, odaya gelen iki-üç hemşire, iki hastabakıcı; “Hop! Ne oluyor arkadaşlar!” dememe kalmadan beni içinde televizyon falan olan özel bir odaya aldılar.
Beni ziyarete gelen ensesi kalın, pehlivan yapılı fabrikatör amca ve siyahlara bürünmüş kızı ödemeyi taahhüt etmişler ve bu nedenle müstakil(17) bir odaya naklim yapılmıştı.
İstemezdim, ama hastabakıcılar arasındaki fark nedeniyle gerçeği saklamamam gerekirse memnun da olmuştum. Sık şikâyetlerime bu yeni hastabakıcının davranışı diğerine göre daha müşfikti(18), ya da bana öyle geliyordu veyahut da şartlanmış mıydım, yoksa fabrikatör amca ona da mı bir zarfla jest(19) yapmıştı. Bilemiyorum.
Ve fakat benim için jest değil, üzüntü veren bir davranıştı, hiçbir şeye dokunmadan aynen muhafaza ettim zarfı. Kararsızdım, acaba suratlarına mı çarpsaydım paralarını, yoksa “Gerek yoktu!” deyip efendice iade mi etseydim?
Bunun yanında diğer üzüntüm ev arkadaşlarımın benden haberlerinin olmaması idi, geçen vakitleri dikkate aldığımda. Eve gelmekte gecikmezdim hâlbuki. Çünkü monoton(20) bir şekilde iş-ev arasına sıkışıktı yaşamım.
Param yetmez diye hiçbir sosyal yaşamım olmadığı gibi, buna ihtiyaç da duymaz olmuştum. Sanırım ev arkadaşlarımın da kontörleri kısıtlıydı, tıpkı bende de olduğu gibi. Ya da benim aybaşı ve hafta sonu olduğu için babamı-annemi ziyarete gittiğimi düşünmüş olabilirlerdi. Oysa onlara haber vermeden kesinlikle ranzamı terk etmezdim!
Telefonun tuşlarına bastım usulca. Aynı köyde hemşerim ve ranza arkadaşım olan Mehmet’i aradım;
“Dallandırıp, budaklandırma(21)! Bir kaza geçirdim, ailemin haberi olmasın, şuradayım!” dedim ve cevabını beklemeden kapattım telefonu. Ne olur, ne olmaz özellikle Ayşe’ye ulaşmak için kontör ihtiyacım olabilirdi ve ben dilenemezdim, Ayşe’den bile. “Kontörüm bitti, seninle konuşmam için bana kontör al!” diyemezdim ki. Hastanedeki oda telefonumdan konuşmak ise bana ters gelirdi.
Ertesi gün hem tatil, hem de ziyaret günü olduğu için tüm ev halkı arkadaşlarım topluca ziyarete gelmişlerdi. Ama özel oda da olsa hastanelerin tümünün belirli kuralları vardı. Hemşireler gelenleri ikişer ikişer ve beşer dakikadan fazla olmamak üzere odaya alıyorlardı, açık kapıdan kimi çömelerek, kimi kafasını uzatarak sohbete katılmak arzularını belli ediyorlardı.
Gelen arkadaşlar zaman ayırıp neler getirmemişlerdi ki hastaneye, kuralları bilmelerine rağmen, hani şöyle kenardan-köşeden ulaştırırız ümidiyle? Sevdiğim için uğraşıp-didinip etsiz çiğ köfte, sarımsaklı mercimek köfte yapmışlar, hazırdan da olsa sefertasında tarhana çorbası, yaprak sarma ve ıspanaklı kol böreği getirmişlerdi.
Getirdikleri şeylerin adlarını saymaları bile ağzımı şapırdatmama yetmişti, ama hemşireler “Yasak!” diyerek hiçbir şeyin içeri sokulmasına izin vermediklerinden gereğini, gereğine uygun olarak yapmak da(!) kendilerine verilen bir görev gibi olmuştu.
Tam bu sırada fabrikatör ve yine siyahlarla donanmış kızı tekrar kapıda gözükmüşlerdi.
Kapı kenarında bekleyen Mehmet’le karşılaşan baba-kızın Mehmet’e bakışları merak dolu gibiydi. Hatta şaşırmış, hayret etmişlerdi, bile denilebilirdi. Genç kız;
“Mehmet! Sen ne arıyorsun burada?” deyince Mehmet;
“Ahmet benim akrabam efendim. Dün bir trafik kazası geçirmiş, dalgınlığında, anlattığına göre karşı tarafın hiç kusuru yokmuş, biz yeni duyduk, ‘Geçmiş olsun!’ demeğe geldik. Adresi verince kazayı yapan aileye de ‘Üzülmeyin!’ demek için gideceğiz efendim.” deyip sustu. “Hayrola! Siz neden buradasınız?” diye sormak haddine miydi?
Evet, Mehmet genç kızın özel şoförüydü, ara sıra evde söz döner dolaşırdı, ama hiç birimiz bilmezdik o özel kişinin kim olduğunu. Bana çarpan, Mehmet’in şoförlüğünü yaptığı fabrikatörün kızı idi. Mehmet fabrikada çalışan, gerektiği zamanlar patronun kızının arabasını kullanan kişiydi. Hani o siyahlı genç kız çaya-maya, sinemaya-tiyatroya, alışverişe gittiğinde hizmetkârlığını yapan bir şofördü.
Saklanması gereken, Mehmet’in genç kıza yakın, çok yakın, ilgi duyan, hatta âşık olan ve fakat bunu benden başkasına söyleyemeyen, anlatamayan bir genç olması idi.
Mehmet özel şoförlük yapmadığı zamanlar, yani hanımefendinin arabasını kendi kullanmak istediği zamanlarda, verilecek görevler için, yedek şoför olarak fabrikanın Danışma Memurluğunda otururmuş.
Kızın arabası hep evlerinin önünde durur, aktarılan ya da verilen emre göre ya fabrikanın servis aracıyla istenilen yere gider, ya da hanımefendi fabrikaya gelmişse orada emrine girer ve istenilenleri yaparmış.
Yol-yordam bilmeyen, gözleri kapalı olarak yaşamak zorunda olan Mehmet, yaşamında karşılaştığı ilk ve tek genç kıza âşık olmasındı da, ne yapsındı ki? Oysa uzanamadığı armudun ahlat olmadığını, yetişemediği üzümün koruk olmadığını, erişemediği ciğerin mundar olmadığını çok iyi bilen, bunun bilincinde olan biriydi, tahsili üniversite olmamasına rağmen.
Neyse konu Mehmet değil, benim yoksulluğum. Sevgimi Ayşe’ye belli etmeyişime rağmen imkânsızlığımın yarası apseliydi(22). Bu nedenle içten sevgisini ve bağlılığını bilmeme rağmen, Ayşe’nin hayatını söndürmemem gerektiği düşüncesindeydim. Aşk, fedakârlık isterdi(23), değil mi? Benim de yapmam gereken bu olmalıydı…
Aradan ne kadar süre geçtiği; ne umurumda ne de hatırımda. En başta söylemem gerekli ki hastabakıcı desteğinden, oramın-buramın ıslak bezlerle silinip-temizlenmesinden kurtulmuştum. Ufacık bir destekle de olsa kendi başıma banyo yapabilmiştim ve yapabiliyordum.
İlk banyo yapışımda utanarak söylemem gerek ki; “Pala gibi kirler” dökülmüştü bedenimden, Eskişehir-Bursa-Afyon usulü keselenirken.
Münire, yani bana çarpan ve bacağımın kırılmasına neden olan, fabrikatörün kızının getirdiği çamaşırlarla, yüz fukaralığımı bir kenara koyarsak, akça-pakça, yakışıklı -gibi- bile olmuştum. Utandığım şeylerden, ilki, teki ve en önemlisi Münire’nin bana aşırı boyutta ilgisiydi.
Unutmadan söylemeliyim ki; baba-kızın beni ikinci ziyaretlerinde içinde para olan zarfı yüzlerine çarpamamış, usulca ve;
“Muhtaçlara verin!” şeklinde kinayeli(24) bir şekilde iade etmiştim.
“Yanlış anladın!” diyerek, artık her neyi yanlış anladıysam, zarfı ses çıkarmadan geri almıştı Münire.
Daha sonra Mehmet’in tavırları değişmişti bana karşı, fark ettiğim kadarıyla. Evvelden Münire ile birlikte odama girerken, sonraları kapıda bekler olmuş, sonraları ise hiç gelmez olmuştu yanıma.
Oysa Mehmet benim dert ortağım, sırdaşımdı. Ben Mehmet ve Münire’yi ne kadar biliyorsam, o da ben olan Ahmet ve Ayşe’yi o kadar biliyordu. Tek farkımız benim bizi bilmem, onun karşısındakinin onu bilmemesi olsa gerekti.
Mehmet’le yakınlığım o kadar üst boyuttaydı ki, Ayşe aybaşlarında maaşımı alıyor, getirip Mehmet’e veriyor, beni ziyaret ediyor, Mehmet gerçeği saklayarak, görevim nedeniyle gelemediğimi aileme söylüyor ve maaşımdan gereken miktarı onlara veriyordu.
Mehmet’in benden uzaklaşmasının nedeninin; Münire’nin benim hakkımda ısrarlı bir şekilde bir şeyler sorması, soruşturma yapması ve nihayetinde “Sevgi” sözcüğünü ağzından kaçırması olduğunu ve Mehmet’in bunu hazmedemeyişi olduğunu bilemezdim.
Üstelik Münire geleceğe ait bir kısım düşüncelerini sıradan bir konu immişçesine Mehmet’e aktarmışmış…
Mehmet bilmez miydi ki, benim tek dünyalığım, imkânsızlıklarımı bahane ederek ulaşamayacak olsam da tek aşkım Ayşe’dir. Ve ben sevgisi satın alınıp bir zenginin malı olmayacak biriyim. Demek ki Mehmet’in aşkı, ya da sevgisi onu bu kadar kör etmiş, aklını başından almıştı. Deli-divane(25) miydi? Doğrusu o kadarını da bilmem imkânsızdı.
Ayşe’nin ziyaretleri de birdenbire kesilivermişti. Bu kesilişte Münire’nin bir gün Ayşe’nin önüne geçip; “O; benim!” dediğini de bilemezdim. Sevgi, fedakârlık ister demiştim. Ayşe de mutlu olacaksam, yani kaba anlamda satın alınmışsam, aradan çekilmesinin sevgisinin gereği olduğunu düşünmüş olmalıydı zahir(26).
Oysa sen beni bilmez miydin Ayşe? Sen ömrümün tek aydınlığıydın ve aydınlığısın. Benim kalbime senden başka kim hükmedebilir, senden başka bu kalbi kim sahiplenebilirdi ki?
Suç bendeydi, demek Ayşe’ye anlatamamıştım beni. Yahut o benim sevgi olmadan üç-beş kuruşa tapınacağımı düşünmüştü.
Bilmez miydi ki birkaç istisna(27) dışında zenginlerin şımarık çocukları vitrinlerde ne görürlerse beğenip alırlar, sonra ya usanırlar, ya da kıskançlıklarından başkaları oynamasın, heveslenmesin diye kırıp-döküp-bozarak bir kenara atarlar?
Ben böylesine heves tükenince kenara atılacak bir oyuncak değildim ki! Neden benim onu anladığım gibi, o beni anlamamakta ısrarcı olup direnmeden, mücadele etmeden bir kenara çekilmişti ki? Bugüne değin çok mu ketum(28) davranmıştım, hiç mi belli etmemiştim ki, onsuz olamayacağımı, onsuz bir yaşamı aklımın ucundan bile geçirmediğimi?
Bir kaza nedeniyle hiçbir kazancım olmadan Mehmet ve Ayşe’nin kenarlara çekilmesi hayatımı alt-üst etmişti, belki bunda devamlı olarak verilen ilâçların etkisi de olabilirdi.
Beni kimse böyle sevgisiz yaşamaya mahkûm edemezdi. Biri tüm dünyama egemen, kavuşamayacak olsam da tek aşkım, diğeri dostluğunu, insanlığın inkâr edemeyeceğim dünya ve ahret can kardeşim.
Üç-beş kuruşluk menfaat ve süresinin ne kadar olacağını bilemeyeceğim rahat bir yaşam için onlardan asla vazgeçemezdim.
Aynaya baktım, gözlerimde anlayamadığım, hatta açıklayıp engelleyemediğim bir karanlık, karamsarlık, bir hüzün, bir gariplik olduğunu hissettim.
Yaşamımı bir an önce sonuna kadar tüketmem gereğini hissettim. Nedendi bu saplantım, bilmiyordum da…
Odamın kapısını kilitledim içeriden, penceresini açtım. Sandalye üzerine çıktım.
Dışarıda soğuk bir hava vardı, iliklerime kadar işleyen ve fakat hissetmediğim…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Aylak Aylak Yatmak (Gezmek, Dolaşmak, Oturmak); Tembelce, tembel bir biçimde yatmak. Avarece gezmek, dolaşmak, işsiz, boş gezmek, oturmak.
(2) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
(3) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.
(4) Bir rüzgârdır, gelir geçer sanmıştım, meğer başımda esen kasırgaymış… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Mahur Makamındadır. Eserin Güfte yazarının bazı kaynaklara göre Ercüment ER olduğu belirtilmekte ise de, kesin olarak bilinmemektedir.
(5) Akut; Çabuk ilerleyen, ya da ilerlemiş (hastalık).
Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.
(6) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(7) Zifos; Yerden sıçrayan sulu çamur. İşe yaramaz, boş yararsız.
(8) Hayır ve şer Allah’tandır; Amentü duasının bir bölümüdür. Müfessirlere göre; “Hayır Allah’tan, şer insanın kendinden denmiştir!” Yanlıştır. “Mademki şer Allah’tan, o halde günahları işlememizin sebebi de Allah’tır” deyişi de yanlıştır.
(9) Ben gamlı hazan, sense bahar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sıtkı ANGINBAŞ’a, Bestesi; Melâhat PARS’a ait olup eser Hicaz Makamındadır. İkinci mısraında; “Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!” denilmektedir.
(10) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.
(11) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.
(12) Kelli Felli (Kerli Ferli); Kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli.
(13) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
(14) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
(15) Yasal Prosedür; Bir amaca ulaşmak için yasalarca belirlenmiş, uyulması gereken yol, yöntem, işlemlerin tümü.
(16) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.
(17) Müstakil; Bağımsız.
(18) Müşfik; Şefkatli, merhametli, acıyan, seven, şefkatle seven. Sevecen.
(19) Jest; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İç güdüsel ya da istençli hareket.
(20) Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.
(21) Dallandırıp Budaklandırmak; Bir işi, konuyu, sorunu büyütüp karışık, içinden çıkılamaz duruma getirmek.
(22) Apse; İnsan, ya da hayvan vücudunun herhangi bir yerinde mikroplanmayla oluşmuş, içi irin dolu şişlik, irin birikimi.
(23) Aşk, fedakârlık ister. Özdemir ERDOĞAN şarkısı. Vesile olmuşken aşk üzerine bir-iki düşünürün bence iletmeye uygun bir iki sözünü buraya derlemek isterim. Derlediklerim bu kadar, isteyen örnekleri çoğaltabilir, tabii.
* Aşk, geceyi bile gün ışığına boğabilir. Salur KAZAN
* Aşk, duyguların şiiridir. Honore De BALZAC
* Rüzgâr ateş için ne ise, ayrılık da aşk için odur, ufak alevi söndürür, büyük alevi canlandırır. Antoine BUSSY
* Saygı olmayan yerde aşk olmaz. Emile ZOLA
* Aşk, imkânsız birçok şeyi mümkün kılar. Johann Wolfgang Von GOETHE
* Aşk, dörtnala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler. KONFÜÇYÜS
* En devamlı aşk, karşılık beklemeden duyulandır. William Somerset MAUGHAM
* Aşk, iki iken bir olmak demektir. Victor HUGO
Ve benim; ben bene Erol KARATEKİN olarak düşüncelerimden sadece birkaçı;
Aşkta menfaat yoktur.
Aşk; masal, öykü, şiir değildir. Yaşamdır, yaşamın kendisidir karşılığı beklenmeksizin, tek başına, yalnız başına.
Aşkta mutluluk her zaman hissedilemez…
Aşk, hıçkırık, hapşırık gibi saklanamaz, gizlenmeye ya da karanlığa zaten gerek yoktur…
Aşk, genelde irsi bir sırdır, çözüm mümkün değildir…
İnsan çok severse bunu aşk olarak sevdiğinin adı olarak adlandırırsa başka bir duyguyu asla yaşayamaz.
Aşk ile ilgili iddia önemli; kimine göre aşk; aptallık, kimine göre değil…
Aşk varsa ki, inancıma göre yok, düşünceme göre var. O halde sevilen, neden işkence eder ki sevene? Bu sevmediğinin ispatı ise zorlamaya gerek yoktur ki; “Sevmiyorum!” dersin, film sona erer, sevenin yaşamı gibi.
Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, verirsin karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılık almak için beklersin de…
(24) Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
(25) Deli-Divane; Çılgın, aşırı deli.
(26) Zahir; Kuşkusuz, elbette, şüphesiz. Açık, belli, parlak. Görünüşe göre, anlaşıldığına göre. Dış görünüş, dış yüz. Yardım eden, destekleyen, arka çıkan.
(27) İstisna; Bir kimse, ya da bir şeyi benzerlerinden ayrı tutma. Genelde ayrı, kuraldışı olma, ayrıklık, aykırılık, ayrı tutulan kimse ya da şey.
(28) Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.