Mutat(1) olarak her hafta sonunda arkadaşlarımla bir arada olduğumuz yerden, otobüs durağına gelinceye kadar sicim gibi yağan yağmurla sucuk gibi olmuş, sıçan gibi ıslanmıştım! Oldum olası kendim de kullanmayı istemeyişime rağmen, başkalarının da benim gibi sıkça kullandıkları bu deyim ya da tabirlere alışamamıştım.

Ne yani? Yağmur neden sicim gibi yağsındı ki? Çisil-çisil yahut da usul-usul yağsa olmaz mıydı? Yok yahu yağmur, ya bardaktan boşanırcasına, ya da şakır-şakır yağardı, bir de benim dediğim gibi sicim şeklinde.

Üstelik sucuk gibi ıslanmak ne demekti? Sucuk kilo çeksin diye devamlı olarak hortum tutularak ıslatılır mıydı? Yoksa sucuklar yapılıp doldurulduklarında “çiğ ve ıslak gibidirler” o anlamda söylenmiştir ki? Bildiğim kadarıyla askılara asılıp kurutulurdu sucuklar…

Demek ki öğrenmem gereken çok şey vardı yaşamda, ellilerimi yaşamama rağmen.

Veyahut da sıçan gibi ıslanmak ne oluyordu ki? Sıçan ya da fare dediğimiz şey, yıkandıktan sonra hep ıslak mı kalırdı ki? Havlusu yok muydu ki kurulansın, efendi-efendi!?

Meselâ aklıma şöyle bir şey geliyor. Yağmur yağıyordu ve sırılsıklam olmuştum, ya da sırılsıklamdım. Bence tüm o benzetmeleri bir kenara bırakıp düz bir mantık ve uygun bir cümle ile böyle söylemek daha uygun değil miydi?

Otobüs durağına geldiğimde sırılsıklamdım!!!  Ve yağmur aynı içtenliğiyle, formunu bulmuşçasına devam ediyordu. Otobüs sırası kapalı duraktan taşmış, sırada olan bir kısım insanlar sıralarını yitirmemek, gelecek ilk otobüse ayakta gidecek olsalar da binebilmek için şemsiyelerini açmış gelecek otobüsü bekliyorlardı.

Tam önümdeki genç kızın, ya da yaşını bilemediğim bayanın şemsiyesi de açıktı. O insan, genç kız, ya da genç kadın, şemsiyesine sığınmama izin vermek istercesine biraz yana çekilmişti, şemsiyesinden sızan damlaların omzunu ıslatmasına önem vermezcesine.

Oysa bilmez miydi ki, o ıslaklık kulunç(2) yaratacak, sonrasında “Of! Omzumu ovalayan, kuluncumu kıran yok mu?” diye söyletecek?

Alkolün acımasızca etkilediği beynim, şemsiyesinin altına saklandığım güzellikten etkilenmiş, bu güzelliği ona bahşeden Tanrıya, yasağını delmiş olmama rağmen, şükranımı iletmek için gereğini fısıldamak dileğimi hissetmiştim.

Onunla, hem her bakımdan, öncelikle ve özellikle yaş konusunda aramızda dağlar kadar fark vardı, haydi abartmış olayım, dağlar kadar olmasa da tepeler kadar diyeyim. Ben ellilerimdeydim, o da olsun olsundu da en fazla yirmi beş, haydi bilmedin tarafsız bir gözle, taş çatlasa en fazla otuzunda olabilirdi;

“Çok güzelsiniz. Tanrının sizi yaratırken başka meşguliyeti yokmuş galiba! Sizi özene-bezene yaratmış da!”

Dediğim gibi alkol duvarını aşmamış (meselâ bana göre; yengeç gibi yamuk-yumuk yürümüyor) olsam da, çakırkeyfin(3) biraz ilerisinde olduğumu inkâr edemeyeceğim böyle bir durumda bir bayana, bir hanımefendiye, el âlemin kızına, hanımına böyle sataşma hakkım ve cesaretim olabilir miydi?

Tamam! Doğru! İnsanlar güzelliklere imrenerek bakmalı, yutkunmalı, ama ve ancak edepli-terbiyeli davranışlar içinde olmalıydılar. Alkolün zıvanadan çıkardığı(4) sözlerimin ertesinde pişmanlığımı yaşamaya başlamıştım.

İltifatlardan, methedilmekten herkes hoşlanır belki, ama elin adamıydım ben, üstelik de yaşlı. O ise genç ve güzel.

Ve Tanrının böylesine bir kadına, ya da bir genç kıza vakit ayırıp yüklediğinin aksine, Tanrının oldukça meşgul bir anında; “Haydi, vaktim boş geçmesin!” diyerek mecburen yarattığı bir varlık idim ben.

Kara-kuru, çelimsiz, şaşı, kikirik(5) denilecek bir vücut yapısında, üstelik vaktinden önce saçları beyazlaşmış ve dökülmüş. Söz aramızda saçlarımdaki beyazlıklar neredeyse üniversitedeki eğitimimde başlamıştı, nedenini bilemem, belki irsiyetten olsa gerek.

Dökülmesini ise ne kimseler sorsun idi, ne de ben açıklama zahmetine gireydim.

Oysa karşımdaki hanımefendiydi. Ağzını açıp tek kelime bile söylememiş, sadece gözlerini gözlerime dikerek ne demek istediğimi, ya da beklentimin ne olduğunu anlamak istercesine, belki de istihza(6) ile gülümsemişti, dudaklarını bile kıpırdatmadan, ya da zoraki olarak kıpırdatarak.

Genç kızın bu tavrı sanki “Yüz verdik deliye, geldi bilmem ne yaptı halıya!” ya da “Yüz verdik ya, şimdi de astarını istiyor!” tavrında idi. Bu tavır bana, terbiyemi takınmamın hatırlatılması gibiydi.

Öyle ya, dağdan gelmiş ayı değildim ya, okumuş, az da olsa biraz mürekkep yalamış, en önemlisi iyi bir aile terbiyesi almıştım, her ne kadar büyüklerim köyden çıkamamış iseler de.

Babamın dediğine göre; “Sadece okumakla adam olunmuyordu(7), okuyup da adam olamayan niceleri olduğu gibi, okumadan adam olanlar da o kadar çok idiler ki, ülkemde de, dünyamızda da.

“Affedersiniz!” dedim. Halk otobüsünün gelip durağa yerleşmesine sevinip sıranın otobüse binmek için ilerleyişinden medet umarak(8)!

Bilinirdi ki; “Taş, ya da ok atıldıktan, fırsat kaçtıktan, zaman geçtikten ve en önemlisi şu ana uygun olarak söz ağızdan çıktıktan sonra” her bir şey geri dönüşsüz idi ve bir şeylerin üstesinden gelmek de mümkün değildi. Hem asla!

Bazen gençlere nasihat verirken damarım kabarırdı. Onlara söylediklerimi bu kere kendim için söylemeliydim;

“Allah insanlara iki kulak, bir dil vermiş. İki işit, bir söyle diye!” Peki, benim gibi haddini bilmezler için ne yapmıştı? Boğazını üç düğüm yapmıştı; “Üç defa yutkun, ondan sonra söyle diye!”

Bense bir kere bile yutkunma zahmetine girmemiş, ağzımı gerekliymişçesine zahmete girmeden açmış ve sonrasında da utanarak kapatmıştım.

Kişi bir söze başlamadan önce iyice düşünmeli, sonrasında “Özür dileyecek” davranışı yaşamamalı, bunun için karşısındakine mecbur kalmamalıydı.

Otobüse binmiş, biletimi almıştım ki, şemsiyesini siper eden, sözümü esirgemediğim o ses çınladı hemen yanı başımda;

“Amca, yanım boş, gel otur!”

Bu genç hanım, patavatsızlığımın(9) bedeli olarak “Muaheze(10) ve sitem etme(11), haşlama, ya da haddimi bilmezliğimi(12) ayıplama modunda” diye düşündüm, “Amca” deyişiyle.

Kaçmak tüm otobüs yolcularına rezil olmak demek olacaktı, eğer düşündüğüm gibiydiyse, o hanımefendinin çabası.

Hem kaçmak gibi bir şansım yoktu. Arkamdan yönelen yolcu sayısı, bu yağmurlu günde, belki de mesainin bitişi olarak oldukça fazla idi. Üstelik oturacak yer sayısı kısıtlanmış gibiydi.

Boynumu büktüm, başımı eğdim, küfür, hakaret, sitem her ne olursa olsun bu sarhoş kafayla kabullenmem gereken sözler için. Yanına oturduğumda fısıldarcasına sordu;

“Gerçekten güzel mi buldunuz beni? Yoksa adrenalinle(13) ya da alkolle ilgili olarak yaşamınızı şekillendirmek mi istediniz? Yani bağırıp-çağırayım, ya da tekme-tokat atayım, yanlış hareketinize karşılık size adrenalin takviyesi sağlayayım…

Sizde öyle bir mazoşist(14) eğilimi görmüyorum, göremiyorum değil. Gerçekten bir yağmur altında, azıcık üşümüş ve büzülmüş olarak ıslak saçlarım, şu anda akmış olduğuna inandığım, fark edilmeyecek kadar az olan makyajım güzelliği mi çağrıştırdı size?”

“Ne yalan söylemeye mecburiyetim var, ne de gerçeği saklamaya, ne de inkâra? Siz kendinizi bilmiyor musunuz?”

“Bunu, yani güzelliğimi bir tek rahmetli olan annem ve babam söylemişti bana, çok-çok öncelerde. Malûm, ‘Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş’ teşbihi(15) ile. Bir de yıllarca önce ‘Güzel’ diyerek fiziksel özelliklerimi, kısaca bedenimi beğenen onu daha belirgin bir şekilde isteyen biri demişti benzer şekilde…

Ama onu ve sözlerini, ilerleyen yaşamımda hiç mi, hiç hatırlamadığımı söylemem gerek. Sonrasında hiç kimse bana ya çekinikliklerinden, ya kıskançlıklarından, ya da gizledikleri duygularını kendilerinden bile esirgediklerinden doğrudan doğruya söylemediler, söyleyemediler yahut da söylemek istemediler bu sözü…

Hissettim ki sizin ağzınızdan dökülen kelimeler, her ne kadar alkol koksa da, gerçek gibiydi!”

“Bu anlattıklarınıza göre evli-barklı olmadığınızı düşünüyorum. Bu, beyinize ve çocuklarınıza hesap verme zorunluluğum olmamasından dolayı beni rahatlattı neredeyse. Diğer konuya gelince; doğru söyledikleriniz. Tam bir Müslüman değilsem, kâfir(16) de değilim. Ya da Ömer Hayyam’ın şu dizeleriyle kendimi özetlemeye çalışayım;

‘Bir elde kadeh, bir elde Kur’an;/ Bir helâldir işimiz, bir haram./ Şu yarım yamalak dünyada/ Ne tam kâfiriz, ne de tam Müslüman!’ 

Hem sevaba girmeyi kim istemez ki?”

“Anlamadım, ne gibi?..”

“Eee! Atalarımız ‘Güzele bakmak sevap(17)!” demişler.

“O zaman gözlerimi, gözlerimden etkilenmemeniz için kapatayım ve mademki beni öyle görüyorsunuz, biraz daha sevaba girin ve sizi etkileyen haramlardan, günahlardan sıyırın kendinizi, kurtulun!”

“Size bakmakla günahlarımdan azat olup, arınacaksam dinlenip-dinlenip günaha girmek boynumun borcu olsun!”

“Ama içki öldürür!”

“Ben ölümden de korkmam! Korksam zaten yaşama arzumu yitirirdim ki, şimdi bunu düşünmek aklımın ucundan bile geçmiyor. Kimseye borcum yok, Allah’a can borcumdan başka, ne de kimseden alacağım…

Çıplak gelmişim dünyaya, çıplak gideceğim, hem arkamda hiç bir iz bırakmadan, tıpkı Yunus gibi. Ne demişti Yunus Emre?

‘Bir garip ölmüş diyeler,/ Üç günden sonra duyalar,/ Soğuk su ile yuyalar,/ Şöyle garip bencileyin.’

“Anlamadım, ne gibi? Bu; ev-bark-yuva kurmadan, geleceğinizi düşünmeden gitmek gibi bir şey anlamına mı geliyor?”

“Eee! Bir bakıma yani! İnsan elli yaşına çabuk ve kolay gelmiyor. Hayat hikâyeme başlayıp da bitirememekten çekinirim. Hem gereği de yok zaten bunun!”

“Olsun, kısaca, özet halinde meselâ, anlatın!”

“Babam-annem yok! Bir erkek kardeşim var uzaklarda. Din adamı, dindar, sofu, hacı-hoca gibi bir şey işte…

Her Cuma günü sabahtan telefon eder: ‘Ağabey, sana leblebi mi alayım, yoksa baş-göz edecek bir eş adayı mı arayayım?’ diye. Ben de cevap veririm; ‘Ah kardeşim, benim leblebi yiyecek dişim mi var ki!’ diye!”

Gülümsedi sanki tekrar karşımdaki genç kadın. Aldırmaksızın, ya da umursamaksızın devam ettim;

“Gençliğimde zamanımın çoğu bu konuda, ‘Üzümün çöpü var, leblebinin kırığı var!’ diye geçti ve bir dikiş tutturamadım. Sonrasında ise üzüm de, leblebi de olmaz oldu. Aslında bizimkiler, yani ölmeden önce annem-babam çok ısrar etmişlerdi, ‘Ahir ömrümüzde(18), falan” diyerek. Ben sıramı dini bütün, Müslüman kardeşime bırakmıştım…

Ve işte böyle nerde akşam, orda sabah, ömrümü tüketmekle meşgul oluyorum.”

“Yazık ki tipim değilsiniz! ‘Gelin arkadaş olalım, belki!’ diyecek kadar bile düşünce geçmiyor aklımdan. Hani siz bekâr, ben bekâr… Siz yolunuzu yarılamış, ben yolunu yarılamak üzere. Üstelik bizlerden bu yaşlardan sonra ne köy olur, ne kasaba? Üstelik nedir bu karalığınız, korkar gibi ışıklardan mı, yoksa gerçek yapınız mı kara, sizin?”

“İsterseniz Karacaoğlan’ın şu dizelerini sıralamaya çalışayım size, içimdekiler için; ‘Bana kara diyen dilber, gözlerin kara değil mi, saçların kara değil mi?”

Ben, bende değilim. Onu anlatmaya ise gücüm yetersiz. Eni-boyu, kilosu, yapısı gerekli mi tüm mevcudiyetime egemen olanı anlatmam?

“Önemli değil hanımefendi. Gözleriniz de, sesiniz de güzel. Üstelik benim gibi beş para etmez bir adamı değer verircesine dinliyorsunuz! Bu bile benim için değerini yadsıyamayacağım bir nimet!”

“Haksızlık etmiyor musunuz?”

“Bıdı-bıdı, vıdı-vıdı çene düşüklüğünden başka yaptığım ne ki? Yalnız dünyama, beş, bilemedin on dakikalığına misafir olan güzel bir hanımefendiye karşı…”

“Yaşam bu! Üç-beş dakikaya,  bakarsınız belki üç-beş dakika daha eklenebilir!”

“Neden olsun ki? İnsan hayal ettiğince(19), umut ettiğince yaşar ama hayaller(19) de, umutlar da sınırlı olmalı. İnsan hak etmediğini, hak edemeyeceğini ne hayal etmeli, ne de ummalı!”

“İnsan, dar bir mekâna da sığdırmağa çalışmamalı umut ve hayallerini. Neyse inmem gerek, izninizle!”

Yanımdan geçerken elini omzuma koymuştu sanki…

Ve o el sarsmağa başladı beni;

“Amca uyan! Son durağa geldik, otobüs boşaldı!” dedikten sonra;

“Bazı insanlar şu zıkkımı(20) ağızlarıyla değil, burunlarıyla içiyorlar birader! Ayarını bilmiyorsan dışarıda içmeyeceksin, içiyorsan da ayarını, adabını(21) bileceksin arkadaş! Böyle otobüste sızıp kalıp el âleme(22) rezil olmayacaksın…

Ayarsız dedik, ama amcanın kusma ve öğürme muslukları kapalıymış!”

“Nasıl amca! Kendine gelebildin mi? Yardıma ihtiyacın var mı?”

Utanmıştım. “Affedersiniz!” dedikten sonra otobüsten paldır-küldür(23) inip arkama bile bakmadan caddeyi adımlamaya çalışırken düşünüyordum. Yaşadıklarımın ne kadarı gerçek, ne kadarı hayaldi?

Bilmemem iyi idi. Soramazdım da kimseye, kimselere. Ne bir defa daha yüzlerini zihnime çizdiğim o otobüsün sahibi, biletçisi ya da şoförüne, ya da tekrar rastlamayı asla düşünemeyeceğim o hanımefendiye…

Bir görüşte aşka değil de sevgiye yahut da ilgiye, biraz abartarak söyleyeyim sempatiye, beğeniye benzetilebilecek bu durum, ancak benim gibi aptal âşık pozisyonunda ağzı açıklar için yakıştırılacak bir görünüş olsa gerekti, hem de dakikalar içine sığdırılmış gibi.

O halde bunun ilerisi bir psikiyatra(24) görünmemi gerektirebilirdi. Gerçekten öyle mi düşünmeliydim?

Kedi ulaşamayacağa ciğere “mundar(25)” dediğinde, nasıl ki kişi olarak uzanamayacağın asmadaki salkım üzüm değil de koruk hüviyetini taşıyorsa, o zaman kendini darı ambarında hayal eden bir tavuk gibi düşünmenin şeklinden bahsedebilir miydim ki benim gibi biri, bencilce?

Bir gün…

Günlerden bir gün…

Utandığım ve hatırlamayı istemediğim o günün üzerinden ne kadar süre geçtiğini hatırlayamadığım bir gün…

Bir ay, bir mevsim, bir yıl ve belki de birkaç yıl sonrasıydı, kendimi ayıplayarak, utanarak geçirdiğim.

İnsan, belleğinde bırakılan kırıntılardan bile etkileniyordu; örneğin her yağmur çiselediğinde, her şemsiye satılan dükkân önünden geçtiğimde, her meyhaneyi paylaştığımda. Bazı bazen insanların bakışlarını üzerimde gibi hissediyordum, düşünüyordum ki; “O geceyi hatırlıyorlar, beni tanıyorlar!” Bana öyle gibi geliyordu.

Utanmamın yarattığı tedirginlikten(26) sıyrılmak istercesine bıyıklarımı kesmiş, saçlarımı sıfır numara ile kestirmiş, kulaklarımı da kapsayacak bir şapka giymeye başlamıştım. Ek olarak bazen doktor tavsiyesi ile(!) 0,25 miyop gözlük, bazen renkli gözlük takıyordum.

Yanlışlığım beni bunalttığı için emekliliğimin gerçekleşeceği birkaç ayı geçirme çabası içindeydim. Tövbe eder, Hacca gider ve sonrasında toprağıma dönerdim, dünya dönmesine devam eder, ben unutulurdum ve ben de unuturdum tabii (umudumdu)!

Günlerden bir gün otobüse bindiğimde bir ses çınladı kulağımda;

“Mehmet!” Bir süre duraklamadan sonra devamı geldi sözünün;

“Amca!”

Bu onun belki mahcubiyetinin(27), belki tedirginliğinin, belki de resmi olma arzusunun görüntüsü olabilirdi. Mahcubiyetinin mi? Hiç sanmıyorum.

Evet, bu benim adımdı ve karşımda da o bana “kara” diyen aydınlık güzel duruyordu. Şaşırmıştım, şaşkındım. İsmimi söylemiş miydim ki ona?

Utancım devam ederek yaklaştım ve oturdum yanına;

“Bu dalgınlık size yakışmamış, keşke o gece ki gibi olup, hep dürüstlükleri, iyilikleri, güzellikleri fısıldasanız!”

“Ne gibi? Çok mu rahatsız ettim sizi? Utanacak, utandıracak şeyler mi yaptım, öyle şeyler mi söyledim yoksa size? Ne olur bağışlayın! Utanıyorum yüzünüze bile bakmaya. Hemen ilk durakta inip uzaklaşayım, bir daha da çevrenizden bile geçmeyeyim!”

“Yani siz o geceden bir şeyler hatırlamıyor musunuz? Meselâ ismimin Mehtap olduğunu?”

“Gerçekten mi?”

“Tipim değilsiniz dememe rağmen neredeyse ilân-ı aşk edecektiniz ki, nedense birden çekindiniz, yanımdan kalkarak yarı yarıya boşalmış otobüsün en arka kanepelerinde kayboldunuz. Gerçekten hatırlamıyor musunuz?”

Ne diyecektim ki? İşte şimdi, şu anda şaşkınlık, mahcubiyet ve utançtan sırılsıklam olmuştum, sırılsıklamdım…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Sırılsıklam; Ipıslak, her yeri ıslak. Neredeyse kuru bir yeri yok.

(1) Mutat; Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

(2) Kulunç; Kulunç Kemiği, sırttaki kürek kemiği.

(3) Çakırkeyif; İçkiden dolayı yarı sarhoş kimse.

(4) Zıvanadan (Aklı) Çıkmak; Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek.

(5) Kikirik: Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

(6) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(7) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir guruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.

(8) Medet Ummak; Yardım beklemek.

(9) Patavatsızlık; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşma. Davranışlarına dikkat etmeme.

(10) Muaheze Etmek; Arapçadan gelip dilimize yerleşmiş, sonradan unutulmuş bir kelime. Anlamı; “Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme” olarak özetlenebilir.

(11) Sitem Etmek; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtmek.

(12) Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(13) Adrenalin; Heyecanlanma, korku, öfke, heyecan gibi durumlarda böbrek üstü bezlerince salgılanan, damarların daralması, bronşların açılması, kanama kesme gibi amaçlar için başvurulan tıpta da kullanılan konu. (Genelde “Adrenalin Salgılanması” şeklinde kullanılır).

(14) Mazoşist; Acı çekmekten zevk alan, hatta hazza ulaşan...

(15) Teşbih (Benzetme); Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüz olanı güçlü olana benzetmek, gibi. Örnek; Çocuk; tilki gibi kurnaz biriydi)

(16) Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.

(17) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(18) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

(19) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(20) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.

(21) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

(22) El Âlem (Cümle Âlem, Dünya Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

(23) Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.

(24) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

(25) Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.

(26) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk. Rahatı, huzuru kaçmış olma. Bizârlık.

(27) Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.