Kuran-ı Kerim’de belirtilmiş bir ayet(1) olmasına rağmen, insanların çeşitli vesilelerle, diğer insanlara yakıştırdıkları isimlere, bir bakıma kötü lâkaplara(1), kaba anlamda illet olurum(2), oldum da yaşamım boyunca, oldum olası.

Örneğin başlangıçtan bugüne kadar ben hangi adlarla çağırılmadım ki?

Özet olarak; “Teke, tekir, ördek, mö-inek, evliya(3)

Bunlar sadece bir kaçı, İsmim; “Tekin(3)” olduğundan dolayı.

En önemlileri de; babamın “Sıpam!” annemin “Can Kuşum!” demeleri tabii. İnsanların böyle hayvan adları ile yüceleştirilmelerini ya da alçaltılmalarını hazmedemezdim(4).

Neden mi bu konuya girdim, durup dururken? Durup dururken değil. Şehirlerarası otobüslerle bilmem nereden nereye giderken, yanımda oturan, ikide bir “Allah Şükür!” diye sakalını sıvazlayan Hacı (belki de hoca) efendinin söylemeye çalıştıklarından, dediklerinden not aldıklarıma göre.

“Madem not alıyorsun, nereden-nereye gittiğini niye not almıyorsun ki be birader(5)?” diye sorulmasın! Hah! İşte tam bu “Birader” sözünün “Cuk!” oturduğu(6) yere geldik.

Birader’den önce beni etkileyen kötü lâkaba değinmem gerek şöylece:

Hacı Abey(7) yerine otururken;

“Öküz, hayvan herif n’olucak(8)? Ne saygıyı biliyor, ne oturmasını! Uzatmış ayaklarını… Tövbe(1)! Tövbe! Allah şükür!”

Şunu eklemem gerek ki; bana hiç yakışmayacağı halde o “Allah şükür!” dedikçe benim Menemen’de yobazların(1) şehit ettiği Kubilay geçiyordu aklımdan.

Dedim ya yakışmazdı bana, üstelik kıç-kıça oturuyorsun, yan yana iki kelime ardı ardına eklemesen de olmazdı.

Tatsızlık değil de başlangıcımız da iyi olmamıştı diyebilirim. O yanıma oturduğunda bana; “Selâmünaleyküm!” demiş, ben ona “Merhaba!” demiştim, o; “Hayırlı yolculuklar!” dilemişti, bense; “İyi yolculuklar!”

Başlangıcımız çaprazdı. Ama ilerlerimizin daha da çaprazlaşacağını tahmin edebiliyordum. Aslında atalarımız; “Hayvanlar koklaşa-koklaşa, insanlar konuşa-konuşa anlaşırlar!” demişlerse de Hacı Abeyle(!) anlaşabileceğimi hiç mi hiç de aklım kesmiyordu.

Gene de yol uzundu.

İki kelime, iki cümle uç uca eklenmezse(9) olmazdı, dediğim gibi.

“Nereden-nereye?” diye sordu, başlangıç olarak Hacı Abey.

Ve devamı geldi tabiatıyla.

Önce İslam’dan, Müslümanlıktan, şeriattan(1) başladı nutkuna. Sonra Allah’ın Esmâ-ül-Hüsnâ(1) isimlerinden ve sonuçta çocuklarının “Maşallah” dediği isimlerini belirtti.

Altı çocuğu varmış özellikle üstüne basa-basa “Çocuğu” dedim. Nedeni belli ama öncelikle ben parantez açarak çocuklarının adlarını söyleyeyim;

Abd (Allah-kadir-aziz-gani-hamid-metin) ile başlayan(5); Abdullah, Abdülkadir, Abdülvahit, Abdülhamit, Abdülaziz, Abdulgaffar…

Hacı Abeyle çapraz düştük ilk kez, devamı da gelecekti tabi;

“Hacı Abey!” dedim. “Çocuklar hep oğlan olunca aklıma takıldı. Allah acaba erkek midir, koyduğun bu isimlere göre? Yoksa kızın, kızların olsaydı onlara da Allah’ın isimlerinin sonuna “-e” takarak Mümine, Macide, Nafiye, Kadriye gibi isimler verince Allah kadın mı olacaktı? Benim bildiğim Tanrı her şeyden münezzehtir(10)!”

“Tanrı yok, Allah vardır(11)!”

“Tamam, dediğin olsun!”

Hacı Abey’de yankısız bir suskunluk oluştu. Yarım-yırtık bilgilerle karşısındakini etkilemeğe çalışırken, karşısındakinin boş olmayışı onu tedirginliğe(12) sürüklemiş olmalıydı. Çünkü her Hacca giden Hacı oluyordu ama dini bilgilerinin tam olduğunu iddia etmek de bana göre uygun olmayan bir davranıştı(13).

Hacı-hoca olup da Cenaze-Bayram-Cuma-Vakit namazlarının, Kaza, Ziyaret, Şükür gibi namazların usullerini, abdest-gusül-oruç kurallarını ve cami-mescit adabını(14) bilmeyen o kadar çok kişiyi görmüştüm ki, çeşitli vesilelerle(15) yaşamımda bu gibilerle beraber olduğumda.

Gerçekten de fazla okumuşluğum olmasa da mürekkep yalamışlığım vardı, yaşadığım sokağımızdaki gerçek Hoca ve Hacı Ağabeylerden öğrendiklerimden kadarıyla.

Hacı Abey bir süre suskunluğundan sonra tekrar açtı ağzını;

“Memleket nere, evlât?”

“Sorgunçay! Biraz sonra içinden geçeceğiz, içim buruk olarak(16). Doğup büyüyüp, sonra annem-babam vefat edince temel ayrıldığım ve dönmediğim yer. Biliyorsunuz işte, ‘İnsanın doğduğu değil, doyduğu yer önemli…’

Ben de işte şairin dediği gibi huduttan hududa atılmışım(17). Ömrümü tüketmekle meşgulüm ve Hacı Abey şükredin ki çoluk çocuğunuz var, yaşamınızı paylaştığınız, benimse kimim-kimsem yok yaşamımda. ‘Kuru bir yaprak gibi’(18) sürüklenmekle, ya da yaşamımı tüketmekle meşgulüm anlayacağınız.”

“Öncelikle şunu deyim. Tesadüftür ki ben Sorgunçay’da yaşıyorum, otobüsten de orada ineceğim. Çoluk-çocuk orada, uzun yıllar öncesinden geldik, yerleştik ve oralı olduk…

Ola ki bir şeylere ihtiyacın olursa eş-dost-akraba için, gel beni bul. Hırdavat, inşaat, bakkaliye, banka, eczane ya da okul işleri ne olursa benim çocuklar oralarda…

Fikirlerimiz, zikirlerimiz(1), düşüncelerimiz tam uyuşmasa bile, iyi ve dürüst bir çocuksun. Bildiklerini, senin için gerçek olanları saklamıyor, dobra-dobra söylüyorsun(19). Üstelik hissettim ki inançlısın, tam demesem bile ki, bunu söylemeye de hiç hakkım yok. Şimdi inince evimi tarif ederim. ‘Hacı Mehmet Emin Dede’ dersen herkes tarif eder zaten beni sana.”

“Olur Hacı Abey! Anlaşamadık, ama dürüstçe vedalaşacağız ya! Önemli olan bu Tanrı huzurunda!”

İnancımla ilgili yaşadığım, yaşamakta olduğum yahut da yaşayacağım bir sorunum olmadığını hazmetmişti(20) galiba Hacı Abey. Özellikle benim Tanrı, onun Allah demek konusunda ısrarcılığında.

İnandığına Tanrı, Allah, ya da İlâh, İlâhe, Mabut, Mevlâ demişsin, farkı yahut da katkısı var mıydı inancına?

“Öyle deme evlât, gün doğmadan neler doğar? Yaşadığımız her gün bir sonrasının müjdesidir, yeter ki yaşamaktan bıkmayalım, hele ki senin düşüncelerindeki gibi yaşamaktan hiç sıkılmayalım.”

“Öyle diyorsun da Hacı Abey, umut yoksa gelecekle ilgili bir plânın yoksa yaşamanın da anlamı olur mu ki?”

“Olur! Olur! Allah yazmışsa, güzellikleri de onun içine serpiştirir. Bakarsın gönlünün sultanı ummadığın bir anda çıkar karşına ve yaşamdan vazgeçmeyi asla düşünmezsin ve hatta aklından yanlış şeyler geçirdiğine pişman olursun. Nasıl senin düşüncelerindeki gibi gerçekleri vurgulayabildim mi?”

“Vallahi Hacı Abey. Senin böyle mükemmel biri olduğunu fark etmemişim, başlangıçta. Hep dalaştık(21), hep hesaplaştık. Ama iyi bir insansın. İyi olmaya devam edin ve bana göre eksiklerinizi hemen ve en kısa zamanda tamamlayın...

O zaman mükemmel olacaksınız, inanıyorum ve baştan beri ‘Hacı Abey’ dedim durdum size. Bir daha ki karşılaşmamızda, eğer mümkün olursa size ‘Hacı Amca’ demek isterim, gerçek anlamda!”

“Sağ ol evlât! Eksiklerimi bu kadar açık yüreklilikle yüzüme vurduğun için. Söz; ‘En kısa zamanda iyi ve bilen bir hacı’ olacağım!”

Otobüs terminale yanaşırken çok genç baştan aşağıya kapanmış, saçını-başını kalpaklamış(22), türbanının(1) siyahı alnında ancak yüzünün bir bölümü gözüken, tesettürlü(1) diyebileceğim genç bir kızın cama bakan meraklı bakışları ile karşılaştım.

Gizlemediği, ya da gizleyemediği kısımları ile siyah kaş, siyah gözler, istihza(23) ile kıvrılmış gibi dudakları ve siyah örtüleri ve hızması(24) ile can yakıcı(25) bir görünüşte idi.

Penceresinden Hacı Abey’i görünce “Baba!” diye çığırdığını sanki dudak kıpırtılarından anladım gibi geldi bana. Hacı Abey’e döndüm;

“Kim?”

“Kızım!”

“Ama altı çocuğum var, demiştiniz!”

“O çocuk değil ki, kız!”

“Yani kız, çocuk değil, demek mi istediniz!”

“He! Öyle değil mi?”

“Okuyup, öğrenmelerinize ekleyeceklerinize bunu da ekleyin, Hacı Abey! Evlât; evlâttır ve et tırnaktan ayrılmaz, benim bildiğim, sizin de bilmeniz gereken bu!”

“Düşüneceğim evlat!”

“Düşünmeyin, hemen yaşamaya başlayın, otobüsten iner inmez. Allah ömür verirse, sınav için bir gün mutlaka uğrayacağım size. İlmim, ilminize yetişmez, ama bildiklerime, sizin bildiklerinizi eklemem kolay olacak sanıyorum!”

“Gel(26) evlât, Mevlâna değilim, ama ne olursan ol, mutlaka gel ve aydınlığımıza bir aydınlık da sen kat!”

Neden bunları söylemiştim ki? Karşımda, beni görmediğinden bile emin olduğum bir güzellik için mi? Siyahlar içinde idi o ve incecik elmasla düzeltilmişçesine o dudakları kıpkızıl, boyasız, renksiz. Hepsi gerçekten kendisine aittiyse ki saçmaladığımın kesinlikle farkındaydım Hacı Abey’in onu çocuk saymamasına neredeyse ve âdeta(27) kinlenir gibiydim.

Otobüs durunca Hacı Abey’e ki benim için o kendince sabitlenmiş düşüncelerini değiştirmediği müddetçe benim için Hacı Abey’di o, yardımcı olmak için onunla birlikte indim otobüsten. O benim adımı bilmiyordu, olsundu. Ben onu öğrenmiştim ya.

Baba kız kucaklaştılar öncesinde. Sonra bavulunu otobüsün muavininden alıp uzattım kendisine.

Genç kız elini uzattı almak için, gözlerimiz çarpıştı birbiriyle ve alaimisema(28) dolaştı tüm mevcudiyetimde, cereyan çarpmasının ötesinde. Başını kaldırdı genç kız, eridim ve çökmek, çömelmek arası bir fiziksel olguyu ve duygularımı erteleyerek yerime yöneldim.

Herhangi bir deyişim olmuş muydu vedalaşmak anlamında, şöyle, ya da böyle? Gerekiyor muydu? Hatırlamıyorum, ya da sanmıyorum. Sonuç sıfıra-sıfır, elde vardı sıfır(29).

Adı; yok! Kim; bilinmiyor. Ne; mümkün mü? Eee! Hani (meselâ) kaybetmiş olduğu pabucunu alıp da uydurmaya çalışsam masaldaki gibi ayağına olur muydu?

GRIMM Kardeşlerin KÜLKEDİSİ miydi, neydi onun gibi? Yoksa çok kişinin uyguladığı, en basitinden uygulamaya çalıştığı Polyanna’dan bir kesit mi yaşamak istemiştim?

İnsan memnun olmayı, ya da şükretmeyi aklına koymuşsa Elenor PARKER gibi Polyanna’cılık oynamak o kadar kolaydı ki? Oynayacaktım, hiç olmazsa şansımı denemek için geri dönecektim. Yoksa Hacı Abey’e vermeğe çalıştığım söz umurumda bile değildi?

Bu genç yaşları yürümeme rağmen kullanmak zorunda kaldığım Doktorun verdiği tansiyon ilâcımı almayı unutmuştum galiba. Yoksa genç kızın saklamaya çalıştığı güzellikten etkilendiğim için mi yükselivermişti tansiyonum böyle birdenbire?

Otobüsün muavinin azarlarcasına ve sitemle bakmasına aldırmadan bir bardak su istedim ve “Tensinor(30)” adlı ilâcımdan bir adedini asli görevini yerine getirmesi için yuttum. Aslında yine doktorun tavsiyesine uygun olarak her akşam yatmadan evvel bir adet bebe aspirinini yutuyordum.

Ne için olduğu önemli değildi. Bir doktor bir şeyleri söylemişse; artık onları yapmak, ya da uygulamak gerekliydi, gerisi boş söz, lâf-ı güzaf’(31) idi.

Bu şehirlerarası otobüsler hep böyle yavaş mı giderlerdi, yoksa bana mı öyle geliyordu? Çok işim vardı çok, belki 8–10 gün sürecek. Acaba 7–8 günde gece-gündüz demeden ve kimseye üzüntü, keder vermeden çalışıp bitirsem, raporu dairede yazmayı düşünsem ve kalan zamanımı bir şeyler(!) için ayırsam iyi mi olurdu ki?

“Meselâ” desem, ya da “Mülâhazat (Düşünceler Hanesini)” boş bıraksam…

Daha beş, bilemedin üç kilometre gitmeden özlem ve heyecan başlamıştı gönlümde, bilmediğim değil, unutamadığım değil, hafızama yerleşip beynimi meşgul eden, daha doğrusu beni, beynime hapseden güzellik için.

Sadece güzellik ya da kaba anlamda cinsellik mi vardı etkilendiğim? Hayır! Bir çekiciliğin etkisindeydim, adını koyamadığım, koyamayacağım, kısaca “Özlem” kelimesi içine de asla sığdıramayacağım.

Acaba bu, Albert EINSTEIN’ın “İzafiyet Teorisi” gibi bir durum muydu? Einstein, benden yıllar önce yaşamamış olsaydı, bu konuyu, benim fikrimi benden çalmış diye iddia edebilirdim, ama şimdi bu durumda bana sadece susmak yaraşırdı!

Bir şair, yolcusu için arabacısının şöyle söylediğini dize haline getirmiş(32).

“Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar, / benim uğursuz yolum bittiği yerde başlar.”

Yolum bitti!..

Geceli-gündüzlü çalışmam da bitti…

Ama nasıl bitirdiğimi bir tek Allah bilir. Hisseden var mıydı, sanmıyorum. Hem zaten bugüne değin, ne aramıştım ben olmasını dilediğimi, ne sormuş, ne görmüş, ne yakınlık, ya da ilgi göstermiştim ki birilerine, beni özlemiş olsunlar.

Üstelik çıplak gelmiştim dünyaya, gönül otağım da boş, gönlüm, kalbim, ruhum ve bedenim de boş olarak dönecektim geldiğim yere. Benim için umudunu yitirmeyenler mi? Belki vardı hissettiğim kadarıyla, ama kesinlikle bilmediğim.

Tam bir günüm vardı. Koskoca bir günüm, sabahtan-akşama kadar, yolda geçmesi olası olan, betsiz-bereketsiz(33).

İnsan eline geçen, ya da geçebilecek bir fırsatı, ya da şansı geri tepmeyi düşünmüyorsa neden geciksindi ki, değil mi? Ama yol-yordam-usul-tarz? Elimden tutup yol gösteren? Hepsi için tek kelime geçiyordu zihnimden: “Nanay!(34)

Gözlerim birden büyüdü Siraküzalı Arşimed(35) gibi; “Buldum!” ya da “Eureka!” der gibi. Konuyu en iyisi mal sahibine sormalıydı, ama gizli-kapaklı. Acaba kızını da “Çocuk” yerine koymağa başlamış mıydı Hacı Abey?

Pardon söz vermiştim. Bundan böyle Hacı Abey demek konusunda ısrarlı görünsem de Hacı Amca diyecektim. Bilinmezdi ki özlemim; “Hacı Baba” demek üzerinedir! Aslında kızı evli mi-bekâr mı, onu da bilmiyordum ya! Ya baltayı taşa vurur, kaş yapayım derken, göz çıkarırsa idim?

Mizanseni(36), ya da senaryoyu(36) çok dikkatli ve olağandan öte titizce(37) hazırlamalıydım. Eğer düşüncelerim “Evet” ise hülyalarıma devam etmeli, “Hayır” ise karşımdakilere saygı göstererek uysal bir sokak köpeği gibi kuyruğumu bacaklarımın arasında saklayarak kendime uygun göreceğim tarafa doğru yönelmeliydim. Çünkü bu yaşamım için önem vermem gereken bir şey yani konu, olay her ne denecekse, denirse o olacaktı.

Öyle, “Geçiyordum da, uğradım!” ile olacak bir şey değildi düşüncelerim. Peki, nasıl bir şey şekillendirebilirdim ki? Bilseydim, zaten böyle saçma-sapan kurgular şekillendirmeğe çalışmazdım!

“Ya Allah! Bismillah!”

Allah’ın kötü, nankör(38), inançsız kullarından biri gibi görmüyordum ki kendimi. Tanrım, ya da Hacı Amcanın deyişi ile Allah’ım bir neden uydurur, uygunsa “ol!(39)” der ve o oluverirdi. Hacı Amcanın etkisinde mi kalmıştım, yoksa ikinci bir Hacı Amca, ya da Hacı Abey modeline mi dönüşüyordum?

Aceleci, ya da diğer anlamıyla “acul” bir yapıda insan olmama, ya da arkadaşlarımın, dostlarımın beni öyle görmelerine, söylemelerine rağmen denetlediğim yerden ayrılmam ve Sorgunçay’a ulaşmam öğle vaktini bulmuştu.

Bu vakitte Hacı Amcayı aramam; “Gel, bana yemek ısmarla!” demek gibi olurdu. Bu nedenle vazgeçtim onu aramaktan. Hatırladığımı sandığım lokantaların olduğu bölüme yönelip vitrinlere de bakarken, bir sesle irkildim;

“Bir bakar mısın arkadaşım?”

Bu ses, sanki gökte ararken yerde bulduğuma inandığım Hacı Amcanın sesiydi. Gibi değil, o, gerçekten kendisi idi. Çünkü öylesine şartlandırmıştım ki kendimi. Döndüm;

“Merhaba Hacı Amca!”

“Ve aleykümselâm genç arkadaş! Hayırdır?” sözlerinde soru gizli gibiydi.

“Buralıyım, demiştim ya! Uzun zamandır görmediğim için, bir de tavsiyeniz olunca, ‘Haydi bir uğrayayım!’ dedim Hacı Amca!”

“İyi ettin evlât!” derken, kapısına dikildiğimiz hırdavatçı dükkânına sokmak istercesine koluma girdi Hacı Amca.

“Çocuk, mal almak için şehir dışına çıkınca, dükkâna bakmak da bana kaldı işte!”

“Hangisi?” diye sormama gerek yoktu, nasıl olsa “Abd” kardeşlerden(Kesinlikle USA değil) biri olsa gerekti!

İçeriye girip de henüz iki söze başlamadan elinde o, gözükmüştü sefertaslarıyla kapıda. Allah’tan istediğim, tek gözdü, o vermişti iki göz.

O; o idi, ama ben, ben değildim.

Gerçek şu ki; ya da hani “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş!” o örnek sanki o da beni gördüğünde irkilmiş, şaşırmış gibi geldi bana.

Kendimi engelleyemiyor gibiydim. Nefesime, bacaklarıma, ellerime, dudaklarıma hükmedemiyordum, hepsi bir metronom(40) gibi rezonans(41) halinde salınıyorlardı. Gözlerim odaklanmış, fırsatı değerlendirme gayretinde gibiydiler. Hele ki, hele ki gözlerim?  

Bir şeyler yapmalı, ben bana gelmeli, kendimi belli etmemeliydim. Günlerden Cuma olduğu geldi aklıma birden.

“Hacı Amca, Cumaya gideceksiniz mutlaka. Siz namaza gelinceye kadar ben de abdest alıp vaazı(1) dinleyeyim. Namazdan sonra tekrar uğramaya çalışırım inşallah!”

Kendim söylemiştim, ama kendimin bile inanamadığım bir söylem idi bu, çünkü o gözlerden, o dudaklardan ayrılmak zordu benim için, hem çok zor.

“Dur hele bir! Bu ne acele? Abdestini arka tarafta lâvabo var, orada alırsın. Beraber gideriz camiye. Oradan da bir lokantaya geçeriz. Kızım dükkâna bakar. Uzun zamandır kebap yememiştim sayende şöyle bir nefsimi körletirim().”

Kızına döndü;

“Sen ne istersin kraliçe kızım, emret!”

“Estağfurullah baba! Sağ ol! Allah ibadetinizi kabul etsin. Hayırlı Cumalar. Benim için hiçbir şeye gerek yok. Siz gelince eve gider, orada geçiririm öğleni. Güler yüzünüz yeter bana.”

Çoğul konuşmuştu genç kız. Güler yüzün bir parçası ben miydim, yoksa babasına karşı nezaketi mi? Umut var, umutlu olmak, ümitlenmek güzel bir şeydi benim için.

Lâvaboya yöneldiğimde onun elindeki sefertaslarının olmadık bir şekilde düşmüş olduğunu hissettim, kulağıma ulaşan seslere göre. Yüzümü döndüğümde sefertaslarının açılmadan bir futbol topu gibi yuvarlanmış olduklarını gördüm.

Üçümüz de güldük, nedeni belirsiz.

Ve ben bu ilâhenin gözlerinden ve sesinden başka ismine de sahip olma arzuma set çekemez durumdaydım. Eksikli hissediyordum neredeyse kendimi.

Bugün Cuma namazında dualarım herkes için olduğu kadar kendim için de; “Ona kavuşmak ve yaşamak üzerine” olacaktı!

Tanrıdan, pardon Allah’tan dileğim çok mu fazla idi? Para-pul-ev-bark-araba-yazlık, hatta sağlık dileği bile geçmiyordu şu an aklımdan, onun dışında.

Cumaya giderken Hacı Amca, kızına emredercesine fısıldadı;

“Artık zahmet olacak demiyorum. Böyle yaşamak zorunda kaldığımız Cuma günlerinde olduğu gibi biz dönünceye kadar dükkân önce Allah’a, sonra sana emanet sultanım!”

Yolda sordum;

“Tek kız galiba?”

“Çok mu belli ettim?”

“Bir de öncesinde oğlanlardan ayırıp onların içine katmamıştınız!”

“Ayıbımı hatırlatma bana evlât!”

“Allah bilir, kızını isteyen damat adaylarına da vermemişsindir, hep dizinin dibinde otursun, diye?”

“Çok zekisin be evlât!”

“Ya bir gün gönlünü çelen olursa?”

Gönül ferman dinlemez, emir demiri keser, aşk da gücü yener. Yapacağım bir şey yok o zaman…”

“Oğlanların hepsi mi evli?”

“Bir tek ilk numara hariç, yani seninle karşılaştığımız dükkânın sahibi. Nedense kimseyle uyuşamadı gönlü. Allah kerim, gün doğmadan neler doğar? Umutlarımız asla tükenmedi, tükenmeyecek de!”

Konuşmamız devam ettikçe, lâfı gediğine denk getirmeme(43) rağmen Hacı Amca ne kraliçem dediği kızının, ne de bekâr olan oğlanın adlarını söylememekte direniyordu sanki…

Camiden çıktığımızda ne vaazdan, ne hutbeden(1) zırnık(44) kadar bile olsa bir söz, bir kelâm(1), bir nasihat kalmamıştı aklımda. Hatta düşünce bulutları üzerinde gezinirken, hiçbir şeyin farkında değildim, kısaca Cumaya bile gitmiş değildim, sanki.

“Ne düşünüyorsun evlât?”

“Genelde camiye giderken cep telefonumu kapatırım. Ama bu kere çantamda unutmuşum. İnşallah çalıp-malıp kızınızı rahatsız etmemiştir. ‘Yemeğe gidelim!’ diyorsunuz. O halde izniniz olursa cep telefonunuzu verin de kızınıza haber vereyim.”

“Evlât” demesine rağmen kızının cep telefonu numarasını öğrenmemden çekinmişti galiba.

“Tamam! ‘Dükkân 1’ denilen yeri ara!”

O dudakların sahibinin ismini öğrenmem için aradığım fırsattı bu;

“Kızınızın adı neydi Hacı Amca!”

“Elif!(1)

Bu yaz sıcağında kar ve kışı hatırlamanın sırası mıydı, sanki? Hani “İncecikten bir kar yağar, tozar Elif, Elif!” diye bir Türk Sanat Müziği(1) vardı ya hani, şöylece aklımdan geçen, anında.

“Tamam, arıyorum Hacı Amca!”

Telefon sanki dinlenip-dinlenip uzunca bir süre çalmasına rağmen açılmadı. Dükkândaydı, biliyordum ve sesini duymak için ısrarcıydım.

Sonra gürültülü bir şekilde, sanki ahize yere düşmüşçesine bir ses ve onu takip eden hırıltılı boğuk ikinci bir ses yansıdı kulağıma. Bu iyiye alamet değildi;

“Yemeği boş ver Hacı Amca, hemen dükkâna dönelim.”

Anlamamıştı. Sadece “Cevap vermedi!” dedim, “Veremedi!” değil.

Yaşlı adamı telâşlandırmamak istemiştim. Benim aklım başımdan uçup gitmişti ki, ona söylesem yahut da telefonu o açmış olsaydı ne olurdu ki, bilmem.

Dükkâna ulaştığımızda kapı kapalıydı, ama kilitli değildi. Elif masanın bir tarafında, elleri, ayakları bağlı, ağzı bantlıydı ve açık telefonun ahizesinden devamlı aynı “dıt!” sesi gelmekteydi. Tüm çekmeceler açık ve içindekiler yerlere saçılmıştı.

Aklım başımda olmamasına rağmen önce ağzındaki bandı açtım, yüzünü ve o dudaklarını incitmek istemezcesine ve sıkıntısını, güçsüzlüğünü soluklarıyla belli eden Hacı Amcaya döndüm;

“Beterin beteri vardır Hacı Amca. Öncelikle ‘Elif sağlıklı ve namusunu korumuş!’ diye düşün!”

Bir taraftan aranırken elime geçen demir testeresiyle Elif’in el ve ayaklarındaki ipleri kesmeğe çalıştım. Adamlar zahmete girmemişler, dükkândaki en kalın urganlardan biriyle halletmişlerdi bağlama işini.

“Malda-mülkte, parada-pulda gözüm yok! Onların yolu da cehenneme kadar! Yeter ki prensesim sağlıklı olsun.” derken Elif de cesaretini toplamış konuşmağa başlamıştı;

“Tanımadığım iki kişiydiler. Hareketlerinden işkillenip çekmecedeki spreyi çıkartıncaya kadar biri elindeki mendili burnuma dayadı, ağzımı da kapatarak…

Sonrasını hatırlayamıyorum. Telefon sesi beni kendime getirdi. İyi ki aradınız!”

Etrafıma bakınmak geçti aklımdan. Gördüm ki çantam açılmış, evraklarım ve kirli çamaşırlarım ortaya dağılmıştı. Başlangıç olarak dizüstü bilgisayarım, cep telefonum ve hesap makinem çarpmadı gözüme.

Özellikle bilgisayarımdakileri mutlaka kopya ederdim ve CD’ler oraya buraya atılmıştı sadece. Kaybım yok sayılırdı, bir bakıma. Parayla değil miydi? Telefonun da, dizüstü bilgisayarın da yenilerini alırdım, numarayı da yeniletir, ya da eskisinin kartını iptal ettirip yeniden aynı numarayı kullanırdım, işte o kadar.

Sormak gereğini hissettim;

“Sigortanız, gizli kameranız var mıydı?”

“İkisi de var!”

“O halde bize sadece karakola ve sigorta şirketine haber vermek kalıyor. Bu akılsız soytarılar parmak izi falan kalmasın diye düşünürler, ama herhalde gizli kamera, tecrübesizliklerinden dolayı akıllarından geçmemiş olmalı. Polis ve sigorta acentesi kayıtlara göre ne yapacaklarını bilirler.”

Merak edip biz de açıp inceledik kayıtları;

Kayıtlar net ve açıktı, öncesinden plân yaptıkları anlaşılıyordu. Çünkü davranışları, pek rahattı hırsızların ve hırsızlıktan başka bir amaçları yok gibiydi, Elif’e dönüp bir kere bile bakmamışlardı, bayılttıktan sonra. Üstelik tavır ve edalarından, giyim ve kuşamlarından yerli halktan olmadıkları da belli gibiydi.

Meselâ inşaatta müteahhidin arayıp bulduğu gariban(45) takımından olabilirlerdi, bir lokma-bir bardak su karşılığı. Üstelik konunun uzmanı olmadıkları da kesinlikle belliydi, oraya-buraya ahenksizce koşuşlarından.

Yakalanmaktan çekinmiş, korkmuş da olabilirlerdi. Ya da bizim Cuma namazında kalacağımız süreyi gereğince hesaplayamamış olabilirlerdi.

Benim için önemli olan; değer verdiğim görevimin gereği olan dosya ve belgelerime herhangi bir şey olmaması idi. En kötüsü tekrar yazardım, ilgililerin imzalarının gerekmediği kısımları.

Kirli çamaşırlarım ise paspas, ya da tahta bezi olurdu, ya da bir çöp tenekesinde ebedi istirahatlerine çekilirlerdi, böylece çantamın yükü de azalmış olurdu(!). Çamaşırlarım içinde beni utandıracak bir şeylerin olmaması sevincimdi.

Hırsızların benim ya da Elif’in telefon sinyallerinden yakalanabileceklerini düşünemeyecek kadar aptal olabilecekleri aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Sinyal takibinden akşama kalmadan gittikleri yönde, bir şehirlerarası otobüsün mola yerinde yakalanmışlardı hırsızlar. Birkaç kuruş dışında tüm çalınanlar bulunmuş ve bizlere iade edilmişti.

Bu; ifade falan derken, plânımın aksine kalmamı gerektirmişti.

Hacı Amca;

“Minnet altında kalamam!” deyip evine davet etmişti beni, dışarıdaki hariç çocuklarının hepsini çağırarak, gelinlerle ve torunlarla. Neredeyse takdim ve tanıştırma, kucaklaşma ve teşekkür fasılları(46) bir hayli zaman almıştı, yemek öncesinde…

Hacı Amca gene yanlışlık yapmıştı; haremlik-selâmlık gibi. Adamlar bir salonda, kadınlar ve bebeler ayrı bir yerlerde, çocuklar da başka yerlerdeydiler…

“Olmadı Hacı Amca!” dedim. “Zaman sana uymaz, sen zamana uyacaksın! Beni ‘el’ diye düşünüp namahrem(1) diye bu ayrımcılığı yaptıysanız diyecek bir şeyim yok, mümkün değil zaten, ama hep böyle yapıyorsanız yanlış. Ben gittikten sonra hep beraber oturun, lütfen! Eşinizi, kızınızı ve başka beraber yaşadığınız kim varsa sofralarınızda buluşun!”

“Hep böyle dikine ve dobra-dobra söylemek zorunda mısın?”

“Tenkit değil asla. Kötüleri değil, iyileri iyilikle fısıltıyla da olsa söylemek, göstermek önemli, bu benim yaşam biçimim.”

“Yarın sabah kahvaltısı için söz verirsen, ben de yarının değişik olacağına söz veririm!”

“Yani anlayamadım, ne demek oluyor bu?”

“Otele gitmeyeceksin, misafirimiz olacaksın, demek oluyor!”

“Rahatsız etmeyeyim, hem üstüm-başım yok. Ben nasıl olsa gezginim, derviş(1) misali, nerde akşam, orda sabah. Ucuz oteller, hele ki böyle çulsuzken(45) benim için biçilmiş kaftan(47). Yemekten sonra izin vermenizi dilerim.”

“Yani bizim de sana gönül koymamızı…”

“Yapmayın Hacı Amca! Ben bir elim, yabancıyım.”

“Belki de kızımın hayatını kurtaran…”

“Hiç katkım yok! Kim olsa yapardı benim yaptığımı.”

“Yok evlât! Bu başka bir haslet(48)! Beni kırma kal ve başka yanlışlarımı da göster bana. Akıl yaşta değil başta. Her okuyan, ya da çok şeyi bildiğini sananlar, adam gibi adam olmuyorlarmış meğer. Bizler dar bir çerçevede, karşımızdaki kişilerin menfaat beklentileri ile beslenerek büyüdüklerini sanan, ama büyümeyen, büyüyemeyen insanlarız.”

Nasıl devam etmek gerektiğinin kararsızlığı ile bir süre nefesini tuttu Hacı Amca;

“Evet, çocuklarımın hepsi okudu. Ama okumak bilmek anlamına gelmiyor. Onlardan çok şeyi öğrenmeme, ya da öğrendiğimi sanmama rağmen çocuklarım bana olan saygıları nedeniyle öğrendiklerimi uygulamamda bana yardımcı olamamışlar yahut da kendilerini engellemişler…

Dolaysıyla bu da benim yerimde saymama neden olmuş. Oysa senin çekincen yok. Dobra-dobra ve her şeyin açık! Bu nedenle sana medyunum(49). Kırma beni ve kal bu gece!”

“Peki, Hacı Amca!”

Bu sırada Elif ile gelinlerden birinin olduğunu sandığım bir hanım kapıyı usulca aralayarak ses ettiler Hacı Amcaya. Hacı Amca derslerinden(!) birinin gereği olarak (galiba);

“Gelin çocuklar! Artık yaşamımız hep beraber olacak! Hiçbirinizi dizimin dibinden ayırmayacağım!” dedi.

“Gene de bu seferlik sen geliver babacığım, lütfen!” dedi Elif.

Hacı Amca dışarı çıktı ve biraz sonra tekrar girdi içeri. Bu arada enteresandır Hacı Amcanın yanında oturan oğlu, bir fısıltıyla Hacı Amcanın yanındaki sandalyeyi boşaltıp muhtemelen kendi yerine geçti. Salonun kapısında gözüken Hacı Teyze gelip Hacı Amcanın yanına oturdu.

Yanılmış olabilirim yahut da dikkatimden kaçmış da olabilir, ama Hacı Teyzenin başındaki sadece başörtüsü idi.

Ve otururken başını eğip “Merhaba!” dedi, ummadığım bir şekilde. Oysaki Hacı Amcayla, Hacı Abey olarak ilk sürtüşmemiz bu “Merhaba!” yüzünden olmamış mıydı? Neyse!

Biraz sonra gelinler gelip masanın üzerini temizlediler ve temiz bir masa örtüsü üzerine çaylar konuldu. Gelenler arasında Elif ve kapıdan başını uzatan gelin yoktu.

Daha sonra çocuklar haricinde birkaç sandalye eklenmesiyle onlar da çay içmek için masanın etrafına dizildiler.

Çaylar da sona ermişti.

“Evlât, yorgunsun, belki de bana öyle görünüyorsun. Gelinlerden biri odanı göstersin, istirahat et!”

“Vallahi ‘Hora geçer(50)!’ Hacı Amca, peşinen teşekkür ederim.”

Bir ara kaybolan muhtemelen en büyük gelinle Elif yavaşça doğruldular yerlerinden.

Gelin Hanım kapalı bardaklardan birini ters çevirip içine su doldurarak kendisini takip etmemi istercesine merdivenlere doğru yöneldi.

O kadar kalabalık bir aile için evin tek katlı olabileceğini düşünmem abesti(51). Belki iki değil, üç katlı, dört katlı bile olabilirdi. Biz ikinci kata çıktık.

Gelin Hanım elindeki su bardağını, etajerin(52) üstüne yerleştirdiği kâğıt peçetenin üzerine koyup, üstünü de kâğıt peçeteyle kapattıktan ve yanındaki saatin doğruluğunu kolundaki saatle kontrol ettikten sonra başı eğik olarak geri-geri çekilerek odadan çıktı ve kapıyı kapattı.

Biraz sonra kapım tıklatıldı. Kapıyı açtım. Elinde bir kısım poşet ve malzemelerle karşımda o vardı; O; dudakları güzel…

“Çamaşırlarınız bizim yüzümüzden kirlendi, kullanılamaz hale geldi ve siz onları attınız. Umarım bunlar bedeninize denk gelir. Banyo bu odanın içinde sanırım eksiği de yoktur!”

“Neden zahmet ettiniz ki?”

“Siz Tanrı misafirisiniz ve başımız üstünde yeriniz var, üstelik bu yaptığımız da zahmet değil, Türk misafirperverliğinin âcizane(53) bir göstergesi. İzninizle getirdiklerim dağılmasın, öylece yatağınızın üstüne bırakayım!”

“Siz zahmet etmeyin, ben koyarım!”

Paketleri elinden alırken ellerimizin bir önceki gibi birbirine değmesi aklımı başımdan almıştı bir kere daha;

“Elif!” dedim, nasıl dediğimi bilemezcesine.

Hayretle baktı yüzüme, onu sanki daha önce hiç kimse adıyla çağırmamışçasına.

“Bana bir dakika ayır ne olur, gel içeriye, geç karşıma otur!”

Dermanım kesilmişti, ne yaptığımı, ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmezcesine oturdum masanın karşı tarafındaki sandalyeye.

Ve düşündüm ki; düşündüğümü uzun cümlelerle değil, tıpkı Hacı Amcaya söylediğim gibi tek seferde dobra-dobra söylemeliydim;

“Yalnız senin için geldim buralara. İlk karşılaşmamızdan beri hep aklımdasın!”

Başını eğdi, gözlerini sabitledi sanki masa örtüsü üstündeki desene, sesini çıkarmadı.

“Yüreğimi sarstın, beynimi yerinden oynattın, kalbimin çarpışından kendim bile ürktüm seninle karşılaşınca, senden başka hiçbir şey düşünemez oldum. Galiba…

Galiba değil, kesinlikle ben sana…”

Gözlerini kaldırdı, ağlar gibiydi sanki cümlemin sonunu getirmeme fırsat bırakmadan tek bir söz, iki hece çıktı o dudaklarından;

“Ben de…”

YAZANIN NOTLARI:

(*) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek.

Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER daha sonra da Umut AKYÜREK’tir.

(*) Masal, pardon öykü kahramanının adı hiç mi geçmedi? Onu tahayyüllerinizdeki bir isim olarak şekillendirmeğe çalışınız lütfen. Mekânlar mı? İstanbul’dan binin otobüse, Trakya’ya doğru yol alın, o yol sizi nereye götürüyorsa o mekânlar öykünün yaşandığı yerler olsun. Böylece anlatılanın masal olmadığı da belirlenmiş olabilir.

(*) Sorgun Çayı köyümün içinden geçen çayın ismi. “Sorgunçay, Sorgun Çayı” ya da kısaca “Sorgun” kelimesini öylesine uydurduğumu söylemem gerek. Bu isimde bir yer varsa ve yanlış anlaşılmaya neden oluyorsam, özürlerimle bağışlanmamı diliyorum.

(1) Çeşitli yorumlar olmasına rağmen Hucurat Suresi’nin 11. Ayetinin Diyanet İşlerine göre meali; “Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lâkaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” şeklindedir.

Lâkap; Takma ad. Bir kimseye, bir aileye kendi adından ayrı olarak sonradan takılan, o kimsenin veya o ailenin bir özelliğinden kaynaklanan ad.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan, hatadan, kötülükten farkına varıp pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya iradeli bir şekilde karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.

Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.

Esmâ ül Hüsnâ (En güzel isimler;) Allah'ın 99 İsminden her biri.

Zikir; Sözünü etme, söyleme, anma. Tanrının adını art arda söyleyerek yapılan tapınma.

Türban; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı.

Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış.

Vaaz; Cami, mescit gibi yerlerde vaizlerin (vaaz edenlerin) yaptığı, genellikle öğüt niteliği taşıyan, dini konuşma.

Hutbe; Camide Cuma namazından önce ve dini bayramlarda namazlardan sonra minberde okunan dua ve genelde verilen öğüt.

Kelâm; Söz. Söyleyiş biçimi. Söyleme.

Elif; Arap alfabesinin ilk harfi olup bir, tek olmayı, vahdaniyeti anlatır. Ayrıca dost, sevgili, doğruluk, dürüstlük, insancıllık, üstün vasıflara sahip olma anlamlarını da taşır. “İncecikten bir kar yağar” diye başlayan şarkının Güftesi; herkesin bildiği gibi Karacaoğlan’a aittir. Sadettin Kaynak onun dizelerini Segâh Makamında bestelemiştir.

İncecikten bir kar yağar / Tozar elif elif diye… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Karcaoğlan’a, Bestesi; Sadettin Kaynak’a ait olup eser Segâh Makamındadır.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına bağlı kimse. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş kimse.

 

(2) İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

(3) Tekin; İçinde cin, peri gibi doğaüstü varlıklar bulunmadığına inanılan, uğurlu. İçinde kimse bulunmayan, boş, ıssız yer.

Evliya; Velinin çoğulu olan “eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler. Allah’ın istediği şeyleri yapan, onun rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği yollarda giden kişi.

(4) KARATEKİN, Erol. 2001 Yılı. “İNSANOĞLU” olarak şu dizeler kaleme alınmağa çalışıldı; “İnsanoğlu bir tuhaf; ‘aslan’ dersiniz böbürlenir, / Yalnız bile olsanız, ‘köpek’ dersiniz sinirlenir, / Sonuçta ikisi de hayvan ayırım yapmak neden? / Yaradılış işte! Sözler, seslere göre derlenir”  

Diğer bir kıtası da şöyledir; “Kazayla, ‘hıyar’ derseniz, maazallah topa tutar, / ‘Elma yanak, kiraz dudak’ söylemek verir itibar, / Vurdumduymazlık hayatlarına egemen olsa da, / Mangalda kor-kül bırakmayıp atarlar da atarlar...” (Bu dizelerin tamamına erişmek isteyen www.erolkaratekin.com BLOG sayfama bakabilirler.)

 (5) Birader; Aslı erkek kardeş olmakla beraber, “Arkadaş, dost, hey, yahu” anlamında kullanılan bir deyiş.

Abd (Arapçada tekil olarak kul, köle, hizmetçi anlamında olan kelimenin eklenmesiyle) Allah; (Örnek; Abdullah), Veli, Vahid, Samed, Rezzak, Reşid, Rauf, Mümin, Metin, Melik, Mecid, Lâtif, Kerim, Kadir, Hamid, Gaffar, Gani, Nafi, Cebbar, Baki gibi isimler revaçtadır. Abd kelimesinin çoğulu Abid’dir (abd ve ABD = USA = Amerika Birleşik Devletleri ile karıştırılmamalıdır!!!)

Ek bir bilgi Arapçada “d” ve “b” olan son harfler Türkçemizde yumuşayarak “t” ve “p” haline gelmekte, ı, o, u harfleri de (çok zaman) i, ö, ü şekline gelmektedir (Arapça bilenler üstün, esre, ötrenin anlamlarını da bilirler zaten).

Gene ayıplanacağım, gene çokbilmişliğim sergilenecek, ama bunu da yazmasam olmaz. Çünkü o kadar çok insan Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı)

Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; sıkıntı-belâ, İrem; sahte cennet, Sanem; put gibi.

Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kuran’da var diye her isim çocuğa konmaz!”  Bu arada eserde söylenen bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül (Farsça); Keçi, Betûl ise; Bakire demekmiş. Ankara Atatürk Lisesindeyken, Rahmetli Hocam A. Şevket BOHÇA da, “İnkilâp; Bu köpekler, İnkılâp; Terakki, ilerleyiş” olarak öğretmişti bize bir noktanın değeri olarak).

(6) Cuk Oturmak; Tam yerine denk gelmek, rast gelmek, uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren deyim.

(7) Abey; Ağabey, büyük kardeş, abi, aka (Yöresel deyiş).

(8) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(9) İki Lâfı, Lâkırdıyı, Kelimeyi, Sözü, Bilgiyi Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü, bilgiyi uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.

(10) Münezzeh: Tenzih edilmiş, ayrı veya dışarıda tutulmuş, kayırılmış, bir şeye ihtiyacı olmayan, arınmış, temiz, salim, kötü vasıflardan soyutlanmış.

(11) Tanrı yok, Allah var; Çok Müslümanın dile getirdiği bir söz. Hatta bu konuda Allah Tanrının belâsını versin!  Necip Fazıl KISAKÜREK’in meşhur sözlerinden biridir. Allah, bu kâinatı yaratan ve tek olandır. Yüce varlığı dünya isimleri ile anamayız; örneğin “zat” der gibi. Bazı müfessirler; “Tanrı” demenin insanların olağanüstü güç sahibi, yaratıcı ve yönetici olduğuna inandıkları ilâh olarak isimlendirmektedir. Eğer ben Allah’a inanıyor ve benim sahibim, bana hükmeden olarak inanıyorsam, ona yalvarırken, ibadet ederken şekil veya söz olarak “Tanrım, İlâhım, Yaratanım, Yaradan, Rabb’ım, Hüda’m, Mabudum, İlâh’ım” dememde ne sakınca olabilir ki? (Rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’le aynı fikirde değilim!) Ben Tanrının kuluyum ve eğer sığınmamı kabul ediyorsa beş vakit Tanrımın kuluyum.

(12) Tedirginlik; Rahatsızlık, huzursuzluk. Rahatı, huzuru kaçmış olma. Bizârlık.

(13) Bu konuya girmişken Atatürk’ümün şu veciz sözlerini buraya aktarmasam olmazdı: “Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek âlimler çıkabilir.” (Bir diğer deyiş de babanın oğluna söylediği söz olarak akılda kalan şu olabilir; “Ben sana ‘bilmem ne’ olamazsın demedim, ‘adam’ olamazsın, dedim) (“Bilmem ne” yerine istediğiniz mesleği yazmak, elinizde!)

(14) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

(15) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(16) İçi Buruk Olmak; Alınma, küskünlük, güceniklik gösterme halinde olmak, hissetmek.

(17) On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan/Baba ocağından, yâr kucağından/Bir çiçek dermeden sevgi bağından/Huduttan hududa atılmışım ben. Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “HAN DUVARLARI” şiirinde geçen bir alıntı.

(18) Deryada bir salım yok… diye başlayan Orhan GENCEBAY türküsünün bir bölümünde; “Kuru bir yaprak gibi rüzgârın önündeyim, sürüklemiş götürmüş, uçurum sonundayım” dizelerinin egemenliği vardır.

(19) Dobra Dobra; Yöresel olarak açık açık, aleni. Bir şeyi sakınmadan, çekinmeden, korkmadan söylemek, konuşmak.

(20) Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.

(21) Dalaşmak; Ağız kavgası etmek. Köpeklerin birbiriyle boğuşup, birbirini ısırması olayı.

(22) Kalpaklamak; Yöresel bir deyiş olarak sıkı sıkıya görünmeyecek şekilde kapatmak.

(23) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(24) Hızma; Burun kanadına takılan süslü, altın ya da gümüş küpe gibi bir şey. Aslında ayı, boğa gibi hayvanların dudaklarına veya burunlarına geçirilmiş halkaya verilen ad.

(25) Can Yakmak; İnsana acı, üzüntü vermek, üzmek, sıkıntıya yol açmak. Eziyet etmek. Zulmetmek.

Can yakıp da kalp kırma. Senin de gül benzin solacak bir gün. Her canlının kalbi Allah’a bağlı. Herkes ettiğini bulacak bir gün. Neşet ERTAŞ

(26) Gel, Ne Olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel,/İster kâfir, ister mecusi,/ İster puta tapan ol, yine gel,/ Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz/ Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk?/ Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik…/ Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız/Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…” MEVLÂNÂ’nın o büyük, incitmeyen sözleri.

(27) Âdeta; Alışıla geldiği gibi, her zaman olduğu üzere, basbayağı, hemen hemen, sanki, enikonu, neredeyse (Sporda; olağan yürüyüşle).

(28) Aleimisema; Gökkuşağı, ebemkuşağı, eleğimisema, alaimisema…

(29) Sıfıra Sıfır, Elde Var Sıfır; Yapılan zahmetlere, girişimlere karşılık elde bir şey olmaması.

(30) Tensinor; Alkol içeren yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan bir ilâç adı.

(31) Lâf-ı Güzaf; Kelimenin aslı Lâf ü güzâf’tır. Öyküde özellikle halk dili olarak yanlış kullanılmıştır. Bilindiği üzere; “Lâf = söz, Güzaf (ya da gizaf) = Beyhude, faydasız” demektir ki tamlama yapılarak birleştirilince saçma sapan söz, boş-faydasız lâkırdı gibi anlamlara gelmektedir.

(32) Bana henüz yolunun sonu budur;  denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.  (Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir) YOLCU ve ARABACI, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

(33) Betsiz Bereketsiz; Bolluğu, yüceliği, imkânı olmamak.

(34) Nanay; Orta Anadolu’da ağır danslara veyahut da çalgısız oynanan oyunlara verilen bir ad olmakla birlikte, argoda “Yok, hiç, boş, değersiz” anlamlarında kullanılan bir deyim olup öyküde bu anlamda kullanılmıştır.

(35) Arşimet Prensibi; MÖ. 287-312 yılları arasında Sicilya’da yaşamış ve öldürülmüş Yunan matematikçi, astronom, filozof ve mühendisi olarak çok değerli bir bilim adamıydı. Bir sıvı içindeki katı bir cismin, taşırdığı sıvının ağırlığına eşit bir batmazlık kuvveti ile yukarıya itildiğini belirten bir prensiptir. Arşimet’in bunu banyo yaparken tespit ettiği ve “Buldum, buldum” anlamında “Eureka (evreka)” diyerek hamamdan fırladığı belirtilmektedir. Bugün özellikle gemi inşaatlarında hâlâ Arşimet’in bu prensibi uygulanmaktadır.

(36) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin. Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.

(37) Titizce; Titiz bir biçimde (Titiz; Çok dikkatli ve özenle davranan, ya da böyle davranılmasını isteyen kimse. Güç beğenen kimse).

(38) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.

(39) Kûn Fe Yekûn (Ol der ve olur!); Kur’an’da Bakara Suresinin 117.  Ayeti

(40) Metronom; Zaman sayacı.

(41) Rezonans; Tınlaşıma. Etki altında salınımların meydana gelmesi ve salınımların sistemin frekansına eşit olması halinde sonsuz etkileşim. Akustik oluşum.

(42) Köreltmek (Körletmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(43) Lâfı (Sözü) Gediğine Sokmak (Koymak); Zekice bir hareketle gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söylemek.

(44) Zırnık; Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası.

(45) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan. Yoksul. Çaputsuz. Cıbıl, cıbıldak. Geçim sıkıntısı çeken.

(46) Fasıl; Bölüm, kısım, devre, dönem. Belli bir sürede gerçekleşen iş, durum veya olay. Türk Musikisinde bir icra şekli.

(47) Biçilmiş Kaftan; Tümüyle uygun, elverişli.

(48) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

(49) Medyun; Verecekli, borçlu.

(50) Hora Geçmek; Bir bakıma makbule geçmek de denilebilir. Bir şeyden zevk almak, bir şeyi hoşlanarak yapmak, beğenmek, hoşa gitmek…

(51) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(52) Etajer; Raflı, kapaksız, taşınabilir dolap.

(53) Âcizane; Kişinin kendisinden söz ederken alçak gönüllüğünü belirtmek için söylediği “Acizlere yakışır bir biçimde” anlamında sözcük.