Genç adam apartmanın merdiven boşluğunda, belki de kendi kapısı önünde, yaşlı, bembeyaz sakallı adama dil döküyor, belki de düşüncelerinin, fikirlerinin kabulü için yalvarıyordu;
“Bak Hacı Amca! Oğlanı büyütmüş, okutmuş, adam etmişsin. Saadettin Ağabey meslek sahibi olmuş, iyi bir yerlerde, iyi bir mevkide…
Ne olur kızları da okutsan? Öğretmen olurlar, doktor olurlar, hem ufukları açık olacağı için, dilediğin gibi Müslüman bir kocaya varırlar, hem de kendilerine, çocuklarına ve cemiyete yararlı olurlar…
Böyle evde kukumav kuşu(1) gibi sinerek(2), gurk tavuk(1) gibi oturarak kısmetlerini beklemekle ne kendilerine, ne de başkalarına yararları olmaz ki?”
“Hı!?”
Genç delikanlının Hacı Amca dediği yaşlı adamın dudakları arasından soru, ya da anlamamış tavrında çıkan tek ses bu idi, hece ya da kelime şüphesi olan.
Yaşlı adamın bu tavrı ve sesi genç adamın daha da dillenmesine neden olmuştu;
“Saadettin Ağabeye, evin tek oğlanı olarak, ismini devam ettireceğini düşünerek çok düşkün olduğunu biliyorum. Ama et tırnaktan ayrılır mı? Şimdi şeriat(3) emrediyor diye mirasta, mal-mülk dağıtımında oğlana iki, kızlara birer pay, ya da hak mı vereceksin? Bu; doğru mu?”
Tavrı değişmemişti yaşlı adamın. Yorulmuş olmanın yahut da cevap veremiyor olmanın tereddüdüyle ve kapı önünden ayrılıp bir an önce bir üst kattaki dairesine yönelmek arzusuyla söylemini değiştirmeden ve fakat ekleyerek cevapladı;
“Hı!? Ha!?”
Genç adam Hacı Beyle konuşma fırsatı bulup, o heyecanı yaşarken koltuğunun altındaki kitaplardan birini düşürdü. Söylemek istediklerini söylemek arzusuyla oralı değilmişçesine düşen kitaba baktıktan sonra;
“Hazreti Ali…”
Yaşlı adam anında sözünü kesti onun;
“Kitap mukaddestir(4), al onu yerden!” diye emretti!
Kitabı yerden alan ve sözüm ona üstündeki tozları elinin tersiyle silkeleyen genç adam, başladığı cümleyi bitirmek arzusunu taşıdı. Kaba anlamda; “Damardan girerek! (5)”
Çünkü genç adam Hacı Amcasını yumuşatmak ve kızlarının hayatlarına, daha doğrusu tahsil hayatlarına yön vermek çabasında idi;
“Hazreti Ali; ‘Bana bir kelime öğretinin kırk yıl kölesi olurum!(6)’ demiş. Saadet de, Habibe de iyi çocuklar, üstelik hissettiğim kadarıyla okumayı istiyorlar, ama sizin baskınız yüzünden seslerini çıkaramıyorlar…
Kesinlikle onların bana ya da bize ilettikleri bir mesaj yok. Sadece gördüklerimize göre bu benim kişisel kanaatim. Bak Hacı Amca, bu kızların ikisi de Anadolu Lisesi mezunu. Biri bir yerden, diğeri diğer bir yerden! Çatır-çatır lisan bilgileri var ve kafaları dopdolu…”
“Demek istediğin ne oğlum?”
“Kızlarının senden para-pul, dershaneye gönder falan gibi talepleri yok. Sadece “He!” de, üniversite sınavlarına bir defa girsinler, kendi harçlıklarıyla. Kazanamazlarsa bu konuya bir defa daha yönelmem; ne onlara, ne de bana bu hak!..
Nebi ve ben sınav hazırlıklarında gökten-yere, baştan-aşağıya, kıssadan-hisseye(7) tam anlamıyla onlara yardımcı olacağız. Eğer izin verirseniz, başarılarını garanti edemeyiz, ama başarılı olamazsak eğer, tekrar ediyorum bu konuyu bir daha açmayacağımıza size söz veriyoruz.”
“Onlar sizlerin kardeşleriniz. Tabii ki izin veririm. Hoş kardeş gibi görmeseydiniz de sizlerden iyisini mi bulacaktık ki, onlara nasip olarak, eş olarak?”
Durdu, durakladı bir süre yerinde, utanır gibi sallanırcasına Hacı Bey ve devam etti;
“Peki! Bir kereye mahsus, ama yalnızca bir kere için peki! Sonrasında beni şimdiki gibi saatlerce ayakta tutmayacağına söz verirsen!”
“Emrin olur Hacı Amca! Gel içeriye sana bir Türk Kahvesi yapayım, bol köpüklü ve barışalım, ne dersin?”
“Küsüşmedik ki be oğlum, demem o ki barışalım. Ama bu kızların okuması konusuna tekrar girmeyeceksen kahve teklifine ‘Hayır!’ demem!”
“Söz! Bak karşıdaki evde ismini hatırımda tutamadığım bir genç kız, seneye mezun olacakmış, kızların anlattıklarına göre. Gizli-kapaklı nişanlanmış da diyorlar bir subayla. Seneye öğretmen olacak ve muradına erecek…
Senin kızların da okusalar, sonra Allah’ın izniyle hayırlı nasiplerle karşılaşsalar ve onlar da muratlarına erseler, fena mı olur Hacı Amca? O nedenle kızlarınızı hemen gönderin, eğitimleri ve sınavlara hazırlanmaları için zamana karşı yarışacağız, gecikmeyelim. Ondan sonrası Allah Kerim…”
Nebi ve Evliya, mahallede kimsenin her ikisinin de esas isimlerinin aynen Mehmet Emin olduğunu bilmedikleri iki üniversite öğrencisiydiler. Hatta denilebilir ki ev sahibi Hacı Bey, eşi ve çocukları bile onları gerçek isimleri yerine bu isimleri ile çağırıyorlardı, “Ağabey” ya da “Bey” gibi herhangi bir takı eklemeksizin.
Daha da genellemek gerekirse sınıf arkadaşlarının, hatta mahalle bakkalının bile bildiği isimleri; Evliya ve Nebi idi.
İsimlerinin farklılığı yanında ikisinin arasında fiziksel özellikler olarak dağlar kadar fark vardı, her ne kadar büyük dede tarafından akraba olmuş olsalar da.
Sadece x, y kromozomları ile bunları bağdaştırmak haksızlık olurdu.
Örneğin; Evliya, karaşın(8), kısa saçlı, karagözlü, uzun boylu, oldukça zayıf, düzenli, tertipli, her anında gömlekli, kravatlı, takım elbiseliydi ve ayakkabıları her zaman boyalı idi.
Nebi ise, kumrala yakın sarışın, papaz gibi uzun saçlı, saçı-başı-sakalı birbirine karışık, hatta uzun saçları arkasında fiyonkla(9) bağlı, kurdeleli, çakır gözlü, kısa boylu, şişmanca ve pasaklı idi.
Derviş misali bir hırka, bir lokma tertibinde yaka-bağır açık, kot pantolonlu, yaz-kış spor keten ayakkabı giyen, deli-dolu bir gençti.
Başka haylaz(10) çocuklar gibi küpe yoktu kulağında, ya da bir walkmandan(11), şuradan-buradan müzik dinlediği. Sadece saklanmaması gereken hususiyetleri ikisinin de yakışıklılık yönünden gösterişlerinin kıt olmasıydı.
Onun da zamanı gelecekti; “Alan-almış, satan başından savmış!” teranesi(12) ile.
Bu arada söylenmesi gereken hususlardan biri, belki de en önemlisi; Evliya’nın da Nebi’nin de gerçek adlarının daha önce de belirtildiği gibi Mehmet Emin olması idi.
İlk Mehmet Emin; kendisine saygı duyulup her bayram öncesi mezarı ziyaret edilen ve adak(13) gibi sülâlenin ilk erkek çocuklarına koydukları ismin, isim babası olan dedeleriydi.
Köyde Mehmet Emin Dedenin neslinden gelen Mehmet Emin ismi çok olduğundan çoğu, sülâlelerinin takma isimleri ile anılırdı. Bürümcüklerin(14) Mehmet Emin, Ayazların(14) Mehmet Emin, Yalnıyakların(14) Mehmet Emin gibi…
Bu arada vesile olmuşken(15) Saadettin’in Hacı Hanımın babasının adı olduğunu, Saadet isminin ağabeyine uygun olsun diye konduğunu, hiç hesapta yokken “Allah’ın verdiği” Habibe’nin de Hacı Beyin annesinin adı olduğunu söylemekte fazlalık olmasa gerek!
Hacı Beyin unvanı da hanımı dolaysıyla Deloğlanların(14) Enişte Mehmet Emin idi.
Mehmet Emin’lerin oturdukları yayla gibi, dayalı-döşeli evin mal sahibi Hacı Beydi. Üniversiteyi kazanınca, yurtlarda da yer bulamayınca Evliya’nın babası köyden kalkmış gelmiş ve asker arkadaşına rica etmişti yardımcı olması için.
O da asker arkadaşının ricasını kırmamış, kiracısına usulünce rica etmiş, hatta yakınlarda bir başka eve taşınması için maddi(!) ve manevi yardımcı olmuş alt katlarındaki bu daireyi onlara kiralamıştı.
Üstüne üstlük asker arkadaşlığı ve hemşerilik avantajları yahut da düşüncesiyle meselâ o kiracıdan beş alıyorduysa onlara üç üzerinden kiralamıştı.
Malûm ya Atalarımız; “Ev alma, komşu al!” demişlerdi.
Eee! Bu çocuklar da komşu sayılırlardı bir bakıma.
Hemşerilik konusuna gelince; Evliya’nın babası evlenirken asker arkadaşını da davet etmiş düğününe, doğal olarak. O zamanlar Hacı Beyin yüreğini şimdiki Hacı Hanımı hop ettirmiş düğünde!
Çünkü biliniyordu ki; “Aşk; kelebek misaliydi, anlamayan için ömrü günlük, anlayan için bir ömürlük!(16)”
Yılına kalmadan aynı köyde düğün-dernekle baş-göz olup gelip yerleşmişlerdi bu koca köydeki otağlarına(17) işte. Yani ki, kısaca Evliya ile Nebi’nin; “Ağabey ve kız kardeşlerimiz” dediklerinin annesi bu Hacı Hanımdı.
Bir diğer deyişle Hacı Bey köylerinden kız aldığı için “Enişte”, onların eniştesi idi, bir bakıma.
“Enişte” deyince, sözü bir kere daha açmak gerek! Nebi ve Evliya, büyük dedenin biri oğul tarafından, biri kızı tarafından çocuklarının torunlarıydılar ve bebekliklerinden beri birbirinden hiç ayrılmamışlardı.
Aralarındaki iki farktan birincisi, Evliya’nın ilk, Nebi’nin ikinci çocuk olması, ikinci fark da yaş farkı değil, aralarında gün farkı olmasıydı. Evliya, Nebi’den sadece yirmi altı gün kadar büyüktü.
O kadar da olsundu artık, çünkü Nebi’nin babası, Evliya’nın babası askere giderken, askerden dönmüş ve ailesi verilen söz üzerine hemen başını bağlamıştı Nebi’nin babasının. Kendinden önce bir ablası vardı Nebi’nin.
Hani derler ya; “İçtikleri su ayrı gitmez!(18)” diye onlar da aynen öyleydiler. Unvanlarına ya da kendilerine yakıştırılan adlarına yakışırlardı, denilse abartılmış(19) olmazdı, muhtemelen. Bu nedenle ailelerini de razı ettikten sonra, ikisi de aynı gün, aynı tercihlerle girmişlerdi üniversite sınavlarına, ikisi de edebiyat öğretmenliği bölümünü kazanmışlardı fakültelerinde, hemen o yıl. Şu anda birinci sınıftaydılar.
Evliya ve Nebi, verdikleri söz üzerine, çok zaman kendi derslerini umursamadan, boşlayarak, gece uyumayıp yetiştireceklerine inanarak iki kızı da aralarında tek yaş fark olmasına rağmen sınavlara hazırladılar.
Saadet ve Habibe hacı ebeveynleri dolaysıyla, mutaassıp(20) aile kızları idiler. Anneleri; “Oranız, buranız belli olmasın!” diye tembihlemişti, beyninin gizli bölmesinde yer alan şüpheleri yok etmek istercesine. Bu nedenle örtünmeleri gerekti, ders çalıştıran onlar, ağabeyleri gibi görünseler de.
Yoksa alimallah(21) sadece kendileri cehennemde yanmakla kalmaz, anne ve babaları da cehennemde yanmak durumunda kalırlardı. Düşünülebiliyor mu; mahallenin ayyaşı(22) ile cehennemde karşılaşıyorlar ve şöyle bu soru ile dikiliyor o ayyaş, karşılarına;
“Ooo! Hacı Bey hangi rüzgâr attı sizi buralara!”
Tövbe! Tövbe! Tam bir mizansen(23)…
Bu cehennem olayı nedeniyle, kızlar çok zaman sokağa çıkarken olduğu gibi, başörtüleri ve uzun etekleri ile iniyorlardı alt kata ders çalışma için. Bazen Hacı Hanım börek, çörek, kurabiye, yaprak sarma gibi şeyler yapıyordu, bu sefer kızlar oğlanları davet ediyorlardı evlerine, yaşanması gerçekleşen kontrol olarak ve kurallar değişmeden tabii.
Oğlanlar da pek kibardılar(24), tıpkı kızlar gibi, yüzlerini yıkamak(!) için bile kendi evlerine iniyorlardı. Tuvalet ihtiyacı (İhtiyaç Molası(25)) sözünü de kim uyduruyordu ki!
Kızların ikisinin amacı da öğretmen olmak, evlenip-barklanmadan önce eğitecekleri öğrenci çocuklara sahip olmaktı. Unutulan tek şey, herkesin aklından geçeceği gibi; “Ateşle-barutun bir arada olmayacağı” idi ve dumanın tütmesine çeyrek kaldığını yaşayanlar bile bilmiyorlardı. Bu gerçek, belki de akıllarına gelmiyor, akıllarının ucundan bile geçmiyordu(26).
Habibe Lise mezunuydu, Nebi onunla, Saadet Kız Meslek Lisesi mezunuydu Evliya da genellikle onunla meşgul oluyordu, öğrenmeleri gerekenler konusunda. Bazen daha kuvvetli olduklarını sandıkları konularda yer değiştiriyorlardı.
Aslında yoktu birbirinden farkları, ama malûm; “Dostlar alışverişte görsün(27)!”
Onlara zor gelen kalamoza(28) gibi kitaplar ve bitip-tükenmek bilmeyen sayfalarca testler idi. Bir de yanlışlara geri dönüp gerçeği irdelemek(29) vardı ki, bu gençlerin her birini ayrı-ayrı yoruyordu, hem gerçekten.
Kısıtlı bir süre içinde hatim indirmeleri(30) gerekiyordu, “Acele işe şeytanın karıştığını” bilmelerine rağmen. Bu nedenle beyinlerinin kapasitesini zorlamamalıydılar genç kızların.
Ama gerekli bilgilerin de yüklenmesi zorunluydu. Bu kızların ilk ve tek şanslarıydı, Hacı Beye verilen sözün gereği.
Sonrası…
Sonrası yoktu çünkü. Kızlar biliyorlardı ki, birinden biri bile başarısız olsa, bu başarısızlık diğerini de yakacaktı. Çünkü bu; babalarının “Hayır!” demesinin şekillenmesi olacaktı ki; gönüllü olarak hapislerine devam edeceklerdi, kısmetleri çıkıncaya kadar!
O da kendilerini bilen gören olmayınca nasıl olacaktı ise? Sırf evde kalmamak için görücüye çıkmak da akıllarından bile geçmiyordu, her ikisinin de.
Kısa süreli bir milli bayram gününde arkadaşları Evliya ve Nebi’yi ziyaret etmek istemişlerdi. “Olur!” demeden önce Hacı Beye danışmak gereğini hissetmişlerdi gençler.
Maksatları Saadet ve Habibe’yi de gün yüzüne çıkarmak, arkadaş ortamına alıştırmak ve düşünce olarak kendilerine katmaktı. Önce toplantıyı atmışlardı ortaya. Hacı Bey;
“Bence mahzuru yok(31)!” “Kızlar da bize katılsın!” deyince; “Zinhar(32)! Duymamış olayım!” demişti.
Demokrasilerde çare nasıl tükenmezse gençlerde de çare tükenmezdi: “Hacı Beyin oğlu Saadettin için şöyle eli-yüzü düzgün, namazına-niyazına düşkün, bir ‘Gelin’ adayıyla karşılaşmayacağını kim söyleyebilirdi ki?”
Hacı Beyin bu özlemini, bir vesile ile öğrenmişlerdi. Bazı kısıtlamalara rağmen aile gibiydiler çünkü. Tek sakınca; Saadettin Ağabeylerinin o tarakta bezinin olmamasını(33) bilmeleriydi. Çok çalışıyordu çünkü ve genel bir sözü vardı; “Kediye evlenmek yok, bana dinlenmek yok!”
Sözün esrarı; kendisi kedi miydi, yoksa demek istediği çok çalışmak mı idi? Anlamak zordu. Gene de gençler Saadettin Ağabeyleri için ellerindeki bu kozu(34) kullanmak zorunda hissediyorlardı, sırf kızların ufuklarının açılıp, genişlemesi için.
“Kız arkadaşlarımız da olacak. Belki içlerinden biri Saadettin Ağabeyin kalbini çelebilir!” deyince akan sular durulmuş, kızlara da icazet(35) alınmıştı, Saadettin Ağabeyleri sayesinde.
Antrparantez(36) olarak söylemek gerekirse o ziyarete katılmak için boş kalple gelen Saadettin Ağabeyleri gibi kızlar da boş kalplerle dönmüşlerdi evlerine. Niyetleri yoktu ki, icraatları(37) olsundu!
Bir gün…
İşte o bir gün gelmişti. Nebi, Habibe’ye ders verirken nedense hep başını eğerdi. Atalarımız bu konuda da ne demişti: “Suyun ağır (duru, ya da berrak) akanından, insanın yere bakanından kork!”
Evliya ve Saadet için hayat; “Lây, lây lôm(38)!” idi. Ama aynı şey Nebi ve Habibe için de söylenebilir miydi? Belki…
Bir nedenle, ama herhangi bir nedenle ilk defa elleri birbirine değmişti Nebi ile Habibe’nin.
Ve cereyan çarpmışçasına, belki de korku ile çekmişlerdi ellerini birbirinden.
“Takvim düzeni herkes için aynı olsa da, zaman herkesin içinde başka türlü ilerlerdi!(34)” Onlar için de bu zaman ilerlemiş, onlar da ellerinin birbirine değdiği ana kadar bunu fark etmemişlerdi.
Ve dalgınca ilk defa birbirinin gözlerine bakmışlardı, “Bugüne kadar nerelerdeydik?” derlercesine ve ilk defa fark ettikleri fark için. O an, o ana kadar, o güne kadar hiçbir şekilde hissetmedikleri bir şeydi.
Korktular. Habibe yer değiştirdi Saadet’le bir vesile ile bir yalan uydurarak. Öncesinde lâvaboya gidip yüzünü yıkayarak, döndüğünde.
Aklını başına devşirmeliydi Habibe. Kendisi için ve dahi ablası (Aslında hiç de abla demez, yaş farklığının az olması nedeniyle hep adıyla çağırıyor olsa da) onun için gerekli olan evvel emirde üniversite sınavını kazanmaktı.
Yasağı yaşamamalıydı, buna hakkı yoktu. Ha! Kendisi ya da ablası üniversite sınavlarını kazanamazsa o zaman aşka-meşke(40) vakit ayırabilirdi, hem bu hiç de zor olmazdı kendisi için. Bilinirdi ki; “Kalp, kalbe karşıdır!(41)” Ama şimdi? Asla!
Yaşamda ölümün bile ayıramadığı, üstesinden gelemediği şeyler vardır. Yeter ki zaman küstürülmesin, yeter ki zaman ertelenmeye ya da öldürülmeğe çalışılmasın. Çünkü zamanı öldürmek en pahalı harcamalardan biriydi(42), inananlar için.
Ve sonuç olarak zaman boşa geçirilmemeliydi, hem asla. Zaman, zamanı gelince zamana uygun bir şekilde değerlendirilmeliydi. Yoksa boşa geçen zamana üzülmemek gerekti, çünkü bu üzüntü, rüzgârı kovalamaya(43) benzerdi.
Yaşamlarında gizli-saklı olan bu idi, gönüllerinde şekillenen!
Ve zaten bunun için ne Habibe’nin, ne de Nebi’nin düşünceleri olgundu, niyetlerini saklamak isteseler bile başarılı olamayacakları kesine yakındı başlangıçta kendilerince, sonrasında herkesçe bilinebilecek bir gerçekti yaşadıkları.
Üstelik bilirlerdi ki; zaman her şeye kadirdir ve kaderde ne yazılmışsa onlar onu görecek ve yaşayacaklardı. Umutları hayallerindeki gibi bir yaşamdı tabii, ne hayal ediyorlardıysa, ayrı ayrı…
Aslında çok banal(44) bir deyiş olacak, ama zamana; “Aslansın! Kaplansın!” diye okşarcasına bir şekilde yağ çekmek(45) mümkün değildi!...
İnanması yahut da inanılması güç olabilir belki, ama yoğun ve hızlı bir çalışma dönemi sonunda kızların ikisi de üniversite sınavlarında başarılı olmuşlardı.
“Öhö!” deyip övünmeyi hak etmişlerdi Evliya da, Nebi de...
Saadet, kızlarla ilgili bir okulu, Habibe ise Evliya ve Nebi’nin beraberce okuduğu öğretmenlik okulunu kazanmışlardı, arzularına uygun olarak. Kızların ikisi de öğretmen olacaklardı.
Tek farklılık üniversite heyecanının sonunda Nebi ve Habibe başlarını bağlamak düşüncesindeydiler. Saniyeler kadar bile ayrı olmayı düşünemez gibiydiler.
Her ne kadar Hacı Bey; “Kardeşleriniz!” diyedursun, onlar okullarının bitiminde “Mercimeği fırına vermek için(46)” hazırlardı ve handiyse(47) birbirine söz vermişlerdi, tüm bir ömür boyu beraberlikleri için.
“Aşk, nelere kadir değildi ki?”
Hem bilinen bir şey vardı ki; “İnsan, hayatının aşkını bulduğunda zaman dururdu” ve o insan zamanı da durdururdu. Aslında Nebi’nin ve Habibe’nin yaşamla ilgili plânları, ya da projeleri doğal olarak en doğru şeydi.
Çünkü insanlar sevdiklerine zaman ayırabilmeli, hatta zorunlu olarak ayırmalıydı. Yoksa zaman birbirini sevenlerden, birbirini ayırırdı(48).
Saadettin’in, Saadet’in ve Evliya’nın hayatlarını onlar gibi şekillendirmek için bir düşünceleri yoktu, belki de ertelenmiş düşünceleri olabilirdi. Kısaca “O taraklarda bezleri yoktu!” demek daha uygun bir cümle mi olurdu ki? Bu konuda Saadettin için gerçekçi bir cevap vermek bile zordu.
Zaman içinde kimsenin birinin kalbine girip de o kalp ile ilgili hüküm vermesi beklenemez. Bu sadece bir yorumdu, tabiidir ki!
Nebi ve Habibe, Saadettin’in çok zaman bilir-bilmez, anlar-anlamaz tavır ve alaylarına katlanarak Hacı Beyin evinde nezaret altında kardeş-kardeş(!) ders çalışıyorlardı. Çünkü sınıfları ayrı olsa bile branşları(49) aynıydı. Anne ve baba kontrollerini, ya da nezaretlerini ne kadar yoğunlaştırabilirlerdi ki Habibe ve Nebi üzerinde?
Oysa Saadet ve Evliya için hiçbir tereddütleri yoktu, ne de olsa anne-baba yüreği kavramı geniş gibi görünse de bir şeylerden farkı fark etmemiş olsalar gerekti.
Hacı Beyin evi ile yan yana olan caminin, hocası evin içine kadar girip de “Allahüekber!” diyerek ezana başladığında, Hacı Bey de fahri müezzin(50) olarak namaza koşardı. Hacı Hanım da vakit geçirmeden, kendi deyişiyle hoca minareden indikten, ya da bu zamanı beyninde yorumladıktan sonra hemen namaza dururdu.
Oysa bugünün şartlarında minareye çıkıp ezan okumak hocalara, ya da müezzinlere zahmet oluyordu! Bunun yerine alt kata yerleştirilmiş düzenekten ezanlarını, minareye çıkmadan hoparlörlerle rahat-rahat okuyorlardı; “Haydin namaza!” diyerek.
Nebi ile Habibe de doğal olarak işte bu sabah namazları zamanlarda değil, vakit namazlarında mola verirlerdi ders çalışmalarına. Vakitlerini nasıl değerlendirdikleri onlara kalmış, ama kısaca gençlik gibisi var mıydı, denilse?!...
Aradan tam bir yıl geçti, insanların zamana hükmetmesi mümkün olmayan. Habibe ilk bir yılını, Nebi de ikinci yılını başarıyla sonuçlandırmışlardı. Evliya ile Saadet’in böyle bir sorunları yoktu. Burunlarının doğrusuna(51) doğru ilerledikleri için doğrudan ve oldukça yüksek notlarla geçmişlerdi sınıflarını.
Evliya ve Nebi, her ne kadar Habibe için zor olacaktıysa da, ailelerine hasatta-harmanda, bahçede-tarlada, iratta-toplamada yardımcı olmak için köylerine döneceklerdi.
Köye dönmelerine çeyrek kala(!) genç bir kız elindeki bir kısım zarf demeti ile Hacı Beylerin evine yönelmişti. Evliya evinde tek başınaydı. Köydeki eş-dosta hediye göndermek için Hacı Beyler ailece çarşıya çıkmışlardı.
Nebi de hacıyatmaz gibi, sevdiğinden ayrılmamak için, “Sizleri yalnız bırakmayayım, yardımcı olayım!” dilekleriyle(!) onları yalnız bırakmamıştı. Maksat ve niyeti bilenler de vardı, bilmeyenler de tabii!
Hacı Hanım beyine karşı bir miktar mırın-kırın etmişti(52), oğlanlarla birlikte köyüne gitmek için izin istemişti. Ve mutluydu o izini “Bir hafta için de olsa” aldığı için. Ama yola çıkıncaya kadar “Anasının gözü olan(53)” Hacı Hanım, “Erişte, salça, tarhana, pestil yapacağım!” diyerek iznini en az on beş güne çıkarırdı garanti olarak.
Üç hafta-bir aya kadar uzatmak ise, kocasının suratının asıklığına boş verebildiği takdirde ferasetine(54) kalmış olacaktı, bahtına, ya da şansına da denilebilirdi bunun için…
Bu izni, malûm nedenden dolayı Habibe de almak isterdi, ama mümkün müydü ki;
“Kız kısmısı, öyle hoydur-hoydur(55) ana peşinden oraya-buraya gitmemeliydi. Maazallah(56) elin ağzı torba değildi ki, büzesin(57)!”
Zil sesine kulak kabartan Evliya kapıya çıkmıştı ve;
“Onlar alışveriş yapmak için çarşıya çıktılar, her kimseniz ben yardımcı olabilir miyim?” diye seslendi yukarı kata doğru, göremediği insan için.
Ses çıkarılmadı, gelen kişi ufak ve sessiz adımlarla indi. O, yaşamında belki de hiç rastlamadığı güzellikte bir genç kızdı.
Buraya bir parantez açmakta yarar var; “Gönül kimi severse güzel odur!”
Herhalde bu sözü “Gönül kime içtenlikle rastlarsa güzel odur!” diye düzenlemekte yarar vardır, diye düşünmek gerek, herhalde, Evliya’nın şaşkınlığı dikkate alınırsa.
Aklı başından gitmişti Evliya’nın. Yutkundu, tek bir kelime bile çıkmadı boğazından, karşı karşıya kaldıklarında.
Genç kız tam karşısına gelince durdu, kaşlarını yay, gözlerini ok gibi doğrulttu yüzüne, hatta doğrudan doğruya gözlerine. Nefesini, kokusunu hissettirmek istercesine yanına yanaşıp, elindeki zarflardan birini uzattı;
“Hafta sonunda ablamın nikâhı ve düğünü var, Hacı Amcalara Düğün Davetiyesi getirmiştim de!” dedi.
Merak etmesine rağmen zarfı açmadan sordu Evliya;
“Kim getirdi, ya da kim gönderdi diyeyim, sorarlarsa?”
Sesi titremişti elinde olmadan.
“Karşı komşunuz dersiniz, onlar anlarlar, isim belirtmeğe gerek olmadan.”
“Karşı komşu mu? O halde neredeyse iki yıldır buradayız ve bugüne kadar nasıl karşılaşmadık ki sizinle?”
“Affedersiniz, gurk tavuk gibi kardeşleriniz saydığınız kimselerle o kadar meşgulsünüz ki, çevrenize bakmayı hiç akıl edememişsiniz demek ki! Evlenen ablam Nermin. Bu sene mezun oldu okuldan. Mezuniyetini bekliyordu eniştem. Hem onlar yıllardır konuşuyorlardı zaten, önceleri gizli-gizli benim bildiğim, sonraları aşikâr(58) ve nişanlı olarak.
Benim adımsa Nergis. Siz de Hacı Amcalardansınız, akrabalarısınız yani, biliyorum, çekinmeyin, siz ve kardeşiniz de davetlisiniz, düğünümüze.”
“Umarım, Hacı Amcalar izin verirlerse, geliriz sanırım!”
“Ummayın, izin almaya çalışmayın, mutlaka gelin!”
“Neden?”
“Belki fark etmediklerinizi, edemediklerinizi fark etmeniz mümkün olur, diye!”
“Tanışmadan geçirdiğimiz iki yıl mı söz konusu olan? Bir sitem(59), bir serzeniş(59) sezinledim(60) galiba!”
“Olabilir. Ama siteme hakkım yok! İsterdim ki konuşmaya devam edelim. Ama dağıtmam gereken o kadar çok davetiye var ki! Söz vermediniz, ama gelirseniz mutlaka sevinenler olabilir!”
Ayrılmışlardı, bu sözleri ertesinde.
Evliya, hem etkilenmenin, hem de çözümleyememenin ızdırabını yaşar gibiydi. Şimdi; “Pirincin taşını ayıklamanın(61)” sırası mıydı?
“Gelirim!” dese, hatta “Hem mutlaka gelirim!” dese boşu boşuna tükettiği iki yılın hesabını vermiş gibi olur muydu ki?
Bir söz geldi aklından Evliya’nın dilinin ucuna;
“Ol mahiler ki, derya içredirler, deryayı bilmezler!(62)”
İki yıla yakın zamandır neredeyse karşı karşıyaydı ve fark etmesi gerekeni fark etmemişti. Oysa Evliya’nın, hissettiği kadarıyla o, fark etmesi gerekeni, fark etmesi gereken zamanda (sanıyordu ki) fark etmişti. Yoksa niye kendisini “Gurk tavuk” a benzetsindi ki?
Demek ki kızların üniversiteyi kazanmaları için çalışmaları ve kendi sınavlarında yeteriyle başarılı olmak için at gözlüğü takmış(63) olmak heyecanını yaşamış, çevresine boş vermişti. Bu, bir bakıma daha önce de sarf ettiği gibi burnunun doruğuna gitmek yahut da yol sıra gidip, çay sıra dönmek(64) gibi bir şey olmalıydı. Habersiz, mantıksız ve düşüncesiz…
Hacı Beyin izniyle düğüne gideceklerdi. Malûm sebepti kızlar koca arıyorlarsa ilerileri için, oğlanlar niye eş aramasınlardı ki kuracakları yuvaları için? Evliya bunu neredeyse zorunluluk olarak düşünür gibi olmuştu.
Oysa kendinden önce, kendisine öncelik tanıyan Nebi kardeşi bu konuyu kökünden halletmişti. Zorunluluk haline getirmişti olayı. Çünkü neredeyse “Kapı bir komşu(65)” idiler. Gitmezlerse olmazdı.
Hele ki Hacı Bey kendi adına yakışırcasına gelin kıza bir küçük altın takmazsa olur muydu? Çünkü bir bakıma kız, bizim kızımızdı, damatsa el. Dolaysıyla hediyeleri olacak altın, geline takılmalıydı.
O gün gelmişti. Olup olası birer takım bayramlık-seyranlık, düğünlük-derneklik elbiseleri vardı Evliya’nın da, Nebi’nin de.
Oysa Nebi; uyanık, akıllı, gözü açık, ya da bencil artık her ne denirse o şekilde davranmış, Hacı Beye taksitle, ya da harmandan sonra ödenmek üzere bir takım elbise aldırmıştı. Hani bazı insanlar kısmetlidir, bazılarına bazı şeyler, bazı zamanlarda malûm olur, ya o bapta(66).
Düğüne mademki ailece(!) davet edilmişlerdi, ailece gitmelerinde mahzur yok demekti. Hacı Bey evin önüne iki taksi çağırmış, birine kızlarıyla, hanımını bindirmiş, diğerine oğlu, oğlanlar ve kendisi binmiş, ulaştırması gereken sözü ise binmeden önce hem ilgisi nedeniyle kinayeli(67) bir şekilde kızlarına, hem de taksi şoförlerine ulaştırmıştı.
Sonra taksiye binince oğluna dönmüştü usturupluca(68);
“Oğlum, düğünde şöyle sağına-soluna bakıver dikkatlice, belki gönlünün sultanına rastlarsın. Ahir ömrümüzde(69) sayende torun sevgisi nedir öğrenir, yaşamış oluruz. Ne dersin?”
“Olmayacak duaya ‘Âmin!’ diyorsunuz, derim!”
“Kabalaşma! Her zaman ne diyorum; um ama umutlarının da, hayallerinin de esiri olma(70)!”
“Affedersin baba! Sordun, cevapladım! Dürüst olmak senden bana miras…
Gizlese miydim fikrimi?”
“O da doğru ya! Gençler bari sizler destekleyin ağabeyinizi!”
“Söz! Tespit edebileceğimiz aday adaylarını kendisine göstereceğiz!”
“Şakanın sırası değil! Biraz ciddi olmayı deneyin. Yaşam hep pembe değil. Kafamın tasını attırmayın. Hem hemşeri, akraba, evlât demem alırım ayağımın altına hepinizi birer-birer. Hem unutmayın. ‘İnsanlar umut ettikleri müddetçe yaşarlar(71)’ ve geçmiş-geçmiştir, ‘Geçmişi değiştiremeyiz, ama daha gelecek elimizin içindedir…(72)’
Ben de Saadettin Ağabeyiniz için niye umut var olmayayım ki? Üstüne üstlük ‘Umut, her zaman vardır(73)!’, var olmalıdır da. Treni kaçırmak, hele ki yaş oldukça ilerlemiş, ağabeyler yerini amcalara devretmişse oldukça mümkündür. Bu şekilde zamanı yitirenler mutlaka üzüntü duyarlar(74)…
O gidecek ki, sıra kızlara da gelsin, değil mi? Gerçi okumaları bittiğinde evde kalmaları tescil edilmiş(75) olacak ya, hadi neyse! Kıramadım sizi. İnşallah haklarında hayırlısı olur!”
Bir cümlenin karşılığı uzun bir nutuk olmuştu, hem de salona ulaşıncaya kadar noktalı ve virgüllü olarak devam eden! Konu zorunlu olarak ancak o an kapanmıştı çünkü. Hacı Bey taksilerin parasını ödedi, onlar inerken ve ödeme konusunda havaya ıslık çalarak bakarken!
Hacılar nevi şahıslarına münhasır(76) ağır insanlardı. Bu nedenle düğün için başlangıcın nerdeyse yarım saat-bir saat sonrasında ulaşabilmişlerdi salona.
Yer sorunu yaşamamışlardı. Geleceklerinden kesinkes emin olan düğün sahibi aile yahut da birileri(!) onlara masa ayırmıştı, hem de eksiksiz olarak.
Düğün de tam bu sırada başlamıştı. “La Comparsita(77)” çalıyor olunca, damatla-gelin de salondakileri kendilerini yalnız bırakmamaları için davet edince Nebi ve Habibe, Hacı Beyden dar-kıt(78) izin alıp hemen piste(79) fırlamışlardı.
Görev Evliya’da idi. Tam Saadet için izin alacaktı ki, gençlerden biri Hacı Bey önünde eğilmiş, “Onunla dans etmek için izin istemişti!”
Hacı hakkı öncesinde yenmiş gibi gözükse de geri fikirli, yobaz(20), nobran(20), softa(20) biri değil, modern görüşlü idi, üstelik bunun kızlarının mutluluğu
için gerekli olduğuna da inanıyordu. Buna rağmen kararsızlıkla ve kızına bakmadan başını eğdi.
Saadet’i dansa davet eden çocuk, düğünü yapılan genç kızın ağabeyiydi, Evliya ve Nebi bunu sonradan öğrenmişlerdi, üstelik “Birbirlerine çok yakıştıkları” cümleleri ile birlikte.
Hani kimyada bir deyiş vardı; “İyot gibi açığa çıkmak(80)!” gibi. Evliya işte öylesine açıkta kalmıştı! Şansını denemek istedi. Yalnız başına bir sandalyede oturan, gençliğine rağmen “görücüye çıkmış kart kızlar gibi” büzülen, davetiyeleri getiren Nergis’in yanına yaklaştı;
“Pek bilmem, ama benimle dans etmeği denemek ister misin?”
Kararan bakışları hiç yakışmamıştı Nergis’e;
“Özür dilerim. Size ‘Peki!’ demem mümkün değil. Kendimi biraz yorgun ve rahatsız hissediyorum da!”
Evliya almıştı ağzının payını, gardı düşmüştü(81)! Kişi “Ne oldum değil, ne olacağım!” demeliydi. Uzanamayacağı asmadakine “Koruk!” demeden önce, bin kere düşünmeli, bir kere karar vermeli, verebilmeliydi.
La Comparsita bitmiş, gelin-damat ve doğal olarak Saadet ile refakatçisi(82) de usulüne uygun olarak genç adamın teşekkürleriyle yerlerine dönmüşlerdi. Nebi ve Habibe pistte ikinci parçayı bekliyorlardı.
Orkestra hızlı bir rock parçasına başlamıştı, kuru pasta, gazoz.-kola dağıtımı esnasında.
“Hacı Amca, iznin olur mu, Saadet kardeşimle ben de piste çıkayım, Nebi ve Habibe’yi yalnız bırakmayalım.”
Hacı Beyin sözü ve tavrı belliydi, bilinen zamanda olduğu gibi, ama bu kere soru ve ünlem yer değiştirmişti:
“Ha? Hı!” dedi.
Saadet’le birlikte piste geldiğinde gördü ki, damat ile kız kardeşi, Nergis ile damadın kardeşi hızlı müziğe ayak uydurmağa başlamışlardı. Onlar da Nebi ve Habibe’ye ayak uydurmağa çalışma çabasına yöneldiler.
Tanrı bazı şeyleri plânlamışsa gerçekleştiriyor, bu halde de taşı gediğine koyması gerekiyordu Tanrının.
Evliya ile Nergis, haydi ayıp kaçmasın -bir yerleriyle değil- sırt sırta çarpışmışlardı.
“Affedersiniz! Maşallah, iyileşmişsiniz çabucak, dipçik gibisiniz, bakın buna sevindim!”
Cevap vermedi Nergis. Evliya da dansını acele ile bitirip kızını babasına teslim ettikten sonra, başka hiçbir şekilde ses çıkarmadan, hiçbir şey söylemeden salonun çıkış kapısına yöneldi.
Dışarı çıktı ve Nebi’nin telefonuna; “Beni ara!” diye mesaj bıraktıktan sonra, her ihtimale karşı telefonunu birkaç kez çaldırttı. Anında açıldı telefonu. Uzun cümlelere gerek yoktu:
“Bunaldım, eve gidiyorum!” dedi, kısaca.
Bir şeylere binip tez elden eve ulaşmaktansa, şehrin sokaklarında reddedilişin hüznünü yaşamayı yeğledi.
Hava serinin ötesinde biraz da olsa soğuktu ve miskinliğinin(83) eseri sokak lâmbaları onun için eğilmeyi bırak, aydınlıklarını bile esirgiyor gibiydiler.
Gözleri yaşlanmıştı. Ağlıyor muydu yoksa? Yok canım! Soğuktandı gözlerinin yaşarması. İnsan ancak sevgi üstüne gözyaşı dökerdi, felsefesine göre. Evliya kendisine bile dürüst olamıyor, bir şeyleri inkâr etme çabası mı yaşıyordu, ne?
Eve geldiğinde hayretle gördü ki, cüzdanı ve hatta kemeri bile yatağının üstünde idi. Pantolonunu ve ceplerini kontrol etti. Bunun yaşamının ilk aptallığının olduğunu düşündü, nedenini araştırma gereğini hissetmeden!
Ve şükretti; “İyi ki otobüse binmeye kalkışmamışım, bu; yaşayacağım rezilliğin dik âlâsı(84) olurdu.”
İyi ki kapının anahtarını almayı akıl etmişti. Yoksa “Yandı gülüm keten helva(85)!” Nebi’nin dönüşüne kadar kapıda beklemek zorunda kalacaktı.
Soyundu, yüzünü yıkadı ve yattı yatağına.
Uyku tutmadı gözlerini, ta ki Nebi gelene ve Nebi dünyanın en saçma sorusunu sorana kadar;
“Uyuyor musun?”
“Hayır, pul koleksiyonu yapıyorum yahut da nasıl uyunur onun tecrübesini yapmakla meşgulüm, ya da çiçek topluyorum! Ne demek istiyorsun yahu?”
“Siteme gerek yok! O çiçekleri toplayınca bir demet de benim için hazırla da, yarın Habibe’ye vereyim!”
“Söyle, seni şimdi mi öldüreyim, yoksa erteleyip bir münasip(86) zamanı mı bekleyeyim?”
“Derdin ne senin ya? Paldır-küldür(87) salonu terk ettin! İnsan hiç olmazsa kardeşine biraz destek çıkmayı düşünürdü, be yav!”
“Bunaldım, demiştim ya!”
“Külâhıma anlat, sen onu! Sana, sen gittikten sonra gelişen iki güzel olayı aktarmaya çalışayım. Saadettin Ağabey, Hoca Hanımlardan birine abayı yaktı(88) galiba. Yine, yanılmış olabilirim belki, ama Saadet de gelinin ağabeyine kancayı takmak düşüncesinde gibi geldi bana.
Senin durum-vaziyetin ise kısa zamanda çıkar ortaya, üstelemeyeceğim. Nasıl olsa gözün seğirir, kulakların çınlar, dudakların çaprazlaşır, şakakların isyankâr bir şekilde hop oturup-hop kalkar, yalpalar düşmek üzere olursun ve bu kardeşin anlayıp elinden tutup ayağa kaldırır seni.”
Yatağına oturup soran gözlerle yüzüne baktıktan sonra, devam etme gereğini hissetti Nebi;
“Amma… İstersen merakta bırakma da anlat kardeşine derdini. Nedir seni salondan paldır-küldür dışarıya itekleyen, uzaklaştıran neden? Ama kıvırttırma, yalan söyleme. İnanmam. İstemiyorsan; ‘Sonra!’ de. Ben anlarım, bilirsin. Yaşamımda, bu kadar yıldır seni ilk defa böylesine görmemin çok açık bir nedeni olmalı. Değil mi?”
“Peki! Sonra!”
“Anlaşılmıştır! Peki! Sonra! Haydi, Allah rahatlık versin! Sana yatmadan önce iyi bir haber vereyim. Habibe çok ısrar etti. Dünyada asla kırmayı düşünmeyeceğim bir insan o. Yarın berbere gideceğim, saç-sakal neyim varsa hepsi ‘Selâmünaleyküm!’ olacak ve bundan sonra tıpkı sen olacağım!”
“Sevindim. Haydi, Allah sana da rahatlık versin!”
Sonrasında ne Evliya anlattı yaşadığını, düşüncelerini, ne de Nebi öğrenmek için sordu, ısrar etti; “Anlat!” diye…
Köylerine ulaştılar Evliya ve Nebi, ya da köyde tanındıkları adlarıyla Mehmet Emin’ler. Rutin(88) bir yaşamı şekillendirmeye başladılar her ikisi de gereği gibi. Biçer hasadı yapıyordu, eskisi gibi döven, tınaz derdi yoktu. Bu nedenle de kendilerine ayırdıkları zaman oldukça fazla idi.
Kaba anlamda; “Suya-sabuna dokunmadan” kendilerini medeniyetin tüm gerekliliklerinden soyutlamışlardı. Gazete, radyo, televizyon ve cep telefonlarından tamamen uzaktaydılar.
Yine kaba kaçacak, ama gerçekti ki; “Dünya yıkılsa umurlarında değildi!” her ikisinin de. Yani ki kendilerine ait, daha öncelerinde de kendilerinin olan, tıpkı çocukluklarındaki gibi, şehri tanımadan olduğu gibi olan hayatlarını yaşıyorlardı.
Ve yaşamışlardı tüm yaz boyu…
Dönüşlerine yakın Evliya cep telefonunu şarja bağladı, cevapsız aramaları ve mesajları kontrol etti. Mesajlarda hafızası dolmuştu telefonun, ıvır-zıvır şeyler, sildikçe yenileri yükleniyor, yenileri yüklendikçe de o silmeye çalışıyordu.
Cevapsız aramalarda ise aynı telefon numarasının, belirli gün ve aralıklarda otuza yakın araması dikkatini çekmişti Evliya’nın.
Kimdi kendisini bu kadar ısrarla arayan? Telefonunun tuşlarına usulca ve merak ederek bastı ve “alo!” demeden sorarcasına bir ses çınladı karşıdan:
“ Evliya Bey?”
Tanıdık bir sesti, ama tanımaması gerekiyor gibiydi, kendince;
“Ancak beni sevdiğine inandıklarım ‘Evliya!’ der bana, üstelik de sonuna ‘Bey’ diye eklemeden…”
“Peki, ne diyeyim?”
“Adım, beni bilmeyen, tanımayan yabancılar için, Mehmet Emin’dir Hanımefendi!”
“Peki, Mehmet Emin!”
“Dinliyorum sizi Nergis Hanım, hatta hanımefendi! Nasıl kendinize geldiniz mi? İyi olabildiniz mi yeterince ve düşüncelerinizle?”
“Zulüm yakışmıyor dilinize!”
“Peki, beni iteklemek, hatta yere yapıştırmak yakıştı mı size?”
“Yakıştırsaydım, Saadet’ten ezile-büzüle, kırk dereden su getirerek aldığım telefon numaranızdan defalarca arar mıydım sizi, özür dilemek için?”
“Siz verin cevabını, eğer gerek görüyorsanız…”
“Sizden tek bir şans diliyorum, özür dilemek için!”
“Gerek yok! Dediğiniz gibi, herkes kendi hayatını yaşar. Dünyanın eşi, menendi(90) olmayan en güzel kızlarından biri ve karşısında her yönden yoksul, çulsuz(91), yetersiz, yüz fukarası ve hiçbir özelliği olmayan, eksikli biri…
Keloğlan masallarında bile rastlanamaz böylesine. O nedenle başınızı eğmeyin Nergis Hanım. Hem ve hep dik tutun, tıpkı ablanızın düğününde olduğu gibi ve değer vermediklerinizi, değer vermek istemediklerinizi unutun!”
“Nereden ve neden oluştu bu kanaatiniz?”
“Kanaat değil, ben yaşadım bu gerçeği. Şimdi izin verir misiniz? Oldukça yoğun işlerim var, bu köy ortamında onlar bekliyor beni. Üstelik toparlanmam da lâzım!”
“Peki, ama şimdilik! Mutlaka gelecek zamanı paylaşacağız!”
“Sanmıyorum, öylesine büyük bir uçurum var ki, sizle ben arasında, gelmeniz de, gelmem de, paylaşmamız da imkânsız!”
“Ben şansımı bir kere daha denemek için kararlıyım. Siz de size ait olmayan düşünce ve fikirlerinizi arkanıza atın, yanlış yaparak pişman olmayın! Şimdilik size ‘Allahaısmarladık!’ demiyorum. Mutlaka görüşeceğiz!”
“Anladım, peki ama sizce giden bir zamanı geri döndürmek mümkün mü?”
“Giden bir an için, o gidişi irdeleyerek üzülmek yerine, gelecek anlara yönelmeyi düşünmek daha doğru olmaz mı? Deneyin, çalışın, gayret edin, mutlaka istediğiniz, ya da dilediğiniz sonuca ulaşacaksınız. Bu sonuç içinde ben de var olmaya çalışacağım.”
Genç kız yaşından umulmayacak şeyleri, sıraya dizercesine söylemişti sanki. Sözler, aslında suskun ve içinden geçenlere hükmedemeyen ve bunun için cesareti olmayan Evliya’yı neredeyse telefon elinde dizlerini büktürüp çöktürmüştü.
Bunu Nergis hissetmiş miydi? O anı yaşayan, başlangıç olarak seven değil de, ilgi duyan denebilecek bir kadının bunu hissetmemesi mümkün müydü ki?
Son darbeyi indirmek için elindeki kozu iyi değerlendirmeyi istedi Nergis;
“Telefonu kapatmadan önce söylemenizi istediğim bir tek söz dışında hiçbir isteğim yok, sizden. ‘Görüşmek üzere!’ deyin ki, önümde bir aydınlık olsun, önümü görebileyim adımlarımı atmak için. Sanırım bu sizin için o kadar zor olmasa gerek!”
Söylenecek tek söz kalmıştı Evliya için;
“Görüşmek üzere…”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Bazı sözler, kelimeler ve davranışlar yöreme özgüdür. Örneğin lâkaplar gibi. Tüm bunları ayrı ayrı yazmak gereğini düşünmedim. Sadece lâkaplardan iki-üç tanesini, yöresel kısaltmaları nedeniyle ilgili bölüme aldım, o kadar.
(**) Evliya; Velinin çoğulu olan “Eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler demektir, bilindiği üzere.
Habibe; Sevgili ve iyi dost.
Nebi; “Kitap getirmemiş peygamber” demektir. Bir bakıma peygamberin getirdiklerini uygulayan, devam ettiren bir vatandaş! Lügate göre ise; yüksek olmak ve haber vermek anlamında “n-b-e” kökünden türemiş bir kelime (Çoğulu; Enbiya)!
Bu; aynı zamanda Üniversiteden bir arkadaşımızın konulan adı, lâkabı idi. Arkadaşlarım ona bazen “Sarı Nebi” de derlerdi, nedenini bilmedim, bilemiyorum da! Öyküyü de bu söz üzerine yakıştırmaya gayret ettim.
Nergis; Nergisgillerden, yabanıl olarak yetişen, süs bitkisi olarak da yetiştirilen, değişik türleri olan, soğan köklü, sapları doğrudan doğruya kökten çıkan, çiçekleri çıplak bir sap üzerinde şemsiye durumunda ve biraz eğikçe duran, çiçekleri hoş kokulu, genelde sarı otsu bir çiçek.
Nermin; Nazik ve ince.
Saadet; Mutluluk. Bilinmeyen bir kaynaktan çıkan, kişiden kişiye ve ondan da öteki kişilere olmak üzere pek çok yere para, yazı vb. gönderilmesi ve pek çok yerden para, yazı vb. alınması biçiminde oluşturulan gönderi zinciri.
Sadettin (Saadettin); Dinin mutluluğu. Dini uğurlu, kutlu kılan.
(**) Yedek Subay olarak askerliğimi yaparken Tümen’de fakir çocuklar yararına bir iftar yemeği tertiplenmişti. Bilet alarak katılacaktık. Aynı evde beraber kaldığımız asteğmen arkadaşları da düşünerek üç tane teberrulu bilet almış, arkadaşlarımın nöbetleri çıkınca yemeğe tek başıma katılmak zorunda kalmıştım. Çekilen kurada ilkinde misvak, diş fırçası, diş macunu, sabun ve havludan oluşan bir set, ikincisinde tespih, üçüncüsünde de bir seccade benim biletlerime rastlamıştı.
Alay Disiplin Subayı ikide bir bana “Evliya gibi adamsın!” derdi. Bu üç ikramiye onun felsefesine uygun olarak(!) bana çıkınca yemekte oldukça gür bir sesle “Evliya” diye seslenmişti. Komutanlar dâhil herkesin indinde “Evliya” idim. Hatta ismim bile unutulmuştu, “Evliya Teğmen” ya da “Evliya Komutan” diye seslenirdi erat, astsubay ve subaylar kendi aralarında.
(1) Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).
Gurk Tavuk; Civciv çıkarmak için yumurtalar üzerine oturup sabırla süreyi bekleyen tavuk. Mecazi olarak durgun, durağan insan.
(2) Sinmek; Kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak. Korku, yılgınlık gibi nedenlerle konuşamamak ya da tepki göstermemek.
(3) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
(4) Mukaddes; Kutsal, muhterem, aziz, yüce anlamlarındadır. Mukadder ise; takdir edilmiş, kaderleşmesine izin verilmiş anlamlarındadır.
(5) Damardan Girmek; Karşısındaki kişiyi en fazla etkileyecek bir noktadan konuya girmek. (Argo)
(6) Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum! Hazreti ALİ
(7) Kıssadan Hisse; Bir olaydan, anlatılan bir öyküden alınacak ders.
Kıssadan hisse; Görünüşe aldırmayacaksınız ve aldanmayacaksınız! Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz. Uğur MUMCU
(8) Karaşın; Esmer. Esmer-sarışın karışımı.
(9) Fiyonk; Bir kurdelenin ya da şerit durumundaki kumaş parçasının vb. kelebek biçiminde bağlanmış durumu ya da bu biçimdeki kurdele, kumaş vb.
(10) Haylaz; Hayta. Hoşa gitmeyen davranışlarda bulunan, yaramaz kimse. Çalışma gücü varken çalışmayan, aylaklık eden, tembel kimse.
(11) Walkman; Taşınabilir müzik çalar.
(12) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
(13) Adak; Adama işi ve adanılan şey. Nezir. Yerine getirileceğine söz verilen oruç tütme, kurban kesme gibi adamak eylemi. Bir dileğin bir isteğin yerine gelmesi amacıyla kutsal sayılan bir güce adanmış nesne. Mevsim, zaman.
(14) Bürümcükler, Ayazlar, Yalnayaklar (Yalın Ayaklılar), Deloğlanlar (Deli Oğlanlar) köyümdeki bir-iki unvan.
(15) Vesile Olmak (Etmek); Olmasına yol açmak. Uygun durum doğmak.
(16) Aşk; kelebek misali, anlamayan için ömrü günlük, anlayan için bir ömürlük! Nazım Hikmet RAN
(17) Otağ; Büyük süslü ve gösterişli çadır. Yaşanan yer.
(18) İçtikleri Su Ayrı Gitmemek; Söz aslında Türkçemizde “Gitmek” şeklinde kullanılır ki, yanlıştır. Her zaman bir arada yakın ilişki halinde olmak anlamında; “Ancak; yedikleri, içtikleri ayrı gider” şeklinde düzeltilmelidir.
(19) Abartmak; Bir şeyi olduğundan büyük, ya da çok göstererek anlatmak, mübalağa etmek.
(20) Mutaassıp; Bağnaz, fanatik. Bir inanışa aşırı ölçüde bağlanıp ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmeyen.
Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.
Nobran; Hak Bilmez. Gaflet halinde olan. Bilgisiz, cahil, nadan, kaba. Saygısız.
Softa; Yaşadığı çağın gerisinde kalmış, geri kafalı. Bir görüşe, bir inanışa körü körüne bağlı olan.
(21) Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.
(22) Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.
(23) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
(24) Kibar; Düşünce, duygu, davranış yönlerinden ince ve nazik olan, değerli, şık, zengin.
(25) İhtiyaç Molası; Özellikle otobüslerle yapılan uzun yolculuklarda dinlenme vb. ihtiyaçları karşılamak için yapılan duraklama.
(26) Akıllarının Ucundan Bile Geçmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
(27) Dostlar Alışverişte Görsün; Gösteriş olsun, amaç iş yapmak değil, iş yapıyor görünmek anlamında söz.
(28) Kalamoza; Banka, ticarethane, (eskiden) Nüfus Dairelerinde, ambar-ayniyat kayıtları için kullanılan ve cilt kapakları özel bir düzen ve anahtarla gevşetilip açılabilen defter.
(29) İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.
(30) Hatim İndirmek; Kur’an’ı başından sonuna değin okuyup sona erdirme, bitirme.
(31) Mahzur Yok; Çekinilmesine, dikkatli olunmasına gerek görülmeyen bir durum için söylenen emredici gibi söz.
(32) Zinhar; Olmaz, olamaz, kesinlikle, sakın ola, hiçbir zaman, katiyen, külliyen memnu; tamamen, tamamıyla, hepsi yasak, yasak edilmiş anlamlarındadır.
(33) O Taraklarda Bezi Olmamak: Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
(34) Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
(35) İcazet; İzin, onay, onaylama. Onay vermek. Ruhsat, diploma.
(36) Antrparantez; Söz sırasında, sırası gelmişken, aç parantez.
(37) İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.
(38) Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
(39) Takvim düzeni herkes için aynı olsa da, zaman herkesin içinde başka türlü ilerlerdi. Murathan MUNGAN
(40) Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
(41) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
(42) Zamanı öldürmek en pahalı harcamalardan biri. Honoré de BALZAC
(43) Boşa geçen zamana üzülmek, rüzgârı kovalamaya benzer. (Ruslara ait bir söz dizisi, ama Atasözü mü, aklımda kalmamış!” )
(44) Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.
(45) Yağ Çekmek; Kendisine çıkar sağlayacak kimseleri aşırı bir biçimde övmek.
(46) Mercimeği Fırına Vermek; Gizlice (cinsel olarak) aşk ilişkisi yaşamak, böyle bir birlikteliği yaşamaya hazır olmak, hazırlanmak şeklinde biliniyorsa da iki gencin cinselliği kapsamaksızın birbiriyle anlaşması, sözleşmesi, vaatte bulunması demektir.
(47) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(48) Aşk, nelere kadir değildi ki? ALINTI
İnsan, hayatının aşkını bulduğunda zaman dururdu. ALINTI
İnsanlar sevdiklerine zaman ayırabilmeli, Çünkü zaman birbirini sevenlerden, birbirini ayırırdı. Sözün aslı; William GOLDING’e ait olup aslı; “Sevdiklerinize zaman ayırın, yoksa zaman sizi sevdiklerinizden ayırır” şeklidedir.
(49) Branş; Bilim ve sanat için dal, kol.
(50) Fahri Müezzinlik; Genelde mescitlerde, ufak camilerde, köylerde devletin görevlendirmesine gerek kalmaksızın o yöreden bilen insanların yüklendiği görev.
(51) Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
(52) Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.
(53) Anasının Gözü; Düzene düşkün, düzenleyici, dalavereci, açıkgöz, hileci, çıkarcı.
(54) Feraset; Dirayet. Zekâ, bilgi, kavrayış. Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Kuvvetli bilgi sahibi olmak. Zıddı; ahmaklıktır.
(55) Hoydur-Hoydur (Haydır-Huydur, Aydır-Kaydır) Gezmek; Başıboş gezmek.
(56) Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” anlamındadır.
(57) Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, dedikodu ortamı doğunca herkes yalan, yanlış, haksız her şeyleri söyler anlamındadır.
(58) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
(59) Sitem; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.
(60) Sezinlemek; Sezer gibi olmak.
(61) Ayıkla Pirincin Taşını; İşin içinden çıkılmaması, içinden çıkılmaz durum, işlerin karışması.
(62) Cihân âra Cihân içindedür arayı bilmezler/O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler… Şair Hayâli; “Cihanı süsleyen (Allah) cihanın içindedir, ama (insanlar) aramayı bilmezler/ Denizin içinde olduğu halde denizden habersiz balıklar gibi” demek istemiştir.
(63) At Gözlüğü Takmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak.
(64) Çay Sıra Gidip, Yol Sıra Gelmek; Herhangi bir işi isteksiz olarak yapmak.
(65) Söğüt’ün erenleri… diye başlayan türkünün bu bölümü şöyledir: “Ah insan hile yapar mı, kapı bir komşusuna?” (Söğüt, Bilecik ilinin kazasıdır.)
(66) Bap; Esas anlamı kapı demektir. Kitaplarda, başlık, bölüm, fasıl anlamına gelir. Diğer anlamı ise; “husus, özellik” demektir ki; öykü de bu anlamda kullanılmıştır.
(67) Kinaye; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde söz olarak söylenmesi. Bir sözü gerçek ve mecaz anlamda kullanmaktır. Örnek; O, evine (yani ailesine) çok bağlı bir insandır.
(68) Usturupluca; Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygunca, kırmayacak ve üzüntülere neden olmayacak bir biçimde.
(69) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(70) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, “Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.
(71) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.
(72) Geçmişi değiştiremezsin ama gelecek daha avcunun içinde. Hugo WHITE
(73) Yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir. THEOKRİTOS
(74) Zamanın kaybolduğunu bilenler, en çok üzüntü duyanlardır. Dante ALLIGHERI
(75) Tescil Edilmek; Kütüğe geçirilmek.
(76) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(77) La Comparsita (La Cumparsita); Gerardo Matos tarafından bestelenmiş genelde düğünlerde başlangıç olarak çalınan bir dans müziği eseri.
(78) Dar-Kıt; Ancak.
(79) Pist; Gösteri yapmak, dans etmek vb. için düzenlenmiş, genellikle yuvarlak yer. Hava araçlarının iniş ve kalkış yapması için kullanılan dikdörtgen şeklindeki alan. Asfalt, toprak veya çim gibi farklı yüzeylere sahip olabilir. Kediyi kovmak için uyarı sözü.
(80) İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak. Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).
(81) Gardı Düşmek; Savunma durumunu yitirmek. Müdafaasız kalmak.
(82) Refakatçı; Hastanelerde, ya da herhangi bir iş ya da işlemde hastanın, yanında olması gerekenin yanında kalan, yanındakine, hastaya yardımcı olan kimse.
(83) Miskinlik; Sümsük olma hali. Uyuşuk davranma, aptal, mıymıntı, tembel, sünepe, pısırık olma durumu.
(84) Rezilliğin Dik âlâsı; Rezillik konusunda en uç noktada, maksimumunda ilerisinde, sınırsız bir rezalet.
(85) Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.
(86) Münasip; Uygun. Yerinde.
(87) Paldır-Küldür; Büyük ve düzensiz, kaba gürültü çıkararak. Ansızın ve yol yönteme aldırmaksızın.
(88) Abayı Yakmak; Âşık olmak, gönül vermek.
(89) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.
(90) Menendi Yok; Misli, eşi, benzeri yok (Genelde “Eşi, menendi yok!” şeklinde söylenir).
(91) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.