Şehirde kalıp da evimde nadiren(1) yattığım yatağımdan bu sabah kalktığımda üzerimde aşırı bir gerilim, engelleyemediğim bir stres(2) vardı sanki.

Aslında bu her seyahat öncesinde ve maalesef seyahat sonralarında da biz pilotlara özgü hastalıklar(3) nedeniyle yaşadığımız bir gerilimdi, diğerlerinden farklı olmayan diyeceğim, ama diyemiyorum.

Hele ki, diğer insanlardan…

Örneğin bir insanın nezlesi, ya da baş ağrısı onun görevini yapmasını engellemezse de, bu pilotlar için uçmasını engelleyecek kadar önemli bir husustur.

Annem de gerilimimi çok zaman olduğu gibi bu seyahatim arifesinde de hissetmiş ve;

“Gitme, bugün uçma oğlum! İçimde tuhaf bir his var!” demişti.

Ben de Tanrının gücüne inanan bir insan olarak çok önceden birkaç kez anlattığım şu öyküyü tekrar anlatmıştım ona, kısaca;

“Uçakla bir iş için bir yere gidecek bir yolcunun annesine uçağın düşeceği malûm olmuş. Bunu oğluna anlatmış.

Oğlu annesinin sözünü dinleyip bileti ertesi güne ertelemiş ve ertesi günkü uçak vaktine kadar dinlenmek için yatağına çekilmiş…

Binmesi gereken uçak gerçekten annesinin dediği gibi düşmüş ve ne yolculardan ne de uçak personelinden hiç kimse kurtulamamış.

Anne, haberi televizyondan duyup da dinlenmekte olan oğluna haber vermek için odasına gittiğinde, oğlunun soğumaya yüz tutmuş, cansız bedeni ile karşılaşmış!”

Tanrı bir varlık için bir kaderi çizmişse, ne bir dakika öncesine, ne bir dakika sonrasına kalmadan şu ya da bu şekilde gerçekleştiriyordu kaderi(4), gerçekten…

Sabahın ilk vakitlerinde uçuştan önceki ilk aksiliği arabamla havaalanına giderken yaşamıştım. Araba sahibi olmak neredeyse zorunluluktu benim için.

Gün geliyordu sabahın köründe, gün geliyordu gecenin ayazında, gün geliyordu yurt içinde bir yerlere, gün geliyordu yurt dışında bir yerlere uçmamız gerekiyordu.

Buna pilot arkadaşların rahatsızlıkları nedeniyle devreye girmem, kendilerine yardımcı olacak kimi-kimsesi olmayan hostes ve kabin görevlisi arkadaşları almam gerekliliği de eklenirse günümün-gündüzümün-gecemin belli olmaması dolaysıyla araba sahibi olmam gerekliliği kolayca anlaşılır.

Havaalanının araç parkında da bizler için ayrıcalık vardı tabiatıyla. Günün hangi saatinde olursa olsun, kaç günlüğüne olursa olsun, park etmek için özel yerlerimiz mevcuttu. En iyisi de uçuşumuz sırasında bize gerekli olmayan kontak anahtarını ilgili genç arkadaşa verip uçuşumuza gözümüz arkada kalmadan başlayabiliyorduk.

Eh! Medeniyetin cep telefonu denen bir buluşu da vardı ki, bununla istediğimiz kişilerle, istediğimiz şekilde iletişim kurabiliyorduk. Tabiidir ki uçuş sırasında değil. Örneğin arabamızın şöyle temizce yıkanmasını istemek gibi! Görgüsüz değildik ya, yıkayanların hediyeleri her zaman hazırdı…

Açıkça itiraf etmeliyim ki, havacılığı sevdiğimden, hatta gökyüzüne âşık olduğumdan evlenmeye, yuva kurmaya imkân bulamamıştım. Aramamıştım ki, bulayım. Annemin bulduğu adaylara ya ben ısınamamıştım, ya da onlar bana ısınak(5) olarak kabullenmemişlerdi.

Yine yadsımadan söyleyeyim ki, pilotlardaki yakışıklılık konusunda da eksiklerim vardı, herhalde. Tanrının durum-vaziyetinin kısıtlı olduğu bir zamanda imal edilmiş olsam gerekti insan olarak! Kısaca imalat hatam olduğundan şüphem yoktu!

Ve eklemeliyim ki bu eksikliğime rağmen çocukları çok seviyordum, yeğenlerime çok düşkündüm, ağabeyimin ve ablamın çocukları oluyorlar onlar kendileri bizzat! Her uçuşumun sonunda onlara mutlaka ve mutlaka ayrı, ama her biri için aynı şeyleri, aynı eşit miktarda alıp getirmek mutluluğumdu, eğer almak için vaktim müsaitse…

İlk aksiliği Havaalanına giderken yaşadım deyip neleri sıkıştırdım araya? Evet, havaalanına 5–10 kilometre kala sözüm ona emniyet şeridinde durmuş, Türkiye’min her yerinde olduğu gibi reflektör vs. gibi hiçbir tedbiri olmayan bir kamyonu ancak fark etmiştim. Bu yavaşlamam gerekliliğinin bir nevi ikazı idi. İyi ki de öyle yapmışım.

Yine bilindiği gibi Türkiye’mde yolların eğimleri kararlama, asfalt operatörlerinin bildikleri(!) gibi yapılmakta olduğundan kamyonun neresinden akmışsa akmış, yağdan oluşmuş çizgi şeklinde bir yol, asfaltın 30–40 cm lik bölümünde 30–40 cm lik bir şerit oluşturmuştu. Savrulmak iştendi ve savruldum da. Ancak toparlanmam zor olmadı.

İleride durdum.

Arkamdan gelecek arabaları ikaz etmek için arabamdaki reflektörleri alıp birini, yol ortasına, diğerini gelişe göre yolun sağ tarafına yerleştirdim.

Ve hayretle gördüm ki kamyon şoförü arabasında ayaklarını pencereden çıkarmış, hiçbir şey umurunda olmadan horul-horul uyuyordu.

Güvenlikçilere olayı anlattım, tedbir almaları ve ilgili yerlere haber vermeleri konusunda. Reflektör önemli değildi, verirdin üç-beş kuruş yenisini alırdın, ama insanların hayatı önemliydi.

Gene gerçeklerden biri gereken eğitimi vermeden, sadece “Belirli kuralları yaptı mı, yapmadı mı?” diye insanlıktan nasibi olmayanlara ehliyet verirsen insanların böyle horuldamasının önüne geçilmezdi.

Trafik Cezalarının da caydırıcılığı yoktu. Hem adamı uyandırıp ne söz söyleyecektin ki? Anlamazlardı ki hem zaten, dünya umurunda olmayan, kendisinden başkasına değer vermeyen böylesine egoist saygısızlar…

Üzülerek, dövünerek yoksa övünerek mi demem daha kolay olacaktı biz pilotlar için yapılanlarla bir kamyon şoförü için yapılması gerekenler arasında dağlar kadar fark olduğunu söylemem abartma olamaz.

Çünkü bizlerin bedensel ve ruhsal sağlığımız ve bunların dengesi, bir kamyonun yahut da herhangi bir kara taşıtını kullanmanın çok ötesinde önemlidir.

Sorulması gereken en önemli unsurlardan biri bizim dışımızdaki mesleklerin kaçında yılda kaç kere rutin(6) ya da periyodik sağlık kontrolünün yapıldığıdır? Uçak kullananlarda, yani biz pilotlarda yolcuların emniyeti için bu gereken bir zorunluluktur.

Bilemiyorum, konum değil, ama bu zorunluluğu gemi kaptanları da yaşıyorlardır belki. Başkası? Aklıma gelmiyor…

Pilotlar ayrıca bir doğumu gerçekleştirecek, bir hasta veya yaralıya anında müdahale edecek, bir yangına karşı tedbirleri alacak, kavga-dövüş-stres gibi konularda ortamı yatıştıracak kadar psikoloji eğitimi de almışlardır.

Ayrıca kokpitteki(7) onlarca göstergeye ve kumanda kollarına hükmetmek için bilgileri zihinde tutmak yeterli bir beceri gerektirmektedir. Sadece iyi maaş, iyi koşullar sağlanmış kişiler değiliz, diye iddia edebilirim.

Bir diğer konumuz lisan bilme zorunluluğumuz. İngilizceye bihakkın sahip olmalıydık(8). İkinci-üçüncü dillerin de olması yardımcı olurdu bize. Örneğin ben, bulduğum en ufak vakitleri değerlendirerek ek olarak Almanca ve İspanyolca öğrendim.

Nedense Fransızcaya karşı menfi bir zaafım(9) vardı, kendime bile açıklayamadığım? Bu nedenle onu öğrenmeye heves etmemiştim. Gene de Fransızca olarak saymasını, “Allahaısmarladık! Günaydın!” demesini, bir iki söz ve cümle öğrenmiştim.

Bir yolculuk öncesi aklımda kalanları sıralamağa çalışmam garabet(10) ötesinde övünme meselesi oldu, galiba. Mademki beni anlattım, eksiğim kalmasın, tamamlayayım bari beni.

Daha önce de söylediğim gibi pilot olmak için sadece heves, arzu yeterli değildir. Zeki, akıllı, öncelikle ve mutlaka mantıklı ve ahlâklı olmak gerekmektedir.

Şunu içtenlikle söylemem gerekir ki; Türkiye’mde bu meslekle ilgili uçuş okulu diyeceğimiz kurum ve kuruluşlar yeterli eğitimi vermedikleri gibi eğitimler diğer ülkelere göre neredeyse iki misli daha pahalı ve daha uzun sürelidir.

Üstelik yurt dışında eğitim uygulanan havaalanı sayısı ile Türkiye’mde yurt içinde pilot uygulaması yapılan havaalanları arasında 8–10 misli kadar aleyhte fark bulunmaktadır. Eğitim Uçuş saatleri arasındaki fark da yadsınmayacak miktarlardadır doğal olarak.(11)

Bir kamyonun park hatasından ilerleyerek kendimi övmemi bu kadarla sınırlandırmak istiyorum.

Gerekli tüm işlemler gecikmem nedeniyle co-pilot dediğimiz yardımcı pilot tarafından gerçekleştirilmişti. Kabin Memuru, hostesler yerlerindeydiler. Yolcuların bir kısmı yerleşmiş, bir kısmı binmeğe devam ediyordu.

Yolcu listesine göre 8–10 kişilik boş yerimiz vardı, bu tümüne ait yaklaşık % 5 oran demekti ki önemli değildi bizim için.

Pek de büyük olmayan uçuracağım uçağım hakkında da şöyle kabaca bir bilgi vermek isterim;

Kapasitesi 180 kişi idi uçağın ve tek koridorlu idi. Sürati en fazla 800–850 Km/Saat aralığında, en fazla 10–12 Km yüksekliğe çıkabilen, depolarındaki 24 tona yakın yakıt nedeniyle en fazla 4500 Km kadar menzili olan, yolcu ve yük olarak en fazla 70 ton yük taşıyabilen, eni-boyu yüksekliği tam hatırımda kalmamış.

Her bir sırasında 6 yolcu oturan, 30-31 sıralı, dördü emniyet kapısı olmak üzere, 8 kapılı, mürettebatı biri pilot olarak ben, biri yardımcı pilot ve 4 Kabin Memuru ve hostes olmak üzere toplam 6 kişiydik, görevli olarak.

Kaba anlamda yolcuların tüm dilek ve isteklerine cevap verecek, 70 tona hükmeden eleman sayısı yalnızca altı kişi idik.

Bugün uçmak için hava normal, dışarısı biraz soğuktu, yalnızca. Sıramız havaalanındaki yoğun trafik nedeniyle gecikmiş olarak da olsa geldi ve havalandık.

Belirli bir süre rahat devam eden yolculuğumuzda birden türbülans(12), ya da onun etkilediği hava pozisyonu nedeniyle sağ motorum aniden durmuştu.

Uçağımın iki motorunun olduğunu daha önce söylememiştim galiba. Tek motorla yapabileceğimizin azamisini yapmak zorundaydık, yardımcı pilot arkadaşımla beraber.

Uçarken bu haberi yolculara vermek zorundaydım; Yolcuların yaşamak gibi, ölmeleri olasılığını da bilmeleri haklarıydı. Şansım, uçakta yabancı yolcu olmaması, yaklaşık % 95 kapasiteyle uçuyor olmamızdı. Fazla yükümüz yoktu, demek istediğim. Bu; şans mıydı, şanssızlık mıydı, düşünemiyordum.

“Motorumuzun biri durdu, irtifa kaybediyoruz, ben ve yardımcı pilot arkadaşım en uygun yere sizleri sağlıkla kondurmağa çalışacağız, Allah’ın izniyle. Şimdi hepimizin yaşamı için görevli arkadaşlarımızın söylediği gerekli tedbirleri alın, emniyet kemerleriniz mutlaka bağlı olsun, yerlerinizi ikinci bir anonsa kadar terk etmeyiniz…

Kabin arkadaşlarım, sizler de tedbirlerinizi alın ve ben söyleyinceye kadar yerlerinizden kıpırdamayın. Sadece panik yapan(13) yolcu kardeşlerimiz olursa onları uyarın, gerekirse bildiğiniz usulleri uygulayın. Toplum psikolojisini biliyorsunuz zaten.”

Galiba tam zamanıydı, Pınar Hostes dâhili telefondan sitemle konuştu;

“Uçak kalktığında kıblenin ne tarafta olduğunu soran amca(14)! Haydi, işte tam dua etme zamanıdır. Okuman-üflemen inşallah yararımıza olur!”

Ormandan, belki de yakılarak çalınıp tarla yapılmış bir düzlüğü gözüme kestirdim uzaklardan. Ya şansımızı deneyip oraya inmeyi deneyecektik, ya da bir yerlere çakılacaktık; “Velbasübadelmevt!(15)” diyerek.

Bu arada aklıma takılmıştı. Anons ederken nereden aklıma gelmişti de “İndirmek”, yerine “Kondurmak” demiştim ki?

Yardımcı arkadaşımla göz göze geldik, anlaştık, deneyecektik…

İniş için hazırladığımız tekerleklerimiz yumuşak toprağın tadına bakmak isterken, ayarını kaçırmış(!) ve kırılmıştı. İnince gövde üstünde sürüklendik bir süre. Allahtan motorlarımızın ikisi de yerinde idi ve sol taraftaki motor durmamız gerektiği kadar çalışıyordu. Eğer yanılmıyorsam iniş süratimiz, bir havaalanına iniş süratimize göre olağandan biraz daha fazla gibiydi.

Allah yardım etmiş olmalıydı. Belki de Hacı Beyin duaları Allah indinde kabul olmuştu, ne yangın gibi, ne devrilme, savrulma gibi bir tehlike yaşamadan, handiyse tek kişinin bile burnu kanamadan inmiş ve durmuştuk.

Çözüm herkesin uçaktan inmesini, sağlıkla kurtulmasını sağlamaktan geçiyordu. Bu nedenle tek motoru da durdurup “Geçmiş olsun!” dileklerimden sonra gereği için benim kokpitten çıkmam gerekiyordu.

Kabin basıncının normale dönmesini beklemek zaruretti(16). Bu nedenle yıpranan ön ve orta imdat kapılarını açmamız mümkün olamamıştı. İyi ki de açamamışız. Çünkü kapı yanındaki aydınlatma penceresinden bakan hosteslerden biri ön kapının boşlukta olduğunu söylemişti.

Bu nedenle yıpranmamış da olsa ortadaki kapıları da açmamanın yararlı olacağını düşündük arkadaşlarımla beraber.

Panik ve bir an önce kurtulma arzusuyla yolcuların davranışı uçağın belirlediğimiz zamanından önce uçuruma yuvarlanmasına, ölmeden kurtulmak varken ölüme acele davetiye çıkarılmasına neden olabilirdi. Çünkü insanları zapt etmenin zor olduğu da aldığımız eğitimin göstergesi olan bir parça idi.

Kabin basıncının düşmesinden sonra sadece arka kapıyı açtık zorlayarak da olsa ve o kısma dikildim;

“Beni Titanik’teki(17) gibi silâh kullanmak zorunda bırakmayın lütfen, söyleyeceklerimin aynen uygulanması gerek. Şimdi hostes arkadaşlar sondaki 31. ve baştaki 1. sıradan, sonrasında ortadaki 14 ve 15 nci sıralardan başlayarak yolcu adlarını tek-tek okuyarak herkesi sırasıyla çağıracak...

Tabiidir ki öncelik bebeklerde, çocuklarda, annelerinde, genç bayanlarda. Ondan sonra yaşı altmışın altında olanlar sırasıyla hava yastığına atlayacaklar…

Adı okunanlardan yaşı altmışın üzerinde olanlar yerlerinden hiç kımıldamasınlar lütfen. Onların inişleri diğerlerinden sonra olacak. Yalnızca ön koltuklarda oturan yaşlı abla ve ağabeylerin durumları müsaitse uçağın ön tarafının ağırlığını azaltmak için arka taraflardaki koltuklara yönelmelerinin yararlı olacağını söyleyebilirim…

Bu şekilde kurtulmak şansımız da artmış olacaktır. Bu; aynı zamanda onları hava yastıklarına yönlendirmemiz için de bizlere kolaylık sağlayacaktır…

Sıkıntımızı şöyle söyleyeyim; Baş ve orta kapıların hizasında ve sağ tarafımızda uçurum var, bu nedenle uçağın sadece arka sol tarafı inişleriniz için uygun. Ben, yardımcı pilotum ve biri dışında Kabin Memuru ve tüm hostes arkadaşlar uçağı en son terk edenler olacağız... Sadece hostes arkadaşlarımızdan uzman ve deneyimli olanını ilk önce göndereceğim sizlere yardımcı olması için…

Adı okunan dışarısı soğuk olduğundan sadece paltosunu dolaplardan sessiz ve sakin bir şekilde alsın, varsa valizini, çantasını her neyse getirip uçağın arkasına yığsın. Yolcuları tahliyemiz bittikten sonra onları da sırasıyla sizlere diğer arkadaşlarımı da indirdikten sonra yardımcı pilotumla beraber ben ulaştırmağa çalışacağız…

Şimdi hem konuşmaya devam edeyim, hem de zamandan tasarruf için tahliyeye başlayalım lütfen. Herhangi bir sorusu olan var mı?...

Yok mu?...

Peki! Tahliyeye hemen başlayın arkadaşlar…”

Hostesler Yolcu Lisesine bakarak isimleri söylemeğe başlamışlardı. Yaşlılar ne de olsa itiraz etme modundaydılar. Hosteslerin onları ikna etmeleri zor olmasına rağmen Kabin Memuru onları zorla yerlerine oturtturuyordu, ağlamalarına-sızlamalarına değer vermeden.

 “Avantajımız, hatta mucize şu ki yakıt depolarımız dolu olmasına rağmen yangın çıkmadı, Allah’a şükür. İnen arkadaşlar hemen cep telefonlarını açsınlar, öncelikle acil servisi, sonrasında da yakınlarını arasınlar, sağlıklarının yerinde olduğunu bildirmek için… Hostes arkadaşımız tarif eder, uçaktan uzakça bir yerde hemen büyükçe bir ateş yakmağa çalışın. Bizi arayanların bizleri rahatlıkla görmesi, bulması için…

Hemen aklımdayken ilâve etmeğe çalışayım, eğer son yolcuyu da indirdikten sonra vaktimiz müsait olursa yangına neden olmayacak şekilde yakıtları boşaltmağa çalışacağım. Bu şekilde bagajları kurtarmak şansımız da olacağına inanıyorum.”

En tecrübeli hostesimiz, paltosunu, ya da montunu alarak en önce kaydı hava yastığından. Onu bebeğiyle bir genç anne, sonra genç kızlar ve bayanlar takip ettiler. Hosteslerden biri ön koltuktakileri gözleriyle denetleyerek, orta ve son sıradaki görevlilerimse geçen yolcuya göre orta ve son sıradaki yolcuların isimlerini okuyorlardı sırasıyla A-B-C-D-E-F olarak.

Adı okunan paltosunu ve dolaptaki çantasını alıp geliyor, çantasını arka kısma bıraktıktan sonra hava yastığından kayıyordu.

Böyle yapmamın nedeni; kokpitin havada asılı gibi kalmış olmasındandı. Büyük bir ihtimalle inerken açmağa çalıştığım ve şu anda ezilmiş olarak yere gömüldüğünü sandığım tekerleklerin uçurumun hemen hemen 30–40 cm kadar yakınında olduğunu tahmin ediyordum çünkü. Uçağın yüksekliği eğer hatırımda yanlış kalmadıysa 12 metre kadardı. Sanırım bunun 5–6 metresi eksilmişti!

Bizlere göre genç yolcuların tahliyesi bitmişti. Uçakta bizler ve en fazla 10-15 kadar sıra bekleyen yaşlı kalmıştı. Öncelikle yaşlı teyzelerin, sonrasında amcaların hak etmediğimize inandığım sitemli bakışlarına aldırmayarak tahliyelerini sağladık.

Felsefem; yaşamış olanların değil, önünde yaşayacak yılları olanları tercih etmem üzerineydi. Hakkı, hak edene vermekten başka bir çözüm düşünememiştim o anda. Havacılıkta böyle bir kural var mıydı, hatırlamıyorum.

Eğer yok idiyse bu da benim kuralım olarak tarihe ve eğitim kitaplarına geçsin isterdim.

Uçaktan ilk inen Pınar Hostesti dediğim gibi. Onu yönlendirmeme gerek yoktu, yapması gerekenler aldığı eğitimin bir parçasıydı. Üstelik Pınar Hostes doğma-büyüme gökyüzüne âşık, evli-barklı-çocuklu arkadaşlarımızdan biri idi, iner-inmez hemen telefonunu açmış ilgili yerlere ulaşmıştı.

Gözlemleyebildiğim; tahliye olarak hava yastığından kayanların üstlerini başlarını silkeleyip paltolarını giydikten sonra daha uzaklaşırlarken telefonlarını kullanmaya başlamış olmalarıydı.

Uçaktan uzaklaşan insanlar, üşüme modunda olup telefon etme gayretlerini yaşıyorlardı, dediğim gibi. Sonrasında imece gibi çalışarak uçaktan uzak bir meydanda büyükçe bir ateş yakmışlardı.

Kızılderililer gibi işaret vermelerine gerek yoktu. Kuru dallar üzerine atılan yaş ağaç dalları gerektiği kadar dumanı yükseltiyordu.

Son yaşlı amcayı da hava yastığından kaydırdıktan ve diğer hostesi aşağıya inmeye ve Kabin Memurunu eşyaları, çantaları atmaya razı ettikten sonra yardımcı pilotla birlikte kokpite yöneldik. Maksadımız, telsizden olayın detaylarını ilgililere iletmek ve yiyecek, içecek olarak ne varsa onları da Kabin Memuruna ulaştırmak ve yardım gelinceye kadar yolcuları ayakta tutmaktı.

Peşimizi Servis Hostesinin takip ettiğinin farkında değildik. Daha doğrusu ona “Sen de in!” demeyi neden akıl edemediğimizin farkında değildik. Farkına varıp da;

“Sen de in!” deyince yaşımıza-başımıza bakmadan gözlerini azarlarcasına açarak;

“Sizler de olmadan asla!” dedi.

Pratik zekâ her zaman yararlıdır;

“Peki!” dedim. “Sen arkaya git, Kabin Memurunu buraya gönder!”

İstemeyerek yaptığını belli edercesine sırtını döndü, Kabin Memuru gelince hep beraber geçecek zamana boş vererek durum değerlendirmesi yaptık kısaca, ama yeterince:

Uçağın yakıtını boşaltmamağa karar verdik. Tutuşma derecesi yüksek seviyede olan yakıtımızın en ufak bir kıvılcımla bir orman yangınına neden olması çekincemizdi. Üstelik bu, uçağın da tamamen elden çıkmasına neden olabilirdi.

Milyarlar değerinde ekonomik bir değerin heba olmasını düşünemezdik. Ki bu büyük bir olasılık olacaktı eğer, yakıtı boşaltma riskini taşırsak. Çünkü ısınmak ve yerimizi belli etmek için yakılan ateşin, yolunu şaşırmış bir kıvılcımı heder olmanın ilk basamağını teşkil edebilirdi.

Telsizi son ana kadar açık bırakacaktık, sesini maksimum seviyesinde açarak.

Ve sonra bagaj kapağını açarak, uçağın uçuruma yuvarlanması riskine karşı, kurtarabildiğimiz kadar bagajı indirmeğe çalışacaktık.

Öncelik korkudan büzüşmüş bir köpeği kurtarmaktı. Zaten sahibi olan bayan da her türlü ikazımızı göz ardı ederek uçağın yanında, hemen yanı başımızda beklemekteydi endişeyle.

Kafesi yere indirip de açar açmaz kadıncağıza koştu köpekçik. Bir insanla bir hayvan arasındaki sevgi bağını böylesine anlatsalardı inanmazdım. Ama gördüm, demek inanmak için insanın görmesi yeterli oluyormuş.

Acaba; “İlk şansımı denemem gerektiğinde bir köpeğe sahip olsam mı?” diye düşündüm. Ama oncağıza kim bakacaktı ki? Devamlı çanta gibi yanımda da taşıyamazdım ki! Anında vazgeçtim düşüncemden.

Herkes kendi hayatını yaşardı, yaşamalıydı da, kendine uygun olan biçimde. Üstelik köpeğin bağımlılığı, onun özgürlüğünün kısıtlanması gibi görünüyordu bana.

Uçak yere oldukça yakınlaşmıştı dedim ya, tekerlekleri gömülünce, ama gene de uzaktı yerden. Ufak-tefek zedelenmeleri göz ardı ederek uçaktan sökerek yerleştirdiğimiz minderlerden oluşan platforma bavulları gereğine uygun olarak atmaya çalıştık Kabin Memurum ile birlikte. Yardımcı pilot da atılmalarından sonra onları bir kenara diziyordu.

Bir helikopter gözüktü uzaklardan. Yakılmış ateşin işaretine uygun olarak indi. Telsizden gereğine uygun olarak konuştuktan sonra, benim hareketimin tamamen tersine en yaşlılardan birkaçını alarak havalandı tekrar.

Telsizle uyarmak gereğini hissettim;

Uçağın konum olarak uçurum kenarında olduğunu, yuvarlanıp orman yangınına neden olabileceğini, bu nedenle gerekli tedbirlerin acilen alınmasının yararlı olacağını bir kere daha ikaz etmek gereğini hissettim.

Genç hostes inmemişti uçaktan, adı Serap’tı da soyadı aklımda kalmamış. Uçak içindeki dolap kapaklarını açmış, içerilerinde bir şeyler olup olmadığını kontrol ediyordu.

Gamsız gibiydi, aldığı eğitim ona serinkanlılığı da öğretmiş olmalıydı. Belki de soğukkanlıydı.

Bu sırada hafif bir gıcırtı duydum, daha doğrusu duyduk, irkilmemize neden olan. Uçağın ön tarafı biraz öne doğru kaykılmıştı sanki. Bagajdaki bavulların da indirilmesi uçağın dengesini bozar gibiydi herhalde.

“Çabuk in, aşağıdaki arkadaşlara söyle, bagajı boşaltmayı durdursunlar ve hemen uçaktan insinler!”

“Siz de inmeden asla inmem!”

“Bu bir emirdir!”

“Ahret öncesi böyle bir emir geçersizdir!”

“Peki, isteğin ne?”

“Bu benimle kaçıncı uçuşunuz?”

“Hatırlayamıyorum, hem neden?”

“İlgini çekmem için gerekliydi!”

“Yapma Serap! Yaşlarımızı göz önüne getir. Doğru mu?”

“Kalbime hükmedip hükmetmeyeceğime yaşlarımız mı karar verecek?”

“Peki, düşüneceğim. Hadi hemen in!”

Uçağın dengesi biraz daha bozulur gibi olmuştu. Sanırım Yardımcı Pilot ve Kabin Memuru da uçağı gıcırtılar nedeniyle kendiliklerinden terk etmiş olmalıydılar. Serap’ın sesi haykırırcasına gibi çınladı:

“Düşünme! Ya şimdi, ya da asla!”

“Hayır, deme şansım?”

“Şu durumda yok! Sensiz yaşamaktansa seninle ve uçakla ben de yok olur giderim. Umurumda değil!”

“Zorlaman uygun değil!”

“Zorlamıyorum, sadece saklamağa çalıştığını ‘Saklama, gizlemeğe çalışma, haykır!’ demek istiyorum. Kadın anlar. Ben de anladığımı ama yaş farkını mesele ederek kendini gizlemeğe çalıştığını biliyorum.”

Gıcırtılar biraz daha belirginleşmişti. Belki de buna inmekte olan ikinci ve sırasını bekleyen üçüncü helikopterin sesleri ve yarattıkları hava sirkülâsyonu(18) sebep olmuştu.

“Delilik etme! Sensiz yaşayamayacağımın bilincindeysen, inanıyorsan neden inmiyorsun?”

“Beraber inersek, peki!”

“Öncelik bayanlarda!”

“Gemi kaptanları(19) gibi, uçağını terk etmeme düşünceni biliyorum. Kabininin, tabutun da olsun istiyorsun, ama yanlış! O kabinin benim de tabutum olmasını istemiyorsan gel tut elimden, beraberce inelim!”

İndik, beraberce, el ele.

Bu sırada gerekli emniyet tedbirleri alınarak uçağın kuyruğuna çelik halat geçirilmişti. Benden uçağın tek motoru çalışıyor olsa da motoru geri yüklemeyle çalıştırmaya gayret etmem, uçağın çekilmesine yardımcı olmam istenmişti.

Nihayeti Serap istemiyor olsa bile, tek kayıp ben olacaktım. Münakaşa etmeye gerek yoktu. Besmele çekerek hava yastığından emekler gibi olsa da uçağıma geri tırmandım…

Tüm yolcular hiçbiri hasta-masta, yaralı-bereli olmadan, tam, sağlam ve sağlıklı bir şekilde kurtarıldılar. Uçak demonte edilerek(20) parçalar halinde kaldırıldı yerinden.

Ayıbım şu ki; o uçağın sonu ne oldu, göğüs numarası ve adı ne idi, unuttum, unutmak gereğini hissettim yahut da aklımda kalmadı, her neyse!

Yaşadığımız stres nedeniyle bir süre dinlendim, dinlendirildik tüm ekip, bu; gerekliydi çünkü. Gerçeği inkâr etmeden söylemem gerek ki; tüm ekip uçmaya sevdalıydık. Bu dinlendirilme süresinin bana da yararı olmadı değil…

Karımın müthiş bir ikna kabiliyeti vardı! Bu süre içinde evlendik Serap’la, bizim olan zamanımızı boşu boşuna fazla yitirmemeliydik.

Sonrasında bir süre daha beraber uçtuk, görev icabı değil, karımın “aşırı” diyeceğim kıskançlığından ötürü.

Bir gün baktı ki gelen yolcumuz var, ev kadını olmaya karar verdi! Evlilik cüzdanını sallayarak söylediği şey;

“Tapun bende!” demek oldu, bir sonraki uçuş için evimden ayrılırken.

Artık “Bekleyenim olsa da, razıyım kavuşmasam…(21) diyecek halim yoktu, hem bir ömür boyu…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gerçi öykü içinde öykü olacak, ama bunu yazmasam olmaz diye düşündüm. Gerçektir ve yaşanmıştır. 07. MART.1974 günü İngiltere-Londra-Heathrow Havaalanından kalkan THY’ne ait TC-JAV kuyruk numaralı DC–10 uçağının bizce bilinen üç yolcusu vardı; Şu anda rahmetli olan annem Resmiye KARATEKİN, şu anda rahmetli olan kız kardeşimin kızları (yeğenlerim) Deniz (1972 doğumlu) ve Pınar (1974 doğumlu henüz iki aylıkken).

Bu uçak tasarım hatası (motor arızası) nedeniyle havalandığı alana geri dönmüştü, beş dakika içinde.

Onları uğurlayanların ve karşılamayı düşünenlerin yaşadıklarını (yaşadıklarımızı) anlatmam mümkün değil. Çünkü hemen üç-beş gün öncesinde (03.MART.1974 tarihinde yine THY’ne ait DC–10 tipi uçağımız uçağın yük kapısının basınç değişikliği nedeniyle patlaması sonucu Paris’in kuzeyindeki Ermenonville denilen ormana düşmüş ve 13’ü personel, 333’ü yolcu olan 346 kişiden hiç kurtulan olmamıştı.

O günkü tedirginliğimizi tekrarlamam uygun değil. Olayı merak edenler Cumhuriyet Gazetesinin 8.MART.1974, Cuma tarihli ve 17815 sayılı nüshasına bakıp, haberler, yorumlar ve röportajlardan bilgi edinebilirler (Aynı olayın Milliyet Gazetesinde de yer aldığını İnternet’ten öğrendim). Bu konuda Milli Kütüphanenin de yardımlarını esirgemediğini bilmeniz yararlı olacaktır, diye düşünüyorum.

Ermenonville Ormanına düşen uçakla ilgili olarak teknik kusurun göz ardı edilmesini temin için ve ormanın adındaki çağırışım nedeniyle “Ermeni Sabotajı” denilmişse de bu düşüncenin, ya da varsayımın aslı oluşmamıştır.

Yeğenlerim Deniz bir İngiliz’le ikinci kez evli şu anda ve boşandığı eşinden iki çocuğu var. Pınar da bir Finlandiyalı ile evliydi ve bir çocuğu vardı. Maalesef boşandı.

Ve Pınar doğduğu ikinci aydan beri hep ve devamlı olarak uçtu, uçmaya da devam ediyor. Bu olayların öyküme etkisi var mıdır? Haydi “Var!” diyelim.

Ben yaşamımda buna benzer bir şeyi yaşamadım desem yeri, belki bir tek defa hariç! “Şöyle yaşadım!” diyeyim. Bir yolculuğumda uçak 1000–2000 metre kadar düştü havada, irtifa kaybetmiş yani. Artık hava boşluğu mu, pilotaj kaynaklı bir şey mi, teknik arıza mı, her neyse, aklımda kalamayan?

Bu durumda ortaya atılan bağırış-çığırış ve çığlıklara karşın yapacağım tek şey vardı: “Kelime-i şehadet getirmek!” sessizce. Ben de onu yaptım!

(1) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.

(2) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

(3)  İnternetten daha detaylı olarak öğrenebilecek pilot rahatsızlıklarını şu isimler altında tutmak mümkündür;

(a) Beslenme düzensizliği,
(b) Sirkadien ritim düzensizliği (Uzun yurtdışı yolculukların yarattığı yorgunluk, dinleme eksikliği stresi),

(c) Yorgunluk,
(d) Kozmik radyasyona bağlı kanser ,
(e) Kabin havasından geçen hastalıklar,
(f) Tropikal hastalıkları,
(g) Dekompresyon hastalıkları ve hipoksi (Basınç farklılıklarının oluşturduğu durum) ,
(h) Dizoryantasyon ve illüzyonlar (bir bakıma serap denilebilecek görüş bozukluğu durumları),
(i) Bel-sırt-boyun ağrıları,
(j) Psikolojik stres,
(k) Psikiyatrik durumlar,
(l) İlaç kullanımı,
(m) Ani tıbbi inkapasitasyonlar (normal insanlarda olduğunda önemsenmeyecek bir durumun, örneğin nezle, gaz sancısı, kulak ağrısı gibi bir şeyin pilotta olması halinde yaşanabilen sorun).

(4) Kur’an’ı Kerim Nahl Suresi 61. Ayetin Yaşar Nuri ÖZTÜRK’e göre meali; “Eğer Allah insanları zulümlerine göre cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süre kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler.

(5) Isınak; Soba (Halk dilinde) Isınmaya, yakmaya yarayan uygun şeyler.

(6) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen. Alışkanlıkla elde edilen beceri.

(7) Kokpit; Pilotun uçağı kullandığı bölüm, uçak yönetim odası.

(8) Bihakkın Sahip Olmak; Maddi-manevi hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla elde olunan sşeylere sahip olmak.

(9) Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

(10) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.

(11) Uçuş Saatleri; Bu konularda detaylı bilgi edinmek isteyenler, İnternet’ten, NOTAM’dan, Pilot Akademi ve Okullarından ve akraba ve yakınları olan pilotlardan yararlanabilirler, benim gibi…

(12) Türbülans; Hava ya da su anaforu.  Altüst oluş.

(13) Panik Yaratmak (Yapmak); Birden bire güçlü bir korku meydana getirmek, ansızın içi kaplayan önlenemez dehşet duygusu yaşatmak Paniklemeyi, paniğe kapılmayı sağlamak.

(14) Mutlaka biliniyordur, ama ben bilgiyi tazeleyeyim. “İstikbal-i kıble” dediğimiz şey, namazın şartlarından biri olup, namazı kıbleye yönelerek kılmak demektir ki, Müslümanlar için bu Mekke’deki Kâbe’ye yönelmektir. Ama bunun biri tarafından bir seyahat aracında öğrenilmek istenmesi gibi bir garabeti yaşamayı dilenmesinin ne demek olduğunu anlamış değilim. Hele ki, “Allah’ın affediciliğine inandığını sanan birinin en fazla üç-beş saatlik bir yolculuk sonrasına erteleyebileceği, olmadı, kazaya bırakabileceği bir namaz için” bu şekilde söylemi tuhaf olsa gerek diye düşünürüm. (Merak edenler Kurandaki Bakara Suresi, 149.–150. ayetlere bakabilirler.)

(15) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.

(16) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.

(17) Titanik Gemisi Kazası; Ne kadar mükemmel olursa olsun insanın doğaya hükmetmesinin mümkün olamayacağının bir belgesidir bu film. Filikalara binmek için ısrarlı olanları hizaya getirmek isteyen görevlilerden biri silâhını doğrultarak yolculardan birini öldürür ve sonra da intihar eder.  Pilotun “Titanik’teki gibi” demekten maksadı buydu.

(18) Sirkülasyon; Dolanım, dolaşım.

(19) Son zamanlarda pilotlara da “Kaptan” denildiğini belirtmek istedim.

(20) Demonte Etmek; Bir makinadan bir parçayı, bir kısmı çıkarma, ya da tümünü sökme.

(15) Bana henüz yolunun sonu budur;  denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi… ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.  (Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir) YOLCU ve ARABACI, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL