“Gurbetten gelmişim, yorgunum!(1)” diye başlamam gerek, ancak “Hancı” olarak değil, “Doktor ihtiyacı” olarak demem gerek. Çünkü bacağımdaki siğil(2) ya da ben diyeceğim o menhus(3) şey, hem ağrı-sızı yapıyor, hem de dikkatli yapmam gereken çalışmalarımı engelliyor, randımanlı çalışmalarıma(*) mani oluyordu.
Hükümet Tabibi; “Endişeliyim, koca köye git, bir uzmana görün!” demiş, sözünün sonunu da merakını ve de siğilin ciddiyetini anlatmak istercesine; “İstemesen de!” diye tamamlamak zaruretini(5) hissetmişti.
Otobüse binip “Lây, lây, lôm(6)!” diyerek gelmiştim koca köye. Daha öncesinde hastanelere bir kere bile adım atmamıştım, sağlığım yerinde idi, ufak-tefek(7) nezle-grip için alıyordum bir aspirin, ya da gidiyordum Hükümet Tabibine, Sağlık Ocağına, onlar çözüveriyordu sorunumu.
Bu, benim ilk hastane tecrübem olacaktı. Doktora görünüp muayene olacak, ilâçlarımı alacak, akşama da; “Allah’ın izniyle” evime dönecektim. Anneme öyle söylemiştim. Oysa…
Elim cebimde, neredeyse ıslık çalarak gittim hastaneye…
Ben yaşamımda böylesine dar, kalabalık ve havasız, üstüne üstelik oldukça gürültülü bir yer gördüğümü sanmıyorum. Çoğu maskeli, hasta arabalı, bir kısmı ayakta, bir kısmı çömelmiş insan, derman arama telâşı içindeydiler.
Eğer yanılmıyorsam, yerel kıyafetlerinden anladığım kadarıyla çoğu insan da benim gibi il dışından gelmiş olmalıydılar, torbaları, çıkınları(8), hatta palto-pardösü, sepet ve bavullarından anlaşılan.
Danışma Levhasının olduğu kısma gittim, her ne kadar emir gibi “Danışma(!)” diye yazılmış olsa da danışmayı deneyecektim!
Bacağımdaki rahatsızlık nedeniyle nereye başvurmam gerektiğini sordum, oradaki her şeyi kanıksamış(9), sakız çiğneyen, muhtemelen evli olmayan Hemşire Hanıma.
Dikkatli gözlerden kaçmamış olacağını sanıyorum; “Evde kalmış, nasibi çıkmamış kart kız(10)” gibi bir yakıştırma yapmamak gayretinde oldum!
Öncesinde şaka yapıp yapmadığımı yahut da alay edip etmediğimi, çok kaba kaçacak ama kafa bulup bulmadığımı, dalga geçip geçmediğimi anlamak istercesine dikkatle yüzüme baktı. Sonrasında;
“Yabancısın galiba yahut da hastaneye ilk defa geliyor olmalısın!” dedi.
Cümlesi merak dolu bir soru cümlesi şeklindeydi.
“Evet!” demek zorunda kaldım ben de, hayret edercesine sorar gibi.
Ayağa kalkıp üstünü, önlüğünü silkeler gibi yapıp, kepini düzelttikten sonra, kibar olması gerektiğini düşünerek bank üzerine eğildi, sır veriyormuş gibi sessize yakın;
“Sabah en geç 3-4 gibi buraya gelip sıra alacaksın. O günkü başvuru sırasına göre ismen çağırıldığında muayeneye gireceksin…
Üstelik ilk defa geldiğin için işin uzun sürer. Eğer senin önünde, senin gibi bir-iki kişi daha varsa; ‘Yandı gülüm, keten helva(11)!’ ertesi güne de kalabilir, muayene, ya da kontrolün. Bugünden yarına devir olmadığı gibi, ismin okununca yetişemezsen bir gün sonrasının gece nöbetine tekrar girmen icap edebilir…
Tamam mı beyefendi? İyi şanslar, umarım başka dileğiniz yoktur!”
Başka ne dileğim olabilirdi ki? Gene de soru gibi geleceğimi denemek istedim;
“Peki, başka şansım…”
“Var mı?” dememi tahmin edercesine ve belki de sinirle “Yok!” dedi.
Anneme evden ayrılırken; “İş icabı” demiştim. “Şöyle-şöyle rahatsızlığım var!” desem, delilenir(12), meraklanır, hatta benimle gelmek ister, yalnız bırakmak istemezdi beni, küçük bir çocuk gibi. Gerçi annelerin indinde(13) çocuklar hiç büyümezlerdi ki!
“İyi, iyi! Gitmişken ablanları da ziyaret et! Elin boş gitme ama! Torunlarıma mutlakla bir şeyler al!” demişti.
Şimdi bu vakitte ablama gitsem, mesele değildi, ahret suallerine(14) gerçeğe yakın cevaplar verebilirdim, ama gecenin ikisinde-üçünde kalkıp gitmeğe kalkışsam annem gibi işkillenir(15); “Hayrola!” derdi, uyduracak yalan bulamazdım, düşünmüş olsam bile.
Dememişler miydi ki; “Soy soya, bulgur suya çeker!” diye. Anlatamazdım derdimi.
Hem bence “Fol yok, yumurta yok!” sadece siyahlı-beyazlı-kahverengili bir ben ya da siğil idi her neyse ayağımdaki şey bana sıkıntı veren. Sanırım birkaç hap, ilâç, bilemedin ufak bir operasyon, sonunda selâmünaleyküm ve aleykümselâm!
Ortalığı ayağa kaldırmanın -bence- hiç manası, anlamı, önemi yoktu!
Ancak büyük ablama uğramadan, yeğenlerimi görüp onlara hediyelerini vermeden, eniştemle iki kadehi sıralamadan da olmazdı. Olurdu da, anneme nasıl cevap vereceğimi bilemezdim. Çünkü ahret suallerini sıralamakta kimse yarış edemezdi annemle!
Hele ki babamı da ufacık bir sivilceyle kaybettiğimizi hatırlarsa! O sivilcenin ne olduğunu annem de babam da bilmiyordu, bilemezlerdi de.
Ancak ben ne olduğunu öğrenmiştim. Ayağımdaki benin de beni tedirgin etmesinin(16) sebebi bu idi zaten. Çünkü Hükümet Tabibi uzman bir doktora gözükmem konusunda ısrarlı olurken; “Bazı şeylerin irsiyetle sonraki nesillere de aktarılmış olabileceğinin” altını ısrarla çizmiş, vurgulamıştı.
Büyük ablam bu şehirdeydi, küçük ablalarımın her ikisinin de beylerinin görevleri nedeniyle taşrada olduklarını fısıldayıvereyim bu vesile ile.
Hastaneden temiz havaya çıktığımda vakit çok erkendi. Bu vakitte anneme telefon edip de onu huylandırmamam gerekti. Gerçi söylemim biraz ayıp kaçacak, ama “İşkilli büzük dingilder!” diye bir söz vardı ve annem daima; “Keşke, ama, acaba, galiba” kelimeleriyle başlayan serzenişlerden(17) kendisini alıkoyamazdı, hem asla.
Sağda solda vakit geçirmek bana uymazdı. Yapamazdım. Çok eski filmlerin oynadığı bir sinema çarptı gözüme. Sinemanın adı bu nedenle olsa gerek “Nostalji”(18) idi.
Eskilerden kalma, ya da düzenlenmiş üç film arka arkaya oynuyordu.
Sıradaki film “Avare (Avara mu!(19))” idi, bu filmin konusu bir yerlerden, muhtemelen de rahmetli babamın anlatışından kulağımda yer etmişti. Hüznümü erteledim.
Merak edip izlemek istedim. Bilet bedeli oldukça ucuzdu. Çok eski olarak aklımda kalan bu filmin artistleri belki de ölmüş olabilirlerdi(20).
Salon (affedilmesi kaydıyla söylemem gerekir ki) ne kadar it-kopuk-serseri varsa onlarla dolu idi, bence. Bu benim kanım idi tabiidir ki. Gürültülü şakalaşmalar, bağırışlar, çağırışlar…
Kenarda bekleyen üniformalı biri ve ayrıca bir de polis vardı. Sanırım ki duruşları her ihtimale(!) karşı idi.
Film başlar başlamaz, kulakları sağır edercesine diyeceğim sesin yüksekliği nedeniyle kulaklarım zonklamaya(21) başlamıştı. Gene de çekirdek çitleme seslerini, musikiye uygun ayak tempolarını, hatta uzaklardan bir yerlerden ulaşmış olsa da heybetli bir gaz çıkarma sesini duydum.
Devamlı olarak alçalıp-yükselen horultu ulaşınca kulağıma bulunduğum yerin yanlış bir yer olduğunu düşünüp dakikaların belki de beşi-onu gösterdiği bir vakitte çıktım oradan, filmin bir karesine bile göz atamadan. Jenerik(22), fragman(22), reklâmlar ve eski bir futbol maçından görüntüler ancak sığmıştı bu kısa vakit içine.
Beni ancak parklar yahut da ring seferi(23) yapan Belediye Otobüsleri paklardı.
Plânımı yapmıştım. Gecenin kör vaktinde kalkarak eniştemi, ablamı rahatsız etmeyecek, sayemde izinli olarak(!) kadehleri uç uca eklemeye meyilli olan eniştemi de masrafa sokmayacaktım. Şöyle ki;
Sözüm ona bugünkü çalışmanın değerlendirme toplantısı akşam yapılacak, sonra içkili bir yemek yenecek, sonrasında da misafirhanede kalınacaktı. Yaşamımda bu kadar makul(24) ve mantıklı(24) bir senaryoyu(25) benden başkası yapamazdı. Yapmamıştır da (sanırım)…
Boş gitmedim ablama tabiidir ki. Okullarından dönen yeğenlerim beni gördüklerine sevinmişlerdi. Eniştem de belki sevinebilirdi, ama “Sevinci kursağında kalmasın” isteği ile ona haber vermesini istemedim ablamın, malum mizanseni(26), ya da senaryoyu hayata geçirerek.
Bu senaryoyu “denden ederek(27)!” (tekrarlamak anlamında) telefonda aynıyla anneme de aktardığımı söylemem fazlalık olmamalı herhalde.
Ben ablamdan ayrıldığımda akşamın karanlığı çoktan inmişti şehre, biraz serinliği de vardı şehrin. Rahatsızlığımla ilgili olarak yol-iz bilmediğimden tedbirsiz olarak çıkmıştım yola. Neyse ki ablamın verdiği enişteme ait kazak, az da olsa üşümeme set vurur gibiydi.
Yarını, yani nöbete gireceğim saat ikiye kadarki zamanı bir otel odasında masraf ederek ve siftinerek(28) geçirmek içimden gelmiyordu. Gerçekten üç-beş saat de olsa uyuyamazdım tedirginlikle. O halde niye otele gideydim ki?
Bir yerlerden duymuş, ya da okumuştum (galiba). Aklımda kalmış. Doktor muayenesine gidilirken aç gidiliyordu, yapılacak iş ya da işlemler her neyse. Bu nedenle, nelerle karşılaşacağımı bilmediğimden, aç gitmem gerekliliğini düşünerek akşamdan alkol almayı da düşünmemiştim.
Ne olur ne olmaz, tahliller yanlış çıkabilirdi belki, alkol etkinliği ile. Tokluk ya da alkol yüzünden fazladan bir gün yitirmeyi düşünmüyordum.
Bunu, yani benimle ilgili tedirginliğimi anneme anlatmam gerçekten zor olurdu. Neyse ki annemin bana sonsuz bir güveni vardı. Çalıştığım yere telefon açsa, görevli değil, izinli ayrıldığımı “Şıp diye” anlar(29), yalanı çıkan bir evlât olarak da sonrasında ona bir kısım şeyleri anlatmam zor, hem de oldukça zor olurdu!
En iyisi bir pastaneye gidip, birkaç çay içerek televizyon izlemekle, ya da kıraathane denilen bir kahveye giderek tanımadığım insanlara “Şansınız bol olsun!” dedikten sonra onları uzaktan seyretmekle vakit geçirebilirdim.
Tabii ki bir Bilardo Salonunda vakit geçirmek benim için daha ehven(30) bir çare olacaktı…
Hastanenin kapılarının kaçta açıldığını yahut da sıranın ne zaman yazılmaya başlandığını kesin olarak bilmiyordum, hani o sakız çiğneyen hemşirenin saat üç-dört sıralarında demesine rağmen.
Seyretme işimi saat yarım-bir sıralarında başarıyla, ya da muvaffakiyetle sona erdirmiştim!
Daha doğrusu salon kapanacaktı, benim de kaba tabirle; “Salondan defolmam!” gerekliydi.
Vaktim müsaitti. O ilerlemiş vakitte de olsa bulabileceğimi sandığım otobüse-dolmuşa binmek yerine kaba anlamda, elimi kulağıma yaslayarak ve “Uzun, ince bir yoldayım!(31)” diye türkü çığırarak hastaneye yöneldim.
Hastane kapısına geldiğimde gördüm ki, liste asılmış, isimler kaydedilmeye başlanmıştı ve benden önce on bir kişi kayıt olmuştu. On ikinci sıraya ismimi yazdım, kendi elimle. Bilenler, ya da gide-gele bu konuda uzman olan kişiler biliyorlardı ki; kimse kendi dışında ikinci bir kişinin adını yazamıyordu. Ne kadar insan var, ancak o kadar isim olabiliyordu listede.
Üstelik arada bir yoklama yapılıyor ve iki-üç defa ismi okunmasına rağmen ses çıkarmayanın ismi listeden siliniyordu. Bu; tabiidir ki, tatsızlıklara, münakaşalara, hatta kavga ve dövüşlere neden olabiliyordu.
“Tuvalete kadar gitmiştim, su, poğaça almaya gitmiştim, aha şurda telefon ediyordum, işte şu kardeş şahit!” gibi düzeltmelerle listenin aynı yerine, aynı kişi tekrar monte edilebiliyordu(32).
Birkaç defa arka arkaya yoklamada “Burda!” sesi çıkmazsa, o kişinin bu hakkı külliyen elinden çıkmış oluyordu. İtiraz hakkı yoktu. Buna rıza göstermeyenler de ondan sonrakiler ve en sona doğru olan isimlerdi tabii ki…
Kanepelerde yer bulanlar şanslı ve mutluydular; “Neredensin hemşerim?” sözü sohbetin başlangıç noktasıydı, konusu olanlar için. Hele ki açık havada bir de sigara tüttürme zevkine varmışlarsa…
Dikkatimi çeken en önemli hususlardan biri, bekleyenler hep erkek olmalarına rağmen listede yazılı isimlerin çoğunun kadın, ya da kız isimleri olmasıydı. Eee! Bu; normal bir şey olmalıydı, değil mi? Kanser şüphesi, ya da tedavisi olan bir kadının gecenin kör vaktinde gelip de burada sıra beklemesi normal sayılabilir miydi?
Öyle değil miydi ya? Eşleri, babaları, evlâtları ne günlere duruyorlardı ki? Herkes ben miydi, derdini saklayan ve derdini tek başına yüklenen, derdine derman arama çabası yaşayan…
Sabaha o kadar çok ve uzun vakit vardı ki! Eksikliğimi, diğer bir deyişle kafamı kullanmamamın menfi görünüşünü yaşıyordum. İnsan akıl ederdi, kitap olmasa bile, bir-iki gazete alırdı yanına, değil mi? Ya da kendine uygun bir kafadar(33) bulur, sohbet ederdi.
Ama tüm insanlar dertle, ya da dertlerle yoğrulmuşlardı. Bir bakıma değil sohbet etmek, ağızlarını bıçakla açmak bile mümkün değildi, desem ne yersiz olur, ne de haksız sayılırım.
İnsanların çoğu ellerindeki muhtelif renklerdeki kâğıtları bilmem kaçıncı kez anlıyormuş gibi inceliyor, bazıları kocaman, bazıları küçük dişli tespihleri sözüm ona çekiyor, bağdaş kurdukları yerlerde sigara üstüne sigara tellendiriyorlardı, muayene, kontrol ya da tedavi vaktinin gelmesi için.
Allah’tan ki hemen köşedeki büfe açıktı. Nöbetçi eczane, acil servis oluyordu da, neden nöbetçi ya da acil büfe olmasında ki, değil mi? Nefislerini körletmek(34) isteyenler, ya da sakızı, sigarası bitenler, yanlarındakilere izin istercesine haber veriyorlar ve neredeyse büfeye koşarak gidip geliyorlardı.
Benim şanssızlığım eski tarihli de olsa o büfede gazete -ya da- mecmua gibi bir şeylerin olmamasıydı. Muhtemeldi ki büfe sahibi, oralara gelenlerin herhangi bir şeyi okuma düşüncelerinin olmayacağı kanısındaydı (Meselâ, demem gerek!)
Karanlık, öylesine karanlık kalma ısrarından vazgeçmiş gibiydi. Sokak lâmbaları aydınlanan güne rağmen yanmalarına devam etmekle birlikte, belki de aydınlığı destekleme arzusuyla sabaha katılma düşüncesinde gibiydiler.
Değişiklik kanepelerde ve insanlarda belli oluyordu. Erkekler eksiliyor, kadınların sayısı artıyordu, refakatçilerin(35) de, tabiidir ki! İki kadın tekerlekli arabalarıyla gelmişlerdi, elden kumandalı!
Gene de arabalarını itekleyen genç ve görünüşleri teessür(36) dolu gençler vardı arkalarında, onların zahmetlere girmesini istemeyen, görünüşlerinde teessür dolu olduğu gözlemlenebilen insanlarda. Muhtemelen evlât, kardeş, anne-baba, akraba, komşu idi hasta görünüşlü olanlarla birlikte gelenler.
Hastane kapılarının açılmasına neredeyse çeyrek kala nüfus handiyse tamamen değişmişti. Merakla gelenleri kontrol edip bakan ve ikide-bir saatini kontrol eden genç bir delikanlı dikkatimi çekmişti.
Bir ara rahatlamışçasına nefes verdiğini hissettim sanki. Bir taksi durdu, şoför bagajından tekerlekli bir sandalye indirdi. Kapıyı açan genç bir kız arabanın ayaklarını açtıktan sonra kapıdan inmeye çalışan yaşlı kadına yardımcı olma gayretini yaşadı.
Genç kızın elbisesi belki de yaşadıklarından dolayı iğreti(37) gibi duruyordu üzerinde. Üstelik oldukça zayıf, sıska(38) ve çelimsizdi(38). Avurtları çökmüş gibiydi belki de yaşlı kadınla ilgilenmenin gereğiyle kendine bakamamış olmaktan dolayı. Ama hangi gözle bakılırsa bakılsın, güzel bir kızcağızdı o.
Yaşlı kadının başı sıkı sıkıya kapalı idi, belki de bir bone(39), belki de bir türban(39), ya da başörtüsü ile. Gözlemlediğim kadarıyla çok hasta olduğu gibi ağzı ve burnu açık mavi renkli bir maske ile kapalı idi. Aklımdan çıkan, olası bilmem ne tedavi ve terapileriyle(40) saçlarının tamamen dökülmüş olmasıydı.
İnsanlar benim gibi meraklarından hiçbir zaman vazgeçmiyorlar, kendileri için kötü haberlerin servis edilmesi olasılığı olsa bile.
Hastanenin kapıları açıldı. Bir gün öncesine göre, belki de sabah olduğundan koridor havadardı. İnsanlar koridorları henüz nefesleri ile kirletmeye başlamamışlardı…
Belki de kokulu, bol deterjanlı şeylerle paspaslar yapılmış, belki koku spreyleri sıkılmış, doktorlar o küçük ancak bir insanın geçebileceği dar kapıların arkalarına çekilmişlerdi.
Kapının açılmasıyla birlikte atik olanlar, hastalarına yer kapma telâşında olanlar kanepeleri, sandalyeleri ve boştaki hasta sandalyelerini üleşmişlerdi.
Tesadüf o saatini ikide bir kontrol eden ve yolcuları gelince ortadan kaybolan gencin beklediği genç kız ve tekerlekli sandalyede oturan yaşlı ihtiyarla yan yana idik, sıramızı beklerken. Bir ara genç delikanlının yokluğunu hissettim. O genç kız da, ben de ayaktaydık doğal olarak tabii.
Etkileyen bir şey vardı beni, bu yaşıma kadar hissetmediğim, hem asla! O etkileyen şey dürtükledi sanki beni. Teselli arayan, hatta ızdırap çeken bir insan vardı yanımda ve ben yüzümü dönüp sanki onu incelemek istercesine başlangıç gafımı(41) zapt edememiştim;
“Hayırdır? Nesi var teyzenin?”
O kadar banal(42), o kadar hayırsız ve o kadar yanlış bir soruydu ki bu, o ortamda, o görünüşte ve o teessürde. Meselâ;
“Geçiyorduk! Baktık kalabalık var, biz de şöyle bir uğrayalım, biz de bakalım dedik!” gibi müstehzi(43) bir cevap yakıştırılabilirdi bana, sorumun cevabı olarak (belki).
Hâlbuki o sitemle kafasını kaldırdı, “Deli misin?” dercesine yüzüme muammalı(44) bir şekilde baktıktan sonra, ummadığım bir sözü şamar gibi vurdu yüzüme;
“Size ne?”
“Affedersiniz!” dedim, saygısızlığımın bedelini ödemiş olmak için. Onlardan uzaklarda bir yerlere sığışıp diz çöktüm, kaybolmak istercesine ve fakat ismim anons edilince koşup yetişecek uzaklıktaki bir yere.
Hak etmiştim. Ağzı-burnu kapalı biri, böyle bir yerde, üstelik tekerlekli sandalyede ne için bulunmuş olabilirdi ki?
İnsanın başına ne gelirse böyle meraktan ve gereksiz sorulardan, etkilenişten geliyor olmalıydı. Düşünüyordum mantıksızca.
Acaba onların sıraları benden önce miydi, sonra mı? Onları karşılayan ve şu anda yanlarında olmayan o genç delikanlının ne zaman sıraya girip numara aldığını fark etmemiştim, ya da aklımda kalmamıştı.
Hoş, hani benden önce olsalar ne olacaktı, benden sonra olsalar ne? Ben nihayeti muayene olacak, sonrasında tedavim gerekiyorsa, tedavi için belirlenen günü öğrenecektim.
Ya onlar? Beynimi gereksiz şeylerle meşgul etmemin hiç de yeri değildi.
Düşüncelerimle öylesine kendi başına kalmış ve hatta yorulmuştum ki, başıma birinin dikildiğini fark etmemiş, hissetmemiştim;“
“Affedersiniz! Kaba olmamalıydım. Özür dilerim. Lütfen efendim.”
Bu sözlerle ne söylenildiğini yahut da ne anlatılmak istendiğini anlayamamış olmakla birlikte başımı kaldırdığımda çağla yeşili ve fakat teessür dolu gözlerle karşılaştım;
“Estağfurullah bacım! Herkes bir dertle geliyor buralara. Dertsiz baş olmaz ki! Benim soruşuma, hatta soruş tarzıma göre tepkiniz normal. Benimki densizlik(43) işte!..
Teyzeyi bitkin ve güçsüz görünce merak etmiştim sadece. Maksadım yaranızı deşmek değildi. Asıl siz beni bağışlayın lütfen!”
Cevap vermedi, başka hiçbir şey söylemedi, ya da bir şeyler söylemek içinden gelmedi belki de. Başını eğip koşar adımlarla o yaşlı kadının bulunduğu tarafa yöneldi.
Muayene ve belki de tedavi için o koridora açılan üç-dört kapıdan birden muayene yapılıyor, bir gün önceki gün Danışma Masasındaki pehlivan yapılı, sakız çiğneyen hemşire anons ediyordu isimleri.
Danışma Bölümünde bir başka sakız çiğneyen vardı, kocaman memelerini taşımaktan yorulmuş gibi masanın üstüne koyup da orada dinlendiren!
Tövbe, tövbe insanları tuhaf özellikleri ile incelemek kötü bir huy olmuştu bende, galiba. Oysa “Hoş görmeliydi insanları, Yaradan’dan ötürü!(46)” değil mi?
İsmim anons edilince koşar adımlarla işaret edilen kapıya yöneldim;
“O; benim işte!(47)” diyerek o kapıdan içeriye girdim.
“Derdini söylemeyen, derman bulamazmış!” İçeride bir masada oturan gözlüklü annem yaşında bir (muhtemelen) Doktor Hanım ile (eğer affedilirse “çömez(48)” diyeceğim) iki de benim emsalim, hatta benden genç hanımlar vardı.
İçeri girdiğimde anında meraklı gözler toplanmıştı üzerimde, sanki.
Sanırım genç yaşta, kendi ayakları üzerinde durarak, refakatçisi olmadan tek başıma gelişime merak etmiş olmalıydılar. Bu, belki benim hüsnü kuruntum(49) da olabilirdi, başkaca nedenini araştırmak istemediğim.
Masadaki Doktor Hanımın “Evet, sizi dinliyoruz!” sözleriyle kendime gelip pantolonumun sol paçasını sıyırdım. Dizimin altındaki, yan taraftaki deve ya da mandagözü diyeceğim şekildeki mavi-mor-siyah-kahverengi alacalı-bucalı beni gösterdim.
Ben; ben dikkatli bakmayalı beri, sanki iyice boyutlanmış, büyümüş, değişmiş, iki yarım küre gibi renklerini daha da alacalandırmış gibi geldi bana bile. Belki bunda odanın ışığının etkisi de olabilirdi. Bana soru sorma niyetinde olan gözlüklü Doktor Hanımın da, gençlerin de gözleri kocamanlaşmış, gözbebekleri büyümüş gibi geldi bana.
Yaşlıca olan Doktor Hanım eline bir eldiven geçirdi ve incitmemeğe yahut da acı vermemeğe çalışarak bir lupla(50) yarama baktıktan sonra, telâşla dışarı çıkıp yanında oldukça yaşlı ve beyaz önlüklü biri ile geri döndü.
“Konunun uzmanı profesör falan gibi biri olmalı, herhalde!” diye düşündüm. O kişi önce eli çenesinde geniş boyutlu bir “Hıı!” ya da “Hımmm!” gibi bir kelimeyi boğazında düğümledikten sonra soru bombardımanına başladı;
“Adın ne delikanlı?”
“Murat Dilek, efendim!”
Buraya kendi başıma bir saplama yapmam gerek. Üç ablamdan sonra ben doğunca annem; “Dileğim kabul oldu, adı Dilek olsun!” babam da; “Muradım yerine geldi, Dilek kız ismi gibi, adı Murat olsun! ” demiş.
Annem diretmiş, babam diretmiş, sonunda ismim Murat Dilek olarak oluşmuş. Eş-dost-akraba-arkadaş ve işyerimde adım hep Murat idi.
“Yaşınız?”
“Yirmi altı, efendim!”
Soru bombardımanında “Efendi’mler” beni yormaya başlamıştı, sonraki cevaplarımda kıstım “Efendim!” demeyi.
“Ne kadar zamandır bu ben üzerinizde?”
“Kendimi bildim, bileli. Ama bu şekle dönüşmesi yaklaşık bir yıldır!”
“Ailenizde böyle bir şey var mı? Anne-baba-kardeşler…”
“Bildiğim, ya da bilemediğim kadarıyla annemde ve ablalarımda yok. Ancak babamın bir sivilce yüzünden öldüğünü söyledi, doktorlar. Ne demekse, anlayamadığım. Annem ise kalpten öldüğünü söyledi babamın.”
“Anladım. Çalıyorsunuz herhalde. İşiniz büroda mı, sahada mı?”
“Çok zaman büroda, ama sahada çalışmalarım da oluyor tabii, mesleğim gereği…
Ama bunları neden soruyorsunuz ki? Bir benle ne ilintisi var ki bu sorularınızın?”
“Burada soruları genelde ben sorarım genç adam, derdinize derman olabilmek için. Çünkü ayağınızdaki ben önemsenmeyecek bir şey değil. Güneşin etkisinin ne kadar olduğunu düşünmeye çalışıyorum. Peki, denize sık gider misiniz meselâ? Özellikle öğlenleri, saat 10.00 ile 16.00 arasında?”
“Pek düşkünlüğüm yok! Bu yaşıma kadar belki üç, belki de bilemedim beş kez denize gitmişliğim vardır, o da yıllar öncesinde, delikanlı sıralarındayken yani…”
“Teninizi siyahlatmak, ya da bronzlaştırmak için herhangi bir arzunun çabası?”
“Kendimden memnunum Doktor Bey, hem neden bütçemi böyle bir şeylerle zorlayıp yorayım ki?”
“Peki, sizi buraya kim yönlendirdi?”
“Hükümet Doktoru. ‘Melanom olabilir, dikkatli ol, mutlaka uzman bir doktora görün!’ dedi, ben de kalktım geldim işte!”
“O meslektaşım doğru söylemiş. Melanom, size mutlaka söylemem gerekli ki iyi olmayan bir rahatsızlık. Düşüncelerime göre dermatolojik(51) testlerden sonra kanaatim kesinleşecektir…
Ama beninizin durumuna ve görünüşüne göre ufak da olsa bir operasyon geçirmeniz mutlaka gerekecek. Şimdi genç arkadaşlar biyopsi(52) için ufak bir parça alacaklar sizden. Merak etmeyin, sinek ısırması gibi bir şey…
Sonuç bir hafta-on gün içinde belli olur. Telefon numaranız mutlaka kayıtlara girsin. Bizden size ulaşacak telefondan sonra mutlaka hazırlıklı olarak gelin. İyi şeyler söyleyemediğim için üzgünüm!”
O konuşurken, diğerleri neredeyse Ulusal Marşı dinliyorlarmışçasına yahut da bir cenaze namazında dikiliyorlarmış gibi sessiz ve sakin duruyorlardı. Hoca dışarı çıkınca gözlüklü Doktor Hanım aldı mikrofonu eline;
“Hocamızın söylediklerini duydunuz. Maalesef, lazer(53) ya da başka bir tedavi için zaman aşılmış durumda. Bu gibi durumlar için erken tanı çok önemlidir, biliyorsunuzdur herhalde ve maalesef biraz geciktiğinizi söylemem gerek. Üstelik bu tip adını söylemekten çekindiğim olaylarda yayılma riski olduğundan mutlaka cerrahi müdahale(54) şart!”
“Doktor Hanım, siz bana melanom, cilt ya da deri kanseridir mi, demek istediniz?”
“Maalesef…
Bir soru daha lütfen, çünkü öğrenmemizde yarar var. Başka yerinizde de benzer şekilde ben var mı?”
“Sanırım, sırtımda sağ küreğimin üzerinde bir ben varmış, ta çocukluğumdan aklımda kalan. Bir de kasığıma yakın bir yerde. Ama onların ne ağrısı, ne de sızısı var hissettiğim…”
“Görmemiz gerek!”
Çekinikliğimi hisseden Doktor Hanım üzerine basa basa konuştu;
“Hipokrat yemini eden doktorlar için ayıp ve saklılık yoktur hastaya karşı, başkalarına karşı gayet tabii hasta ile doktor arasındaki gizlilik söz konusu. Bu gençler kardeşlerin, ben de ablan sayılırım. Haydi, hemen soyun, bir tek külotun kalsın üzerinde, vücudunuzu etraflıca gözlemlememiz gerek. Hem çabuk ol ki, mesai bitimine kadar birkaç hastanın daha derdine çare olmağa çalışalım!..”
“Hımm!” ya da “Hı!” dışında başka bir ses duymadım, oram, buram karıştırılırken, kurcalanırken, mıncıklanırken(55). Üstelik Doktor Abla(!) ahret suallerini sıralamağa devam ediyordu;
“Utandığınız yerlerinizde kabuklanma, kabarma, kanama, sızıntı gibi, ağrı-sızı gibi saklamağa çalıştığınız bir şeyler var mı? Saklamadan söylemeniz gerek!”
“Yok, vallaha yok Doktor Hanım!”
“Tamam, telâşlanma, daha fazla soymayacağım seni, giyin ve gitmeden önce bir kere daha konuşalım sizinle!”
Kim bilir ne biçim bir tedirginlikle “Yok!” deyip yemin etmiştim ki Doktor Hanım bu sözleri söyleme gereğini hissetmişti.
Üçü birden çıktılar dışarıya, rahatça giyinmem için olsa gerek. Gerek Profesörün ve gerekse Doktor Hanımın söyledikleriyle moralim alt-üst olmuştu.
Gerçekten; “Geçiyorken uğramıştım!” modunda iken şu anda dert küpüydüm sanki ve beynimde seksen bin türlü sual dolaşıyordu.
Hani bir tabir var; “Kuyrukları birbirine değmeyen kırk tilki” gibi. Tam olarak sorunumu ifadelendirmese de öyle bir görünüşü hissediyordum, beynimin tüm hücrelerinde görürcesine…
“Genç arkadaşım! İyi haberleri verememekten dolayı üzgünüz hepimiz. Siz giyinirken hocamızla tekrar görüştük. Tıbbî terimlerle aklınızı bulandırmaktan çekinirim. Ancak beninizle ilgili olarak dâhilen ya da haricen herhangi bir çeşit ilâçla ya da tedavi usulüyle sorunun üstesinden gelmemiz mümkün olmayacak…
Maalesef kısa zaman içinde biyopsi sonucuna göre cerrahi müdahalede bulunmamız gerekecek. Nüksetmesini(56), metastazı(57), yani yayılmasını önlememiz için riski azaltma çarelerini de denememiz gerekecek. Tabiidir ki rızanız olursa…
Ayrıca cerrahi müdahaleden sonra başlangıçta her ay, sonraları altı ayda bir, en fazla yılda bir kere şu ya da bu şekilde kontrole gelmenizi, onkolog(58), patolog(58), dermatolog(58) üçlüsü tarafından kontrollerinizin yapılmasının teminini sağlamanız sağlığınızın devamı için yararlı olacaktır.”
Dışarıya çıktığımda üstümde bir ev yükü taşımış gibi yorgun, bitkin ve moralsiz idim. Üstelik bunu her şeyi büyüten, ağlayan-sızlayan, işkilli anneme ve ondan pek de farkı olmayan ablalarıma nasıl anlatacağımın düşüncesi içindeydim.
Sağıma-soluma bakmadan, tam tabiriyle “Burnumun doruğuna(59)” sarhoş gibisine kapıya yöneldim. Kimseyi görmüyordum. Ya da umurumda olan bir şey yok gibiydi. Meraklı çağla yeşili gözlerin beni takip ettiğinin bilincinde olabilir miydim ki? Tabii ki hayır!
Ben, benimi ve ben, beni unutmuştum, neyi unutmamış olacaktım ki? Hani bir söz vardı; “Zaman, bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdur(60).”
İşte öylesine. Oysa çözemediğimiz olayları zamana bırakmak(61), daha doğrusu zamana yayıp beklemek en iyi çare değil miydi? Her şeye rağmen bazı şeyleri yapmak ve başarmak çok zor olmuştu benim için.
Annem, ablalarım, hatta eniştelerim ve yeğenlerim kabullenmekte güçlük çekmişler ve ilenmişlerdi(62) “Melanom” denilen bu tür kansere.
Sanki hemen yarın ölecekmişim gibi ağlayıp, sızlayıp dövünmüşler, ellerini dizlerine vururken, kafalarını iki yanlara sallamışlardı. Hatta küçük eniştem o sinirle duvarı yumruklarken serçe parmağını bir boğumundan kırma zahmetini bile yaşamıştı, o kargaşada!
Benim içinse dünya umurumda değildi handiyse(63). Kadere teslim olmayı o kadar çabuk benimsemiş ve kabullenmiştim ki, ameliyat olmadan evvel…
Ameliyatımı o profesör yapmıştı, netice itibariyle, ya da bana göre basit bir kazıma, ya da özürlü kısmı alıp atmak üzerine idi yapılan işlem.
Gene de terapiye gerek vardı, psikolog(64) ve psikiyatr(64) sanki ameliyat masasının kenarında bekliyordu benim için. Bir kavanoz içindeki suya veyahut da koruyucu bir mayie konulmuş, alınmış parça öylece “Hatıra gibi” getirilmişti, yattığım yatağın yanındaki etajer üzerine konmuştu.
Biyopsi için bir parçasının yürütüldüğünü(!) kavanozu getiren hemşire fısıldamıştı. Ne olacaktıysa?
Oysa altı senelik tahsili yaptıktan sonra bile tahsillerine devam eden o insanların bildiklerini hastaları olan o insanların hem de ayaküstü küçücük beyinlerine hıfzetmeleri(65) o kadar zordu ki…
O an, ya da o anlar için bunu düşünemez, bilemezdim. Ama bilmemin gerektiği zamanlar olacakmış, ileride…
Hem de çok yakın bir ileride.
Profesör;
“Maşallah, güçlüsünüz, fazla da hırpalamadık sizi. Bir iki gün, en fazla bir hafta içinde ayağa kalkarsınız!” demişti.
Gerçekten haftayı takip eden hafta başında işbaşı yapmıştım, gerçek anlamda.
Herkes mutluydu!
Ama ne kadar süre? Çözemediğimiz olaylar için beklememiz gereken süreye tapınmamalıydı, bildiğim de hiçbir şey bilmediğimdi(66) zaten.
Günlerden bir gün, ameliyatın üzerinden geçen bir yıla yakın, hemen hemen bir yıl kadar sonra ufaktan ufağa aynı ağrıların, sızıların beni yoklamağa başladığını hissettim. Bu kere lokal54) değil, sanki dizimin altı benim değilmiş gibi, dayanılmaz boyutlara ulaşır gibiydi.
Oysa Profesör garanti vermişti, “Maşallah!” demişti.
Bu ne demek oluyordu şimdi? Bu; şu demek oluyordu. Bana; “Ayda bir kontrole gel, sonrasında da altı ayda, senede bir kere kontrole gel!” denmişti.
Peki ben, o benin alınışından sonra kaç kere gitmiştim ki kontrole? Hiç!
Savsaklamıştım(68). Adamsendecilik(68) vardı ya tüm kendini bilmeyen benim gibi olan insanlarda olduğu gibi.
Bana göre çevremi, özellikle de annemi ve ablalarımı işkillendirmemek için yeni bir görev yolculuğuna çıkmam gerekti galiba!
Aynı senaryoyu tekrarlamama gerek var mı? Muayeneye gittiğimde Profesör ilgilenmek istemişti benimle. Profesörün bu kere ki bakışları acımtırak, mor ve endişe dolu gibiydi.
Gözlüklü Doktor Hanımın ve emsallerim olan o genç kızların bakışlarında ise kızıl bir tebessüm okunuyordu, muayene, biyopsi ve kontrollerden sonra.
Ortalıklarda hissetmek istemediğim halde karabulutlar dolaşıyor gibiydi. Fırtına kopacaktı, ya da kopmak üzereydi. Şimşeklerin yoğunlaştığı bir anda bir yıldırım düştü ortaya, orta bir yere hemen sol ayağımın dibine.
O sol ayak benim olmamaya mahkûm olmuştu, cezasını yok olarak çekecekti, dizden aşağısı olarak.
Kesilecekti…
Aksi takdirde yaşamam mucizelerle mümkün olabilecekti.
Bu kere muayene, kontrol ve testler daha uzun sürmüştü. Dediğim gibi aynı senaryoyu tekrarlamama gerek yoktu. Annem ve ablalarım höykürme(69), küçük eniştem serçe parmağını kırma haklarını ilk ameliyat sırasında kullanmışlardı.
Bu hak onlara ikinci defa verilmemişti! Yutkunulan bir sükûnet içindeydi herkes. Belki de içten içe ağlamak denen şeyi yaşıyorlardı, hissedemediğim…
Özürlüydüm artık. Bu kere daha uzun süre kalmıştım hastanede, annemin, ablalarımın devir-teslimli refakatleri ile.
Profesör de, gözlüklü Doktor Hanım da ve genç kardeşler de teessürlerini bilmem kaç defa anlattılar ve hele o genç kızlardan biri şöyle bir şey anlattı;
“Herhangi bir kusuru nedeniyle idam cezasına çarptırılan Temel, darağacında sallandırılmadan önce, cellât âdet olduğu üzere Temel’e ‘Son bir diyeceği olup olmadığını’ sormuş. O da; ‘Bu; bana bir ders olsun!’ demiş.”
Anlattığı bu kadardı işte o genç kardeşin, ders verir gibi. Dediğim gibi doktor olmak meziyetti(70), ama adam gibi doktor. Bu gençler de gözlüklü Doktor Hanım da, Profesör de adam olmuş doktorlar idiler, bana göre.
Bilirdim ki; “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!” Bu nedenle periyodik olarak kontrollere geleceğime söz verdim. Annem de, abla ve eniştelerim de sözlerimi tasdik ettirdiler…
İki koltuk değneğim vardı artık, tek bacağım olmamasına rağmen. Yaram iyice iyileşince, protez(71) bacakla seker gibi olsam da yürümem için devletim de bana destek olacaktı. Tek değiştirmem gereken şey, arabamı otomatik vitesli bir arabayla değiştirmek ve Sürücü Belgemi “özürlü” olarak tasdik ettirmekti.
Yaslara göre bu arabayı almam için de devletim vergilendirmede bir kısım iyilikleri benim için, daha doğrusu özürlü bir vatandaşa hak olarak uygulayacaktı. Kaba anlamda buna “torpil” diyebilir miydik(72)?
Diyen desin, bence hiç mahzuru yok. Söz aramızda ameliyatla bacağımı yitirince maaşımda da bir miktar artış olduğunu kaydetmem gerek.
Daha önce de dediğim gibi küçücük beynimi özürlülere sağlanan haklar konusunda olağanından çok yormam da gereksizdi.
Henüz arabamı alamamıştım. Görevime Halk Otobüsü ile gidip geliyordum. Tabiatıyla psikiyatra, dermatoloğa gitmeyi, muayenelerimi vaktimde yaptırmayı alışkanlık haline getirmiştim.
Allah’ıma şükür ki ülkemde doktor demesem de iyi çocuklar, iyi gençler, iyi insanlar vardı. Bunların çoğu sırf özürlülere, hamilelere, yaşlılara yer vermemek için otobüsün en arkasındaki sıralara oturmuyorlar, harıl harıl etraflarını umursamazcasına ders çalışmıyorlar, uyuklamıyorlar, ya da meraklı gözlerle camlardan dışarıya bakmıyorlardı!
Bu insanların nevi şahsına münhasır(73) dışında olanları otobüse her binişimde, ayakta her kalışımda ve otobüsten her inişimde yer veriyorlar, yardımcı oluyorlardı.
Böyle günlerden birinde bir genç kız yerini verdi bana. Alışkanlık işte, yüzüne bakmadan;
“Sağ ol Bacım!” demiştim, yerime oturmağa çalışırken.
Sözümün karşımdakini etkileyip beni dikkatle süzeceğini bilemezdim.
Belirli bir süre sonra o bakışları üzerimde hissettim sanki. Her zaman eğik ve düşünceli, çok zaman kitap okumakla meşgul olan gözlerimi kaldırdım.
Bu yüz, bu sima, özellikle bu gözler unutmadığım, unutamadığım birine aitti. Ama o zihnimi meşgul eden çiroz kızdan farklı idi bu kız.
Toplu, çağla yeşili gözleri daha belirgindi. O da dikkatle bakıyordu bana. Bu sitem dolu çağla yeşili gözleri unutmam mümkün değildi.
Sanırım o da, koca köyde, şehirde, köylü ağzıyla “Bacım!” diyeni unutmamış olmalıydı. Gene de tereddütle eğildi;
“Daha önce karşılaşmış mıydık?”
“Size ne, desem?”
“Unutmamışsınız, böyle hatırlanmak istemezdim!”
“Siz de ‘Bacım!’ diyeni. Anneniz nasıl oldu?”
“O menhus hastalıktan kurtulan, daha doğrusu ızdırap çekmeyen kaç insan vardır ki, yitirdik annemi...”
“Bense sadece bacağımı yitirdim.”
“İnerken yardımcı olayım, iki cümleyi de uç uca eklemek isterim…”
Önce iki kelimeyi uç uca ekledik, sonra diğer kelimeleri, sonunda Nikâh Dairesine gidip “Evet!” diyerek…
Unutmadan söyleyeyim o çağla yeşili gözlü, eşim olan kızın adı da Dilek ve ilk doğacak çocuğumuza da kız olsun, oğlan olsun Dilek adını vermek için sözleştik…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Melanom; Çok insan gibi ben de boş vakit geçirmem pek. Daima okur, sorar, soruşturur, araştırırım. Meraklı ve çenesi oldukça düşük bir insanım, yardımsever olduğumu da iddia ederim. Yaşlı dost, akraba, komşu ve yakınlarım nedeniyle çok kereler, hatta sık sık hastanelere gitmiş ve hiç tanımadığım, bilmediğim bir miktar kişiyi evimde bile misafir etmişliğim var.
En üzücü olanları bunlardan iki genç küçük kız çocuğunu, bence dünya güzeli ikisini (Adana, Zonguldak) yitirdiğimi öğrenmemdi.
Otobüste, trende, vapurda, uçakta iletişim konusunda girişken soytarılığım nedeniyle edindiğim bilgiler, konuşmalarda çekinmeksizin aldığım notlar ve kitap isimleri vardır, bir kısmı meslektaşım arkadaşlarımla, hatta ufacık da olsa lisan bilgilerimle yabancılarla desteklenen bilgilerimi anlatmam mümkün değil.
Ancak itiraf etmeliyim ki; çoğundan “Sen en iyisi fıkra anlat, boş ver şiir dediğin esamisinden bahsedilmeyecekleri, öyküleri” diyenler de oldu.
Oysa “Beğenmedim!” demek erdemdi, belki bir başkasının beğenisinde olurdu, ya da ona göre onu siler, bir diğerini alırdım, kaleme. Ancak hiç birini atmadım, silmedim, çizmedim, bu öyküm dâhil.
Ve içtenlikle söylemem gerek ki, kendi çapımda karınca kararınca yurt dışı tecrübelerimden de edindiklerim var, gereğince İngilizce, yeterince Almancamla. Yaşadığım yıllarda ben Türk olarak gururlu ve takdir edilendim, bugünlerle hiç ilgisi olmayan. Özellikle, Almanya ve Hollanda devletleri olarak iftiharla...
Ve inanmak zor gibi görünse de, (sonradan okuduğumda) kendi yazdığım öykülerin sonuçlarına ulaşınca kendi kendime duygulanıp ağladıklarım da dahi oldu!
Dermatolog, patolog, onkolog, psikolog, psikiyatr ya da herhangi bir konuda doktor değilim, ama hem tanıdıklarım, hem de internet denilen bir avantajım var.
“Melanom” tehlikeli bir deri ve cilt hastalığıdır. Üstelik irsiyetle aktarılması en kötü tarafı. Konuyla ilgili detaylı bilgi edinmek isteyenlerin başvuracağı adres bellidir.
(1) Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı… diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI” isimli şiirinin bir-iki dizesi “Bende bir resmi var yarısı yırtık” “Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklindedir. Şiir; ayrıca Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği olarak bestelenmiştir de.
(2) Siğil; Deride oluşan pürtüklü, zararsız, küçük ur.
(3) Menhus; Kötü, uğursuz.
(4) Randımanlı Çalışmak; Verimli sonuç alınacak şekilde çalışmak. İşletilen, bakılan, ortaya çıkarılan bir şeyin verdiği olumlu sonuçlarına ulaşmak.
(5) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.
(6) Lây Lây Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız insan tipi.
(7) Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi ufak, söz edilmeyecek şeyler için bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
(8) Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
(9) Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.
(10) Evde Kalmış Kız Kurusu; Evlenmemiş, evde yaşlanmış kız.
(11) Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.
(12) Delilenmek; Delice davranışlarda bulunmak, deli gibi davranmak.
(13) İndinde; Yanında.
(14) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(15) İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını yaşamak.
(16) Tedirgin Etmek; Rahatını, huzurunu kaçırmak, bizar etmek.
(17) Serzeniş; Başa kakma, takaza, sitem etme.
(18) Nostalji; Aslı Fransızca “nostalgie” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş olup, eski Türkçemizde (yahut da Osmanlıcada) “Daüssıla” denilen kelimenin anlamı kısaca; “Geçmişe özlem” denilebilir.
(19) Avara mu…; şarkısıyla ünlenen, Raj Kapoor’un oynayıp, yönettiği 1951 yapımı bir film.
(20) Raj Kapoor 1988 yılında astımdan, filmin diğer sanatkârı Nargis ise 1981 yılında kanserden ölmüş.
(21) Zonklamak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.
(22) Jenerik; Tanıtma Yazısı.
Fragman; Bir sinema filmini tanıtan film parçası. Tanıtma filmi.
(23) Ring; Çok anlamı olan genelde halka, daire anlamında kullanılan kelime, belediye ya da halk otobüslerinin kalktıkları yerden geniş ya da büyük bir daire çizerek aynı durağa dönmeleri şeklinde Ring Seferi olarak isimlendirilebilir. Yüzük, halka, çember, hale, pist, boks yapılan yer, muhtelif çalma sesleri, yüzük takmak, daire-çember içine almak, çalmak, çınlatmak gibi anlamları da vardır.
(24) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.
(25) Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin. Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.
(26) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).
(27) Denden; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır.
(28) Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.
(29) Şıp Diye Anlamak; Ansızın, beklenmeyen bir anda, olanı biteni fark edip anlamak, vakıf olmak.
(30) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
(31) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(32) Monte Edilmek; Bir yapıtın, bir taslağın uygulanmasını, kurulmasını, yerleştirilmesini, montajlanmasını sağlamak.
(33) Kafadar; Anlayışları, görüşleri, gidişleri bir olan kimselerden her biri. Bir bakıma yeni deyim olarak kanka, kanki.
(34) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(35) Refakatçı; Hastanelerde hastanın yanında kalan, hastaya yardımcı olan kimse.
(36) Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.
(37) İğreti (Eğreti); Belirli bir süre geçtikten sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat, takma. Yerini bulamamış, uyumsuz, belli belirsiz, yakışmamış, üstünkörü, ciddiye alınmamış. İyi yerleşmemiş, yerleştirilmemiş olan.
(38) Çelimsiz; Çok zayıf ve kuru, sıska.
(39) Bone; Genellikle düz ve yumuşak kumaştan yapılmış saçı tümüyle örtecek bir biçimde genelde kadınlar için kullanılan başlık.
Türban; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı (başörtüsünden farklı, Türban; Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır).
(40) Terapi; İnsanların duygusal olarak rahatlamalarını sağlayan tedavi şekli olup çeşitleri vardır.
(41) Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.
(42) Banal; Bayağı, sıradan, herkesin yapabildiği, adi, alelade. Herkesin kullandığı, herkesin anladığı.
(43) Müstehzi; Alay eden, alaycı.
(44) Muammalı; Anlaşılmaz, bilinmez bir şey. Bilmece gibi.
(45) Densizlik; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşulacağını bilmeyen insanların davranış biçimleri.
(46) Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü. Yunus EMRE
(47) Biraz kül, biraz duman o, benim işte … diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Şiir ya da Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Nihavent Makamındadır. Bir bölümünde; “Bir alev halinde düştün elime, hani ey gözyaşım akmayacaktın” sözleri yer almaktadır.
(48) Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.
(49) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(50) Lup (Lûp); Küçük ayrıntıların daha iyi görülmesi, seçilmesi için kullanılan büyüteç.
(51) Dermatolojik; Cilt hastalıkları (Deri Bilimi, Cildiye) ve tedavisiyle ilgilenen tıp dalı olayları.
(52) Biyopsi; Yapısını mikroskopla incelemek üzere camlıdan bir doku parçası alma.
(53) Lazer Tedavisi; Bilgisayar aracılığıyla özellikle görme bozukluklarının tedavisi için kullanılan bir yöntem. (Öyküde yazanın bilgi eksikliği ya da yanlışı tartışılmamalı!)
Cilt kanserlerinde muhtemel diğer tedavi seçenekleri kriyoterapi (kanser hücrelerinin dondurularak tahrip edilmesi), radyoterapi (ışın tedavisi), kemoterapi (anti kanser ilâçların verilmesi) şeklindedir.
(54) Cerrahi Müdahale; Hekimliğin ameliyatla tedavi yapılan dalı.
(55) Mıncıklamak (Mıncırmak); Örseleyecek veya biçimini bozacak, ya da zevk alacak, ya da eziyet verecek şekilde ellemek, sıkıştırmak.
(56) Nüksetmek; Bir hastalık ya da benzer durumun yeniden başlaması, tekrarı, depreşmesi.
(57) Metastaz; Kanserli dokuların kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı olsa gerek.
(58) Onkolog; Kanser bilimci doktor.
Patolog; Patoloji (Hastalıklar bilimi) ile uğraşan doktor
Dermatolog; Deri hastalıkları uzmanı doktor.
(59) Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
(60) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, neşelenen, sevinenler için çok kısa, ancak sevenler için sonsuzluktur. Henry Van DYKE
(61) Çözemediğimiz olayları zamana bırakıp beklemekten başka çare yoktur. ANONİM
(62) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
(63) Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
(64) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.
(65) Hıfzetmek; Korumak ereğiyle saklamak. Belleğinde tutmak, ezberlemek.
(66) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Bildiğim bilmediğimin içinde. Ve “Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOCRATES (Sokrat; Milâttan Önce 469-399 yılları arasında yaşamıştır.)
(67) Lokal; Asıl anlamı; belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi).
(68) Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.
Adam Sendecilik; Önemsememe, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.
(69) Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
(70) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
(71) Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Genel kullanım olarak eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.
(72) Her ne kadar bazı kısıtlamalar varsa da özürlülere, sakat ve engellilere muafiyet, vergi indirimleri gibi sağlanan haklar konusunda www.gib.gov.tr adresinden detaylı bilgi edinmek mümkündür.
(73) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.