Yaşam; bazen hasis(1), bazen cömert(1), bazen küskün-dargın, bazen iyi-güzel. Onun, yani Ferhunde’nin yaşadığı ise, hasislik, küskünlük, dargınlık konusunda elverişli, cömertlik ve güzellik konusunda ise, “Deme gitsin!” yorumundaydı.

Babasını kaybettikten kelli(2) yaşam düzeni değişmişti. Babasının sosyal güvencesi yoktu çünkü ve bu nedenle çalışmak zorundaydı, okulu bırakmıştı. Elde-avuçta biraz birikintileri varsa da hazıra dağ mı dayanırdı ki? Bu nedenle belirli günlere bedensel değil, zihinsel özürlü olan annesi ile çabuk, çok çabuk ulaşmışlardı.

İş aramaları; gençliği, güzelliği, tazeliği, hanımefendiliği dikkati çektiğinden başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Karşısındakilerin ağız şapırdatmalarından, bakışlarındaki şehvetten(3) iğrenmesi; iş bulmakta başarısızlığının sonucu idi.

Karşısındaki “Erkeğim” iddiasındaki insan olmayan insanlar, önce kendileriyle iş görmesini(!), sonrasında iş talebini yönlendirme arzusunda gibiydiler. Gençti, tecrübesizdi, hatta denilebilirdi ki, babasının ölümü ile sokağa ilk adım atışıydı bu ve insan olmayan insanlarla ilk defa karşı karşıya geliyordu.

Nihayetinde “Amca” dediği bir fabrika sahibi ona fabrikasında iş vermişti. Çalıştığı bölümdeki kişilerin hepsi kadındı ve iyi insanlardı zannınca, onları tanımadan evvel. Ekmeğini kazanmaya başlamıştı, annesini yalnız bırakıyor olmak tedirginliği idi, ama olsundu, ekmek parasını kazanıyor, eve ekmek götürüyordu ya!

Kimsenin malında-mülkünde gözü, kimsenin tavuğuna da “Kışt!” deme arzusu yoktu. Böylesine bir şeyleri aklından bile geçirmeğe kalkışsa Tanrısı zindan ederdi ona, yaşamı. Bilincindeydi bunun.

Ancak kazın ayağı hiç de öyle değilmişti. Çalışmaya başladığının ertesi ayıydı, ya da daha birkaç gün sonraları. Bir gün genç bir adam fabrikada dolaşmış, özellikle de bayanlar reyonundaki herkesi dikkatli-dikkatli süzmüş, kiminin omzuna elini atarak, kiminin sırtına vurarak, kiminin beline sarılarak isimlerini söyleyerek hal-hatır sormuştu.

Sıra Ferhunde’ye gelince de;

“İşe yeni başladınız galiba, ilk defa görüyorum sizi, hayırlı olsun! İsminiz ne?” demişti. Savsaklamamıştı(4), saklamamıştı ismini Ferhunde, hem zaten buna gerek de yoktu, kendince. Fısıldayarak;

“Ferhunde!” demişti ve o genç adam ayrılmıştı, bayanlar reyonundan(5). Ferhunde, merak edip “Kim?” diye sormuştu, beraber çalıştığı kimselere;

“Patronun en haylaz büyük oğlu, askerden döneli fazla olmadı, hepimizi tanıdı bir anda!” dediler. Sözlerinde gizli bir mana vardı, sanki anlayamadığı.

Aradan yarım saat-bir saat ancak geçmişti ki, fabrika sahibinin oğlu tarafından ismen depoya çağırılmıştı, deponun düzenleme işleri için.

Manalı gözler üzerindeydi, bonesini(6) kontrol ederek reyondan çıkarken. Arkasından;

“Onun da tadına bakacak…” denilmesini duymamıştı.

Duymuş olsaydı…

O iğrenç kural, ya da akıbet yahut da engelleyemeyeceği gelecek değişebilecek miydi?

Depoya girer-girmez yüzüne sıkılan bir şeyle kendinden geçmişti.

Kendine geldiğinde, mesainin sonu gelmek üzereydi, akşam karanlığı sessizce inmişti üzerine çünkü ve o kendinde değildi. Kendini yitirmişti, üstünden bir kamyon, tonlarca bir yük geçmişti sanki. Kendini öyle hissediyordu. Önlüğü, bonesi üzerinde idi.

Ama çıplaktı sanki. Soymaya gerek görmeden kendine gereken kadarını açıp, ihtiyacını gidermişti namussuz.

Namussuzun tek adı vardı, patronun oğlu idi o. Kendini yitirmeden saniyeler önce ihtirasla şapırdattığı dudaklarını görmüştü sanki. Zaten başka kim cüret edebilirdi ki, böyle bir şeye, böyle bir zamanda ve böyle bir yerde, ondan başka?

Küskün, ne yapacağını bilemez bir şekilde Soyunma Odasına gitti. Formasını değiştirdi, depodaki kanları paspasla temizledi, kimseye haber vermeden kartına vakti gelmemiş olsa da çıkış damgası vurdurarak fabrikadan ayrıldı.

Temiz hava onu kendine getirememişti. Dalgın ve düşünceliydi. Otobüs Durağına geldiğinde ilk gelen Halk Otobüsüne bindi, evine gidip sakince düşünmek için. Yaşamında hiç yaşamadığı ilk deneyimdi bu, ne olup, ne olmadığını anlayamadığı.

Bunu evlendiği gece kocası ile yaşayacağı düşüncesindeydi. Artık o genç bir kız değildi, o hoyrat el kendisine ait olmayanı zorla almıştı kendisinden ve kadın olmuştu!

Bundan sonrası? Evet, bundan sonrası düş bile olamazdı. Bundan sonrası kendisinin yalnızlığa mahkûmu gibi bir şey olacaktı, hem de ömür boyu. Belki annesini yitirdikten sonra arzusu kalmayan yaşamını da bitirebilir, annesinin yanına tez elden ulaşabilirdi.

Düşüncesi bu idi o anlarında, hayal bile etmekte zorlandığı.

Dalgındı, dalmıştı. Bilemezdi dalgınlığında otobüsün son durağa geldiğini. Fark ettiği orasında burasında dolaşan eller idi akşamın inen, geceye yönelmiş karanlığında.

Bir el ağzını kapattı önce, karşısındakinin sırıtan, kirli, sarı ve çürük dişlerini gördüğünde.

Aynı gün içinde bir kere daha aynı iğrençliği yaşayacağı endişesini yaşayacağını hissetmiş, ısırarak, tekmeleyerek, cırmalayarak direnmeye çalışmış, ancak yediği yumrukla kendinden geçmişti.

Bir kere daha bir şeyler olmuştu kendine geldiğinde, bilmediği, anlamadığı, anlayamadığı. Karşısındaki iğrenç sarı dişli kişi sırıtıyordu. Toparlanmak, kaçmak istiyordu. Tüm bedeninde ağrı-sancı karışımı bir şeyler vardı, özellikle kasıklarında ve yumruğu yediği sağ yanağı ve gözünde.

Adam Ferhunde’nin elindeki çantayı aldı, açtı, içine bir miktar kâğıt para yerleştirip kapattıktan sonra;

“Haydi, bir taksi tut, evine git, istirahat et!” diye emretti.

Nerede olduğunu bile bilemiyordu, otobüsten inip dalgınca yürürken, daha doğrusu yürümeğe çalışırken. Sanki koca bir şişe içkiyi tek başına içip bitirmişçesine, yalpalıyor, sendeliyor, düşmemek için ayaklarına ve bedenine egemen olmak istiyordu.

Bir taşıtın fren sesi ile irkildi;

“Ölümüne mi susadın be bacım, nedir bu dalgınlığın?”

“Gibi amca!”

Oysa “Bacım!” diyen pek yaşlı sayılmazdı, ama mademki karşısındaki ona “Amca!” demişti, onun da yapacağı tek şey vardı; o güveni ona vermeliydi.

Dünyada ölümden başkası yalan(7) kızım! Yorgun gibi gözüküyorsun, gel, arka kanepeye uzan, adresini ver, evine bırakayım seni!”

Genç kadın, genç kızlığını yitirmenin teessürü ile şoförün yüzüne bile dikkat etmeden ve arka kanepeye oturur-oturmaz kösnülürcesine(8) ağlamaya başladı.

Şoför duygusuz bir odun, kütük, kereste ya da yontulmamış bir taş değildi, bir garipliğin, genç kızın(!) bir derdinin olduğunu anlamıştı. Üstelik kanepeye yan olarak, iğreti gibi oturmasına da anlam verememişti, ama üstelemedi;

“Anlatmak istersen dinlerim kızım!” dedi ve ekledi; “Hem adresini söylemedin daha!”

Genç kadın, artık öyle söylemek gerekiyordu onun için, kendi hissiyatı ile derlediği cümleye göre, geveleyerek belirtmeğe çalıştı adresini. Mademki dünyada ölümden başka her şey yalandı, neden gayretli olsaydı sığınmak için yalanlarına.

Hem o yalanlardan sonrasına da ulaşabilirdi, hemen şu anın sonunda, arabadan iner-inmez. Ama özürlü annesi de telef olmaz(9) mıydı, kendisi yüzünden? Buna hakkı var mıydı? Tanrı ebedi cehennemine sığdırmaya çalışacağı kendini, bir de “Anne Katili” olarak sorgulayıp cehennemin en alt katlarına yollamaz mıydı onu? Buna hakkı yoktu.

Veren Allah, alan Allah, kaderi çizen Allah’tı. O halde isyana hakkı var mıydı?

Eve gelmişlerdi. Şoför bir kâğıda bir şeyler karaladı ve uzattı;

 “Al kızım! Şuraya adımı ve telefon numaramı yazdım. Ola ki dertleşmek istersen, ya da bir sorunla karşılaşırsan, çözmen için sana ben ya da tanıdıklarım yardımcı olmaya çalışırız.”

Kâğıda bakan genç kadın, kısaca;

“Sağ ol Ramazan Abi! Allah senden razı olsun!”

“Allah senden de razı olsun kızım! Unutma, dünyada ölümden başkası yalan!

Ramazan ismini ramazan ayında doğduğu için değil, dedelerinden birinin adı Ramazan olduğu için almıştı. Nasıl ki herkesin kaderinde bir isim şu ya da bu şekilde şekilleniyordu onun da yaşamının başlangıcında ismi dedesinden dolayı Ramazan olarak şekillenmişti.

Aslında dertsiz baş olmazdı. Yalnızlığını yalnızlığı ile tamamlayan Ramazan’ın da belki Ferhunde’nin derdiyle kıyaslanmayacak olsa da derdi vardı. Sevişerek evlenmişti eşiyle. Ancak çocukları olmadığı için geçen yılların sonunda bir gün eşi kendisini kontrol ettirmiş ve hatanın kendisinde olduğunun tespiti üzerine;

“Çocuksuz bir hayatla sana dünyayı zehir etmeğe, bereketsiz bir evliliği yaşatmaya hakkım yok!” diyerek ayrılmıştı ondan. Peki, ya hatalı kendisi olaydı?

Bildiği şey, eşinin onu, onun onu sevdiğinden daha çok sevdiğine inanmasıydı. Buna rağmen eşi ayrılmakta ısrarcı olmuştu ve kendisine ait özel eşyaları dışında her şeyi kendisine bırakarak evinden ayrılışından sonra evine temizlikçi kadın dışında başka hiçbir kadın girmemişti.

Ramazan yalnızlık dolu evine dönmek için yoluna devam ederken, Ferhunde tamamen menfi düşüncelerle dolu olarak gecekondusunun kapısını açma uğraşı içindeydi, annesi çoktan uyumuş olmalıydı.

Soyundu, banyo dediği perde ile ayrılmış yere girdi, kanlanmış, kirlenmiş çamaşırlarını altında bıraktığı leğenin içine koyduktan sonra, tüm kirlerinden arınmak istercesine dakikalarca, hatta birkaç saat yıkandı.

Düşüncelerine göre ne yaparsa yapsın, içindeki kir temizlenmiyordu sanki. Bir gün içinde, hem de iki defa kirlenmek...

Dişi kuyruk sallamazsa, erkek peşinden gitmezmiş! Kim demişse, halt etmişti(10). Onun derdini, yaşadıklarını kimse anlamaz, anlayamazdı, kendisi de anlayamıyordu zaten.

Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyordu, annesi için yaşamalıydı, boğaz doymak isterdi, gereklilikler yerine getirilmeliydi sosyal hayatta; kira, su, elektrik, odun-kömür gibi…

Ve asgari ücret de olsa çalıştığı kapı, geçim kapısıydı.

Ertesi gün servise utançla bindiğinde fark etti ki kimse, kendisiyle ilgilenmemiş, manalı-manalı bakmamış, ne fabrikada, ne de dışarıda yaşadıklarından hiçbirinin haberi yok gibiydi. Duygusuz bir toplum elemanları gibi oluşmuştu herkes, herhalde hep beraber.

Aradan bir süre geçti. Patronun oğlunun canı gene Ferhunde’yi çekmişti galiba. “Gelsin!” diye haber gönderdiği habere lâkayt kalmış(11), gitmemişti, “Bitirmem gereken işim var!” diyerek.

Adamın nefsi doyumsuz bir şekilde açtı galiba; “O zaman Ayşe gelsin!” demişti.

Ayşe göz kırparak ayrılmıştı reyondan. Herkes Ayşe’nin patronun oğlundan hamile kalmayı becerip ileriki hayatını kurtarmayı düşlediğini biliyordu. Bu nedenle ne kimse hayret etti, ne de merak…

Ayşe yarım saat-bir saat sonra hiçbir şey olmamış gibi işinin başına dönmüştü, bedenindeki tüm kirleriyle.

Ve kimse patronun oğluna “Dur!” demek gereğini hissetmiyordu, ya da her birinin çekinceleri vardı, önlenemez gibi olan.

Felsefe; “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” idi.

Oysa bilmezler miydi ki, bugün ona olan, yarın kendine olur, o gün onlara dokunmayan yılan gün gelir onlara da dokunur ve bazı şeyler çorap söküğü gibi yürür ve biter. O zaman “Tüh! Tüh!” “Keşke!” diye delilenmenin ne anlamı olurdu ki?

Ferhunde, oluşan yahut da geçen zaman içinde kendinde bir kısım değişiklikler hissetmeğe başlamıştı. Hasta olması gerekirken gecikmiş, gecikmiş, hatta çok gecikmişti ve hasta olmamıştı. Bu iyiye alamet değildi.

Ya?...

Sonunu ne beyninde, ne de yaşam biçiminde şekillendiremiyor, şekillendirmeyi içinden geçiremiyordu. Olamazdı, hem olmamalıydı da, kimseye anlatamazdı derdini, yani olası gebeliğini, hem kimse de anlamaz, hatta anlamak da istemezdi muhakkak…

Patronun oğlu da kendinin peşini bırakmıştı. Cilveli Ayşe patronun oğluna etrafındakileri unutturmuştu. Her istediğinde depoda beraberdiler.

Ve fabrikanın o bölümünde fark edilen bir bet-bereket eksikliği gözle bile fark edilir hale gelmişti! Üstelik Ayşe’nin emsallerine göre maaşı da artmıştı!

O sıralarda her halinden bıçkın olduğu fark edilen Fatma isimli bir genç kız işe başlamıştı. Bu kız da boyu-bosu-endamı-güzelliği ile fark edilecek biri idi.

Ve hemen patronun oğlunun dikkatini çekmişti tabii. Tadına bakılmak için depoya çağırıldığında çekinmemişti, çekinmesine de gerek yoktu kendince. Çünkü Ferhunde, bir çay molası öncesinde başına geleni fısıldayıvermişti Fatma’ya, usulca.

Fatma tedbirliydi…

Sprey boşa gitmiş, Fatma patronun oğlunun kaba kuvvetine gençliği ile cevap vermiş, cebinden çıkardığı ufacık çakısıyla hesabını görüvermişti soytarının. Çakı tam kalbine isabet etmiş “Leş!” dediği birikintiyi olduğu yerde öylece bırakmış, hiçbir şey olmamış gibi işinin başına dönmüştü.

“Leş” bulunduğunda kimse bir şey bilmiyordu. Herkes üç maymunu oynuyordu. Ferhunde Fatma’ya yaklaştı. Onun sormasına gerek kalmadan Fatma;

“Evet, ben yaptım!” dedi.

Ferhunde içinden gelen ve fakat anlayamadığı bir sevecenlikle sarıldı Fatma’ya;

“Elini kirletmişsin. Yıka ve teslim ol, başka çaren yok! Gene de sen bilirsin!”

“Ailemin çalışmama ihtiyaçları yok. Onlar başlarının çarelerine bakarlar. Hem ben tek evlât da değilim. Hapishanede de gereğince, gereğine uygun olarak bakarlar bana. Akrabamız bir Avukat var, o da beni gereğince savunur herhalde, ben kendimi, namusumu korudum…

Bir musibeti(12) ortadan kaldırdığım için haksız yere hapislerde ömrümün güzel yıllarını tüketmem zor olacak. Üstelik Allah’a sığınma hakkımı yitirmiş olmaktan da çekiniyorum!”

Son konuşmaları bu sözler idi Ferhunde ile Fatma’nın ve sonrasında yolları ayrılmıştı.

Patron üzülmüştü üzülmesine, ne de olsa yaşadığı evlât acısıydı. Ama büyüğün peşinden gelen iki oğlu daha vardı, belki onlar da aynı tıynette(13) idiler, bunu kimse bilemezdi ve bilmelerine de gerek yoktu, zaten.

Bir süre geçti o meşum(14) olaydan sonra.

Değişiklikleri gün-be-gün belli olmaya başlamıştı, kendini saklama gayretine rağmen Ferhunde’nin. Bir gün patron çağırdı odasına;

“Evli olmayan birinin gebeliği fabrikamıza yakışmıyor. Maaşın, tazminatın hesaplandı, al-git ve bir daha buralarda gözükme!” dedi tehdit edercesine. Ferhunde içinden “Sanki…” diye başladı. Devam etmesine hiç gerek yoktu sözlerine.

Hâlbuki kendisi ile aynı durumda olan Ayşe’ye davranışları farklı bir şekildeydi patronun. Ayşe anlatmıştı galiba torununun olacağını. Ferhunde Ayşe gibi alçalamaz, dilenemezdi.

Direnebildiği kadar kendi başına direnecekti yaşama karşı, yaşamıyla, her ne kadar, her nasıl olursa olsun, ama dilenmeden.

Evlere gündelik temizlik, çamaşır, cam silme gibi işler için çağırılmıyordu artık. Yükü nedeniyle çekiniyorlardı iş buyurmak isteyen insanlar. Birikmişlerle, annesinin ölümlük, dirimlik, kefen parası dedikleriyle idare edebileceği kadar idare etmeğe çalışacaktı.

İyice ağırlaşmıştı. Hastane için ne sosyal güvencesi, ne de yeterli parası vardı.

Mahallenin ebesi bir çırpıda kurtarmış, yavrusuna kavuşturmuştu onu, hem de beş para almadan, sevabına. Bir kızı olmuştu Ferhunde’nin.

Elde-avuçta-ölümlük-dirimlik-kefenlik kaba anlamda suyunu çekmek üzereydi. Kötü kadın değildi!

Ve asla kötü kadın olmayacaktı!

Güçlükle, komşuların yardımcı olduğu bir eve temizlik için gidiyordu. Bebeği annesine bırakmaktan dolayı içi rahat değildi, çekince tüm iliklerine kadar yoruyordu onu.

Dalgındı Ferhunde. Çocuğuna süt alacaktı, pişikleri için pudra ve hazır kâğıt bez alacaktı! Çarşaftan bozma hazırladığı bezler yeterli olmuyordu.

Belki de annesi yeterince ve özenerek yıkayamıyor, kurutamıyordu bebeğin giydiklerini. Üstelik annesi çok şeyi unutmuştu, ya da hatırlayamıyordu, özrü nedeniyle. Bir diğer anlamıyla ismini bile koyamayıp ”Küçük Ferhunde” diye isimlendirdiği kızına, annesi için annesi nedeniyle iyi bakamıyordu, denilebilirdi, kısaca.

Yine bir fren sesi ile kendine geldi Ferhunde;

“Bu ne dalgınlık kızım? Aylar sonra gene bu dalgınlığınla neredeyse ikinci kez çarpıp çiğneyecektim seni, ramak kalmıştı(15).”

“A! Ramazan Amca! Nasılsın?”

“Ben iyiyim de, seni iyi görmedim. Sen nasılsın? Hâlâ mı devam ediyor problemlerin? Kendine gel kızım! Daha önce de dediğim gibi dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var, ötesi yalan zaten!..

Bin arabaya, gideceğin yere götüreyim seni, hem iki lâfı uç uca eklersin, derdine derman olmaya çalışırım! O günden sonra beni hiç aramayınca dertlerini çözümledin, sorunların bitti, problemlerinin üstesinden geldin sanmıştım. Anlatmak istersen iyi bir dinleyiciyimdir. Çözüm varsa arar, bulmaya çalışırız…

Eğer benim çözemeyeceğim bir şeyse ayrılmış olsak da sevgi ve dostluğumuzun devam ettiği eski karımla karşılaştırırım seni, ona danışırsın, kadın-kadına daha iyi anlaşırsınız. Belki değil mutlaka!”

Ferhunde arabaya bindiğinde Ramazan hâlâ dur-durak bilmeden konuşmasına devam ettiğinin farkında değil gibiydi.

“Ben şurada ineyim amca. Telefon numaranız bende hâlâ saklı. Umarım ki uzun olmayan bir zamanda teyze ile görüşürüm sayenizde. Hayat kısa ve öğreneceğim çok şey var, şu anda yeterli görmediğim, hatta göremediğim…”

Genç anne, hemen denilecek bir zamana yakın kısa bir zaman sonrasında Ramazan Amcasını arayacağını o an düşünemezdi…

Ramazan’ın bir gece ansızın telefonu çaldı ve kapandı hemen. Bildiği bir numara değildi. Bir pavyondan, bir gece kulübünden, bir sarhoşun, karga beyinli(16) bir sapığın araması da olabilirdi, uluorta, yanlış çevrilmiş de olabilirdi, telâşı olan dalgın biri tarafından.

Merakını yenemeyip geri döndü:

“Ramazan Amca! Kontörüm yoktu, o nedenle çaldırıp kapattım, bağışla. Annemi kaybettim, kimim-kimsem yok, hem de hiçbir şey bilmiyorum. Annem olmasına rağmen korkuyorum. Ne olur, Allah aşkına, Allah rızası için çabuk gel, yardım et bana, elimden tut!”

“Hemen geliyorum kızım, sakin ol!”

Yorgun bir ağlama sesiyle kapandı telefon.

Giyinip çıktı evinden. Sabahın ilk ışıkları uyanıyordu ve Ramazan insanların nasıl teskin edileceğini(17) bilmiyordu. Yaşamamıştı çünkü.

Ev küçük bir gecekondu idi, daha önce içine bakmadığı, girmediği, yalnızca bir odadan müteşekkildi. Lavabo bir kenarda, kokusu içeriye sinmiş tuvalet, lâvabo ve banyo görevi gören perde ile ayrılmış bir yer fark ediliyordu.

Ve insafsız ev sahibi kim bilir bu kümes için bu gariban(18) insanlardan ne kadar kira alıyordu?

Hani avam(19) kaçmasa “Köpeği bağlasan durulacak bir yer değildi” diye tarif etmekte sakıncası olmayan bir yerdi bu konut. “Konut” demeğe de bin şahit isterdi ya neyse.

Kadıncağız yer yatağında yatıyordu, gözleri kapalı idi. Yanında duran kundaklı bebek şimbil-şimbil(20) bakıyor ve acıkmış olmasının işareti ile ağzını şapırdatıyordu. Ağlama moduna girmek üzere gibiydi.

Ramazan da, Ferhunde de anlamsız ve ne yapacaklarını bilmez bir şekilde huzursuzca dikiliyorlardı ölünün başında. Teselli etmek geçti Ramazan’ın aklından, somya tipindeki tahtadan yapılmış sedire ilişirken;

“Gel kızım, sen de otur şöyle, ölenle ölünmez, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(2)1! Ben eski hanımıma telefon edeyim. O çok şeyi bilir, bize el uzatıp, neler yapacağımızı söyler!” dedi.

Gelmeden önce neden eski eşine haber vermeyi akıl edemediği için kızdı kendine Ramazan ve eski eşine haber vermek için hemen telefonunun tuşlarına bastı;

“Yardımcı olmayı dilediği, bir genç kızın ölen annesiyle ilgili olarak durumunu” anlatıp mümkünse söyleyeceği adrese çabukça gelmesi rica etti. Anlayışlı bir insandı, ahret sualleri(22) sormadı kadın, eski kocasına. Sadece “Peki!” dedi, sesinde merak gizli gibiydi.

Ramazan’ın eski karısı kümese gelir gelmez odayı kokladı. Lâvabo kokusundan başka bir kokuyu almış gibiydi;

“Teyzenin şekeri vardı galiba, odayı elma kokusu kaplamış. Bebeği önce doyur, sonra sarıp sarmalayıp tüm pencereleri açalım lütfen…

Ramazan, hemen Hükümet Tabibine git! Al getir onu, Defin Ruhsatı vermesi için…

Cenaze için gerekli malzemeleri al!..

Cami Hocası ile görüş, cenazenin yıkanması için kim gerekiyorsa çağırsın…

Ve de dahi mezar yerini satın al, hazırlat. En geç ikindi namazına yetiştirelim teyzeyi.”

“Sonra?” “

“Sonrasını, sonra düşünür, taşınırız. Allah büyük! Allah Kerim! Haydi, çabuk ol, gençliğindeki gibi bir şeyleri unutmamağa çalış, âşık adam!”

“Bu yaşa gelmişiz, hâlâ eskisi gibi sitem etmeyi unutmamış!” diye düşündü Ramazan.

Düzenli bir kadının, düzenlediği plânlar da istediğine uygun gidiyordu. Ramazan işleri onun isteğine ve istediğine uygun yapma gayretinde iken eski karısı Ferahnaz da öğrenmesi gerekenleri öğrenmişti, anlatması gerekenden.

Ferahnaz’ın düşüncesine göre cenaze defnedildikten sonra gereği, gereğine uygun olarak yapılacaktı, bunun için Ramazan’ın icazetini(23) de, diğer bir deyişle olurunu ya da düşüncesini de alması gerektiğine inanıyordu.

O evi, o yaşam şeklini ve o yoksulluğu gördükten sonra plânı şöyleydi Ferahnaz’ın;

Mademki feleğin sillesini yemişti ve buna rağmen ayakta durmasını bilmişti, ayakta durmağa devam etmesi gerekiyordu genç kadının, bebeği için.

O halde yalnız dünyasını paylaşmak için elinden tutacaktı Ferhunde’nin. Maaşı yeterliydi, onlara bakar, bakabilirdi.

Olmadı kendisi gibi yalnız olan Ramazan’dan maddi destek beklerdi. Ne de olsa eski kocasıydı.

Ve çocuk sahibi olamadıkları için kendisi terk etmişti eski kocasını, kendisi istemişti ayrılmayı ve dostlukları asla tükenmemişti, hatta sevgilerini de ekleyebilirdi bu düşüncesine.

Düşünmeye devam etti Ferahnaz.

Ayrıldıktan sonra kendisi için yeni ve boş bir hayatı yeniden yaşaması düşünülemezdi, düşünmemişti de zaten. Bu; geçmişini kirletmek anlamında olurdu çünkü. Ramazan da (belki aynı düşüncelerle) yeni bir hayatı düşlememiş, yalnızlığını yalnızlığı ile paylaşmayı yeğ tutmuştu.

Bu sadece kendi kaprisinin(24), onun için kullandığını varsaydığı kendi bencilliğinin eseri olabilir miydi, iki hayatı birden kendilerine zehir etmek için?

Cevap vermesi güçtü, ama “Hayır!” demek de sevgilerine ihanet olurdu, haksızlık olurdu. Çünkü eski kocası ile ilgili ufacık bir dedikodu bile ulaşmamıştı kulağına. Olsa bile saklamaz, önce kendisi söylerdi ona. Ona güveni o kadar sonsuzdu çünkü.

O halde ayrılmakla, ayrı yaşamakla iyi mi etmişti ki sanki? Ramazan’ın tertiplediğine inandığı tesadüflerde(!) eski eşi kendisine olan saygısını ve sevgisini içtenlikle dile getirmekten, tekrarlamaktan çekinmemişti, hem de hiç.

Ufacıcık da olsa bir ışık görseydi gözlerinde; “İlelebet karım ol!” diyeceğinden adı gibi emindi, bu arzuyu, bu isteği, bu heyecanı hatta hep görüyordu kocasının gözlerinde, eski de olsa, ayrılmış da olsa.

Ferahnaz genç kadın için düşüncelerini yoğunlaştırmağa çalışırken muhtemelen kendisini de sorguladığının ancak farkına varmıştı dakikalar sonrasında.

Ferahnaz, akıllı ve zeki bir kadındı.

Ferhunde’nin anlattığı tüm yaşadıklarını zihninin bir bölümünde muhafaza etmişti Ferahnaz. Muhafaza ettiği bilgiler içinde en önemli yeri bebeğin Nüfus Kâğıdının olmayışı alıyordu.

Ferhunde’nin önemsemediğinden değil, bilmediğinden. Biri mezarda olan, biri sarı dişlerinden başka hiçbir şeyini hatırlamadığı, hatırlamak istemediği Tanrının defterinden silmesi için yalvardığı iki lânet insan müsveddesi(25) yüzünden.

Biri dersini alıp, belâsını da, Mevlâ’sını da bulmuştu, dileği ikincisinin de hak etmediğine inandığı bu dünyadan gitmek için belâsını bulması idi, her ne kadar birinden biri çocuğunun babası olsa da, ama hak etmemişlerdi ki baba olmayı…

Ferahnaz Ramazan’ı Ferhunde’nin evine çağırmayı düşündü. Sonra bu düşüncesinden vazgeçti. Her zaman buluştukları pastaneye çağırdı onu. Ferhunde’nin evi yokluğu çığırıyordu çünkü ve başlangıç olarak ne yapacağını kestirememenin telâşı içindeydi Ferahnaz. Dertleşeceği, bilgi alacağı hayatta inandığı tek insandı eski kocası Ramazan, ona danışacaktı.

Ferahnaz Ramazan’a danışmadan önce, Ferhunde’yi yumuşatmayı denedi, kalbinden, beyninden ve gönlünden geçenleri Ramazan’la paylaşmadan önce.

“Öncelikle sağa-sola temizlik işlerine gitmemen lâzım, bebeğine bakman gerek. Bende kalırsın devamlı olarak. Ara sıra da Ramazan Amcana gidersin. Bu evdeki sana gerekenler, özel olanlar dışındakilerin hepsini savur, at, dağıt, hibe et, bağışla çevrendeki fakir-fukara bildiklerine…

Benim evim tümüyle üçümüze de yeter. Ama bebeğinin ismi, Nüfus Kâğıdı konusunda söz vermem mümkün değil. Senin, Ramazan Amcanın fikirlerinizi paylaşırız beraberce. Hemen paldır-küldür olmamalı bu işler. İki-üç gün düşünmek yararlı olur herhalde! Ne dersin?”

Ferhunde’nin cevaplayacağı tek kelime; “Peki!” demek olacaktı. O da onu dedi;

“Peki!”

Pastanede buluştu Ferahnaz, eski kocası Ramazan’la ve fikirlerini, düşüncelerini serdi masaya;

“Onlar benimle yaşayacaklar. Nüfus Kâğıdını sen çıkar, baba adı ve soyadı olarak senin adlarını kullanalım. Üstelik mademki ona babalık yaptın, bebeğin adı da annesinin adının ilk hecesi ile senin adının son hecesi olsun; Ferzan. Bu da mantıklı ve manalı bir isim zaten, değil mi?”

“Benden ayrılmanı asla hazmedememiştim. Hâlâ ilk günkü gibi beynimdesin. Annesinin de onayını aldıktan sonra düşüncelerine ancak tek şartla katılır, katlanırım. Yine benim olursan…”

“Nasıl yani, bu bir evlenme teklifi mi yeniden?”

“Ben Tanrı huzurunda değil, sadece kâğıtlar üzerinde ayrılmıştım senden zaten, sadece sen üzülmeyesin, sadece senin dileğine ‘Hayır!’ dememek için. Tekrar evimin sultanı olursan artık bakmakla yükümlü olacağımız bir kızımız ve torunumuz olacağına göre özlemin sona ermiş olacak. Sadece bu değil, düşündüğün, hissettiğini sandıkların da ortadan kalkmış olacak!”

“Düşüneceğim!”

“Düşünme, hemen ‘He!’ de!”

“Beni bu kadar sevdiğini şu andan öncesinde böylesine bilmiyordum.”

“İnandıramamışım seni, bu benim suçum!”

“İnanmamışım ki ben suçluyum!”

Bu düşüncelerle gittiler Ferhunde’yi ve bebeğini almak için onun evine. Düşüncelerini anlattılar ve tekrar yaşamlarını birleştireceklerini ve bunun nedeninin kendileri olduğunu.

“Peki!” dedi Ferhunde ve devam etti;

“Ben bu zülu(26) taşıyarak ne kadar yaşayabilirim, bilemiyorum. Bu sabi(27) babasız büyümeyi hak etmiyor. Söylediklerinizi aynen kabul ediyorum. İsmi Ferzan olsun. Babası Ramazan Amca gözüksün. Onda benden hiç iz kalmasın, istiyorum. Bu nedenle de annesi siz gözükün Ferahnaz Teyze.”

“Nasıl yani?”

“Onu da sizler bilin. Yüksek düşüncelere, fikirlere benim küçük aklım erişmez!”

“Ne dediğinin anlamını biliyor musun?”

“Evet! Kızım bahtsız büyümesin, annesi-babası olsun. Büyüdüğünde gerek görürseniz anlatırsınız beni ona…”

Ferahnaz bebeğin annesi idi, has annesi de bakıcısı, kızına memesinden istediğince süt emziren…

Bir yıl kadar geçti böylesine aradan, bebek sütten kesilmişti, artık annesi olan Ferahnaz’ın ve bakıcısının(!) mamaları ile beslenmeye başlamıştı. Sevgide üstün olan Ferahnaz’dı, bebeğe sarılması daha bir coşkunca idi. Bakıcısının içtenliğini ise bebeğin hissetmesi mümkün değildi.

Doğduğu tarihe uygun olarak mahalle ebesinin “Hayırlara vesile olsun!” dileği ve bol bahşiş ile Doğum Kâğıdını almışlardı Ferzan adına. Sonrası oldukça kolay gerçekleşmişti, biraz gecikme cezası ile. Artık Ferzan isminde bir kızları vardı onların, torun niteliğinde.

Bir sabah Ferhunde’nin kızının Nüfus Kâğıdı ile ona sessize yakın bir şekilde, kendince uydurduğu ninnisini fark etti Ferahnaz ve Ramazan;

“Mini mini, pamuk gibi, karagözlü kızcağız, anne-kız olarak cennette buluşacağız!(5)

Bir veda gibiydi sözleri sanki anlayamamışlardı. Ferhunde o sabah evden erkence çıkmıştı; “Hava alacağım!” diyerek.

Ve bir daha geri dönmedi, akşamın ilerleyen vakitlerine kadar.

Akşam haberlerinde, metrodaki kazadan bahsediyordu spiker hanım;

“Adı bilinmeyen yirmi-yirmi beş yaşlarında genç bir kadın metro raylarına düşerek ölmüştü.”

Olayı görenlerin çeşitli öyküleri vardı;

Tansiyonu düşmüş, kendinden geçmiş, bu ayarsızlık nedeniyle perondan rayların üzerine düşmüştü, trenin durmasının imkânsızlığı anında. Bu; bir kaza olmalıydı.

Arkasından biri çarpmış, ya da iteklenmiş olabilirdi. Bu da bir kaza, ya da cinayet olmalıydı.

Ya da kalan ömrünü ziyan ederek yaşamaktansa, hesaplayarak, kitaplaşarak kendi atmıştı kendini raylara bilinçli bir şekilde, bu ise bir intihardı.

Bunun sebebini bilen sadece Ferahnaz ve Ramazan’dı. Gönülleri istiyordu ki kaza olmuş olsun.

Diğerleri her bakımdan cinayet kapsamında idi, ister o yönden, isterse bu yönden. Çünkü masa üstünde Ferhunde’nin Nüfus Kâğıdı ile ufacık bir not bulmuşlardı;

“Bu zül ile yaşayamam, demiştim, yaşayamayacağım da. Kızım önce Allah’a, sonra sizlere emanet, beni hissettirmeyin, uygun göreceğiniz ana kadar. Cenazemi de ortada bırakmayın, sahip olun, lütfen! Allahaısmarladık!”

Yaşam bu kadardı işte…

 

YAZANIN NOTLARI:       

(*) Ferhunde: Kutsal, kutlu, mutlu, mesut.

Ferahnaz; Nazlı kız. Pembe.

Ferzan: İlim, hikmet.

(1) Hasis; Pinti. Aşırı derecede cimri. Tembel, beceriksiz, pis, pasaklı. Küçük.

Cömert; Eli açık. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.

(2) Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.

(3) Şehvet; Aşırı istek.

(4) Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek.

(5) Reyon; Bir mağazanın yalnız bir tür eşya satılan  kısımlarından her biri. Bir fabrikanın aynı işin yapıldığı bölümlerinden her biri.

(6) Bone; Genellikle düz ve yumuşak kumaştan yapılmış saçı tümüyle örtecek bir biçimde genelde kadınlar için kullanılan başlık.

(7) Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(8) Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.

(9) Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.

(10) Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak.

(11) Lâkayt Kalmak; İlgisiz davranmak. Aldırmamak.

(12) Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.

(13) Tıynet; Karakter, yaradılış, huy, maya, cibilliyet.

(14) Meşum; Kötü, uğursuz.

(15) Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.

(16) Karga Beyinli; Genelde “kuş beyinli” şeklinde kullanılan bu deyim, kafası çalışmaz, yeteneksiz kişiler için kullanılmaktadır. Aslında yapılan incelemelere göre kuş beyinlerinin çok gelişmiş olduğu profesörlerce ispatlanmış! (Özellikle Angutların. Her ne kadar Lafonten; Karga ile Tilki’de bu konuda ısrarcı olsa da!) Yeri gelmişken Ankara ve bölgesinde yoğurt ve pekmezle (yahut da reçel, bal, ya da toz şekerle yapılan) bir tatlı olan KARGABEYNİ ile karıştırılmaması gerektiğini de söylemeliyim.

(17) Teskin Edilmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguların yatıştırılması, dindirilmesi için çabalanması.

(18) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(19) Avam; Halkın aşağı tabakası, ayaktakımı, okuması, yazması, ilmi irfanı kıt olan. (Fakirlik, Fakirler Sınıfı)

(20) Şimbil-Şimbil Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir.

(21) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI

(22) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

(23) İcazet; İzin, onay, onaylama. Onay vermek. Ruhsat, diploma.

(24) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.

(25) Müsvedde; Bir şeyin kötü bir benzeri. Yazı taslağı, karalama.

(26) Zül; Ayıplanacak şey, utanç verici, küçültücü davranış. Düşkünlük, alçalma küçülme.

(27) Sabi; Arapçada henüz ergenlik çağına ulaşmamış (küçük) çocuk.

(28) Mini Mini Pamuk Gibi; Yöreme ait bir ninni. Aslı; “Mini-mini, pamuk gibi, karagözlü kuzucağız, kardeş-kardeş çimenlerde, el ele dolaşacağız/ Niye öyle acı-acı, hıçkırıyor meliyorsun, evet-evet anlıyorum, daha meme emiyorsun!” şeklindedir. Ninniyi söyleyen ve öğreten tüm rahmetlileri hayırla yâd ediyorum.

Köylerimizin çoğunda olduğu gibi benim köyümde de çocukların uyutulduğu bir ninni idi bu, babalar, anneler, nineler, dedeler, hemen herkes bilirdi bu ninniyi. Tabii kendilerine göre yorumlayanlar da ninni içine kendilerini katarlardı; örneğin; “Nine-Torun, Dede-Torun, Teyze-Yeğen… Çayırlarda el ele dolaşacağız”  gibi…

Bazen “çayırlarda” yerine “şehirlerde, tarlalarda, kış ise odalarda” gibi değişiklikler de olur, olabilirdi. Eh gözü karagözlü olmayan bebekler için göz renginin de “çakır, maviş” gibi değiştirildiğini de ekleyeyim.

Övünme hakkım olarak kabul edilmesini dileyeceğim dizelerimin de olduğunu söylemem gerek.

2003 yılında kaleme aldığı NİNNİ dizelerimin başlangıcı şöyleydi;

“Tenni, tenni teneni,
Çok severiz biz seni,
Çevre topla seveni
Ninni bebeğim! Ninni!..”

Aynı şekilde ilk torunum için 2004 yılında kaleme aldığım NİNNİ(2) dizelerinde torunumun ismini bu öykü için değiştirdiğim dizelerin başlangıcı da şöyle idi;

“Bahar gelmiş hele, görün,
Canı geldi; göğün, yerin,
Düşünmeyin derin derin
Ninni Tatlı Bebek, ninni!..”

2006 yılındaki dizelerin başlangıcı ise şöyleydi;

“Yağmur tanelerine
Güneş ışığı serpilmişti
çisil çisil...”