İnsanların bazen “Cuk oturdu(1)!” diye söylemleri olur. Bazen.
Meselâ, masal sonlarında “Gökten düşen üç elma” gibi. Nedense biri bile rastlamaz bana, hâlbuki elmayı çok severim. Golden, Starking, Amasya, Mayhoş, Kokulu…
Nasıl olursa olsun! Hiç fark etmez, rastlasa ya biri…
Ama belki üç elma yerine meselâ üç ayva düşse mutlaka rastlardı, nasip olurdu biri bana; “Ayvayı yemem için!” Mutlaka yerinde ve zamanında “Cuk otururdu!” bu söz!
Bazen bir başka söz “Cuk oturuverir!” yaşamıma. Örneğin (affedersiniz) “Gökten halka yağsa bir tanesi bile başımızdan geçmez de, kaza ile iki kazık inse yere, biri girer de, öteki de o çıksın da ben gireyim diye sıra bekler!” sanki.
Söze başlarken “Affedersiniz!” dedim ya, kazıkların mahalli (yani yeri) önemli değil!
Kazıklara boş verip aşk dedikodularının konusu olan halkalarla başlayayım istiyorum sözlere.
Yok, yanlış anlaşılmasın. Sosyete dilberleri gibi “Ay bugün buna âşık oldum, ay şu gün şuna âşık oldum, ay o gün de ona âşık oldum, ama falancayı da unutamıyorum!”
Ya da “Kalbimden silemiyorum be aşkım!” gibi şıpsevdilik(2), ayran gönüllülük(2) yahut da sıra dışılık(2) yapmayacağım. Sadece başımdan geçemeyen halkalar konum olacak. Onları da isimleri ile anmayacağım, onlar yerine, onlar için alfabemizin harflerini kullanmayı deneyeceğim.
Bu halkalar öyle uzun boylu “Z” harfine ulaşacak kadar çok değil. Ya da bana öyle geliyor. Bilmem hangi sultan gibi harem mi kurmuşumdur, yahu? Belki en son yumuşak “G” harfine ulaşırım, belki ulaşamam da.
Buna yaşadıklarımı sıraya koymağa uğraşacak zihnim karar verecek.
Ancak harfler konusunda suçun bende olmayacağını hemen ifade etmek isterim. Çünkü çocuğuna “Özge” ismini koyan birinin ondan sonraki çocuğuna “Öz yumuşak G” koyması kadar olağan başka ne olabilir ki?
Ben bu espriyi bir yerlerden mi duymuştum, yoksa patenti(3) bana ait olarak birilerinden bununla ilgili olarak fırça mı yemiştim? Hatırlamıyorum. Belki de hatırlamamak yahut da hatırlayamamak işime geliyor olabilir.
Öncelikle şunu hemen belirtmemde yarar var. Şarkıdaki gibi; “Aşka gönül vermem, aşka inanmam(4)” Aşka gönül vermedim de…
Ancak inanç konusunu biraz ertelemeyi istesem, fena olmaz diye düşünüyorum!
O zamanlar, 5 yıllık ilkokullar, 3 yıllık ortaokullar, 4 yıllık liseler vardı. Herhalde aklımın ermediği yıllardan başlayacak değildim ya halkalara?
Ortaokul son sınıftaydım galiba. Ya da lisenin hemen başlangıcında. Bu konuda aklımda makul(5) ve mantıklı(5) bir cevap oluşamıyor.
“A” ile çok önceden tanışıklığımız vardı, sanırım uzaktan, kenardan-köşeden, akraba, ya da aynı memleketli oluyorduk galiba. Uzaktaydım, ama sık sık yakına, yakınına geliyordum.
Onunla birlikteliğimizin, elini ilk defa heyecanla tutuşumun başlangıcını unutmam mümkün değil. O gün Ordu Milli Takımımızın maçı vardı Amerika ile.
Ve kendimi bildim bileli o tip bir skorla bir daha karşılaşmadım. 19-0 galip gelmiştik(6).
Galiba maç Adana’da ya da Çukurova’da bir yerlerde idi. Sayı tabelalarını yerleştiren çocuk rakam bulmakta sıkıntı çekmişti. O günlerde televizyon yoktu, anlatanın radyodan anlatılışına göre aklımda kalanları fısıldamaya çalıştım.
Elini tuttum evet ama bir kere bile kucaklaşmadık, öpüşmedik, yanaktan-yanağa bile. Buna mukabil trende, otobüste koruyucusu olarak ve sohbet ederek onu çok zaman okuluna bıraktım, kendi okuluma geç kalma riskimi(7) göz ardı ederek.
Gözleri, saçları, teninin kokusu güzeldi (galiba) benim için. Hem zaten tam anlamıyla güzeldi o. Anlatırken şımarıklık(8) yapmak bana yakışmaz, ama bir defalığına da olsa ilk göz ağrım olan onun için “Çok, hem çoktan çok güzeldi!” diyeyim.
Bir gün ki, o günlerde babasını kaybetmişti, okulu bıraktığını öğrendim. O günkü koşullarda babasının sosyal bir güvencesi olmasa, geçimlerini temin etmek gibi zorunlulukları olsa gerekti ki annesi ile birlikte çalışmak için bir dış ülkeye gitti.
Sonrasında mektup yazdı ve Türkiye’ye izinli gelişlerinde de hep görüştük zaten. Bir çikolata fabrikasında çalışıyor olunca “A” tombilik(9) bir şey olmuştu. Hani çift “A” diyecektim, (“AA” gibi) yakışık almayacaktı.
Öyleyse sözümü değiştireyim; şapkalı, ya da inceltme işaretli “A” olmuştu (“” gibi yani).
Yollarımız ayrılmıştı, birleşmemişti ki zaten. Yahut da o gökten yağan halka başıma isabet edip geçmeye niyetlenmemişti bile (sanıyorum).
Onunla bir-iki defa daha karşılaştık, yok, tam üç defa daha karşılaştık. O; “AA” ya da “” olmaktan vazgeçmemiş, evlenmiş, önce birinci, sonra ikinci çocuğu olmuştu, tümü Türkiye’de oluşan.
O nedenle üç defa diye kesin söylüyorum.
Ha! Tarihlerine gelince; birincisinde Galatasaray Fenerbahçe’yi ağları yırtan(6) bir golle yenmişti. Sonrasındaki maçlardan birinde ise Galatasaray’ın Fenerbahçe’yi Fenerbahçe Stadında 5-0 yenişi yer etmiş zihnimde.(6)
Diğer iki çocuğun doğumları ise benim maalesef yanlış olarak yorumladığım tarihlerde idi. İkinci bebekte İtalya’da İtalya’ya(6), üçüncü bebekte de Türkiye’de Çekoslovakya’ya(6) 0-6 gibi sonuçlarla yenilmiştik.
Eh! Üç bebekten sonra o perhizine dikkat etmeyince bu kere tombilik, dombili(9) değil sanki “A2” olmuştu.
Üçüncü bebekten sonra onu bir daha görmedim. Bugün “A” ile yıllar sonrasında da olsa tekrar karşılaşsak, hani hemşeri olmak hasebiyle(10) bir düğünde, dernekte, cenazede, ya da mevlitte yüreklerimizde hiçbir kıpırtı olmadan “Merhaba, nasılsın?” diye konuşuruz ama sanırım ki, diğer karşılaşmalarımızda da olduğu gibi “Geriye bakmak” isteğimiz olmazdı içimizde, ikimizde de.
“A” nın sırasıyla gelen bebekleri “B” yi anlatmamı geciktirdi biraz. Evet, sonrasında “B” yer aldı yaşamımda. Kesinlikle hatırlıyorum lisedeydim. Her yerde karşılaşıyordum onunla, yolda, yokuşta, sokakta, istasyonda, banliyöde ve genelde okula giderken…
Aynı mahallede değildik ama. Aile bütçeme katkısı olması için bir manavın yanında çalışıyordum, boş vakitlerimde de gazete satıyor ve dağıtıyordum çünkü ve bunlar onunla karşılaşmam için geçerli sebeplerdi.
Ve o gerçekten “B” idi. Gözlerimiz onlarca, belki yüzlerce kez çarpışmasına rağmen cesaret edemiyordum, çekiniyor, korkuyordum ondan sanki.
Bir gün nasıl olduysa Tanrı; “Yürü ya kulum!” diye cesaret verdi. Manavdan çıktı, peşinden gittim bir süre, yaklaşmamı bekler gibiydi, küçük adımlarında.
“Arkadaşım ol, adını bağışla!” dedim. Bilemezdim tam kapılarının önünde olduğumu ve de dahi annesinin onu gecikmesi nedeniyle azarlamak modunda pencere önünde beklediğini.
Annesi bana karşı uzaklardan açtı ağzını-yumdu gözünü, ağzımın payını vermek için, usturupluca(11), terbiyesinin izin verdiğince.
Ve sonrasında bir daha onu hiç görmedim. Ben Üniversiteye başlamış ayrılmıştım oralardan ve onlar da muhtemelen semtlerini, mahallelerini, evlerini değiştirmiş olmalıydılar, belki de benim yüzümden, beni bahane ederek.
Yerleşik olan ailemi ziyaretlerimde ister-istemez arttığını düşündüğüm cesaretimle aynı yerden geçmeyi denemekten vazgeçmek elimde değildi. İsmini öğrenebilseydim hiç olmazsa. Hayallerime renk-ışık vermem için gerekliymişçesine (sanki).
O günlerden hatırımda kalan bir maçta Galatasaraylı futbolcunun boş kaleye penaltı atışı(6) ve Galatasaray’ın futbolda arka arkaya dördüncü kez Türkiye Kupasını(6) kaldırışıydı.
Üniversiteye başladığımın ilk yıllarında benimle aynı sınıfta okuyan aynı yaşlarda soyadı Süleyman olan Kıbrıslı bir arkadaşım oldu.
Ona “C” demem gerekli ama şart değil galiba. Kıbrıs’ta baba adını soyadı olarak kullanmak gelenek, görenek, ya da zorunlulukmuş anlattığına göre.
Bu nedenle soyadını söylemek gereğini hissettim. Ayrıca onun bir özelliği de “S” harfini yabancı dillerdeki “tch” ya da “tsh” gibi “Ş” ya da “Ç” harfine yakın bir şekilde söylemesiydi.
Belki de bunun sebebi İngilizce lisanına çok iyi vakıf olması olabilirdi. Zaten Üniversitede lisan muafiyetini İngilizce olarak ilk yılda vermiştim onun sayesinde.
İyi derecede İngilizcemi ilerletmemin ve daha sonraları lisanımı elverişli şekilde kullanmamın da sebebi idi; “C”.
Annesiyle ve ağabeyiyle birlikte gelmişlerdi Türkiye’ye. Ev tutmuşlardı. Yani yurtta kalmıyordu “C”.
Bir an evvel mezun olmak için var gücüyle çalışıyordu. “Ne gibi?” demek içimden gelmiyor, ama bazı-bazen arkadaşlar onun ders ve tatbikatlarda dikkatini çelmek için olmadık şakalar yapıyorlardı.
Örneğin zıddına gittiğini bile bile sigara dumanı üflüyorlardı yüzüne. Bazı-bazen seslice “Mööö!” diyorlardı, arkasından, yanından, hatta yüzüne karşı.
“C” de çok güzeldi, “A” dan farklı olarak daha akıllı, zeki, sevecen ve de çok kıskanç. Âşık Veysel bile; “Mühür Gözlüsünü; yerdeki karıncalardan(12)” o kadar kıskanıyor olamazdı.
Neden mi? Çünkü bir vesile ile kız kardeşimle kucaklaştığımı görmüş uzaktan, uzaklardan ve çılgına dönmüştü. Vallahi, inandıramamıştım onu, çoktan çok zorlanmıştım kız kardeşimin olduğuna ve kız kardeşimle kucaklaştığıma.
Belki de o bir miktar haklıydı bu konuda. Ufuklarda bir yerlerde yeniliklerin, yeni yeni başımdan geçmesi mümkünsüz halkaların gözüktüğünü, göründüğünü hissetmişti belki de.
Oysa bu gelişmelerin ben bile farkında değildim. Demek ki kadınların önsezilerinde yanılmadıklarını söyleyenler haklıymışlar.
“C” bağırdı, çağırdı, ağlayıp sızlamasına rağmen kapının önüne koyuverdi beni.
Oysa annesi ne güzel börekler, kurabiyeler yapardı, onun ise demlediği çaylar, sıktığı portakal suları her zaman nefisti. Başlangıç ve ayrıldığımız o günlerin maçları mı? Sanırım Pakistan’ı orada 7-4 yenmiştik(6), Polonya’ya ise evlerinde acı (ve de feci) bir şekilde 8-0 yenilmiştik(6).
“C” nin ağabeyi Tıpta veya Eczacılıkta idi, hani doktorlukla ilgili. Veteriner de olabilirdi belki. Önemli değil, ama ona ait unutmadan söylemem gereken şu;
Ağabey başlangıçta uysal, ama bizim ayrılmamız modunda canavarlaşan bir tip idi. “C” beni kapının önüne koymaya yeltenince, yan odadan çıkıp kardeşinin sesine tepki olarak gözlerimden birinin hatırını sormuştu, yumruğuyla.
Ve “C” den zırnık(13) kadar bile ses çıkmamıştı, “Yapma, etme!” der gibi, kahırla da olsa. O hatırayı oldukça uzun bir süre taşımıştım, renkli gözlüklerimin arkasında.
Sonrasında bir gün doğal olarak karşıma dikilmiş, belki farkı fark etmiş, özür dilemişti “C”, üstelik “Seni çok sevmiştim! Hâlâ da seviyorum!” diyerek. Hatayı kendisinde görmeme rağmen üzülmüştüm. Çünkü onun bu sevgisine lâyık değildim, kendimce, hem asla.
Askere gidip-gelmem boşluk yaratmış gibiydi halkaların inip de başımdan geçmeme inadında. Ama tesadüflerle kız kardeşimin hizmet ettiği yere çekmiştim kurayı ve kız kardeşimin arkadaşının kız kardeşi “Ç” ile karşılaştık, ilk defa.
O gün Galatasaray basketbol maçında son saniye basketiyle Fenerbahçe’ye yenilmişti(6). Onunla, hatta ailesiyle önce beraber, sonrasında ise mektuplarla beraber olmuştuk.
O günün teknolojisinde, bu satırları karalayışımdaki teknoloji yoktu tabiatıyla. Ancak mektuplardaki satırlar egemendi bize, bizlere, emsallerimize.
Veyahut da teknoloji vardı da ben bilemiyordum, diyebilirim. Büyük yerler FORTRAN(14) ile bir şeyler yapma gayretinde idiler.
Oysa bugün öyle mi? Bacak kadar çocuklar bile teknolojiyi hatmetmişler(15). Bilgisayar, cep telefonu, elektronik saatler falan…
Hâlbuki benim ancak liseyi bitirirken gazoz kapağı şeklinde bir saatim olmuştu, ağır mı ağır, üstelik hani araç park ederken tekerleklerin arkasına, ya da önüne takoz niyetine bile kullanılması mümkündü!
Şimdi bir kısım kişiler diyecekler ki “Ç” harfi Batı dillerinde yok. O zaman kimse bu öyküyü Batı dillerinden birine çevirmeye niyetlenmesin. Yahut da benim Batı dillerinde var diye “Q, X, W” harflerini kullanmaya hiç mi hiç niyetim yok.
Sadece bu harflerin mi? Ters yazılan, üzerine yatık S harfi konulan “N” harflerinin (Ñ), ters “R” ve “N” harflerinin (Я), (И) ve meselâ “X” yazılıp da Ş ya da Ç gibi okunan harfleri kullanmak istemeyişim de normal karşılanmalıdır. Hem bunları kullanmama da gerek yok(tur!)
İdeoloji değil, 1928 yılından başlayıp bugüne değin yaşadığımız Harf Devrimi gibi(16).
Nereden, nereye? “Ç” yi anlatma gayretindeyken “Ç” harfine gömülüverdim. “Ç” şiirler yazdı benim için, hatta akrostiş(17) olanları bile vardı bu şiirler içinde.
O zamanlar televizyon yoktu, ara sıra sinemaya giderdik. Bazı-bazen parklarda dolaşırdık, kimseden çekinmeden, kendi hayatımız olan hayatı yaşayarak.
Vaktimiz olursa ki çok zaman olurdu, o istemese de “Dağ, Şehir, Nehir” diye bir oyun oynardık, her sorunun karşılığı 20 puan olan.
Aynı şeyleri yazmışsak beşer puan alırdık, beşerden on puanlık kayıp, futbolda bugünkü üç puanlık sistemde beraberlik halinde bir puanın heba olması gibi olurdu.
Eğer ayrı şeyleri yazmışsak onar puan üleşirdik. Birimiz yazmış da diğeri yazamamışsa yazan yirmi puanı alırdı, diğeri de sıfır puanı. Neden bu oyunu detaylı yazdığıma gelince; o sıfır puan aldığında sıfır ya da tekerlek yerine “tengerlek” derdi.
Bu kelime hayatımda çok zaman kullandığım ve sözlüğüme eklediğim bir söz oldu çünkü.
Ve sonrasında o da “D” harfini hissedince kıskandı, geri istedi mektuplarını, geri gönderirken mektuplarımı. İki satır yazdım “Mektuplarını yaktım!” diyerek. Bir tek Hatıra Defteri niteliğinde tuttuğum defterdeki satırları ve “tengerlek” kaldı bana.
O cevapladı beni iki satırla; “Unutmam mümkün değil, ilk çocuğuma senin ismini vereceğim” diye. Peki, ilk çocuğu kız olursa ne yapacaktı? Boksör olan rahmetli ağabeyiyle karşılaştık bir gün sokakta.
O gün Beşiktaş, bir Anadolu takımını 10-0 yenmişti(6) futbolda ve sanırım bu bir rekordu Türk Futbol Tarihinde.
Ağabeyi, hiç gerekmese de, beni kum torbası zannetmişti galiba, bir boksör olarak, bedenimde bir-iki deneme yaptı ve ben yediklerim sayesinde günlerce kendime gelemedim! Ama iyi delikanlıydı rahmetli. Bir gün bir boks maçında başına aldığı darbeyle kendini kaybetmiş, yıllarca kendine gelememiş ve sonrasında da teslim olmuştu Tanrısına.
İnsan kendisini, Tanrının çizdiği kadere teslim etmişse, mutlaka bir vesile oluyordu, karşılaşıyordun kaderinde olup da halka olarak başından geçmeyenle, bir otobüs sahanlığında, bir otobüs güvertesinde, ya da bir çay bahçesinde yalnızlığıyla.
Onunla karşılaştık. Evlenmişti, ancak çocuğu olamamıştı, bu nedenle de beni yaşatamamıştı çocuğunun adında. Sonrasında boşanmış, yaşamdan zevk alamıyor olunca unutmak için inzivaya(18) çekilmişti, nesi var, nesi yoksa yok ederek.
Rastlaştığımız gibi yerlerde hava almaya çıkıyormuş, ara sıra, bazı-bazı. Karşılaşmamız yahut da tesadüfen karşı karşıya gelmemiz tamamen tesadüften ibaretti. Biraz eskilerden bahsettik, “Keşke” kelimesini olağandan çok oldukça kullandığımız.
Gittiği yeri bilenler yoktu onu tanıyanlardan sorguladığım, bana da söylememekte direndi;
“Kalan ömrümü tüketmekle meşgulüm, kefenim bile hazır, Allahaısmarladık!” dedi.
Sırtını dönüşü kaldı aklımda. O gün Macaristan’a kendi köyümüzde 6-0 yenilmiştik(6).
Sonrasında “D” girdi yalnızlığımın çöreklendiği hayatıma. Hem ne giriş, hem belki de en uzun süren. Ancak gökten yağan halkaların başımdan geçmemesi gibi bir sorunu yaşamaya devam ediyordum.
Sorun benim kafamda mıydı büyük olarak, yoksa halkalarda mıydı, küçük çaplı olarak? Her neyse halkalarda niyet olmadıktan sonra ha kafam küçük olmuş, ha halkanın çapı büyük olmuş ne olurdu, ne işe yarardı ki?
O benim için dikensiz bir gül olmaya bile razıydı sanki aklımda kalan.
Onu galiba şöyle tarif etmem kolay olacak; “Bir bahar akşamıydı(19)” ona rastlayışım, “Telâş dolu bir sevinci” mi, “Sevinç dolu bir telâşı mı vardı?” yoksa bana mı öyle gelmişti?
Dar bir sokaktaydım, bir kış yatsısının ezanı okunurken, evine girdiğinde penceresinin perdesini bir rüzgâr havalandırıyordu(20)!
Tam olarak hatırımda değil, iki ya da üç katlı bir evin alt katında oturan bir ailenin beş kızının ortancasıydı. İkisi önünde, ikisi arkasında dört kız kardeşi vardı. Onlar beni ilgilendirmiyordu. Babası hacıydı galiba.
İlk karşılaştığımızda; “Oğlum!” demişti, sonrasında da; “Namaz kılıyor musun?” diye sormuştu.
Bebeleri herhalde, abdestlerinde, namazlarında, niyazlarında idiler. Utanarak “Hayır!” anlamında dişlerimin arasından o yazılamayan “Cık!” gibi sesi çıkarmıştım.
Başını sallamıştı. “Kılıyorum!” desem acaba hemen “İmam Nikâhı(21) mı kıyacaktı ki?” kızıyla bana. Bilemem. Bilmemin de ne o gün için, ne de bugün için hiç mi hiç değeri yok!
Değeri olan ise, onun güzellikte “A”, “B”, “C” ve “Ç” yi yaya bırakmasıydı. Bu arada bir itirafta bulunmalıyım ki; “Ayran (sarkak) gönüllüyüm(22)!” tam anlamıyla.
“Siyah”, terör gibi, baht gibi yanlış bir kelimeydi. Ama siyah, ya da kara bu kadar mı yakışırdı bir genç kıza, baştan aşağı? Karakaş, karagöz, kara saç, esmer ten ve hınzırca bakışlar siyah mı, siyah…
Bir bayram ertesi önce annesini, sonra babasını arka arkaya ecelleriyle yitirmesi, onu kendisinden alıp kendisine iade etmemek üzere dağıtmış, ona beni (bile) unutturmuştu.
Hatırımda kalan kokulu bir marka olan sigarasını kahırla içişi, bir akşam karanlığında kapımda gözükmesi ve arkasından bakakaldığım bir trenle uzaklaşışı idi.
Sanırım yaşamdaki tüm ayrılıklar böyle şekilleniyordu. O gün de önemli maçlardan biri vardı, ama ayrılışın hüznünü öylesine yoğun yaşıyordum ki, hangi maç olduğu bile hatırımda kalmamış.
Dedim ya, onun etkisi diğerlerine göre çok farklı olmuştu, benim gibi spora böylesine aşkın bir şekilde tutkusu olan birinin bir maçı unutturacak kadar.
Belki de unutmayı istediğim bir maç olabilirdi ayrılış gününün hicranı(23) ile birleşmiş.
Onunla aramızdaki tek yanlış, çok konuşması, çok şey bilmesine rağmen bilmediğini düşündüğüm konularda da benimle sık sık iddialaşması ve bu nedenle beni çok konularda yalan söylemek zorunda bırakışı idi.
Sonrasında “D” ne mi olmuştu? Kara bahtı, kem talihi, taşa basınca iz olmamış(24), varlıklı, ensesi kalın biriyle evlenmişti.
Herhalde oldukça bol(!) bir miktarda çocukları olmuştur. Altı kız sahibi babanın kızlarından biri olduğuna göre. Hem malûm, Allah veriyordu çocukları, ne leylekler, ne de dereler-çaylar bebek getirmek konusunda telaşlı değillerdi!
Oysa ben de onu sevmiştim. Hani “Unutmak için(25)” değil, “Ellerin olsun!(25)” diye de sevmemiştim ki. Şimdi ise o uzaklarda(25) yoksa çok yakınlarda da ben mi göremiyordum onu? O güzelim yıllarım nasıl geçmişti(25)?
Ben bana nasip olmayan birine bu kadar çok besteyi birden, bir anda nasıl yakıştırmıştım, kendimde olmamalıydım.
Demek ki gökten düşen ilk kazık oturmuştu yerine, halkalar yağmaya devam ededursun. “Bir sevmek, bin, ya da milyon defa ölmekmiş!(26)”
Oysa benimkisi aşk değildi, ya da bana öyle geliyordu sanki. Yoksa ilk kazığın yerinde devamlı kalmak istemesinin nedeni bu muydu?
Bu etkilenişe tekrar dönmem gerekecek, belki. Ha, o birinci kazık yerinden çıkıp, ikinciye yol verir mi, bilemiyorum ama şimdilik.
Etkilendiklerimden biri de “E” idi. Ondan nasıl etkilenmezdim ki? Dünyada çözümü bu kadar zor bir insan bulunmasa gerekti!
“E” baba tarafından Amerikalı, ana tarafından İzmirli Türk idi ve ailesi İzmir’de yaşıyordu o zamanlar. Fransa’da doğmuştu. Ben ona “E” dedim, ama böyle ailelerin her lisanda okunması ve kullanması kolay isimler koyması adetti.
Örneğin; Daphne (Defne), Jasmine (Yasemin) gibi.
Ama onun ismi alfabemizdeki “E” harfi sadece. “E” Türkçe de dâhil olmak üzere, İngilizce, Fransızca ve kendi çabasıyla öğrendiği Almanca ve İspanyolca da konuşabiliyordu. Bir lisan, bir insan olduğuna göre “E” de beş insan demekti.
Üstelik okumasını çok seviyordu, bilgiliydi, hatta çok konuda bilgi sahibi olmasının bir nedeni de kitap kurdu(27) şeklinde yaşamından kaynaklanıyor olsa gerekti.
“E” üç ülkenin de vatandaşı idi, pasaportları vardı. Üstelik Nüfus Kâğıdı pembe, ülkemin Nüfus Kâğıdı idi.
Ve onunla arkadaşlarımızdan birinin çocuğuna özel ders vermesi sırasında karşılaşmış, tanışmıştık. O, belirli bir işe yönelmemiş, yönelmek de istememişti belki. Çünkü babasının Türkiye’deki görev süresi bitmiş ve Amerika’ya dönmüştü.
O ise hem ders verdiği çocuğu yetiştirmek, hem de kardeşinin üniversitenin okuduğu sınıfını kayıpsız geçebilmesi için bir süre daha Türkiye’de kalmıştı. Sonrasında ailece tası-tarağı toplayıp “Bye-bye” demişti.
O gün Göztepe ile Karşıyaka’nın bir Türkiye Kupası(6) maçı vardı. “E” den bir daha hiç haber alamadım, ne mektup, ne de bir haber(28)…
“F” ise görevi nedeniyle Türkiye’ye gelmiş bir uzmandı. “Arkadaşım var, ama uzakta, sen arkadaşım ol!” demişti. Arkadaşı oldum, uzmanlığı ile ilgili olarak dağ-bayır, şehir-şehir, nehir-nehir dolaştık onun kurumunun verdiği ve genelde kendisinin kullandığı araçla.
Bilmediği yollarda ben geçiyordum direksiyona. O tarihlerde navigatör(29) (yönleyici, yahut da yönlendirici) denilen alet mi vardı ki?
Onca mahzur yoktu, ama gittiğimiz yerlerde misafirhane ve oteller sorun ve dahi maddi zorluk yaratıyordu benim için. Onu bir yerlerde bırakıp başka ucuz yerlere gitmek de misafir adabıma(30) göre yanlış olacağı için ayrılamıyordum yanından.
Onun için bu mahzur teşkil etmiyordu, çünkü gittiğimiz yerlerde oluşan tüm giderleri için makbuzları, faturaları alıyor, özel çantasına tarih sırasına göre istifliyordu.
Benimse devletin verdiği yolluk dışında elime geçen bir şey yoktu maalesef ve o da giderlerim için yeterli değildi, bilindiği üzere. Giden hep kesemden gidiyordu.
Unutmadan söylemem gerekli ki, hani Türkiye’mde belgesel olmuş, her şeyimiz “Alman Usulü(31)” idi. Benim ikramlarım dışında.
Ancak bir akşam, bir yerlerde balıklı-şaraplı bir akşam yemeği ısmarlamıştı. Sonrasında bir yerlerde çay içmiştik.
Ve ayıp sahnesi: Lokantadan faturayı aldığı gibi çay için de fiş istemişti! Söylemek abes(32) kaçacak, ama çay bedellerini benim ödemem gerekmişti.
Genç garsonun bakışlarına aldırmaksızın öpmüştü beni, üstelik de ensemden kuvvetlice tutarak, kendisine çekerek.
Sonunda iftiharla söylemem gerek ki, “O, çok güzel Türkçe öğrendi!” sayemde. Hatta ayrılırken bana; “Seni çok seviyorum arkadaş!” dedi. Sözünün ardına neden “Arkadaş” kelimesini eklediğini anlamam zordu.
“F” öyküsü de bitti böylece.
“G” harfine gelince, belirli konularda eğitici uzmanlığım nedeniyle, buna “F” den öğrendiklerimi de katmam gerek, bir seminer vermem gerekti. Öyle bir hafta-on günlük değil, yaklaşık iki ayı kapsayacaktı bu seminer.
Her ilden değilse bile çok yöreden “Öğrencilerim” diyeceğim meslektaşlarım vardı, baylı-bayanlı, genci-yaşlısı. Yaşlısı dediğime bakmayın en yaşlısının yaşı, en fazla benim yaşımın yarısı kadardı. Haydi diyelim ki, en fazla üççeyrek yaşımda olsun.
İşte onlardan biri, ama genç, hem çok genç, hatta yeni mezun, cana yakın, ancak can yakan bakışları olan, belli ki her isteği ailesi tarafından karşılanmış bir kız, devamlı olarak; “Hocam, hocam” diyerek kaba anlamda peşimde koşuşturuyordu.
“Kabaca” dedim, “Ayıpça” diye de ekleyeyim yahut da düzelteyim. Hani bir söz vardı, sonunu getiremeyeceğim; “Ehli keyfe keyf verir, kahvenin kaynaması…(33)” gibi.
Bilindiği üzere; “Söylenen söz, atılan ok, kaçan fırsat” ve özellikle benim için söylenmiş gibi olan “Harcanan zaman ve giden gençlik” asla geri gelmezdi.
O halde bu deli-dolu genç kızın bende aradığı yahut da arayıp bulduğunu sandığı şey ne idi? Hele ki bir gün paldır-küldür odama girip;
“Hocam, seni canımdan çok seviyorum!” deyip de öpmeğe yeltenmesini(34) anlayamamıştım. Öğretmen-öğrenci aşkı gibi geçici bir heves olmalıydı, onunki.
“Gençsin, güzelsin, üstelik can sana teninde gerek!” demiştim.
Küskün ayrıldı, ama gerçeği zapt etmesini bilmişti. Çünkü bir yıl kadar sonra bir davetiye aldım. “Gönlünün Sultanına” rastlamıştı, evleniyordu!
Yumuşak G olmadı ilerleyen yaşamımda, yalnız dünyamda. Hem önemsizdi, hem de gerekli değildi. Üstelik mecal(35) denilen şey kalmamıştı mevcudiyetimde, gönlümde, beynimde, ruhumda.
Üstelik istek de…
Teknoloji ayan-beyan(36) olmasına rağmen cep telefonu almamıştım. Evimdeki telefon yetiyordu bana ihtiyaçlarım için. Evden dışarı çıkmıyordum desem yanlış değil. Telefon ediyordum, ne istersem bakkaldan, şarküteriden, kasaptan ya da kebapçıdan, lokantadan alınıp getiriliyordu.
Yalnızlığımı yalnızlığımla üleştiğim evimde bir gün işte o telefonum çaldı. Biraz da merak ve hatta endişe içinde açtım. Çünkü çevremde çok az insan kalmıştı, sevdiklerim ve arkadaşlarım dediklerim.
Birinden biri daha acaba “Allahaısmarladık!” mı demişti? Üzüntüye yakın bir endişe ile açtım, telefonu:
“Merhaba! Nasılsın?” dedi karşımdaki ses.
O, “D” idi yıllar sonra. Beni nasıl bulduğunu sormadım bile, sadece;
“Ben seni unutmak için sevmedim!(25)” dedim.
“Ben de…” dedikten sonra, kapandı telefon.
Hayatımın maçı 0-0 başlamıştı. Şimdi sıfıra karşı kaç sayıdayım yaşlılığımda, bilmek istemiyorum.
Ve yaşamımda ikinci kazığa gerek kalmadı. Birinci kazık yerli yerinde ve ben yapayalnızlığımla bir nehir üzerindeki köprüden geçerek koruluğa doğru yürüyorum. Beklemem gerekeni biliyor ve bekliyorum.
Ve nehir biteviye(37) akıyor, ağaçlar kendilerini etkilemeğe çalışan sabah yeline direnme gayreti içindeler…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Özellikle spor olarak futbola merakım anlaşılmıştır, diğer spor dallarına göre. Futbol maçları ile ilgili bir mizansen hatırlıyorum, bir televizyon programından aklımda kalan. “Adam sonrasında karısı olan genç kıza evlenme teklif edip yüzüğü avucuna bıraktıktan ve “Evet!” cevabını aldıktan sonra (uyduruyorum; “Haydi bana eyvallah!” deyip) seyretmek için maça gidiyor.
Evlenme-nişan-doğum tarihleri gibi önemli günleri bu şekilde hatırlayanlar da, biliyorum. Cumhuriyet Bayramı (Cumhur ismi), Zafer Bayramı (Zafer ismi), 10 Kasım (Ogün ismi) vb. gibi. Bir ailenin bu şekilde evlenmesinin 12.EYLÜL.1980 tarihi nedeniyle ertelenmiş olması da aklımda kalmış!
(1) Cuk Oturmak; Tam yerine denk gelmek, rast gelmek, uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren deyim.
(2) Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.
Ayran Gönüllülük; Her şeye heves edip sıkılan kişi tavrı.
Sıra Dışılık; Olağan dışı olma, başkalarına benzememe, acayiplik, gariplik. Eksantriklik.
(3) Patent; Bir buluşu tasdik eden belge.
(4) Aşka gönül vermem, aşka inanmam… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Ahmet Baki ÇALLIOĞLU’na ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(5) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.
(6) Öncelikle söylemem gerekli ki; özellikle futbola meraklı sporseverlerin, spor camiası ve hakemlerin fark edecekleri gibi tarihlerde takdim tehir gibi bir yanlışlığım kaçınılmaz olmuştur. Maçların çoğunu sahasında, bir kısmını radyodan dinleyip, bir kısmını ise sonradan bir film öncesinde fragman şeklinde seyrettim.
(6) 17.ŞUBAT.1957 tarihinde Türk Ordu Milli Takımı, Amerika Ordu Milli Takımını 19-0 yenmiştir.
10.HAZİRAN.1959 tarihinde Galatasaray-Fenerbahçe arasındaki yapılan 1-0 biten bu maçta ağları yırtan golü Rahmetli Metin OKTAY atmıştır.
18.ARALIK.1960 tarihinde Galatasaray-Fenerbahçe arasında yapılan 5-0 biten bu maçta da Rahmetli Metin Oktay dört gol atmış ve Galatasaray bir oyuncusunun atılması nedeniyle yaklaşık bir saat kadar on kişi oynamak zorunda kalmıştır.
02.ARALIK.1962 tarihinde İtalya’da yapılan maçta Türk Milli Takımı 6-0 mağlup olmuştur.
09.EKİM.1965 tarihinde Türkiye’de yapılan maçta Çekoslovakya (o zamanki adı) Türk Milli Takımını 6-0 mağlup etmiştir.
30 NİSAN 1961 tarihinde 2-0 Galatasaray’ın galibiyeti ile biten maçta Galatasaray-Adana Demirspor maçında penaltının haksız verildiğini savunan futbolcular ve kaleci, kaleyi boş bırakmışlar ve Metin OKTAY ellerini “Ne yapayım?” anlamında iki tarafa açarak boş kaleye penaltıyı atmıştı.
Galatasaray Türkiye Kupasını 1963, 1964, 1965 ve 1966 yıllarında arka arkaya dört kez kazanmıştır.
28.KASIM.1967 tarihinde Pakistan’da Pakistan’la yaptığımız maç 7-4 lehimize sonuçlanmıştır.
24.NİSAN.1968 tarihinde Polonya’da Polonya Milli Takımına 8-0 yenildik.
Bu 8-0 sonucu beni biraz ilerilere götürdü. İngiltere’ye 14 KASIM 1984 tarihinde Türkiye’de, 14 EKİM 1987 tarihinde de İngiltere’de aynı skorlarla 8-0 yenilmiştik. Bir de başka var mıdır pek hatırımda değil, 30.MAYIS.1993 tarihinde Galatasaray’ın Ankara’da Ankaragücü’nü 8-0 yendiği maçı hatırlıyorum.
16.ARALIK.1979 tarihinde Galatasaray-Fenerbahçe arasında yapılan basketbol maçında (tabiidir ki o tarihlerde üç sayılık atışlar yoktu ve atılan basket dışında hiçbir top pota altından oyuna sokulmuyordu) Fenerbahçeli oyuncu orta sahadan topu atarak Fenerbahçe’nin 67-66 galip gelmesini sağlamıştı.
Yıllar sonrasında o basketi atan Engin DOMANİÇ’le tanıştım. Bir sohbet anımızda “O basketi sen atmıştın, değil mi?” deyince hayretle bakmıştı bana.
15.EKİM.1989 tarihinde Beşiktaş Futbol Takımı, kendi sahasında 10-0 sonuçlanan skorla Adana Demirspor’u yenmişti. Başka böyle benzeri maç var mıdır, hatırlamıyorum.
04.NİSAN.1984 tarihinde Türkiye’de yapılan maçta Macaristan’a 6-0 yenildik.
27 KASIM 1985 tarihinde Göztepe ve Karşıyaka takımları arasında yapılan Türkiye Kupası maçı 0-0 bitmiş ve sonrasında Karşıyaka (K.S.K.) penaltılarla 5-3 galip gelerek tur atlamıştır.
(7) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.
(8) Şımarıklık; Şımarık olma durumu. Şımarığa yakışır, hiçbir gayret ve çaba göstermeksizin, her istediğini elde etme davranışı.
(9) Tombilik; Şişmanca, tombul. Küçük ton balığı.
Dombili; Vücut yağlarından nasibini fazlaca almış, şekil itibariyle yumurtaya benzeyen bir vücut yapısı olan kişilere takılan bir lâkap.
(10) Hasebiyle; Dolayısıyla, nedeniyle. …den dolayı, …den ötürü.
(11) Usturupluca; Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygunca, kırmayacak ve üzüntülere neden olmayacak bir biçimde.
(12) Mühür gözlüm seni elden, sakınırım kıskanırım… Aşık VEYSEL’e ait Sivas yöresi türküsü.
(13) Zırnık; Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası.
(14) Fortran; (sonraları Fortran çeşitleri çıktı ortaya), özellikle sayısal hesaplama ve bilimsel hesaplama için uygun olan genel amaçlı, yordamsal, zorunlu programlama dilidir.
(15) Hatim Etmek (Hatmetmek); Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
(16) Yeni Türk Harflerinin Kabulü (Ve Tatbiki) Hakkındaki 1353 Sayılı Kanun 01 KASIM 1928 tarihinde çıkmıştır.
(17) Akrostiş ya da Türkçesi; İlkleme; Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.
(18) İnzivaya Çekilmek; Toplumdan (insanlardan) kaçıp, dünyayla ilgisini keserek, hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına bir köşeye çekilip yaşamak, kendi köşesine çekilmek.
(19) Aslı; Bir bahar akşamı rastladım size, sevinçli bir telâş içindeydiniz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait olup Hicaz Makamındadır (Bilindiği gibi bu şarkıda, Selahattin PINAR-Afife JALE aşkı terennüm edilmiştir).
(20) Pencerenin perdesini… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Muhlis SEBAHATTİN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(21) İmam Nikâhı; İslâm dini kurallarına göre kıyılan dinsel nikâh.
(22) Ayran Gönüllülük; Sarkak Gönüllülük farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür.. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir.
(23) Hicran; Sevilen bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı.
(24) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.
(25) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?” nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi; Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.
Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim… diye başlayan Güftesi; Gonca GÜL’e, Bestesi; Baki DUYARLAR’a ait Kürdîlihicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri.
Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu… Güfte ve Bestesi (rahmetli); Zeki MÜREN’e ait bu Türk Sanat Müziği eseri Suzinak Makamındadır.
Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım… Güftesi; Nihat AŞAR’a, Bestesi; Teoman Alpay’ ait olan, Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri.
(26) Bir sevmek bin defa ölmek demekmiş… Rahmetli Barış AKARSU’ya ait bir eserden bir dize.
(27) Kitap Kurdu: Aslı kitapları yiyerek zarar veren bir böcek olmakla birlikte, mecazi olarak “Çok kitap okuyan, toplayan ve kitaplarla uğraşan kimse” demektir.
(28) Ne mektup geliyor ne haber senden…” diye başlayan, nakaratı; “Gözlerin doğuyor, gecelerime” isimli eserin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseridir.
(29) Navigatör; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren sisteme ait alet. Yazılacak adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzene ait alet.
(30) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
(31) Alman Usulü; Toplu halde gidilen bir yerde herkesin kendi giderini kendi ödemesi ya da gidere herkesin eşit ölçüde katılması yöntemi.
(32) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(33) Ehli keyfe keyf verir kahvenin kaynaması / Eşeği yoldan çıkarır sıpanın oynaması… Bunun benzeri ekler de vardır ki onlardan ikisini şöyle sıralamak mümkündür: “Ehli keyfe keyf verir kahvenin telvelisi / herifi baştan çıkarır kadının cilvelisi” ve “Kahve zarar verecekse bırakın kaynamasın / Sıpayı oynatmayın ki eşek yoldan çıkmasın!” (Memleketim isimli gazeteden alıntı, yani demek istediğim çalıntıdır)
(34) Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak.
(35) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.
(36) Ayan-Beyan; Çok açık, açık seçik, apaçık, besbelli.
(37) Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, değişmeyerek, aynı biçimde, aynı sıklıkta, , hep öyle sürüp giderek, sürekli olarak.