Yaşadığım yere en yakın olan bu PTT Şubesinde olağandışı günlerden bir gündü yaşadığım. Unutmuşum Nüfus Kâğıdının son numarasının tek veya çift oluşuna göre, emekli, dul ve yetimler için aybaşı olduğunu.

Eee! Kış da geliyordu, kartlarına doğalgaz alıp da stoklamasınlar mıydı yani? Başka bir adresten de su kartlarına su stoklarlardı, olur-biterdi.

Devlet akıllıydı canım! Eskisi gibi, “Önce harca, sonrasında ödersin!” yerine, o akıllı makineleri koymuşlardı, “Önce öde, sonra harca!” diye, gücü, gücü yetene örneği.

Garibansan(1) vur abalıya(1), ensen kalınsa(1) dokunma! Stoklamayıp da ne yapacaktı ki yetersizliği, güçsüzlüğü belli olanlar? Zam gelirdi mutlaka, ama az, ama akıldan hiç geçmeyecek kadar çok…

Tedbirli olmak gerekti, baştakilerin, yani halkın vekili seçilip de her konuda kendilerini ön plâna çıkaranların her zaman “Zam yok!” sözleri ulaşabilirdi kulaklarına ve sonrasında da (affedersiniz) haşırt dı bilekboard! (Rahmetli Öztürk Serengil tarafından Türkçe’me kazandırılan bir deyim; “kazık yemek!” anlamında)

Hem onlardan bazılarına, “Mutlu azınlıklar” gibi bedava kömür, gıda, evlerinde elektrik bağlantısı olmasa da ev eşyası yardımı olmuyordu ki, renkleri nedeniyle!

Bunun belirtisi o ilçedeki iktidar partisinin oy miktarı, ya da Belediye Başkanının Partisine bağlı idi. İktidar Partisine oy çoksa, hizmet çoktu, oy az ve hele ki Belediye Başkanı onlardan değilse, hizmet de yoktu çünkü.

Nereden mi biliyorum? Yaşamayan, uygulananı bilmeyen varsa beri gelsin…

Yaşlısı-genci, işlisi, işsizi, işçisi, evlisi, çoluklu çocuklusu, bekârı, sağlamı, sakatı, özürlüsü, özürsüzü doluşmuşlardı PTT Şubesinin o dar, nefessiz kalmış salonuna. Fatura ödeyeni de vardı, e- devlet şifresi alanı da, posta, havale, kargo göndereni de…

Fatura ödemeleri ve doğalgaz satışları altı ödeme yerinden (desk diyorlar) ancak ikisi tarafından yapılıyordu. O desktekiler de öylesine mızmız(2), mıymıydılar(2) ki!

Ya kozu, gazı kaz anlıyorlar, ya bozuk paraları yeterli olmuyor, ya da vatandaşa ve özellikle yaşlılara, kulakları duymakta zorluk çekenlere, sanki ilerilerde kendileri yaşlı olmayacaklarmış gibi öylesine hoyratça(3) davranıyorlardı ki? Bir bakıma azarlar gibiydiler demek, daha yerinde bir deyiş olabilirdi. (Dün, ben de senin gibiydim, yarın sen de ben gibi olacaksın! Nokta!)

Bilinmeyen, ya da bilmek istemedikleri şimdi sevgisiz, saygısız, sitemli(3), kinayeli(3), hoyratça davranışta bulundukları o insancıklar dünlerde kendileri gibiydiler, yarınlarda ise kendileri de o aşağıladıkları yaşlılar gibi olacaklardı!

Neden altı deskten yalnız ikisi çalışıyordu, bilmem mümkün değildi. Uyduracağım mazeretleri, meselâ ya birinin çişi gelmiştir, içeridedir, gitmişken bir de sevabına(!) sigara molası vermiştir kendine, ya da dedikodu yapıyordur birileri ile veyahut da malûm günüdür, sıkıntısı olmuştur.

Belki çocuğu hastalanmıştır veya kocasıyla, karısıyla kavga etmiştir yahut da kocasının, karısının bilmem ne işini halletmeye destek olmak için ona yardımcı olayım derken istemeden(!) gecikmek zorunda kalmıştır.

Ve en önemlisi Allah’ın kulları olduklarından, (ablalarımız, bacılarımız dâhil) Allah’a karşı vazifelerini ifa ediyorlardır!(4).

Vakit namazı sonlarında öncelikle beş vaktin farzını, sonra kaza, nafile namazlarını kılıyorlardı herhalde! Tanrının kullarının uyduramayacağı sebep mi yoktu ki? Benim düşündüklerim bunlardan yalnızca birkaç tanesi olsa gerekti.

İşim ve ikametgâhım gereği çok zaman bu havasız ortamda yer aldığımda gördüğüm hep aynı kadın suratlarıydı desklerde, hoyrat, isyankâr, kendilerine hiçbir şekilde dikkat etmemiş olsalar da kendilerini beğenmiş, “İş bitse de eve gitsem!” “Emekli olsam da kurtulsam!” düşüncesinde en fazla 8-10 yıllık memurlardı.

Kem söz sahibine aittir!” demişlerdi. Farklı söylemim ya da bu düşüncemi açığa çıkarmak için gerekmeyen düşüncem olamazdı daha fazla ve farklı olarak.

O iki ya da üç kişilik desklerde, çok zaman değil, diğer günlerde de her zaman en az bir tanesi ya boş olurdu, ya da çağrı zili çalışmaz, o bayan bir başka işle meşgul olurdu genelde bilemediğim, ya da bağırarak anons ederdi, “Fatura-makbuz ödeyecekler varsa buyursun!”

Haspam(5), çok gerekliymiş gibi, burada da hasta, gebe, yaşlı, özürlü durumuna değil, sıra numarasının önceliğine dikkat ederdi.

“Şu numaradan daha küçüğü varsa o öne gelsin!” “Lütfen” demek de yoktu, hak getire! Nasıl ilenmezdim ki(6), o kendini bir şey sananların yarın ki yaşlılık halleri için?

Tanrı insanları yaratmış ve her birine ayrı bir şekil vermişti; meymenetsiz(7), mendebur(7), acayip, nursuz gibi…

Ama o malûm İtalyan Profesör(8) gibi bunları demek, düşünmek bana yakışmazdı! Hem böyle söylersem, gıybet(9) yapmış olmaz mıydım ki? Eh, bu konuda biraz okumuşluğum, biraz hatim etmişliğim(10) var, desem acaba bildiklerimi abartmış mı olurdum ki?

Yok, öyle konuyu hemen bitirmeye niyetim yok! Böyle yerlerde yaşlı ve özürlüler için bir kontenjan(11) sağlanmamış olması oldum-olasıya üzüntüm olmuştur.

Pardon! Bir dakika! Eğer Belediyeden ya da her neresiyle ilgili o yerden “Özürlü” diye kart almışsan ve bu kartı makineye sokarsan önceliğin oluyordu, ya peki böyle bir kartı, kendini özürlü gibi görmeyip, incinmemek için almamışsan?

Gazisindir, terörden eksikliğin vardır, sırf PTT’de önceliğim olsun diye böyle bir şeye tevessül eder(12) miydi anlı-şanlı bir gazi kardeşimiz? Sonra sorun sadece özürlülük müydü? Yaşlılık özür sayılmaz mıydı ki? Herhangi bir sebeple oraya gelmek zorunda kalan bir yaşlının neden önceliği olmasın idi ki?

Ha! Derseniz ki şu yaşlardan sonrakiler! Ona bile razı olacaklar olabilirdi, Nüfus Kâğıtlarını göstererek, ama nerdeeee?

Bazen özellikle yaşlı teyzeler, nadiren(13) de olsa aynı ya da daha ileri yaşlardaki amcalar sıra harici atılımlarda bulunurlar ve onlara saygısı olan nadir(13) gençler veya sıradakiler de hoşgörü(14) ile bakarlardı. Ama her zaman değil, dediğim gibi nadiren.

Çok affedersiniz, eşek kadar insanlar genç-yaşlı fark etmeyen, hele ki cicili-bicili, evde kalmış kart sosyeteler bazen dikine-dikine söyleşirlerdi.

Dediğim gibi; bugün onlar olanlar, yarın o yaşlılar gibi olmayacaklarmış gibi.

Özellikle yarınlarımız dediğimiz, onların anne ve babalarını iyi eğitememekle kendimizi suçlu hissetmemiz gereken gençlerin davranışları bizim için daha da üzücü olurdu. Üzülürdüm, illet olurdum(15) bu şekilde davrananlara.

Oysa dediğim gibi; herkes bugünlerini bilmeli, bugünlerde kalacağını ummamalı yarınlarında karşılarındakiler gibi olacaklarını düşünmeliydi! O halde acelecilik, sabırsızlık niye idi? Dersleri varmış da, stresleri(16) yoğunmuş da…

Geçelim bunları bir kalem, bizim gençliğimizde bu stres denilen şey yok muydu, yoksa bizler mi hiç yaşamamıştık? Biz öğretmenlerimize, büyüklerimize, değil böyle yerlerde sıra vermek, 30-40 metre ötesinden selâm vererek geçerdik yanlarından.

Zamane(17) mi? Evet, bu şekilde düşünenler gerçekten haklılar. Ama o zamaneyi bizler nasıl yanlışlıkla bugünlere yönlendirmiş ve eğitimsiz olarak yöneltmiştik ki? Hatayı galiba biraz da kendimizde aramamız gerektir, sanırım (diye düşünmekteyim, şu an ve de bu yaşlarda)

Bazen bakardım etrafıma, numaratörlerde, sırama çeyrek kala. Özellikle bastonluları, özürlüleri önüme alırdım, ya da isteklerini karşılamak için paralarını, makbuzlarını, ya da doğalgaz kartlarını.

İlk tepki deskten gelirdi; “Bir kişi için beş işlemden fazlasını yapamayız!” diye. 

O zaman daha önce yaşadığım bir tecrübeden sonra öğrendiğim üzere; “Tek numara alınız!” diye yazmasına rağmen, en az beş-altı tane aldığım diğer sıra numaralarımı devreye sokardım ve deskteki memurenin morarmasını zevkle seyrederdim!

Böyle durumlarda bazen yanlardan, kenarlardan homurtular, sesler yükselirdi, aldırmadığım, aldırmak istemediğim, hiç de umursamadığım. Bu sesler bana ciddi olarak ulaştırılmak isteniyorsa, dönerdim yüzümü ve seslenirdim;

“Bir şey söylemek isteyen varsa, arkamdan değil yüzüme söylesin, haksız olduğumu iddia edenin alnını karışlarım!”

Eh, bunda ilerlemiş gençliğimin(!) ve biraz da olsa heybetimin(18) etkisi vardı diyebilirdim. Sesler kesilirdi, hem mutlaka, hem de anında!

Gene de sorun, sorundu.

Ve bunun için kim, ya da kimler çözüm düşünüyordu, bilmiyor, bilemiyorum, ancak umudum hiç yoktu yukarıdan, yukarılardan diyeceğim devletten ve yönetimdeki hükümetten, hükümetlerden. Sanırım bunun için en geçerli söz; “Gemisini kurtaran kaptan” demek olmalıydı, çünkü kim-kime, dumduma(19) bir dünyanın, bizim dediğimiz bir ülkesinde yaşıyorduk. Burası; Türkiye’m!

İşte böyle günlerden biri idi. Oldukça da acele ve şehir dışında yetiştirmem gereken işlerim vardı bu günün içinde, günün bitimine kadar. Şehir dışındaki işi yetiştirmem için gayretli olmamın gerekmesi nedeniyle tahammülümün kısıtlı olduğu bir günü yaşıyordum. Belki de sınırlı…

Nadiren ulaştığım masalardan birine dirseğimi dayamış, çok zaman yaptığım gibi çantamdan çıkardığım bir gazete kupüründen(20) bilmeceleri çözme uğraşısı ile bir taraftan da çevremi ve sıra numaramı takip etme gayreti içindeydim.

Masadaki yerimi kaybetmemek için, çantamı ve bilmecemi bırakarak, yaşlı ve özürlü kimselere, işime gecikme riskimi(21) göz ardı ederek(22) elimdeki fazla numaraları dağıtma gayretinde idim, çok zaman olduğu gibi.

Ve sonrasında yine bir yaşlıya, engelliye çözüm olması arzusuyla yeniden sıra numarası alıyordum. Yaptığımın haksızlık, ya da yanlışlık olduğunu düşünmeden...

Nefis bir parfüm kokusu ulaştı burnuma ve sonrasında beni kendimden geçirircesine bir ses ulaştı kulağıma;

“Affedersiniz, meşgulsünüz, ama kaleminizi rica etmem mümkün mü?”

“Ta-tabii!” dedim kekeleyerek, kalemimi uzatıp masadaki yerimi teslim ederek. Geriye, o sesin arkasına, pencere önüne doğru çekildim. Çantam ve çözemediğim bilmece sayfası da elimde idi, şaşkınlığımın eseri olarak.

Ne çevremi, ne de numaratördeki numaraları takip edebiliyordum, onun seslenişinden sonraki zamanda. Yalan olmasın, “Göz ucuyla(23)” diyeyim. Çünkü gözlerim şaşkınlık hakkını kullanarak ona odaklanmıştı.

Erkek milleti değil miyiz, hem de bekâr?…

Böyle bir afeti devran(24) karşımıza çıkarsa, önce gözlerine, dudaklarına, göğüslerinize bakarız, gittikçe aşağıya inen bakışlarımıza engel olmayı asla düşünmeden. Sırtı bize dönükse gene de bakışlarımız, yukarıdan-aşağıya doğru kayar, böylesine genç-güzel birine karşı, hele ki göz hapsine alma konusunda(25) öncelikle başarılı çıkmışsak.

Hüsnü kuruntu(26) tabii! Yani ki, demem o ki; ellerinde yüzük yoktu bu genç bayanın. Bu demekti ki; başkasının namusuna, malına, ırzına(27), iffetine(27) göz atmamışızdır! “Göz Zinası!(27)” denilen şey ise Tanrının takdirindedir, diyebilirdim, hiç de o taraklarda bezim(28) ya da beklentim olmamasına rağmen (meselâ)!

Zira gönüller uyuşursa göz zinası da kalkmış olurdu ortadan, faraza(29), değil mi?

Tövbe, tövbe! Bekârlık, ya da gerçek anlamda bence berbat bir yaşamın sonu olan dulluğum başıma vurdu galiba. Nereden nereye? Bir ödünç verilen çalıştığım firmanın eşantiyonu(30) olan kalemden Nikâh Dairesine kadar uzayan bir hayal…

Aptallığın, yanlış bir düşüncenin dik âlâsıydı(31), daniskasıydı(31) düşüncem.

Ve daha da önemlisi, başarısız bir tecrübeyi göz ardı ederek böylesine güzel bir bayana karşı haksızlık ettiğimi düşünemeyecek kadar bencilliğim.

Güzel mi? Nereden bu kanaate varmıştım ki? Ellerinden sonra çok mu dikkatli bakmıştım ki yüzüne? Hayır! Öyleyse etkilenmemin tek sebebi kokusu muydu? Haydi canım, sen de!

Ya sesi? Bak buna “Hayır!” demem mümkünsüzdü, etkilenmem konusunda. Evet! Kişi, hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olmalı, dürüst olmayı başarmalıydı. O halde bir güzeli arkasından, sırtından tarif etmeye çalışmak niyeydi ki?

“Güzel” dediğimi nasıl tarif ettim ki kendime, arkasından, sırtından gözlemleyerek. Uzun bir mont ve kot pantolon…

Enteresan olan tek şey, daha doğrusu iki şey şunlardı;

 Birincisi saçları çok kısaydı, ensesi erkek tıraşı gibi açık ve siyah saçları boyasızdı. Yoksa dip boyasının olup olmadığını mutlaka fark ederdim.

Ve bu bembeyaz tenin boynunda, daha doğrusu ensesinde bir kolye zinciri gözüküyordu, mutlaka sevgilisinin, nişanlısının yahut da erkek arkadaşının hediye etmiş olduğuna inandığım.

İkincisi ise; dikdörtgen prizması şeklindeki bedeniydi, klâsik 90-60-90 kuralına hiç uymayan. Ancak bacaklarını ve poposunu sıkı sıkıya saran kot pantolonuna göre, bacakları düzgündü demeliydim.

Onu fiziksel boyutlarda incelerken, düşünmeyi düşünmekten vazgeçmem gerektiğini az kaldı sıra numaramı kaçırmak üzereyken anlamıştım. Milli Piyango çekilişinde hiç olmazsa amorti(32) kazanmışçasına bir sevinç dolmuştu gönlüme, sıramın gerekliliğine kavuşunca.

İşim bittiğinde sanki unutmuştum, unutmam gerekeni, emanet kalemi verdiğim sırtı güzel bayanı. Hem bana neydi ki? “Bana ne?” dedim, ama dememeliydim herhalde. Sebebi etkilenişimdi. Emanet verdiğim kalemi geri almak aklımın ucundan bile geçmemişti.

Doğrusu aklıma gelmiş olsaydı bile, onu cepheden görmek gibi bir art düşünceyi(33) yaşamak istemezdim, herhalde. Üstelik yazmasının sonuçlanmasını beklemek de benim için zaman israfı demekti.

Hemen yola koyulmalıydım. İşimi bahane edip gözlerine bakmaktan çekindiğimi kendime itiraf etmemin aczini(34) neden yaşıyordum ki? Korku, dağları bekler, derler. Korkmak için bir neden mi vardı ki?...

İnsanın iliklerine kadar tecavüze yeltenmiş bir yanlış düşünceyle irkilmemesi mümkün değildi ki! Belki de bu, başarısızlığın, ya da ona asla ulaşamayacak olmamın garantisi gibi olan “Korku” dediğim şey olsa gerekti…

Uygun bir yer bulamayıp da, uzaklarda bir sokak arasına park etmek zorunda kaldığım arabama bindiğimde, kontağı çevirmeden, çalıştırmadan dakikalarca düşündüklerimdi bunlar.

“Arabama” dediğime bakılmasın. Bir fabrikada “Pazarlama Elemanı” olarak iş bulabilmiştim ancak, çenem düşük olmamasına, bu konuda hiçbir yeteneğim olmamasına rağmen. Ama ekmeğimi aslanın boğazından çekip almam gerekliliği nedeniyle bu iş için “He!” demiştim ve altımdaki araba, görevim gereği bana tahsis edilmiş, kapılarında firma adı, adres, telefon-faks numaraları ve e-mail adresleri yazılı olan bir araba idi.

Karnını ancak doyurabilen, boşandığı, çok kaba kaçtı galiba, şöyle diyeyim; ayrıldığı eşine nafaka(35) ödeyen, yasanın kendisine bırakarak ödüllendirdiği oğluna bakan, bakabilen birinin araba sahibi olması mümkün olabilir miydi yoksa?

Oğlum küçükken, annem ve babam destek olmuşlardı bana. Sonrasında onlar da Tanrıya emanetlerini arka arkaya teslim ederek oğlumla beni yalnız bırakınca oğluma da kol-kanat germek zorunda kalmıştım.

Atalarımız; “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır!” demişlerdi. Genç yaşlarımda, daha askere gitmeden, ailemin zoruyla da olsa yolun yarılarına bile gelmemiş olarak bırakmışsam da, bu vecizeyi(36) bihakkın(37) gerçekleştirmiştim, genç yaşımda ve (sanki) çok gerekliymişçesine.

Nereden-nereye? Sırtından gördüğüm, kendisini tanımadığım, yaşını bile tahmin edemediğim birinin dönüp de gözlerine bakmaktan çekinmem, hatta gerçek anlamda korkmam normal sayılmaz mıydı?

Bir musibet, bin nasihatten evlâydı. Ama ayrıldığım eşime “Musibet(38)” demem haksızlık olurdu, biz sadece gençliğimizin hatası olan yuvamızı koruyamamış, kollayamamış, anlaşamamış ve bu nedenle karşılıklı olarak konuşmuş ve gereğini istediğimiz boyutlarda gerçekleştirmek zorunda kalmıştık aramızda.

Ve mahkeme kapısından ayrıldığımız o gün-bugün arasında asla karşılaşmamıştık, bir daha. Oğlum annesini görmeye giderdi, belirli günlerde sadece. Ne selâm götürürdü benden ona, ne de selâm getirirdi ondan bana.

Oysa ömrümüzün beş-altı yılını beraber ve isteyerek gerçekleştirmiştik. Sonrasında ise onun tahammülü, benimse sabrım tükenmişti işte, o kadar.

Arabayı çalıştırdım. Yolcu yolunda gerekti, mümkün olduğunca işimi çabuk bitirmeli, geri dönüp oğluma ayıracağım vakti çoğaltmalıydım.

İnsanın düşünürken yorulacağı aklımın ucundan bile geçmezdi, bir kalem isteği ile ne kadar gerilere gitmiş, ne kadar ilerilere yönelmek istemiştim ki? İnsan mazisinin ve geleceğini ummak istediği hayallerinin esiri olmamalıydı(39), ama insanın ilerisi için güzellikler düşünmesine de kim engel olabilirdi ki?

“Gelecek de, gelecek!(40) demişti birileri. Gelecek için insanın hayallerini süslemek istemesinin kime zararı olurdu ki? Ama nasıl bir hayaldi zihnimden geçirdiğim?

Bir muamma(41), çözümü zor, hatta çözümsüz bir bilmece gibi idi düşüncelerim. Yaşam denilen, 70-80 yıl içine sıkışan, daha yarısına bile ulaşmadığım bir ömürde benim arada-sırada da olsa mutlu olmayı dilemem, istemem, arzulamam haksızlık olmamalıydı!

Görev için başlangıcını adımladığım yola henüz başlamıştım. Mühim olan zaten başlamak değil miydi(42)? Sonrası kendiliğinden geliyordu.

Oysaki sanki kilometrelerce yol almış gibiydim, yorgunluk anlamında değil, düşündüklerimle aldığım yol arasında paralellik kurma anlamında.

Gerçekten bazı şeyler rutin(43), monoton(43), makineleşmiş gibiydi görevlerimde. Öncesinde aracı kontrol et, yağına, suyuna, lâstik havalarına falan bak. Sonrasında araca mazot al, Homini gırtlak(44) yemek ye, kolonyalı mendillerle ağzını sil, ya da lâvabo temizse yıka…

Gideceğin yerin adabına(45) göre tıraş ol, giyin, durum müsaitse ki, bu her zaman arzuladığım bir şeydi yakın mesafeler için, işin biter bitmez geriye evine dön, akşamın, hatta gecenin ilerlemiş bir vakti olsa dahi, oğlum için.

Yok, eğer durum oralarda kalmanı gerektiriyorsa oğluna telefon et ve bir otelde yalnızlığını yaşa. Böyle durumlarda bazen, gerçekten de nadiren olsa da içkiyi ortak ederdim, yalnızlığıma. Bu gider cebimden olurdu tabii ve sonrası tumba yatak(44), gerekenden çok çok öncelerinden sabahı getirip kalkmak üzere.

Nedense böyle yerlerde kendi yatağımdaki gibi huzurlu olamaz, uyuyamazdım. Yaradılış işte…

Bu; benim çarkımdı. Böyle dönüyordu ve oğlum adam olsun diye, adam oluncaya kadar da böyle dönecekti. Çünkü denildiğine göre; “Erkek olmak doğuştan gelen bir alın yazısı olsa da, adam olmak her erkeğe nasip olmuyordu. (46)

Yol eriyor, ama bitmiyordu, tüm arzulayan, dileyenler için olduğu gibi..

Birden önümden bir tilki geçti, yolunu şaşırmış, üstelik beni de şaşırtan. Birileri demişti;

“Yalnız kara kedi değil, boz bir tavşan, kırçıl bir tilki de uğursuzluktur!” diye, batıl itikat(47) diye yorumladığım.

“Gerçek mi?” dememe gerek kalmadan, yol kenarındaki sac bariyere(48) çarptım. Bariyer parçalandı, onu toprağa bağlayan demir kazık yerinden çıkınca asfalttaki dolgu toprak kaymağa başladı. Arabadan kendimi dışarıya attım, düşüncelerimi engellemeye çalışmaksızın.

“Ancak” denecek kadar limitli(49) bir süreden bahsedemem. Arabanın ön sağ tekeri uçurumun başında boşlukta kalmıştı. Sırçalar halinde dökülen toprak parçaları bir heyelân(50) oluşturma amacında, hatta müjdesinde gibiydi. Arabaya binip geri vitesle arabayı kurtarmayı denemek aklımın ucundan da olsa geçmişti, ama çekinmiştim.

Güneş siperliğindeki ruhsatı, konsoldaki cep telefonumu ve arka koltuktaki iş çantamı ve dizüstü bilgisayarımı bin bir tereddütle ve ancak alabilmiştim. Hani kaba bir tabir var, onun gibi; “Yusuflaşarak!” Çünkü eğer yanılmıyorsam, dökülen toprak daneleri ile arabanın ön sağ tarafı santim-santim aşağıya doğru yöneliyordu.

Nasipten çıkmışsa yapabileceğim bir şey yoktu. Arabayı kurtaramazdım belki, araba yamaçtan aşağıya 30-40 metrelik uçuruma kayar, yuvarlanabilirdi. Ama arkamdan ve karşımdan gelecek olanları bu tehlikeye karşılık uyarmalıydım.

Son bir tereddütle arabanın bagajını açıp reflektörleri çıkardım. Önce geldiğim yöndeki 30-40 metrelik mesafeye bir taş desteği ile reflektörün birini yerleştirdim, ayrıca yolun sağ tarafına taşlarla yola dik bir şerit çektim. Aynı işlemi karşı tarafa geçip sol taraf için aynıyla tatbik ettim. Çünkü yol gidiş-dönüş olarak çift yönlüydü. Galiba duble yollar(52) programı buralarda henüz uygulanmaya başlamamış olsa gerekti!

Cep telefonumu açıp Fabrika Müdürüne ve patrona olayı haber vermem, çekici, sigorta ve özellikle ilgili yerlerle irtibat kurarak(53) yardımları için telefon etmek üzereyken bir motor sesi ile ürktüm, hem gerçekten ürktüm.

Çünkü sesin yakınlığı değil, gürültüsü, ya da uçarı tabirle desibeli(54) önemliydi. Araç düşüncelerime göre oldukça süratli idi, “Kullananın acelesi var galiba!” diye düşündüm.

Fren yapan arabanın o gıcırtılı sesi kulağıma eriştiğinde arabam için yapılacak bir şeyin kalmadığını hayretle gördüm. Çünkü gürültü, frenin yarattığı silkelenme ya da titreşim arabamı adeta uçuruma iteklemişti.

Takla atarak yuvarlanışını zihnimden yok etmem mümkün değildi. Nasipten çıkmışsa olması mukadderdi(55), hem ne denmişti; “Cana geleceğine mala gelsin!”

Karşımdaki arabadan gözleri hayretle açılmış, hatta gözlerini yerlerinden fırlatmama gayretinde, donakalmalarına çeyrek kalmış, hepsi standartlarımıza göre uzun boylu olan bayanlar inmişti.

Miyop oluşumun etkisi olsa gerek, yaşlarını ve güzelliklerini uzaktan pek fark edemiyordum.

Şoför tarafından inen ve bana diğerlerinden önce tereddütle yaklaşan genç kız;

“İyi misiniz efendim?” diye sorarken gözleri daha da bir büyümüş gibiydi;

“Siz, bu sabah PTT’de bana kalemini veren kişisiniz. Dünya ne kadar küçükmüş, arabanız uçurumun dibinde, siz kurtulmuşsunuz ve karşımdasınız. Umarım sizden başkası yoktu arabanızda? Değil mi? PTT’den telâşla ayrıldınız, sanırım yola çıkmanıza neden olan bu işinize gecikmiş olmalıydınız, plânlarınıza göre. Ben hemen arabaya gidip kaleminizi iade etmeliyim!”

“Önemli değil efendim, firmamızın eşantiyon kalemlerinden biriydi, kalabilir, yorulmayın siz!” derken hâlâ sabahki kekemeliğimi normal yaşamımmış gibi devam ettirdiğimin farkında değildim.

Çünkü yaşamımda sırtından gördüğüm “En güzel biri” diye vasıfladığım birinin yüzünün de bu kadar güzel olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi.

“Ne olursa olsun, emanet alınan bir şey iade edilmeli diye düşünürüm.”

Diğer kızlar, anlayamazlıkları veyahut da hayretleri katmerleşmişçesine(56), bizi izliyor, dinliyorlardı.

“Bakın efendim, önemli değil, bir tükenmez kalemin adı bile önemli olamaz. Şu anda başımda öylesine bir dert var ki yaşadığım, izninizle ilgililere bildirmem gerek!”

“Aynı dert bizde de var. Sözüm ona maçımıza yetişecektik. Bu heyelânla karşıya geçmemiz ve maça yetişmemiz nasıl mümkün olacak ki? Üstelik geri dönüp dolaşmayı düşünmemiz bile hayal. Demek ki bizim takım hükmen ya da oldukça farklı bir şekilde mağlup olacak!”

“Anlamadım.”

“Gayet basit. Diğer arkadaşlar takım otobüsüyle gittiler maça. Ben de bildiğiniz gibi babamın bir işi için PTT’deydim. Arkadaşlarım da benimle gelmeyi, beni yalnız bırakmamayı yeğlemişlerdi. “

“Siz olmazsanız olmuyor mu? Aynı sayıda çıkmıyor musunuz sahaya?”

“Ama ben kaptanım ve ablalarıyım. Diğerleri de vazgeçilemeyecek, takımın beyinleri olan gençler. Ne yapalım, ‘Nasip(51)’ diyelim kısaca…

Hem maç için bizim lisanslarımız belirtilmişti. Yedeklerle çıkarsak, bu bir handikaptır(57), mağlubiyeti peşinen kabul etmektir.”

“O halde önceliğim siz olmalısınız!”

“Nasıl yani?”

“Gayet basit! Öncelikle kardeş-kardeş, teker-teker ve yavaşça karşıya geçin yürüyerek. Sonrasında ben otonuzu süratli bir şekilde karşıya geçirmeğe çalışayım. Riski yok, ama gene de sizin gibi gençler için bu riski göze almalıyım.

Asfaltın sol yönü dayanıklı sanıyorum. Benim içinse riskin de, risklerin de hiç önemi yok! Merak etmeyin! ‘Acı patlıcanı kırağı çalmaz!’ derler. Tedbirli olacağım, merakınız olmasın! Hele sizin gibi gayretli, ilkeli, güzel genç kızlar için!”

“Diyorsunuz ve kabul etmemizi bekliyorsunuz?”

“En doğrusu da bu değil mi, kazanmayı istediğiniz, gayretli olmayı istediğiniz maç için?”

“Haydi abla!” dedi, karşıya geçmeyi düşündüğünü belli eden genç kızlardan biri.

Ve bu sözü onaylayıp kabul etti, başlangıçtan beri benimle konuşan, kaba anlamda muhatap(58) olan genç, güzel ve abla olan genç kız.

Birbirini takip eden gençler karşıya geçtiler, engelsizce. Karşıya her ulaşan sağ elinin başparmağını kaldırdı. En sona o kalmıştı. Yola adımını atmadan önce;

“Gerçekten sabah kaleminizi verdiğiniz kişinin ben olduğumu hatırlamıyor musunuz?”

“Gerçekten kalemi iade etmeğe kalkışmasanız, bilemezdim sizin o olduğunuzu…”

“Oysa beni sırtımdan, baştan-aşağıya süzdüğünüzü inkâr mı edeceksiniz?”

“Düşündüğünüze gerçekten inanıyor musunuz?”

“İnanmak başka, bilmek başka!”

“Nasıl bilebilirsiniz ki, böyle bir davranışımı. Arkanızda da gözleriniz mi var ki?”

“Önce bir sual sormama izin verir misiniz?”

Karşıya geçen genç kızlar konuşmalarımızdan rahatsız olmuşlar, belki de gecikmelerinin endişesini yaşıyorlarmış gibi;

“Haydi abla, gecikeceğiz, gereğince ısınamayacağız yoksa!” diye bağırdılar.

Onlara; “Bir dakika daha!” dercesine işaret yaptıktan sonra sordu;

“Boynumdaki kolyeyi fark ettiniz mi, yani var mıydı?”

Yalan söylemem, kendimi savunmam için tam vaktiydi, boynunda şu anda hiçbir şey görmüyordum, o halde; “Vardı!” demem mantıklı bir savunma olacaktı, benim için.

“Vardı!” dedim.

Boynunu açtı, içinden bir kolye çıkardıktan sonra;

“Ben demedim, siz dediniz ‘Vardı!’ diye. Eğer beni dikkatle süzmemiş olsaydınız, ensemdeki tıraşa bile dikkatli bakmamış olsaydınız, nasıl fark ederdinizdi ki, boynumdaki kolyenin zincirini? Doğrusu yalan söylemek sizin dudaklarınıza hiç yakışmadı!”

“Ama izah edeyim…”

“İzah etmeyin, ben size yardımcı olayım şöyle. Kaleminizi kullanırken hissetmiştim dikkatli bakışlarınızı sırtımda, bedenimde. Hissetmek yeterli değildi benim için, bu; karanlıkta göz kırpmak yahut da tek başınayken esnerken ağzını elinle kapatmak gibi bir şeydi.

Yazdığım masanın karşısındaki ayna gibi parıldayan ilan panosunun camından tüm hareketlerinizi açıklıkla gördüm. Nasıl sırtımdan beğendiniz mi beni? Hoşunuza gittim mi?

Eğer isterseniz bir de karşıya geçerken bakın bana sırtımdan. Utanmayın! Umarım ki yüzümü de beğenmişsinizdir, her ne kadar fotojenik(59) olmasam da, artist gibi görünmesem de...”

“Affedersiniz. Çok utandım. Beni daha fazla utandırmayın isterseniz. Maçınıza yetişin ve kabalığımı bağışlayıp unutun lütfen!”

“Beğenilmek her kadının, hatta genelleştireyim, cinsiyet belirtilmeksizin beğenilmek her insanın hoşuna gider! Ama beğendiğini saklamak, saklamağa çalışmak erdem değildir. Size son söyleyeceğim şey bu. Allahaısmarladık!”

Sonsuza kadar vedalaşıyor gibiydi sanki!

“Güle güle güzel bayan. Adınızı bağışlamayacak mısınız?”

“Karelerde isimlere gerek yoktur, sadece ‘O’ demek yeterli!”

“Peki O! Hemen karşıya geç yavaş-yavaş ve ben de size ulaştırmaya çalışayım arabanızı. Maçınızda başarılı olmanız dileğim. Dualarım sizinle olacak!”

“Sağ olun!”

O, asfaltı incitmek istemezcesine yavaşça geçti. Şanslarını denemelerinin gereğine inanmıştı yahut da inanmışlardı.

Ve ben O’nun aracıyla biraz geriledikten sonra asfaltın darbe yememiş olan, çöküntüsünün ulaşamadığı o bölümünü süratle geçip arabayı O’na teslim ettim.

Diğerleri arabaya binerken, canımı acıtmak istercesine fısıldayarak da olsa sormak gereğini hissetti herhalde;

“Gerçekten ilgini çekecek kadar güzel miyim?”

“Güzelsin, hem çok güzelsin, Allah’ımdan dilerim ki eğer varsa seni sevgiline, nişanlına, kocana, ya da arkadaşına bağışlasın.”

“Hiçbiri yok, bana bu yaşıma kadar babamdan-annemden başka ‘Güzelsin!’ diyen ilk kişi sizsiniz. Belki de etkilenmem, sizi, sizi tanımadan kontrol etme gereğini duymam bu sebepten olsa gerek!..

Ve tekrar Allahaısmarladık, dualarınızı unutmayın, söz vermiştiniz!”

“Dualarım sizinle O Hanım. Başarılarınızı alkışlamam da mümkün olur inşallah ileride, böylesine sıkışıklığı yaşamaksızın!”

Hareket ettiklerinde düşünüyordum aptalca. Ne ismini, ne spor branşını(60), ne de ne takımı olduğunu sormuştum. Sadece kalemimi verdiğim bir yüz idi o.

Araba kendinin miydi, plâkası neydi, diğer kızlar neden ona “Abla!” diyorlardı, aynı yaşlarda gözükmelerine rağmen. Bilmiyor, hem hiçbir şey bilmiyordum, hatırımda kalan simasından, yüzünden, sözlerinden maada(61).

Her şey olağandı. Onlar yollarına devam ediyorlardı. Ben telefonumun tuşlarına dokundum, yaşadığım olayın yalnızca kaza olan bölümünün haberini vermek ve gerekliliklerin yapılması için…

O monoton ayakta bekleyişte, kendini ve yolcularını riske atmamak amacıyla geri dönen bir otobüs dışında tüm araçlara o sporcu kızlara yardım ettiğim gibi yardımcı olmaya çalışmıştım, “Allah razı olsun!” dualarını hazmetmeye çalışarak!

Sanırım ki bu duaları hak etmiştim de. Özellikle o hamile kadını hastaneye yetiştirmeye çalışan ailenin dualarını. Adımı sormuşlardı. Aynı şeyi söylemiştim “O” gibi, aklımda kaldığınca; “Resim karelerinde isim gereksizdir!” gibi.

Patronumuz ve Müdürümüz nevi şahıslarına münhasır(62) kişilerdi. Şirketin Avukatı ve uzmanlarından biri ile gerekli araçları göndermişlerdi. Sigorta eksperi(63) daha sonra katılmıştı aramıza.

İşin enteresan tarafı Sigorta Şirketi vinçle yola çıkartılan arabayı “Pert Araç(64)” diyerek hurdaya ayırmış sonrasında da eksperin tuttuğu rapora göre TCK’yi yani Karayollarını mahkemeye vermişti, kazaya neden olarak.

Neticede Fabrika Müdürünün bir-iki yıl sonra bir vesile ile söylediğine göre mahkeme Sigorta Şirketi lehine gelişmiş. Aklımda kalan bu…

Normal yaşamıma dönmüştüm. Yaşamımın monotonluğuna merhem olacak elimde herhangi bir done(65) yoktu. Hem neden insanlar hadlerini bilmeden umutlarını bile zorlamaya yönelirlerdi ki?

“O” kimdi, neydi? Beni tarif ise gayet kolaydı; “Düşük maaşlı, yeteneksiz, geçimsizlik nedeniyle boşanmış, tek de olsa çocuklu, evi-barkı, hiçbir şeyi olmayan, fiziksel olarak da övüneceği bir şeylere sahip olmayan.”

O kadar mı? O kadardı işte ve bir de karşısı? Ne söyleyebilirdim ki, “Ondaki” artılar karşısında, mikron(66) kadar bile gözlemleyemediğim, eksiklik olarak? “Davul bile dengi dengine vururken.”

Tanrı neden insanlar arasında böylesine uçurumlar yaratırdı ki?

Ve ben neden erken gelmiştim ki dünyaya? Neden daha önce çıkmamıştı ki o karşıma?

Mademki böylesine umutsuz bir anımda çıkmıştı karşıma, neden yalnızca doğmuş, büyümüş, yiyip-içmek üzerine şekillenmişti yaşamım? Doğmamış olaydım, daha mı iyi olurdu? Sırası mıydı şimdilerde rahmetli anneme-babama “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?(67)” diye sormak?

Günlerden bir gün…

Aklımın ucundan bile geçmeyen, umut etmeğe bile haddim olmayan bir gün Santral Memuru bir not ulaştırmıştı bana. İsmini vermeyen yaşlı olduğu belli sesli bir adam; “Büyükşehir’in A Salonunda şu gün, şu saatte maç olduğunu ve davet ettiğini” söylemişti.

“Kim aradı?” sorusunun cevabı ise; “Ona ‘O’, ya da bir amca dersiniz!” demiş, bu da sekreterin, belki de bir şeyler hissetmişçesine anlamsız yahut da kıskanç bir şekilde bana göz süzmesine neden olmuştu.

Gerçekten sekreter, ev hanımı olabilecek cici bir kızcağızdı. Aramızdaki yaş farkının uzaklığına rağmen, benimle her zaman ilgileniyor, hatta ilgisini eksik etmiyordu. O ne düşünüyordu, neyse ne idi, ama ben âşık değildim.

Başımdan geçen ve oğluma sahip olduğum bir deneyim, benim için yeterli idi. İkinci bir deneyim için mecalim(68) olmadığından ilgisizliğimi belirtmeye uğraşıyor ve bundan çekinmiyordum.

Ama şifreli gibi “O” demek, onun anlayacağı kadar gerçek bir mesafenin izahı gibiydi benim için.

Anlayamadığım şey O’nun ya da o yaşlı sesin beni nasıl bulduğu ve O’nun “O” olarak saklanmakta direnmesiydi. Araba uçuruma yuvarlanmadan önce arabamın kapılarındaki yazıları okumuş olamazdı.

Gazeteler yazmamıştı olayı, sigorta-mahkeme safhalarından da sadece Fabrika Avukatının haberi olmuştu.

Geri zekâlı, ya da akılsız değildim, ama unuttuğumu hatırlamam zor olmadı, düşünme modundayken, elime fabrikanın eşantiyon kalemlerinden birini alıp da, kalemi parmaklarımın arasından takla attırırken.

O kalemlerde de fabrikanın adı ile pbx(69) telefon numarası yazılı idi çünkü.

Demek ki “O” unutmamış, aramış ya da beni arattırmıştı birilerine. Peki, hayat hikâyemi de biliyor muydu acaba? Beni bulan, beni de bilirdi, ama ben onu nasıl bilip bulacaktım yahut da nasıl bulup bilecektim ki?

Tanrım da yardımcı olmazdı bana. Çünkü bu konuda aleyhinde ve uluorta atıp-tutarak o kadar çok konuşmuştum ki! Hatta bir keresinde dua edip kendisini kendisine bile şikâyet etmiştim.

Ama cevap alamamıştım. Tanrının işi-gücü çoktu, milyarlarca canlı vardı, sadece insanlar değil. Bir kuluna özel bir vakit ayıramayışını o kul hoş görmeliydi, değil mi? Ben de onu yaptım zaten!

Vakit, ya da zaman ile bir söz vardı, eğer tam olarak hatırlayabilirsem şöyleydi galiba; “Zaman, bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdur.(70)

Benim için, o söylenen vakit öylesine nazlıydı ki? Ama demiştik ya; “Gelecek de gelecekti!”

Ve gelecek o günün gecikme ihtimali ve gücü olmayacaktı. Peki, benim sabırsızlığım, sevgimden dolayı mı idi? Ayıplıyordum kendimi. Yaşamımda bir tecrübe geçirmiş, sevgiyi ve aşkı tatmamış birinin “Sevgi” ile ne ilintisi(71) olabilirdi ki?

Ha? Belki ileriki yaşlarımda oğluma; “İyi düşündün mü oğlum?” diyesim olabilirdi muhtemelen. O da belki…

Düşüncem gerçek miydi, gerçekçi olmam konusunda? Gerçekten unumu eleyip, eleğimi duvara asmıştım. Dünyadan elimi-ayağımı çekmiş, sevgi denen şeyi daha önce yaşamamış olsam da sevgi olarak denemeye yasaklı, mutluluğa perde çekmiş, biriydim.

Öyle biri miydim gerçekten, kendime soruyordum. Eğer öyleyse neden o günün, o saatin gelmesini istekle değilse bile heyecanla bekliyordum ki?

Arayıp bulan “O” idi. Neden aranıp bulunan olmanın zevkini yaşamamakta direnir gibiydim ki? Sevgiye yasak konulabilir miydi?

Aşk hissedilmiyorsa, sevgiye ve onun şekillenişi olan aşka mahkûmiyetin ne anlamı olabilirdi ki? O halde sevgimi engellemeliydim, hatta bunu karşımdakine hissettirmemeli, bu konuda niyetliymiş gibi bile görünmemeliydim…

Gün geldi. Ben salona girmek için geldiğimde ne Bilet Gişesi, ne de salonun kapısı açılmıştı. Mahzuru(72) yoktu, beklerdim. Eksikliğim, oğluma benimle gelip-gelemeyeceğini sorgulamamış olmamdı, arzusuyla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Aslında beni bildiğini sandığım, beni gerçeklerimle görmeliydi, sadece bilmece kupürlerimle, kalemimle değil.

Ve gerçek şu ki, ben onu istiyordum, her ne kadar içimden gizlemeğe çalışsam da. Eğer o da beni istiyorsa oğlumu da istemeliydi.

Ama bunu hemen gerçekleştirmek için becermeye çalışmayı düşünmektense, uygun zamanda, uygun şekilde anlatmayı düşünmek daha doğru olacaktı, herhalde.

Dünyada benim gibi “Havanda su döven, dereyi görmeden paçaları sıvayan” biri daha var mıydı acaba?

“Kem söz sahibine aittir!” derler, o halde ben kendim için; “Salak(73), aptal(73), gerzek(73)!” gibi kelimeleri sarf etmekte serbest olmalıydım. Bu kelimeleri ya da yoğun benzerlerini kendim için uygulamaya koymamda hiçbir mahzur olmamalıydı.

Öyle değil mi ya? Âşıktım ya! Seviyordum ya! İsmini bile bilmediğim “O’na” evlenme teklif edecek, o da kabul edecek, yuva kuracaktım ya! Eee! O zaman başımdan bir evlilik geçtiğini, bir oğlum olduğunu, evleneceğim “O’nun” bilmesinden daha doğal ne olabilirdi ki?

Gel de; “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş!” deme bu kadar salakça, kendini bilmez, kendini düşünür, kısaca egoist(68) düşünceler için…

Biletler satılmaya başlamış, salon açılmıştı. Salonda gerilmiş fileyi görünce seyretmeğe geldiğim maçın bir voleybol müsabakası olduğunu “Şıp diye!” anlamıştım! Hakem masalarının hemen arkasındaki sıraya minderimi koyarak, oturup bilmecelerimi çözmeye yöneldim.

Henüz etrafımla ve saha ile ilgilenmem gereken vakitleri yaşamama gerek yoktu.

Aslında okumak için kitap da getirmiştim, ama düşünürken anlayamayacağımın bilincinde idim. Beni ancak, ilgimi ufalayıp, sonrasında sıfırlayacağını umduğum bilmecelerim paklardı!

Aradan ne kadar bir süre geçmişti bilmiyorum, ama sessizliğe adapte olmuş(74) gibiydim, bir-iki fısıltı, birkaç hazırlık dışında.

Yanıma birinin oturduğunu hissettim, alışkanlıkla elimdeki kalemi takla attırmaya çalışırken, doğal olarak da düşünürken tabii. Salonda o kadar boş yer olmasına rağmen, yanıma gelen yaşlı adamın sıkışma gayreti garibime gitmişti.

Merakla yüzüne bakınca; “Merhaba!” dedi, yaşlı adamın yaşı benim en az iki mislim olsa gerekti. Cevaplamalıydım; “Merhaba!” dedim ben de. Bu diyalogun(75) başlaması için yeterli bir nedendi. İlk sorusu;

“Bilmecelere ve voleybola meraklısınız galiba?” şeklinde olmuştu.

“Bilmeceler için ‘Evet!’ hem her türlüsüne ama voleybola o kadar değil. Bir-iki kez televizyondan can sıkıntısıyla maçları seyretmişliğim var, o kadar. Ancak bu voleybol maçına ilk defa geliyorum ve utanarak söylemem gerekir ki, bilmem inanacak mısınız, oyundan ve oyun kurallarından hiçbir bilgim yok!”

“O halde neden geldiniz?”

“Öncelikle ben size sorsam, ‘Siz niye geldiniz?’ diye. ‘Öncelik hakkını bana verin lütfen!’ desem ayıp mı etmiş olurum?”

“Yoo! Ben eski bir voleybolcuyum, ilginiz olmadığına göre tanımazsınız beni. Özellikle de eşimi kaybettikten sonra tüm yaşamımı beni dinlendirdiğine ve bazı şeyleri unutmama yardımcı olduğuna inandığım bu spor dalına yönelttim…

Şu anda maça çıkacak takımlardan birinde de kızım oynuyor. Onu alkışlamak için buradayım. Çünkü o, yaşamımda vazgeçemeyeceğim tek inci, tek mücevher, annesinin tek emaneti ve beni yaşama bağlayan tek güç, benim için…

Ve ilerlemiş yaşımda antrenörlük görevimi bir takımda sürdürmektense ben yalnızca kızımın antrenörüyüm. Tek eksikliğim bazı deplasmanlara(76) gidememek…”

“Size karşı saygısızlığımı bağışlayın efendim. Her ne olursa olsun, yanımda olduğunuz için ben de sizin kızınızın oynayacağı takımı destekleyeceğim, beni bu maça davet eden hangi takımda oynuyor olursa olsun!”

“Siz gene de sizi davet edenin takımını ve o genç kızı alkışlayın. Rakip olsak bile centilmenliğimizi ispat ederiz, ibreti âlem(77) için. Maç başlayıncaya kadar bilmece çözmeğe devam etmeyi arzuluyorsanız, susmasını bilirim!”

“Yok efendim! Eğer mümkünse bu oyunun kurallarını öğretin bana. Gerçekte ‘Yuh çekmeyi’ bilmem, ama alkışlarımı da hak edenlere bilinçli bir şekilde ulaştırmayı dilerim, duygularıma esir olmaksızın, duygularıma yön vermek isteğime set vurarak.”

Amca anlattı, ben not ettim beynime. Profesyonel olarak değilse bile, amatör olarak mahalle arasında oynayabilirdim. Halı sahalarda yaptığım futbol maçlarına göre kondisyonum(78) yeterliydi gibime geliyordu (sanırım)!

Bir ara adımı sordu, nerede çalıştığımı, yaşımı sordu amca. Üstünde bile durmadım, sorgulamasının, hatırımdan hiçbir şey geçmiyordu;

“Ercan!” dedim, yaşımı, işimi, fabrikanın iş konusunu ve görevimi anlattım kabaca.

“O zaman başından enteresan olaylar geçmiştir! Anlatmak istersen maç başlayıncaya kadar dinlemek isterim, senin ağzından!”

“Senin ağzından…”

Enteresan bir sözdü. Bana göre, sanki daha önceden dinlemişti de, bir kere de benim ağzımdan dinlemek istermiş gibi bir sözdü sanki bu.

Bu sözü kabahat sayıp amcayı gücendirmek, daha doğrusu üzmek istemiyordum. Yaşadığım son olay kaza olayı idi, bence enteresan, anlatılacak olan.

Anlattım yaşadığım kazayı, PTT’den başlayıp, ağzı açık ayran delisi gibi maçlarına yetişmeyi düşünenlerin peşlerinden bakışlarıma kadar. Sözlerimin sonrasında amca;

“Güzel bir ismin var genç adam. Benim adımda Caner, kızımın adı da Canperi. Annesi Perihan olan isminin belki bana olan vazgeçmesi mümkünsüz duygularından dolayı, kızımın ismini benim ismime kendi isminin ilk harflerini ekleyerek öyle koymakta ısrarlı olmuştu…

Bir bakıma diyebilirim ki benim ismim senin isminin ters-türs edilmiş hali gibi.”

“Bunu neden söylemek gereğini hissettiniz ki?”

“Dünya yalan değil, doğrular üzerine, yanlışlar değil, gerçekler üzerine kurulmuştur da onun için, diyebilirim!”

“Siz de galiba bilmecelere meraklısınız Caner Amca. Ne gibi? Demek istediğiniz ne, gerçektir ki anlayamadım!”

“Şöyle bir düşün bakalım, genç adam! Salonda bu kadar boş yer varken, neden bilmece çözmeğe meraklı olduğunu söyleyerek yanına gelip oturdum ki?”

“Tesadüf desem?”

“Tesadüflere insanların da destek çıkmaları gerekir bazen.”

“Neden?”

“Seni tanımamın gerekliliği gibi!”

“Anlamadım!”

“İyi bak bakalım, sırtında “Canperi” yazılı olan voleybolcuyu bir yerlerden hatırlayacak mısın?”

O; “O” idi.

“Ama…” diye kısıtlanmış, kısık bir ses çıktı ağzımdan. Buna kısıklılığa mecbur bırakılmış demem de mümkündü.

“Adın yoktu, kızım sadece, içtenlikle ve hep; ‘Arabası uçuruma düşen adam!’ diyordu senin için. Senin simandan ve sesinden başka hiçbir şeyini bilmeyen kızım hep ‘Ben O’yum!’ diye sayıkladı günlerce. Polis Kayıtlarından, Sigorta Şirketlerinden araştırdım hiç bilmediğim, tanımadığım seni. Sarı Çizmeli Mehmet Ağanın bile çizmeleri vardı kendisini tanıtacak, ama bir bakışta kızımın gönlünü çalan senden hiçbir iz yoktu…

Bir gün o seni bulmamı vadeden kalemini buldum masanın üzerinde.

Ve sonrası çorap söküğü gibi geldi. Çalıştığın fabrikadaki insanlar, seni ‘Kaza yapan genç” diye arayınca, o kadar çok meraklı sorular sordular ki, kendimi gizlemekte zorluk çektim ve fakat itiraf etmeliyim ki o kadar da seviliyor olmandan dolayı da memnun oldum.”

“Oysa bana sizi kimse anlatmadı!”

“Onlara ‘İyi haberlerim olacak, bir ölüm-kalım meselesi, sonu sürpriz olacak, sürprizi bozmayın!’ diye az mı dil döktüm?..

Ve şimdi buradayım işte, karşınızda, kızım için. Kızım da karşında, karşımızda hemen. Haydi, senin de gönlünden geçiyorsa, gönlünden geçtiği gibi bir moral alkışı gönder ona. Merak etme, eğer sen de ona karşı ilgisiz değilsen seni olduğun gibi kabul edecek oğlunla beraber…

Tatsız bir evliliğini de anlattı, iş yerindeki sekreter kız, manalı-manalı!”

İsmi özeldi, “Canperi!” diye bağırıp alkışladık onu babası ile beraber. Gözleri ışıl-ışıldı ta uzaklardan gözlediğim, miyop gözlerime rağmen.

Dünyaya bu kadar güzel bir kızın gelmiş olacağını ve onun beni, benim onu sevdiğimden daha çok seviyor olduğunu asla düşünemiyordum, hele ki benim olma arzusunu.

O; son maçından galip ayrıldı. Voleybol oynamaktan bıktığından değil, voleybolu bıraktığından da değil, beni bırakmamak arzusundan dolayı sahalardan ayrıldı…

Eh! Bu durumda gökten üç elmanın düşmesi gerekiyordu değil mi? Biri Caner babaya, biri oğlum Cafer’e ve biri de eşim Canperi ile bana…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Nasipten Çıkmak; “ Nasipten öteye yol yok!” şeklinde de kullanılır. Kişi ne kadar çalışırsa çalışsın, çabalasın, ancak alınyazısındaki şeye ulaşır. Allah neyi nasip etmişse ancak ona kavuşur, anlamında bir söz.

 (1) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

Vur Abalıya; Hiçbir kabahati olmadığı halde, herhangi bir aksaklıkta kendisine kabahat bulunan, görevi olmadığı halde her zaman kendisine iş yüklenen, kendini koruyamayacak denli, kimsesiz, arkasız, güçsüz kimse.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

(2) Mızmız; Her şeyde kusur bulan, hiçbir şeyden memnun olmayan, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olan.

Mıymıy, Mıymış; Sümsük. Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, sünepe.

(3) Hoyratça; Kabaca, kırıcı, hırpalayıcı ve kaba bir biçimde.

Sitemli; Bir kimseye yaptığı bir hareketin veya söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık vb. duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme hareketi.

Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.

(4) İfa Etmek; Yerine getirmek, yapmak. Borcunu ödemek, vermek.

(5) Haspam; Genellikle kadınları kızdırmak için şaka, ya da alay yollu kullanılan kelime.

(6) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

(7) Meymenetsiz, Kötü, uğursuz, huysuz, kılıksız, suratsız, aksi.

Mendebur; İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.

(8) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO:  Yahudi asıllı, İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır.

(9) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kuranı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(10) Hatim Etmek (Hatmetmek); Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an-ı Kerimi “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin  benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.

(11) Kontenjan; Bir yararlanma ya da yükümlülük işinde, o işin kapsamına girenlerin oluşturduğu topluluk. Bir kimsenin ya da bir kuruluşun seçip almakta kullanabileceği, yararlanabileceği sayı, miktar.

(12) Tevessül Etmek; Girişmek, başlamak.

(13) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.

Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.

(14) Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

(15) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.

(16) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

(17) Zamane; Şimdiki zaman, çağ, devir.

(18) Heybet; Büyüklük, ululuk, gösterişlilik.

(19) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

(20) Kupür; Kesim. Gazeteden belirlenip kesilen kısım.

(21) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(22) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.

(23) Göz Ucuyla Bakmak; Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, göz kuyruğuyla bakmak.

(24) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

(25) Göz Hapsinde Tutmak (Göz Hapsine Almak); Gözlemek, gözlem altında tutmak. Hiçbir hareketini gözden kaçırmamak.

(26) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

(27) Irz; Bir kimsenin, başkalarınca dokunulmaması, saygı gösterilmesi, iffeti, namusu. Aldatarak ya da zor kullanarak bir kimseyi cinsel zevkine konu yapmak.

İffet; Namus. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlılık.

Gözle Zina (Göz Zinası); Zinaya yol açan haram davranışlar veya büyük haramlara; götüren günahlardandır. Göz Zinası; kısaca harama bakma anlamındadır. (Ayrıca kulak, dil, el zinası gibi çeşitleri de vardır).

(29) Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, ola ki.

(30) Eşantiyon; Bir ürün ya da malın niteliklerini tanıtmak için ondan verilen bir örnek.

(31) Dik Âlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence;  Gizlice gözetlemek).

Daniska; En güzel, en iyi.

(32) Amorti; Piyangoda bilete verilen para kadar olan ikramiye. Ticari terim olarak; Tamamı birden ödenerek faizinin işlemesi önlenen tahvil.

(33) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.

(34) Acz; Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.

(35) Nafaka; Geçimlik. Bir kimsenin geçinmesi (yemek, içmek gibi gereken her şey) için kazanması gereken para. Boşanma davası sürerken, ya da boşanma davasının sona ermesinden sonra maddi zorluğa düşecek olan geçindirmekle yükümlü bulunduğu kimseye ya da kişilere mahkeme kararı ile bağlanan ve her ay ödenmesi gereken para.

(36) Vecize; Özdeyiş. Söyleyeni belli kısa anlamlı söz.

(37) Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.

(38) Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.

(39) Hayallerinin Esiri Olma, “Tahayyül edebilir ve fakat hayallerinin esiri olmazsan...”  Paul VALERY’inin “EĞER” isimli şiirinden.

(40) Gelecekte Gelecek; Nuriye KAYA’ya ait şiir.

(41) Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

(42) Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar. Lao TZU

(43) Rutin; Her zaman yapılan, her zamanki gibi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, alışılagelen, sıradan, çeşitlilik göstermeyen.

Monoton; Tekdüze, hep aynı tonda, yeknesak, çeşitliliği olmayan, donuk, sıkıcı.

(44) Homini gırtlak … Sadece dünyalık zevkler için yaşamak anlamında bir Sezen AKSU şarkısı. Genelde; Ege-Akdeniz yörelerinde oldukça yaygın bir tekerleme şeklinde kullanılmaktadır.

(45) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

(46)  Erkek olmak doğuştan gelen bir alın yazısı olsa da, adam olmak her erkeğe nasip olmuyor. Küçük İSKENDER

(47) Batıl İtikat (Batıl İnanç, Hurafe); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğa üstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan, çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye, söz veya deyimlerdir. Çok insanın bu şekilde yanlış inançları vardır. Ayıplanmamalı. Muhlis’in yaşadıklarının dışında; açık merdiven ayakları arasından geçmeme, tahtaya üç defa vurma gibi. Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir: Sol kulak yanıyorsa kötü, sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde. Geceleri tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez. Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir. Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür (müş!). Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur. Ölünün yıkandığı evde üç gün kesintisiz olarak ışık yanar. Bir kişinin önüne tavşan, ya da tilki çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür. Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.” gibi aklıma gelenlerse (tabiidir ki örnekler çoğaltılabilir) tipik batıl işlemlerin başlarında yer alır.

(48) Bariyer; Bir aracın geçişini, gidişini engelleyen nesne. Karayollarının üzerine, kenarlarına yapılan ya da konulan, süratin düşürülmesini sağlayan engel. Yahut da yolu temelli kapatma engeli. Engelli ya da at yarışlarında üzerinden atlanması gereken yapay engel.

(49) Limit; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son nokta ya da yer. Değişken bir büyüklüğün istenildiği kadar yaklaşabildiği durağan büyüklük. Kısıtlama, sınırlama, belirleme.

(50) Heyelân; Büyük ölçüde toprak kayması.

(51) Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.

(52) Duble Yol; Bir bakıma bölünmüş yol tarifidir. Bir yöndeki trafiğe ait taşıt yolunun bariyer veya çizgiler ile belirli bir şekilde diğer yöndeki taşıt yolundan ayrılmasıyla meydana getirilmiş yol.

(53) İrtibatta Olmak (İrtibat Kurmak); Bağlantılı, bilgili, haberli durumda bulunmak.

(34) Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

(55) Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.

(56) Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek. Sorunların üst üste gelmesi.

(57) Handikap: İngilizce engel anlamındaki “Handicup” kelimesinden gelmekte olup durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

(58) Muhatap; Kendisine söz söylenilen, söz yöneltilen, kendisiyle konuşulan kimse.

(59) Fotojenik; Işığın kimi cisimlere yaptığı kimyasal etkiyle ilgili durum ve bu türlü özelliği taşıdığına inananların tutumu.

(60) Branş; Bilim ve sanat için dal, kol.

(61) Maada; -den başka, gayrı.

(62) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(63) Eksper; Bilirkişi. İhtisas sahibi olduğu konuda bilgisine başvurulan kimse. Belirli bir konudan iyi anlayan, bir anlaşmazlığı çözümlemek için kendisine başvurulan kimse.

(64) Pert; Bir aracın % 70 nin veya daha fazlasının hasara uğramış olması.

(65) Done; Veri. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.

(66) Mikron; Bir metrenin milyonda biri, milimetrenin binde biri.

(67)  Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim…  “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.

(68) Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

(69) pbx; Private Branche Exchange olarak belirlenen şirket içi kullanılan özel bir telefon şebekesi anlamına gelmekte olup dışarıdan aranıldığında tüm hatlar dolu değilse, telefon mutlaka açılır.

(70) Konu “Zaman” olunca, zamanla ilgili beni etkileyen bir-iki deyişi de bu öykünün altına sığıştırayım istedim, vaktim müsaitken!

*  Zaman her şeyi kaybettirir, ama sadece aşkı ebedi kılar
.  Kim CLARION

* Zaman su gibi akıp gidiyor derler, hâlbuki zaman değil biz geçip gidiyoruz. Max WEBER

* Boşa geçen zamana üzülmek rüzgârı kovalamaya benzer.  RUS SÖZÜ

* Çözemediğimiz olayları zamana bırakıp beklemekten başka çare yoktur.  ANONİM

* Zaman aklı, olgunluğu ve hizmeti artırmak için bize verilmiş en değerli sermayedir. Thomas MANN

* Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiş demektir. Murathan MUNGAN

* Zaman, sessiz bir testeredir. Emmanuel KANT

* Zaman öldürmek en pahalı harcamadır. Honoré de BALZAC

* Geçmişi değiştiremezsin ama gelecek daha elinin içindedir.  Geçmişi değiştiremezsin ama, gelecek daha elinin içindedir. Geçmiş, Gelecek, Tarih, Zaman, Sanat

Walter Hartwell WHITE

* Ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür. Ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür. Zaman, Felsefe

ALAIN (Emile Auguste CHARTIER)

* Vakit nakittir. ATASÖZÜ

* Gitme zamanı gelmişse 'dur' demenin; zaman geçmişse 'dön' demenin ve aşk bitmişse 'yeniden' demenin; hiçbir anlamı yoktur. Gabriel Garcia MARQUEZ

* Sevdiklerinize zaman ayırın, yoksa zaman sizi sevdiklerinizden ayırır.  Wılliam GOLDING

* “Zaman, bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için çok uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdur. Henry Van DYKE

(71) İlinti; Bir şeyin bir başka şeyle bağlantısı, iki şey arasındaki herhangi bir yönden ilgisi, ilişkisi. Dert, işkil, kuruntu, üzüntü, kaygı, iç sıkıntısı.

(72) Mahzur; Çekinilmesi, dikkatli olunması gereken, sakınmayı gerektiren durum.

(73) Salak; Giyiniş ve davranışlarından akılsız olduğu anlaşılan, aptal.

Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.

Egoist; Bencil. Öncelikle ve yalnız kendini düşünen, kendi çıkarlarını herkesinkinden üstün tutan, hodkâm, egoizm ve bencillik öğretisine inanan. Kendisiyle ilgili sürekli bir takım özelliklerinden bahseden birey.

(74) Adapte Olmak; Uymak.

(75) Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

(76) Deplasman; Dış Saha. Bir spor takımının başka bir spor takımının kentine maç yapmaya gitmesi, karşılaşmayı karşı takımın kentinde yapması.

(77) İbret-i Âlem; Tüm âlem için, insanlar için ibret olsun, emsal teşkil etsin, herkes bir ders alsın, anlamındadır.

(78) Kondisyon (Kondüsyon); Bir sporcunun fiziksel ve ruhsal yönden durumu. Kimi durumlarda durum, koşul.