Yeni evliydik. Genelde akrabalarımızın, dost, tanıdık ve sevdiklerimizin sahipleri olan bu devasa(1) apartmanın bir dairesine eş-dost yardımıyla ve oturan bir kiracının evi boşaltmasının hikmeti, ya da anlayışı sayesinde yerleşmiştik, evlendikten sonra.
Dediğim gibi bu devasa yirmi altı daireli, on üç katlı apartman bizim ilk otağımızdı. Olası ki babasından kalan arsa nedeniyle mal sahibi olan eşimin annesi bize (daha doğrusu kızına) oturduğumuz daireyi miras bırakabilirdi, bu konuda hiçbir işaret görmememe rağmen, içimden geçen dilek bu, yalan söylemem gerekli değil, asla!.
Pardon, yaklaşık bir işaret vardı, bizden kira almadığı gibi, karı-koca aynı işyerinde çalıştığımız için, evimiz için temizlikçi kadın tutar, evi sildirir-süpürttürür, olanlarla yemeklerimizi yapar, çamaşır yıkar, ütü de yapardı.
Kıyamazdı kızına annesi. Onun evinin bizim bir üst katımızda olduğunu, çok zaman bizde pişirecek herhangi bir şey bulamazsa yemekleri kendi evinde yapardı ve yemeklerin bizimle birlikte üç kişilik olduğunu söylemem de abes olmaz herhalde.
Kayınpederim bizim evlenmemizin çok-çok arifelerinde vefat ederek yalnız bırakmıştı kayınvalidemi, tıpkı üç oğlu gibi. Keza eşim olan kızını da tabii! Oğullardan ikisi memuriyetleri dolaysıyla terk-i diyar etmişlerdi(2).
Küçük oğlanın eşi de “İlle de ayrı ev!” demiş, kocası da onun sözüne uymuştu.
Ama ne olmuştu? Kendisinden uzaklaşan oğlu karısının ailesinin oturduğu apartmanın bir dairesine yerleşmişti. Gelinin gizli niyeti; kaynanasının varlığını ve dırıltısını(3) çekmemekti zağar(4)!
Bu; karımın annesini kahırlandırmış, müteahhidin kendine verdiği daireleri ve biriktirdiklerini ölmeden önce sağlığında üleştirmektense; “Ben öldükten sonra, birbirinize hak geçirmeden, kura ile aranızda üleşin!” demişti.
Bu düşüncesinden sadece kızını ayrı tutmuştu. Ona güney cephesindeki biri kendilerinin, diğeri kendisinin oturduğu iki daire için;
“Bu dairelerin sahibi kura çekilmeden önce sensin!” demişti şifahi(5) olarak, ağabeylerinin ve erkek kardeşinin bir bayram günü beraber oldukları bir ziyaret anında.
Gelinlerin bu sözleri karşısındaki ona karşı tavırları hiç mi hiç umurunda olmamıştı. Öyle değil miydi?
Bir ayrıcalığı olmaz mıydı kızının, yani karımın? Çünkü annesinin tüm dertlerine gece-gündüz ayırımı yapmadan karım koşardı, koşuştururdu, gerek evlenmeden önce ve gerekse biz evlendikten sonra.
Eh! Evlendikten sonra kenarından-köşesinden de olsa birazcık da ben yardımcı olmuştum karıma ve annesine…
Meselâ; emrediyordu(!) annem, kaynanam değil, çarşıdan-marketten ne alınacaksa, bize de lâzım olacaksa ben alıyordum onun kredi kartıyla! Pazar alışverişi peşin parayla haftanın o günü yine tarafımdan değerlendirildi.
Elektrik-su-doğalgaz-telefon-kredi kartı ödemeleri gibi giderleri otomatik ödemeye bağlamıştım. Annem her ay kendi tahminine veyahut da söylemlerimize göre ya bu bedellerin karşılığını aşırı bir miktarda taşırarak kızına verir yahut da;
“Filânca daire ya da dairelerin kirasını bu ay siz alın!” derdi, yine de verilmesi gereken bedelin çok üstünde, taşırmış şekilde.
Biz de onu arabamızla tüm ısrarlarına rağmen benzin parası dileğini kabul etmeden, istediği her yere götürürdük. Genelde ölüm yıldönümlerinin ertelerindeki Cumartesi-Pazar günlerinde memleketim dediği ve ailesinin cenazelerinin tümünün defnedilmiş olduğu köyüne giderdik.
Bazen küçük kayınbirader de katılırdı, bize, tabiidir ki yalnız yahut da tek başına. Sebep malûm…
Çok zaman köyde kalırdık, bir geceliğine de olsa akrabalardan birinden birinin evinde.
Ertesi gün de, yaz ise dere kenarında, dalından kopardığımız sebzelerle kahvaltı eder, arabamızın bagajı; taze sebze ve meyvelerle zımbacık(6) doldurulmuş bir şekilde geri dönerdik.
Sadece sebze meyve değil, ev salçası, lokum(7), tarhana, erişte, bulgur, keçi peyniri, bal, süt, tereyağı ne verilirse.
Annemin köylülerinin, yani çoğu anne dediğim analığım ve karımın akrabası olan insanların elleri çok açıktı. Beş kuruşa tamah etmezler(8), bedelleri konusunda hiçbir teklifi kabul etmezlerdi, asla. Aşağı yukarı bir-iki ay pazara-markete gitmezdik; çay-tuz-şeker-pirinç gibi şeyler dışında.
Kış zamanlarında da boş dönmezdik. Kilerlerde, ambarlarda neler varsa, kavanozlarla, ya da köy sepetleriyle arabamızın bagajına istif edilirdi.
O kavanozlar ve sepetler bir sonraki gidişimizde asla boş iade edilmezdi, annem tarafından. Tuz, şeker, pirinç, çay, sıvı yağ, çocuklar için gofret, bisküvi, çikolata ile aynı şekilde zımbacık doldurularak iade edilirdi.
Annemizin asla ve kat’a “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez!” felsefesi yoktu.
Annemin cebinden para ödeyerek masrafını yaptığı tek şey ise kapıcıya ödediği Apartman Aidatı idi. Onu da kapıcıya hal-hatır sormak, onun çocuklarını düşünerek ve bahşiş vererek, boş çevirmeksizin mutlu etmek gayesiyle yapardı, şu ya da bu şekilde.
Annem aldığı kiraları gelişine göre bir çantada toplar, bizlere, özellikle kızına bir deftere kimin ne verdiğini kaydettirir, kendisine lâzım olacak miktarı kenara ayırdıktan sonra, çocuklarına ait vadeli hesaplara eşit miktarda yatırmam için bana verirdi.
Ben de çekmecesindeki dört ayrı defteri alır, her birine aynı miktarı yatırırdım, ayrı ayrı.
Tüm defterlerdeki hesaplar eşitti, kuruşlarına kadar. Olmazsa annem bir kuruşluk faiz farkı için bile üşenmez, giyinir, bankaya gider, kaba anlamda çatır-çatır kavga eder, o eksik olan bir kuruşu eksik olan banka defterine aynen yansıttırırdı banka memurlarına. Yoksa Türkiye’de başka banka mı yoktu ki!?
İşin enteresan tarafı bu dört hesabı bir araya toplasan, toplanan miktarla bir daire daha alması mümkündü belki annemin. Ama tamahı yoktu;
“Defterlerin sahipleri belli” demişti. Çünkü kendisi öldüğünde sorun olmasın diye her defterin hesabını, her bir çocuğunun adıyla müşterek açtırmıştı. Yani ki çocukları isteseler, kendi hesaplarından kendisinin haberi olmadan çekiş yapabilirlerdi, ama hiçbir evlâdı bu tıynette(9) değildi. Buna kesinlikle emindi.
Yaşlılığının belirtisi bazen olağan rahatsızlıkları olurdu annemizin. Gece ise yatak odamızın tavanına, ata yadigârı(10) kulplu maşrapası(11) ile vurarak haber verir, hemen koşardık dairesine yedek anahtarımızla.
Gündüz ise, şu ya da bu şekilde bize haber ulaştırır gene hemen koştururduk.
Pardon, koşturmak yerine, karımın adına kayıtlı arabaya atlar, ulaşır, hastaneye yetiştirirdik onu, her ne olursa olsun ve “Geçti, bir şeyim kalmadı, yelmiş ya da gaz sancısıymış galiba!” gibi ısrarlarını dinlemeden.
Daha önceden söylemeyi unutmuşum, bu vesile ile koşturduğumuz arabamızın annemin karıma hediyesi olduğunu tekrarlamam gerekmiyordur herhalde.
Yoksa sittin sene(12), haydi abartmış olmayayım, serbest meslek sahibi olmamız dolaysıyla biz biriktirebileceğimiz tasarruflarımızla evlenmemizden sonraki 8-10 sene içinde araba sahibi olmamız mümkün olamazdı, o da taksitle tabii.
Ben gençtim, söylemem gereksiz. Karım benden daha da çok gençti. Bu farka rağmen, benim tembelliğim ve genç mezuniyetim ve askerlik görevim nedeniyle karım meslekte benden daha kıdemliydi(13).
Üstelik yalvar-yakar peşinde koşuşturmamıştı beni. Naz-kapris yapmamış, hiçbir özel dilekte, istekte bulunmamıştı benim olmak için. Pardon, sevdiği için tek bir isteği olmuştu; “Yalnız benim ol!(14)” demişti. “Yemin ettim bir kere(15)” demiştim, yalnız onun olacaktım.
Yaşadığımız, tükettiğimiz bugüne, şu ana kadar onun olmak dışında hiç bir düşünce geçmedi aklımın ucundan, hayalimden bile.
Hem neden geçsindi ki? O bana “Tanrının bir nimeti(16)” idi, vazgeçemeyeceğim, onsuzluğu yaşayamayacağım.
Yakışıklı sayılırdım. Tabiidir ki karımın gözünde. O bana; “Yakışıklım, erkeğim, sığınağım, evimin direği!” gibi sözler yakıştırırdı çok zaman, ama biz bize iken, evimizde.
Öyle sokak ortasında uluorta, şurada-burada, herkesin yanında değil! Hele ki bazı yavşaklar(17) gibi otobüste, banliyöde, dolmuşta “Aşkım, sevgilim, bir tanem!” gibi diyerek sırnaşanlara(18) illet olurduk ikimiz de…
Karım güzeldi. Hem çok güzeldi, tarif edemeyeceğim kadar. Tarif etmekte zorlandığım için düşüncemi şöyle genişletmeğe çalışayım;
Tanrının vakti müsaitmiş, onu yaratırken çekinmemiş, erinmemiş(19), emek vermiş, özene-bezene hiçbir eksiğini bırakmadan yaratmış. “Gönül bu; ota da konar, bilmem neye de!”
Gerçekten bu güzel insanın, benim “Karım olması” teklifime anında “Evet!” demesi sevinçten havalara uçurmuştu beni.
Ve ben onu kucaklayacakken, o beni kucaklamıştı, teklifimin hemen ertesinde. Bu nedenledir ki, beraber yürürken, şurada-burada beraberken ona bakan gözlere kızardım, daha doğrusu o şairin “Kıskanç(20)” isimli şiirindeki gibi kıskanırdım.
Söylemek istediğim daha çok şey var dilimin ucunda, ama “Biz buyduk!” diye bitireyim bizi anlatmayı, pardon övünmeyi…
Mesleğimiz gereği, annemizin hediyesi arabamızla sabah işimize gidiyor, akşam gereken vakit ne ise, iş durumumuza göre o vakitte geri dönüyorduk beraberce, diğer Kat Malikleri, ya da kiracılar gibi.
Ve selâmlaşmayı öğretmiştik hepsine, hatta bayramlarda büyüklerini ziyaret etmelerinin gerekliliğini de. Bu bayramlarda eğer annemin köyüne gitmemişsek ki Kurban Bayramlarında annem Hacdan dönüşünden beri kurban kesmek için köyüne gitmeyi prensip edinmişti, onun dışında hep evimizde, daha doğrusu hep annemizin evinde idik.
Ziyaretçilerimizi, arkadaşlarımızı bile annemizin evinde kabul ederdik, çünkü bayram temizliği de, lokum-baklava-börek de, lokum-şeker-çikolata da annemin evinde gani(21) olurdu. Gönlü gibi, mutfağı, sofrası da zengindi annemizin.
Söylemeyi unuttum değil mi? Annesiz-babasız büyümüştüm ben, önce bir Çocuk Yuvasında, sonra bir Yetiştirme Yurdunda. Annemi-babamı, hatta kardeşlerim olup olmadığını bile bilmiyordum.
Devletin verdikleriyle okumuştum. Yalnızdım ve belki de bunun içindi karımın annesine “Anne” diye düşkünlüğüm.
Allah var, annem de şefkatini, sevgisini ve merhametini asla esirgemedi, aşağılamadı beni, hiçbir zaman. Onun dilinden “Kızım ne mühendislere, subaylara, doktorlara, profesörlere lâyıktı!” gibi bir söz asla ulaşmadı kulağıma.
Ama başkaları tarafından söylenen bu sözlerin benzerleri kulağıma ulaşmadı değil, üzüntüm olan.
“Selâmlaşmayı öğretmiştik!” dedim. Bunu şunun için belirtmeyi özellikle uygun gördüm. Apartmanın ufacık bahçesiyle meşgul olan, eken, diken, biçen, budayan Hayrettin Ağabey selâmlaşmak konusunda başarılı olamamıştı çünkü. Hem tüm apartmanda yaşayanlar için.
Herkesin ortak malı olan bahçe, sanki sadece kendi bakmakla yükümlüymüş gibi kimsenin ilgilenmediği bir yerdi. O da kimseyi umursamaz, gözü gibi bakıp esirgerdi özenle diktiği çiçekleri. Bilmem nerelerden getirdiği fidanları eliyle dikmişti.
Evlendiğimizde o fidanlar henüz büyümemişler, meyveye gelmemişlerdi, ama onun dediği şuydu;
“Ben dedemin diktiklerinden yararlandım, yedim, torunlarım da benim diktiklerimden yararlansınlar, yesinler!”
Apartmanın Yöneticisi güvenilir olması dışında başka hiçbir hasleti(22) olmayan yaşlı bir amca idi, emekli, ununu eleyip, eleğini duvara asmış, sokağa çıkmaya bile erinen. Esas Yönetici gizli-saklı Hayrettin Ağabey gibiydi.
Yöneticinin verdiği makbuzları kapı-kapı dolaşıp dağıtır, neredeyse silâh zoruyla toplardı aidatları ve Yöneticiye teslim ederdi.
Bu işlevde Hayrettin Ağabeyin polis emeklisi, çok zaman silâhının belinde olmasının bir sebebi hikmeti(23) vardı (sanırım). Evinde olmayanları da Hayrettin Ağabey takip ederdi, sadece aidat konusu için değil, hırsıza-uğursuza karşı da.
Simasını tanıyamadıklarına uluorta sorar, sonra; “Kaç numaralı daire, biliyor musunuz?” diye gizli-saklı sınavdan geçirir, kapı ve insan seslerini duyuncaya kadar da takip etmekten vazgeçmezdi.
Yaptıkları bu kadar değildi Hayrettin Ağabeyin. Esas anlatmak istediğime geçmeden önce şunları da sözlerime eklememin zaruri(24) olduğunu düşünüyorum.
Apartmanda birinin bir şeyi bozuldu da çalışmıyor muydu, ne yapar, eder, vakit ayırır, cebinden para vererek malzeme alır, tamir eder, beş kuruş almadan; “Allah razı olsun, deyin!” der, sırtını döner, giderdi.
Apartman temizliğini yapan kadın kapris(25) mi yapar, çözerdi.
Malzeme mi gerek, alırdı. Apartmanın elektrik-su bedellerini peşin olarak öder, sonra tahsil ederdi Yöneticiden. Çatıda biriken güvercin pislikleri mi attırılacak, kendisi atmayı denerdi, baktı ki baş edemeyecek, birilerini bulur-buluşturur, attırır, ortalıkta bıraktırmaz, taşıttırırdı da. Kanalizasyon mu tıkandı, açtırırdı.
Üstelik eli de açıktı Hayrettin Ağabeyin. Darda kalanlar; “Aybaşında ödeyeceğim!” diye borç istediklerinde, parası mutlaka olurdu, çekinmeden verirdi. Üstünden iki-üç ay geçse bile istemek için kapılarına gitmez, ses çıkarmazdı.
Kısaca Hayrettin Ağabey; nevi şahsına münhasır(26)” denecek nadir(27), saygı duyulması gereken, mümtaz(27) insanlardan biri idi.
Hayrettin Ağabeyin en önemli hususiyetlerinden biri araştırıcı olması, tatil için uygunluk düşünmesi ve minibüsüyle seyahatler organize etmesiydi. Bilgisayar kullanmaktan pek anlamazdı, ama en büyük torunu ona neyi, nasıl yapacağını öğretmişti bir miktar.
Çok darda kalırsa torunu akşamları derslerinin aralığında, dinlenme anında; bulmak, öğrenmek istedikleri için yardımcı da olurdu, özellikle adresler ve telefon numaraları konusunda. Ondan sonrası kolay olurdu, her ne kadar telefon gideri olsa da biraz.
Bu telefon görüşmelerinden de, yer ve zaman ayarlamalarından da, telefon giderlerinden de kimselerin haberleri olmazdı.
Sonuçta gitme niyetinde olanları evinde toplar, seyahat programını onların görüşlerine sunardı, yer, zaman ve mekânlar olarak. Mutabık(28) kalındığında da yine başlangıç zamanını belirler, ilgili yerlerle konuşarak seyahatin gerçekleşmesi için ne gerekiyorsa yapardı. Yapmağa çalışırdı, değil!
Genelde seyahatleri ucuzluğu, ya da ehvenliği(29) için ya yaz sezonlarının sonuna çeyrek kala, ya da sezonların açılışının ilk çeyreği olarak ayarlar, genelde gidilecek yerler için; “Her şey dâhil” standardında olmasına dikkat ederdi. Çünkü adabı(30) ile içki içmeyi severdi, burnundan gelinceye kadar içenleri ise, ayıplar, önce uyarır, sonra azarlardı, buna “Fırça çekmek!” denmezdi.
Gidenlerden tek isteği mazot parası idi.
Ve bu bedeli de dönüşte adam başı üleştirirdi, kendisi ve eşi hariç olarak. Çünkü şoförlük ondandı, araba ondandı, piknik düşündükleri yerlerde mangalı hazırlamak ondandı.
Eh! Mazot giderine katılmaması, o kadar da önemli olmalıydı, değil mi?
Ne demişti atalarımız; “Ne nalıncı keseri gibi ol, hep bana, hep bana, ne rende gibi ol, hep sana, hep sana, olursan testere gibi ol, bir sana, bir bana!”
Bu nedenledir ki seyahate katılanlar Hayrettin Ağabeyin çıkardığı hesaba itiraz etmezler, en ufak bir ses bile çıkarmazlardı. Hatta bazıları önce harca, sonra taksitle öde örneği gibi, taksitle ödemeyi bile gerçekleştirirlerdi.
Belirlenen plân dâhilinde, belirlenen günde sabah, ya da akşam, ya da sabaha doğru çıkılırdı yola gecikmeksizin. Hayrettin Ağabeyin en çok kızdığı şeylerden biri bir dakika bile olsa, beklenilen vakitten sonraya kalarak gecikmekti.
“Yolcu yolunda gerekti çünkü.”
Ve de çünkü “Şurası güzelmiş, burada duralım!”, ya da “Burada konaklayalım!” diyerek “Kondumcuk Kuşu” gibi durmak diye bir şey düşünülmesi mümkün değil gibiydi.
Ama grubun onayını aldıktan sonra eğer yolculuklarının süresi müsaitse, belirlenen yer konaklama için uygun, özellikle de bir coşkusu olmayan bir su ya da deniz kenarı ise şans denenmeye karar verilir, eğer herkes isterse ve durum uygunsa istenilen süre kadar, istenilen yerde durulur, istirahat edilir, hatta mangal keyfi bile yapılırdı.
Plânlanan ve anlaşma sağlanan diğer konak yerlerine gecikileceğinin cep telefonu ile haber verilmesi hizmeti de hiç kimsenin haberi olmadan Hayrettin Ağabeye düşerdi. Yahut da konaklama yerlerinden birinden vazgeçilmesi gündeme gelirdi ki, bu da Hayrettin Ağabeyin başarılı olduğu bir konu idi.
O da gönüllü olarak bu isteği yerine getirirdi. Çünkü seyahati, içmeyi, komşularıyla, dostlarıyla, sevdikleriyle bir arada olmayı çok severdi.
Hayrettin Ağabeyin arabasında mangalı dışında, bozulmaya imkân yaratmayacak şekilde et vs. muhafaza ettiği buzdolabı niteliğinde bir kutusu ve domates-biber-salatalık-soğan, yağ, tuz, şeker, çay muhafaza ettiği bir selesi, ufak bir gaz tüpü de vardı.
Geçtikleri şehirlerin özelliklerini bilircesine ne eksilirse oradan hemen eksiklikleri takviye eder, bu giderleri için aldığı makbuzlarla ayrı bir hesap tutardı.
Hayrettin Ağabey beni ve karımı joker(31) gibi görürdü. Çünkü mesleklerimizin ve işlerimizin durumu uygunsa bizler de mutlaka katılmayı dilerdik bu seyahatlere. Arabasının mevcudu, yükü tamamsa Hayrettin Ağabey kapımızın zilini çalmadan, kapımızı parmak uçlarıyla usulca tıklatır, bizler gelenin o olduğunu anlayarak gözlerine bakardık. Tebessümle;
“Avuçlarınız temizse, avuçlarınızı yalayın gençler, bu sefer biz gidince apartmanı beklemenize karar verdim!” gibi ya da benzeri esprili sözler sarf ederdi, kırılmayacağımızdan kesinkes emin olarak.
Katılmayanlar olup da arabası müsaitse aynı tebessümle ve hareketlerle;
“Hadi gene iyisiniz. Şu gün, şu saatte hareket edeceğiz, şu kadar süreyle, şuralarda beraber olacağız inşallah, işinizi-gücünüzü ve annenizin bakımını ona göre ayarlayın!” derdi.
Bazen seyahate katılmak isteyen istekli sayısı fazla olurdu. Katılmak isteyenler iki kişiden fazla ise; “Mecburum! Kura çekeceğim!” der, kura çekerdi son iki kişi kalana kadar. Eğer fazlalık iki kişi ise her iki durumda da gene tıklatırdı kapımızı;
“Gençler, mutluyum! Arabanıza iki müşterim var, beni takip ederseniz ve annenize haber verirseniz iyi olur!” derdi, rica edercesine ve fakat emreder gibi. Asla ve asla annemizin durumunu dikkate almamızı söylemeden ayrılmazdı kapımızın önünden.
Böyle durumlarda karı-koca ve bize ayırdığı misafirlerimizle onun minibüsünü takip ederek çıkardık yola. Onun yorulduğunu hissedince ondan direksiyonu ben teslim alırdım, o da benim arabama geçip horuldardı. Çünkü karım kullanırdı arabamızı.
Aynı şey benim için de varitti(32). Ben de yorulursam gene karım geçerdi direksiyona, ben arkadaki bayanla yer değiştirir, arka kanepede başlardım horlamaya.
Ve Hayrettin Ağabey değişikliği fark eder etmez süratini azaltır, gerekli yerlerde sinyal ya da dörtlü ikaz ışıklarıyla işaret verir ve yol üç şeritliyse hep orta şeritten gitmeye itina ederdi.
Özellikle akşamın ilk karanlıklarında ve sabahların ilk aydınlıklarında, dalgınlık oranının yüksekliğini dikkate alarak şehir içlerinde şehirlerin sokak lâmbalarının dikkatli olmalarını temin için eğilmelerini beklerdi desem ne yalan, ne de yanlış olurdu.
Bazen; “Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer” örneği şekillenirdi otellerde, fazla yer olmazdı, daha doğrusu mevcuda göre yeterli yer olmazdı. Hayrettin Ağabey duruma bakarak ya eşiyle kendisi giderdi bir diğer otele, ya da baylardan birini, ya da ikisini-üçünü alarak diğer otelleri araştırırdı vakitlice.
Hanımlara aşırı bir saygısı vardı çünkü. Eğer beraber gitmişsek ve sorun iki ya da dört kişiden kaynaklanıyorsa “Gençler!” deyip fedakârlığı bizden ve yanımızdakilerden beklerdi. Bir bakıma buna da “Silâh zoruyla!” desek abartmış olmayız, ama asla böyle değildi, umulacağı gibi.
Bazen işlerimiz çok yoğun olurdu, Hayrettin Ağabey istediği halde katılamazdık plânladığı seyahate. Hüzünlenmezdi; “Bir dahaki sefere inşallah!” derdi.
Hayrettin Ağabey, yeryüzüne gelmiş, nadir insanlardan biriydi kısaca, daha önce de söylediğim gibi. Ama “Sakınılan göze nasıl çöp batarsa”, iyiler de bu dünyada fazla yaşamıyordu. Hayrettin Ağabeye de Tanrının çizdiği bir yol olsa gerekti, bilmediğimiz yahut da farkında olamadığımız.
Yine böyle bir seyahatin başlangıcındaydık. Her nedense, nereden aklına estiyse, belki de biz o sözü ailece çok kullanıyor olduğumuzdan, jest olsun diye, minibüsünün iki ön kapısına da; “Kondumcuk Kuşu” yazdırmıştı Hayrettin Ağabey, büyük hatta koskocaman harflerle.
Aslında minibüsünün dış tavanında, tuttuğu futbol takımının sembolü olan kartal resmi ile beyaz renkli minibüsüne çektirdiği siyah şeritler yeterliydi, her şeyin özeti olarak.
Sabahın erken vakitlerinde başlayan yolculuğumuzda her şey yolundaydı. Gün kararmak üzereyken bir sahil kenarında, boş kulübelerin oldukça çok olduğu bir devre mülk sitesine konaklamak üzere ulaşmıştık. Biraz pahalı gibi olmasına rağmen, her aile için ayrı ayrı yer, yani kulübe vardı.
Tek sorunumuz öğle yemeği idi ki, onun için de doluşuyorduk arabamıza. İstediğimiz yerlerde durup nefsimizi köreltiyorduk(33), daha doğrusu tıka-basa hiçbir şeyi ardımızda, arkamızda bırakmaksızın sünnetleyerek(34) tüketiyor, çevremizi temiz tutmak için de itina gösteriyorduk.
Çünkü hepimiz ihtiyacımızı bilip o kadarıyla yetiniyor, israfa, hele ki lükse-şatafata önem vermeksizin gereken o kadarını alıp geçimimizi, köreltmemizi biliyorduk.
Çöplerimizi yerlerine iade ediyor, ya da otomuzu kirletmeyecek şekilde kat kat poşetlere koyup ilk çöp konteynırına yerleştiriyorduk.
Sabah kahvaltısı için kraker-bisküvi ve poşet süt gibi eften-püften(35) şeyler yetiyordu. Akşam yemekleri içinse Hayrettin Ağabeyin mangalı, kulübelerin barbeküleri(36), hanımların hazırladığı salatalarla bira vardı.
Hayrettin Ağabey arabasına içki koymaz ve koydurmazdı, hatta bir kutu bira bile, kendisi içki içmeyi sevmesine rağmen.
Ama benim için asla ve hiç mahzuru yoktu. Mademki “Çaylar şirketten” oluyordu, biralar da neden benden olmasındı ki?
Havalar soğumuştu, ama gene de denize girenler vardı, içimizden. Üç-beş gün denize girmemek için sabreden Hayrettin Ağabey, son gün “Geldi de denize girmeden döndü!” demesinler diye mayosunu giyerek, bana;
“Evlât! Hadi beni bir denize at!” dedi.
Eşi Sâre’nin;
“Hayrettin, hava soğuk, hasta olacaksın, gel, gitme!” uyarısını dikkate almadı, aldırmadı karısının sözlerine.
“Acı patlıcanı kırağı çalmaz be hatunum!” dedikten sonra bir süre durdu, durakladı ve;
“Hem biliyorsun, atalarımız ne demiş? Kötüye bir şey olmaz!”
Oysa dünyanın bu en iyi diyebileceğim insanı için Azrail’in, “Kondumcuk Kuşu" gibi bir yerlere konarak, onun içi hazır beklediğini bilemezdik.
Hayrettin Ağabey soyundu ve birden denize atladı iskeleden. Bir süre görünmedi su yüzünde, sonra önce karnı, sonra tüm bedeni gözüktü suyun üstünde, hareketsiz.
Eşinden;
“Hayrettin!” diyerek canhıraş bir feryat yükseldi.
Tereddüt etmenin beklemenin bir âlemi yoktu. Sadece ceketimi ve pabuçlarımı çıkartarak balıklama atladım denize, ona doğrulttum kulaçlarımı.
Tuttum, kaskatı ve çok hafifti onu kıyıya sürüklerken zahmet çekmedim. Ancak hissettiğim kadarıyla nefes almıyordu, kalbi de durmuştu. Bir yerlerde okumuşluğumuzu hatırladım; böyle bir ölüm için “Kalp krizi ve şok” denildiğini.
Ve bence “Kondumcuk Kuşu” konmuş ve alması gereken emaneti almıştı.
Allah’tan ümit kesilmezdi. Birçok konuda kurslara katılmıştık, eşimle birlikte, bu kurslardan biri de “İlk Yardım Kursu” idi. Öğrenmekteki esas amacımız trafik kazalarıyla karşılaştığımızda yapmamız gerekenleri öğrenmekti, boğulmalar da öğretilmişti bize o kurslarda.
Ama ne benim, ne de eşimin suni teneffüs, kalp masajı tatbiklerimiz yararlı olmadı Hayrettin Ağabey için.
Sonucu bu şekilde zehir olan yolcuğumuzun bu etabında Hayrettin Ağabeyi kaybetmiştik. Ondan sonrası yalan dünyanın gerekleriydi:
Doktor-Rapor-Tabut-Kefen-Defin Ruhsatı-Ambulans…
Hayrettin Ağabey ve karısı aynı memleketin çocukları, hatta uzaktan-yakından, kenardan-köşeden de akraba imişler. Bu olay nedeniyle öğrendik. Çünkü Abla;
“Hayrettin’i memleketimize götürelim!” dedi.
Ambulansta ya da ne deniyorsa o araçta eşinin tabutunun yanına çömeldi.
“Kime haber verelim!” dediğimde, çantasından ufak bir defter çıkardı ve;
“Herkese!” dedi sadece, hıçkırarak ve gözlerindeki yaşları zapt etme düşüncesi yaşamadan.
Ambulans önde, benim kullandığım Hayrettin Ağabeyin minibüsü ve yolcuların bir kısmı ile bizim arabamız peş peşe yola koyulduk.
Cenazeye yetişen Hayrettin Ağabeyin çocuklarına minibüsü teslim ederken, içimden gelmişti, her nedense kapılardaki “Kondumcuk Kuşu” yazılarını silmelerini rica ettim.
Cenazeyi ikindi namazına ancak yetiştirebilmiştik. Ancak yolda olduklarını belirten akrabalardan bir kısmının da cenazenin defnedilmesine yetişmeleri için cenazeyi en yakınlardan birinin evinin terasına yerleştirdik, tabutuyla.
Tatili paylaşan Hayrettin Ağabeyin yolcularının bir kısmı, hatta hepsinin gözleri yoldaydı, ertesi güne ertelenen cenaze namazını beklememek arzuları gözlerinden belli oluyordu.
Ne tuhaf değil mi? Hayat her şeye rağmen devam ediyor, giden “Bir varmış, bir yokmuş!” felsefesi ya da mantığıyla yok oluyordu.
İnsanlar hemen ertesinde yaşamlarının geri kalanının devamını düşünüyorlardı, Hayrettin Ağabeyin üstlerinde hakları olsa da, olmasa da ki, grup içinde üstünde Hayrettin Ağabeyin hakkının olmadığını söyleyecek, buna inanan tek kişi bile çıkmayacağına yemin edebilirdim.
Cenazenin eve indirilmesinden, ambulansın geri gönderilmesinden sonra Hayrettin Ağabeyin çocuklarından biriyle seyahate katılan yolcuların kalan kısmını minibüsle şehir garajına kadar götürdüm. Garaja, ya da terminale bıraktığım yolcular için söyleyebileceğim tek şey; “Başınızın çaresine bakın!” demek olacaktı ki, ben de onu dedim.
“Kalan yolcuları?…” dedim, çünkü iki aile çeşitli nedenlerle biri köye gelmeden, diğeri daha sonra ambulansa rica etmiş, oradan şehirlerarası otobüslerle evlerine dönmeyi tercih etmişlerdi.
“Yalan Dünya” demek haksızlık olmasa gerekti, tabii ki bana, bize göre.
Ve eklemem gereken en önemli konu; yaşamı ilerlemiş bu insanların bundan sonraki yaşamlarında Hayrettin Ağabeyin onlara sağladığı güzellikler gibi güzellikleri bir daha hiç olmayacaktı, hem asla!
Ben ve eşim, Hayrettin Ağabeyin cenazesini kendi başına terk etmeyi düşünmedik, kaldık. Bunda arabamızın altımızda olmasının da tesiri var mıydı, kesinlikle diyebilirdim ki; “Hayır!”
Nihayeti bizim gidişimiz de bir gün sonrasının şehirlerarası otobüsleriyle olurdu, o kadar.
Bize hemen yer gösterdiler.
Oysa şehre gider, bir otelde de kalabilirdik. Yahut da Hayrettin Ağabeyin başında, uyuklayarak da olsak, okunan Kur’an’ı dinleyebilirdik. Eşim dinlendi, ben dinledim Kur’an’ı.
Cenazeyi ertesi gün öğle namazından sonra defnettik. Ondan sonrasında benim-bizim yapacağımız, yapabileceğimiz herhangi bir şey kalmamıştı. İzin istedik.
Ben yorgun ve uykusuzdum. Yanında oturup karımın benim uyumamla dalgınlaşmasına sebep olmaktansa, arka kanepeye geçtim, uyuklama modundaydım.
Belirli bir süre sonra karımın arabayı durdurduğunu hissettim. Araba emniyet şeridinde idi, hissettiğim kadarıyla ne arızası var gözüküyordu, ne de benzini olmadığını düşünebilirdim. Kapısını telâşla açtı karım, istemeden de olsa kapattığını fark etmedi gürültüyle.
Yol kenarında öğürüyordu karım, başını eğmişti. Hemen kolonyalı mendil uzattım ve pet şişedeki suyla yüzünü yıkamaya çalıştım, kendine geldiğini hissedince de sordum;
“Yoksa?”
“Evet! Sürpriz olsun diye raporu alınca söylemek üzere saklanıyordum. Eğer oğlan olursa ‘Hayrettin geliyor!’ diyecektim!” dedi, sanki anında plânlamışçasına.
Yaşam gereğine uygun olarak devam ediyordu, devam da etmeliydi hem…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hayrettin; Türkiye’min büyük şehirlerinden birinde, aşağı-yukarı aynı özellikleri taşıyan, soyadıyla adı belirlenmiş böyle bir apartmanda, apartmanın dâhili ve harici her şeyiyle ilgilenen, yapan, eden, tamir eden, ailesinden de ilgisini esirgemeyen biridir. Yatalak annesine yıllarca özenle bakan, saygı ve sevgi dolu üç çocuğu olan, emekli bir Polis Memuru Hayrettin (Ağabey) vardır ve yaşamaktadır.
Ancak öyküdeki gibi denizde aynı şekilde şok edici bir ölümün, adı aklımda kalmayan bir Profesör Doktor için vuku bulduğunu belirtmem gerek!
Sâre; Sıçrayan, atlayan, ihtiyaç, susuzluk. (Osmanlıca; Saf, temiz, kalabalık, topluluk). Hazreti İbrahim’in eşinin adı.
(**) Kondumcuk Kuşu; Aslında böyle bir kuş ve lügatlerde yer alan böyle bir deyim de yoktur. Ancak yöremde; “Olur-olmaz yerlerde duran ve kalkmayan, oturma adabını bilmeyen, misafirliklerde vaktinde kalkıp-gitmekten anlamayan kişiler” için kullanılan bir deyimdir.
Öyküde oturma adabını bilmeyen, gereğini yapmaktan vazgeçmeyen Azrail anlamında kullanma gayretini yaşadım. Bir yerde geçici bir süre kalmak, bulunmak anlamında da kullanılan yerel bir tabir.
(1) Devasa; Dev gibi, çok büyük.
(2) Terki Diyar Etmek (Eylemek); Bir yerden gitmek, bir alışkanlıktan vazgeçmek, bir beraberliği bırakmak. Hatta ölmek.
(3) Dırıltı; Atışma, çekişme. Dırdır. Zırıltı.
(4) Zağar (Zahar); Herhalde, evet öyle (Bodur, bacaksız, küçük bir köpek cinsi ile ilgisi yok).
(5) Şifahi; Sözlü olarak yapılan. Sözlü.
(6) Zımbacık Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(7) Lokum: Bu; sadece bir tatlı çeşidi olan su, şeker, nişasta ve tartarik ya da benzeri bir asitle yapılan şekerleme olarak düşünülmemeli. Yöresel olarak değirmen unu, soğan, yoğurt, yumurta, tuz, karabiber ve haşhaş (Afyon Yöresi) ya da kırıklınmış ceviz ile (Bilecik Yöresi) ile yapılan belki de “Lokum Böreği” diye tarif edilmesi mümkün bir yiyecek çeşididir.
(8) Tamah; Açgözlü davranmak, açgözlülük, çok istemek.
(9) Tıynet; Karakter, yaradılış, huy, maya, cibilliyet.
(10) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(11) Maşrapa; Toprak ya da plâstikten, genelde metalden yapılmış ağzı açık, kulplu, küçük kap.
(12) Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene anlamındadır, ancak asıl anlamı 60 sene demektir.
(13) Kıdemli; Bir işte çok eski ve deneyimli olan.
Kıdem; Bir görevde aşama. Rütbece eskilik. Bir görevde geçirilen süre.
(14) Yalnız benim ol… Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a, Bestesi; Selâhattin PINAR’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(15) Yemin ettim bir kere… Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Selâhattin İNAL’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(16) Buna benzer bir şarkı var; “Solsan da sararsan, yine gül pembe dehensin, Rabbin bana bir nimeti varsa o da sensin!” Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendi’ye ait olan ve en iyi şekilde Zeki MÜREN’in yorumladığına inandığım bu Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(17) Yavşak; Aslında bit yavrusu, sirke olmakla birlikte, toplumda genelde; geveze, yalaka, yılışık gibi anlamlarda kullanılan bir kelime. Bir de buna ait, atasözü mü, duvar yazısı mı, anonim mi olduğunu bilmediğim şöyle bir deyiş var: “Yavşak büyüdü bit oldu, enik büyüdü it oldu!”
(18) Sırnaşmak; Sırnaşığa yakın bir davranışta olmak.
Sırnaşık; Rahatsız ettiğine, can sıktığına aldırmadan, bir kimseden sürekli olarak ve yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen kimse. Rahatsız eden, sıkıntı veren, musallat olan.
(19) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
(20) Kıskanç; Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’in “Sakın bir söz söyleme… Yüzüme bakma sakın!” şeklindeki şiirinin ikinci kıtası öğrencinin dediği ve hak etmediği sıfır notunu aldığı dize gerçekten “Dilerim Tanrı’dan ki, …” şeklindedir. İntizar adıyla ünlenen şiir Suat SAYIN tarafından Muhayyerkürdî Makamında bestelenmiştir.
(21) Gani; Zengin.
(22) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
(23) Sebebi Hikmet; Faydalı neden, gerekçe.
(24) Zaruri; Zorunlu, gerekli.
(25) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
(26) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(27) Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.
Mümtaz; Seçkin. Ayrı bir yeri olan, üstün tutulan.
(28) Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.
(29) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
(30) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…
(31) Joker; Her şeyin yerini tutabilen. Şakacı. Ahbap. Kimi kâğıt oyunlarında istenen kâğıdın yanına konabilen kâğıt.
(32) Varit Olmak; Olabileceği akla gelmek, var sayılmak.
(33) Körletmek (Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Keskinliğini yitirmesine yol açmak.
(34) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
(35) Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
(36) Barbekü; Izgara et pişirmekte kullanılan, genelde balkonlarda duvar içerisine gömülmüş ocak. Açık alanda mangal kullanarak pişirme.