“Olmaz, olmaz deme, olmaz, olmaz!” demiş atalarımız.
Yaşamda çok şeyin bazıları tatsız, bazıları hoş, bazıları boş, bazıları gülünç vs. vs. gerçekten tesadüflerle dolu…
Bazıları filmler (hangi filmler olduğu bilinen) aratmayacak gibi gelişir. Tıpkı nasıl olduğunu anlayamadan başımdan geçen gibi, daha doğrusu eşimle benim başımızdan geçen gibi demem gerek.
Şöyle ki…
Ya da meselâ şöyle…
Kız arkadaşımla nadir(1) buluşmalarımızdan birini yaşıyorduk bir pastanede. Kız arkadaşım deyince maksadım gerçek anlamda “Kız arkadaşım” demek; sevgi, duygusallık, ya da aşk-meşk-yakınlık gibi bir şeyleri içinde barındırmayan bir arkadaşlık…
Zaten bu nedenle “Olağan!” değil, “Nadir!” idi buluşmalarımız, dedim ya. Genelde özleyip de arayan; “Buluşalım!” diyen hep o olurdu. Haydi, abartmış olmayayım, bir-iki defa da ben aradım onu, itiraf ediyorum. Benimkisi, ya bayram-seyran, ya da doğum günü falan özel günlerdi hatırlamam gereken.
Oysa o tanıştığımız, mezun olduğumuz günleri hatırlıyor, sadece dini bayramlarda-seyranlarda değil, milli bayramlarda da her nerede olursa olsun beni kutluyor, eğer şehirde ise benimle birlikte olmaktan hoşlanıyordu (galiba).
İnanılabilir mi bilmem, ama tüm benim için önemli olan günleri, askere gidişimin, askerden dönüşümün tarihlerini, kaç mektup gönderdiğini bile hatırlıyordu?
Konuyu biraz da abartsam ne çıkar? O; neredeyse Kabotaj Bayramını(2), İstiklâl Marşının hangi tarihte kabul edildiğini(2), Soyadı Kanunun hangi tarihte çıktığını(2), Ziya GÖKALP’in intiharını ve ölmediğini(2) bile biliyordu. Örnekleri arttırmam mümkün, ama gerek var mı?
Bulunmaz Hint Kumaşı olmadığımı ben biliyordum, kendimi matah(3) biri sanmıyordum. Hatta pek öyle yakışıklı falan da sayılmazdım, ama övünmek gibi yorumlanmazsa çirkin de sayılmazdım hani!
Belki tek kusurum onun bana aşırı düşkünlüğünü anlamazdan gelmek, yakınlaşmamak, mesafeli durmak, davranmak olabilirdi. Ev-bark kurmak, çoluk-çocuk aklımdan bile geçmiyordu ki, onun elini tutayım, kucaklayayım yahut da öpeyim.
Bana göre, tesadüfen çarpışan gözlerimizde ne şimşekler çakıp yıldırımlar düşüyor, ne de merhabalarımızda bir elektrik hissediyordum beni yerimden hoplatan. Galiba bana ait deyip, kanıksamanın budalalığını yaşıyordum. Galiba demeyeceğim, şimdilerde gerçekten diyorum.
O güzeldi diyemeyeceğim, çünkü çok ve gerçekten güzeldi. Kadın-erkek, genç-ihtiyar yanımızdan geçerken gözleriyle takip edemeden geçemezlerdi. İşte o zaman biraz kıskançlığı ben de hissederdim.
Nasıl tarif etsem ki; sarı saçlarını, deniz mavisi gözlerini, boyunu-bosunu-endamını? Yenilerden aklıma gelmiyor, ama eskilerden hani bir Marilyn MONROE, Doris DAY gibi artistler vardı, onların gençliği Sıla’nın serçe parmağı bile olamazlardı.
Abarttım mı? Olsun, kime zararı var ki sözlerimin? O gerçekten öyle güzel bir genç kızdı ilgi göstermemekte (sanki) inatlaştığım. Üstelik galiba kendimi (hani derler ya fasulye gibi, öyle) bir nimet sanıyordum, tövbe, tövbe!
Konuşmalarımız genelde işten-güçten, bayramdan-seyrandan, havadan-sudan idi. Ben öteki(!) konulara girmemeğe özen gösteriyordum, o ise öteki konulara girmemi bekler gibiydi (galiba).
Ve işin yanlış tarafı ben onun yanında ısındığımı hissediyor ve haftada, on beş günde bir değil her zaman, çok zaman aramasını istiyor, bekliyordum ve bayramlarda-seyranlarda ailesinin yanında olmasına tahammülüm güç oluyordu.
Biraz bencillik yapayım; muhtemeldir ki o beni benden daha çok istiyordu yanında, desem? Bazı şeylerin bazı kimselere malûm olduğu söylenir, acaba ben o bazılarından biri olabilir miydim)?
Her telefon sonu onun davetiydi, aynı yer, aynı saat, aynı şeyler için. Ona sadece özel günlerinde, doğum gibi, bana sıkı sıkıya, ama sıkmadan öğrettiği kendisinin ezber gibi bildiği günler için aldığım bir adet, ya da bir demet çiçek, bir parfüm (ki tercihi olan markasını da daha ilk seferde öğrenmiştim), bir bluz, bir çift çorap onu mutlu ediyordu.
Ucuzundan da olsa bir vaadi çağrıştırmaması için yüzük ya da herhangi bir ziynet almayı düşünmüyordum.
O, bunların karşılığında sarılmıyor, ama ulu-orta olmasına aldırmadan, sanki incitmek istemezcesine gibi ufacık bir öpücük konduruyordu yanağıma.
Ve ayrılış sahnemiz de enteresandı, sadece “Allahaısmarladık-Güle güle!” diyorduk, birbirimize.
O; “Bu bir veda olmasın, ellerimi sıkı sıkı sıkacağın günler gelsin isterim, ama erken, ama geç!” demişti buluşmalarımızın başlangıçlarının bir yerlerinde, bir zamanda. Ne demek istediğinin tereddüdünü yaşamıştım, gerçekten onu anladığımı sandığım günün sonuna kadar da o tereddüdü yaşadım.
İşte böylesine, onun “Mutluyum” dediği günlerden biriydi o günkü buluşmamız da. Oturmuş, daha sohbetimizi bile koyulaştırmamıştık henüz. Onunla beraberken her zaman kapalı tuttuğum -ki bu onun ricası idi, söylemlerimizi kimsenin kesmesini istemezdi, biz bize olalım dileğini yaşatırdı- telefonum çalmağa başlamıştı.
Mahcuptum, açıp açmamakta tereddüt içinde kaldım bir süre. Üstelik ekrandaki numara hiç tanımadığım bir numara idi ve enteresanlığı benim telefon numarama göre sadece son numarası değişikti. Utanmaktan dolayı Sıla’nın yüzüne bakamıyor gibiydim.
Telefon ısrarla çalmaya devam edince, “Affedersin!” diyerek açmak zorunda kaldım. Daha “Alo!” dememe fırsat kalmadan, sanki çok yakınlardan bir yaylım ateşi başladı;
“Nerede kaldın Ahmet? Yarım saattir bekliyorum! Bu ne duyarsızlık?”
Ses, öylesine yakın ve duyulur gibiydi ki, sanki telefonun mikrofonu açıkmış gibi. Sıla da duymuştu sözlerin bütününü, hiddetle, hışımla(5) ayağa kalktı. Gözlerinde bir tsunami(6) belirlemişti;
“Aşk olsun! İsim değiştirerek başka kızlarla eğlenmek istemeni sana yakıştıramadım!” diyerek, çantasını masadan alarak, hiçbir savunma imkânı yaratmadan, hiçbir söz söylememe fırsat bırakmadan, aldığım karanfili de masada bırakarak sırtını döndü, çıktı ve gitti.
Anlamamıştım, anlayamıyordum, anlamakta sıkıntı çekiyordum, çünkü yaşamımda ondan başka kız arkadaşım yoktu ki! Telefondaki ses devam ediyordu;
“Ne o Ahmet? Dilini mi yuttun? Bir kadın sesi duydum gibime geldi. Yoksa ablandan habersiz bekârlığa paydos diyeceğin bir arkadaşın mı oldu? Neden tek kelime bile söylemiyorsun?”
Bir makineli tüfek ancak böyle biteviye(7) ateş edebilir, bir obüs(8) ancak bu kadar gürültü yapabilirdi.
Sesin nerelerden geldiğini merak ediyordum. Çünkü telefondaki sesle, pastane içinde çınlayan ses yankı halinde gibiydi.
Pastanenin diğer köşesinde kırmızılar giyinmiş, ancak sırtı görünen argoda hoşor(9) denilecek tipte, tombulca bir hanımın sesi telefondaki sesle uyumlu gibiydi. Ancak;
“Ben Ahmet değilim, efendim!” diyebildim.
“Şakanın sırası değil Ahmet!” dediğinde masaya genç, yakışıklı, benim yaşlarımda, ama benden uzun boylu birinin yaklaştığını gözlemledim. Telefondaki ses devam etti;
“Ahmet! Sen buradasın, peki ben kiminle konuştum deminden beri?” sözlerinden sonra telefonu kapatmayı ancak akıl edebildi kırmızı elbiseli, tombul kadın, hem de özür dilemek dâhil, hiçbir şey söylemeden.
Bu yanlışlıkla eksildiğimi, eksik kaldığımı hissediyordum, hem de ilk defa. Üstelik Sıla’nın hışımla dönüşü benim için bir düşünceyi şekillendirmişti.
Beni kıskandığını, beni kıskanacak kadar sevdiğini. Ancak seven bir insan kıskanır, kıskanabilirdi sevdiğini ve ancak ölesiye seven bir insan sırtını bu kadar tez dönebilirdi. Bu bana; bundan sonram için ders niteliğinde idi.
İnsanların çoğu nedense ellerindekinin kıymetini zamanında bilmiyor, bilemiyordu. Ne zamanki yitirme endişesi yaşıyorlar, akılları başlarına geliyordu. Ben de o aklı başına sonradan gelenlerden biri olmak istemiyordum, hem istememeliydim de. Zaten kim isteyebilirdi ki, değil mi?
Şoke oluşumun(10) tesirinin geçtiğine inanır inanmaz aradım Sıla’yı cep telefonundan. Defalarca çaldırmama rağmen açmadı, sonunda da açılmadan kapandı telefon.
Kapris(11) değil, gücenikliği olsa gerekti davranışının izahı (meselâ, bana göre). Cep telefonundan şansımı birkaç defa daha denedim. Cep telefonu kapalıydı hep. Açmamakta direniyor muydu, bilmem mümkünsüz, anlamam imkân dâhilinde değildi, tabii ki kendime göre.
Akşam karanlığı inerken, aynı pastanede midemin delinme riskini göz ardı ederek bilmem kaçıncı çayı içmiştim, düşüncelerimle. Midemin yandığını ağzıma ulaşan alevlerden hissetmeğe başlamıştım sanki.
Ve gözümden kaçan, kırmızı elbiseli tombul kadınla onun Ahmet dediği kardeşinin pastaneden çıkmış olmalarıydı.
Oysa vaktinde aklımı kullanıp masalarına gidip konuşmakla bir kısım şeyleri ertelemeksizin çözümlemem mümkün olabilirdi.
Uygun vaktin oluştuğuna inanarak Sıla’yı ev telefonundan aradım. Telefon üç-beş defa çaldıktan sonra, garip bir çalış şekline dönüştü yahut da benim hissettiğim o idi. Muhtemelen telefonunda telefonumun numarasını görerek sabit telefonun fişini çekmiş olmalıydı, çaldırmakta direneceğimi biliyordu çünkü.
Bu; benim de, beni arayan ve sesiyle aramıza girerek bugün yaşamamız gerekmeyen, ancak yaşanmasının bir hikmeti olacağına inandığım sese yönelmek için bir işaret gibiydi.
Telefonumdan, beni arayan numaraya yöneldim. Açıldı telefon;
“Ben Ahmet değil, telefonunuzdaki aranan yanlış numaradaki O’yum. Adım Taha!”
“Özür dilemeden telefonumu kapatmış bulundum, özür dilerim, üzgünüm!”
“Özrünüzü kabul etmem mümkün değil efendim. Üzüntünüz, yanlışlığı fark etmeyip pastaneyi terk eden kıskanç sevgilimle aramızın bozulmasına neden oldu, biliyor musunuz?..
Özrünüzü ve üzüntünüzü ancak yarın aynı pastaneye gelip bana bir çay ısmarlarsanız ve aramızın düzelmesine yardımcı olursanız o zaman kabul edebilirim. Saatini siz belirleyin, lütfen!”
“Gerçekten dalgınlığım, telefon kullanmaktaki basiretsizliğimin(12) ve kardeşimi azarlamamın ilişkinizin bozulmasına neden olmasından dolayı üzgünüm, tekrar özür dilerim. Yarın öğleden sonra, meselâ saat birde size sadece çay değil, tatlılık umuduyla bir de tatlı ısmarlamayı vaat ediyorum Taha Bey!”
Şanssızlığımı anlatmak, şansımı denemek için Sıla’ya birkaç defa daha telefon etmeye denediysem de, başarılı olamadım. Her seferinde, bana yönelik bir kalbi olduğunu bilmeme rağmen kalpsiz olduğunu belirtir gibi kapattı telefonunu.
Oturduğu siteye gittim. Güvenlik Görevlileri tanıyor olmalarına rağmen, usulen geldiğimi telefonda bildirdiklerinde; “Durumum müsait değil, sonra!” demiş, ayrılmamın hemen ertesi dakikasında ise, telefonumu çaldırarak “Alo!” dememe bile imkân bırakmadan,
“Seni, ya da Taha diye birini tanımıyorum, beni rahatsız etme bir daha!” dedikten sonra telefonunu kapatmıştı, temelli.
Sabah işe gitme vaktine uygun bir saatte sitenin, onun çıkacağını tahmin ettiğim kapılarından birinin yakınlarında durdum. Şanssızlığımı yenme arzusundaydım. Ama olmadı, arzumu hissetmişçesine ya erkenden gitmişti işine yahut da gecikmeyi yeğlemişti(13).
İş yerine gidip de oranın danışmasında da refüze(14) olmak istemiyordum.
Tek şansım kalmıştı. Saat birde karşılaşacağım kırmızı elbiseli, tombul bayanın himmeti(15). “Bayan” demek zorundaydım, çünkü sadece sırtından gördüğümü sandığım bayanın kim olduğunu bilmiyordum.
Tamam, Ahmet onun kardeşiydi, ama bu elinde alyans olmadığı anlamına gelmezdi ki!
Pastaneye belirlenen vaktin 10-15 dakika öncesinde ulaştım. Onun olduğunu tahmin ettiğim bayan ise, elbisesini değiştirmiş olarak ummadığım bir şekilde belirlediğimiz vakitten 1-2 dakika önce geldi.
Koyu renklere düşkündü galiba. Bu sefer üstünde frapan(16) diyebileceğim düz yeşil bir elbise vardı. Pastane kalabalıktı, ne ben onu tanıyordum, ne de o beni. Ama şişmanlığına dikkat edince olsa olsa o olabilir diye elimi kaldırdım.
Şaşırmadı, gülümseyerek geldi masaya ve kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi; “Merhaba Taha!” dedi. Aslında otuzuna bile henüz ulaşmış bir insanın kırk yıldır tanışması mümkün değildiyse de sözün gelişi işte.
İlerlemiş yaşında bile güzel bir kadındı, dediğim gibi sadece biraz tombulca denilebilirdi o kadar, etkileyici bir cazibesi(7) olduğunu saklamamam gerek, “Allah kocasına, varsa çocuklarına bağışlasın!” demem şarttı, çünkü sol elindeki alyansı hemen fark etmiştim.
Onu, Sıla’yla karşılaştırmaya çalışıyordum sanki beynimde, gerekliymişçesine. Oysa Sıla kimseye benzemezdi. Farkında olmadığım duyguların farkına varmaya başlamıştım galiba. Seviyordum onu, hem de ayrılığı düşünmeyecek kadar.
Telefonunu istedim, verdi. Sıla’nın numarasını tuşlayıp kendisine geri uzattım, çünkü biliyordum ki Sıla’yı benim telefonumdan arasam, benim numaramı görünce telefonunu açmamak yanlışlığını tekrarlayacaktı. Bu riski göze alamazdım, almamalıydım da;
“Sıla Hanım?...”
Sıla’nın karşısından ne cevap verdiğini, hissetmem, duymam anlamam mümkün değildi, ama anında elimle “Bir saniye” diye işaret ederek mikrofonu açtım, sessizce “Özür dilerim” dedim fısıldayarak.
“Evet! Buyurun efendim!”
“Ben Ahmet’in ablası Ayşe’yim. Arkadaşınızın telefonunu, kardeşinin telefonu diye yanlışlıkla tuşlayan…”
“Nereden bileyim bir yanlışlık olduğunu? Sizi Taha mı yönlendirdi yoksa? Belki de onun dairesinden bir arkadaşısınız, beni kendisine döndürmek için ya sizi kullanıyorsa…”
“Olur mu? İsterseniz Ahmet’in telefonunu çaldırın. Ahmet’in telefonu ile Taha’nın telefonları arasındaki fark; sadece son rakamın altı yerine dokuz oluşudur. Bu da tırnağımın uzun oluşunun kusuru…
Aramanızı buna göre yaparsanız gerçekle karşılaşacağınıza yüzde bin eminim. Ayrıca bu yanlışlıkla bir üzüntüye sebep olduğum için de üzgünüm, sizden de özür dilerim.”
“Sizi hiç tanımıyorum, hem inanmıyorum da, siz eminim diyorsunuz ama bana ilgisi yoktu zaten, neden beni istesin ki?”
“Peki, Küçük Hanım. Biz şimdi yanlış olayın oluştuğu pastanedeyiz. Mademki fikirlerinizde ısrarcısınız, mademki gerçeklere inanmamakta direniyorsunuz, o zaman Taha’nın sahibi gerçekten ben olacağım, izninizle…”
“Bunun o kadar kolay olacağını sanmıyorum!”
“Neden kolay değilmiş? Ben kendisini sevdirecek bir kadınım. Belki sizin kadar güzel olmayabilirim, sizin kadar genç olmayabilirim ama beni sevecek birini mutlu ederim, diye düşünüyorum.”
“Peki, Taha da mutlu olacak mı?”
“Severse neden mutlu olmasın ki? Mademki ‘Hayır!’ demekte direniyorsunuz, siz ona lâyık değilsiniz, ben de şansımı deneyeceğim, tekrar izninle Küçük Hanım!”
“Bu kadar acı konuşmayın lütfen. Düşünmek fırsatım hiç mi yok?”
“Eee! Seven ve sevdiğinin gözlerindeki ışığı gören, sevgisine inanılacak birini bildiğimi söyleyeyim o zaman. Düşünme fırsatı vermem kesinlikle söz konusu değil, ya hemen, ya da sonsuza kadar asla. Ne diyorsun?”
“Taha Şu anda yanınızda mı?”
“Evet yanımda!”
“Keşke söylediklerinize inanabilsem, mecburiyet olarak değil, içimden geldiği gibi!”
“İçinden gelsin o zaman Sıla. İnanmakta zorluk çekiyorsun madem, hiç ve asla gerekmediği halde ona bir şans vermeni istiyorum senden. Hissediyorum ve hatta biliyorum ki onu çok seviyorsun, kaprisin de ondan kaynaklanıyor zaten…”
“Kapris değil efendim.”
“Kapris değilse ya nedir peki, sadece kıskançlık mı?”
“Anlatmam mümkün değil, karmakarışık bir durumdayım şimdi!”
“O halde eğer vaktin müsaitse ya hemen gel, ya da vedalaşmanız için telefonu ona uzatmama imkân ver!”
“Peki o zaman! Yarım saat içinde orada olacağım efendim. ‘Taha yanımda’ dediniz. O zaman sizi tanımam zor olmayacak sanırım. Peşinen teşekkür etsem!”
“Kuru kuruya teşekkür olmaz. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eğler(18), Küçük Hanım. Hele gel kucaklayayım seni, ondan sonrası kolay! Bu arada hemen söyleyeyim, ekranındaki benim telefon numaram. Telefon kullanmakta biraz özürüm olsa da sen bundan sonra ne gerekirse onu yapmağa çalış olur mu?”
Karşılığını beklemeden telefonu kapattı.
“Farkındasın değil mi; bir sürü saçma-sapan kapris-kıskançlık dolu söz, biz kadınlara Allah’ın verdiği bir haslet(19), hoş görülmesi gereken? Her neyse! Paran var mı? Yoksa ben koltuk çıkarım, sonra ödersin…
Niyetin varsa, ciddi isen, sevginden şüphen yoksa hemen koş bir yüzük al, nasıl olursa olsun. Tam zamanıdır. Yoksa bir çiçek al; gül, karanfil, lâle, glayöl. Hangisi olursa olsun, ama beyaz olsun. Haydi, acele et! Duydun işte, yarım saatin var!”
İnsanın parası olmasa da kredi kartı, kredisi vardı. Sonra’ya bırakmak; adını bir vesileyle söyleyen Ayşe Hanımın talimatındaki gibi hiç işime gelmiyordu. Müşkülpesent(20) olmaya da gerek yoktu.
Alacağım yüzüğü beğenmezse, küçük ya da büyük gelirse değiştirirdik.
Sahi Ayşe Hanıma hitap(21) olarak ne diyecektik? Samimi değildik ki “Ayşe” diyelim. Bizden büyüktü; “Abla!” dememize izin verir miydi ki? En uygunu “Ayşe Hanım” demek olsa gerekti.
Hem düşünüyor, hem de zamanı tasarruflu kullanmaya gayret ediyordum, kendime kızgınlığım ise duygularımdaki gecikme idi. Böylesine bir yanlışlıkla mı öğrenmeliydim gerçek duygularımı, sevgimi ve Sıla’ya düşkünlüğümü?
Sıla, eğer Ayşe Hanımın dediği gibi kapris yapmakta ısrarcı olmazsa en fazla yarım saat içinde işyerinden pastaneye ulaşabilirdi.
Bu nedenle yüzük seçimini acele yapmış, nefes nefese ulaşmıştım pastaneye. Ayşe Hanım diyet yapmak(22) mecburiyetinde değildi herhalde! Üstüne dondurma koydurduğu bir tatlıyı sünnetlemekle(23) meşguldü, tombulluğunun paralelliğinde.
Masa üstünde belki de çantasında özenle gizlediği bir albüm duruyordu bana daha öncesinde göstermediği.
Ve tatlısını, daha önceden gördüğüm halde sol elindeki alyansı özenle göstererek yeme çabası içindeydi.
Sıla sinirli bir çehreyle geldi masaya, sinirleri oldukça gergin olmalıydı, kaşları çatık, gözlerini gizlediği siyah camlı gözlüğün sapları şakaklarının zonklamasıyla(24) titriyor gibiydi.
Ayşe yerinden doğrularak elini uzatınca o da elini uzatmış ve belki sinirinden olsa gerek gülümsemişti, belki de gülümsediğini var saymam gerek.
Ayşe Hanım eline aldığı albümün sayfalarını çevirerek;
“Bak Küçük Hanım, yanlış telefonu eden bu albümdeki beyin hanımı, şu güzel çocukların annesi olan benim. Gerçi ‘Kuzguna yavrusu Anka görünür!’ derler, ama bu evlât sahibi her anne için böyledir, bileseniz. Sanırım bunu ilerilerde mutlaka bileceksiniz sizler de. Üstelik karşınızdaki bu anne midesine oldukça düşkün!” derken karnını gösteriyordu.
“Birincisi; affedersiniz efendim, Küçük Hanım yerine, adımı söylemek gayretinde olsanız demek isterim… İkincisi ise; telefon eden o olanın siz olduğunuza nasıl inanayım? Ya da tekrar edeceğim gibi, gerçekten Taha’nın akrabası, yakını, ya da iş arkadaşıysanız?”
“İnanmamak için kendini çok zorluyorsun Küçük Hanım. Pardon Sıla! Fazlasıyla yanlış yaptığının farkında mısın? Ha! Bu delikanlıyı mutlaka kaybetmek istiyorsan, bence mahzuru yok, arkanı döner gidersin.
Ya da sana teklifini kabul eder, ömür boyu mutlu olursun. Tercih senin. Ben üstüme hiç vazife olmamasına rağmen mutlu olmanızı dilediğimi söylemek isterim!” derken bana başıyla “İlerle!” anlamında işaret vermeyi unutmadı.
Aceleci gibiydim;
“Sıla seni seviyorum! Hem inanamayacağın kadar çok seviyorum. Farkına varmam için cezalanmam gerekmiş. Bu cezayı hak etmişim. Evlen benimle! Beraber yaşayalım, beraber şiş…
Gaf yapmak(25) üzere olduğumu fark etmiştim, karşımda o vasıfta biri varken; “Beraber şişmanlayalım!” dememin âlemi var mıydı? Kelimeyi hemen başlangıcında kestim;
“Tansiyon, kalp, şu-bu ilâçlarımızı beraber alır, doktorlara, dişçilere beraber gideriz. Beraber tatil yaparız, büyüklerimizin ellerini öpmeye beraber gideriz. Hep seninle olayım, hep senin sıcaklığını hissedeyim! Ömrümün tümünü seninle paylaşmak istiyorum. Evlen benimle!” derken yüzüğün kutusunu açıp Ayşe Hanıma uzattım, yüzüğü Sıla’nın eline takması için…
Parmağındaki yüzüğüne bakan Sıla;
“Nikâhımızda şahidimiz olmayı düşünmez misiniz?” dedi, ilk defa koluma girerken…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Mutlaka biliniyordur, ama kişisel fikrimi ekleyerek yazmak gereğini hissediyorum: Taha, Kur’an’ı Kerim’in 20. Suresi olup, 135 ayetten müteşekkildir. Özetlemem gerekirse bu ayette Âdem-Havva, Musa-Firavun, kıyamet hakkında bilgiler verilmektedir. Bu; genelde, hacı-hoca-hafız-müezzin gibi dini bütün zevat, ya da zümre tarafından erkek çocuklara verilen, bir halifeye göre “Sırlardan bir sır” anlamına gelen bir addır.
Sıla ise, yine bilindiği gibi bir insanın bir süre ayrı kaldığı “memleketim” dediği yere kavuşması, ya da özlenen bir yerdir. Ticaret eşyası, sökük, ya da bir ur cinsi anlamına gelen “SİLA” ile karıştırılmamalıdır. Bilindiği gibi “ı” ile “i” arasındaki ufacık bir noktanın çok önemi vardır; tıpkı “inkilâp (Bu köpekler)” ile “inkılâp (Terakki, ilerleme)” arasındaki fark gibi. (Bunu da merak edenler internet veya lügatlerden yahut da bilenlerden öğrenebilirler).
(1) Nadir; Ender. Az bulunan, sık rastlanmayan, seyrek.
(2) Mutlaka herkesin bildiğini ya da hafızalarında yer ettiğini biliyorum, ama bilgilerin tazelenmesi yönünden tekrar ediyorum (Ben de ezberden bildiğimden değil, torunumun ev ödevinden öğrendim, gerçeği yadsımadan itiraf etmeliyim);
Kabotaj Bayramı her yılın 1 Temmuzlarında bir haftalık süreyle kutlanan bir Denizcilik Bayramı.
İstiklâl Marşı 12.03.1921 de kabul edildi.
Soyadı Kanunu 21.06.1934 yılında kabul edildi.
Ziya GÖKALP, 1894 yılının bir yerlerinde şakağına tabancayı dayayıp intihar etmek istemiş, ama ölmemiş, ölünceye kadar şakağındaki mermi ile yaşamıştır.
(3) Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
(4) Burada söylenmek istenen; Abdala Malûm Olmaktır; Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için şaka yollu söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında kullanılan söz. Türkçemizde bu söz “aptala” şeklinde söylenmektedir.
(5) Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.
(6) Tsunami; Liman ya da deniz dalgası. Denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymalar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.
(7) Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, değişmeyerek, aynı biçimde, aynı sıklıkta, , hep öyle sürüp giderek, sürekli olarak.
(8) Obüs; Askerlikte silâh olan top çeşitlerinden biridir.
(9) Hoşor; Şişman, ama güzel, tombul, dolgun. Büyük, iri, kaba, saba, bayağı, değersiz.
(10) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.
(11) Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
(12) Basiret; Sağgörü. Ölçülü, doğru görüş. Uyanıklık.
(13) Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(14) Refüze Olmak; Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek.
(15) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.
(16) Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.
(17) Cazibe; Yerçekimi. Kendi kendine akma, yönlenme.
(18) Hakk, şerleri hayır eyler/ Zannetme ki gayr eyler/ Mevlâ’m görelim neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI
(19) Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
(20) Müşkülpesent; Güç-zor beğenir. Güç beğenen, memnun edilmesi zor olan. Bir işi yapmamak için türlü bahaneler uyduran.
(21) Hitap; Sözü bir kimseye, ya da kimselere yöneltme, karşısındakine ve ya karşısındakilere seslenme.
(22) Perhiz (Diyet,.Rejim); Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalar. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzeni. Hristiyan ve Yahudilerin belli günlerde et, yağ gibi kimi yiyecekleri yemeksizin tuttukları oruç.
(23) Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.
(24) Zonklama; Bedenin bir yerinden söz ederken, nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması, sızlaması.
(25) Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.