Büyük kentin, büyük mezarlıkları olur, bilinen. Bu büyük mezarlıklarda, insanların toplanmalarına, cenaze namazlarına kolaylık olsun diye herhalde küçük değil, ama büyük de olmayan, orta karar, orta büyüklükte diyebileceğimiz camileri vardır, nasıl olsa vakit namazı kılanlar cenaze namazı da kılacaklardır, ama bunlar Binamazlar(1) (beynamazlar(1) değil), kılmayanlar kadar fazla olmaz.

Musallalar(2) yetmez bazen cenazelerin sayısı fazla olduğu için, yan yana sedyeler de yerleştirilir. Cenazeler öylesine sessizlerdir ki! Bebesi, genci, orta yaşlısı, yaşlısı, piri fanisi(3) olduğu gibi, eceliyle, hastalıkla, kazalarla gidenleri de vardır.

En acısı, en acıklısı şehit cenazeleridir, herkesin bildiği. Bazen muhterem zevat(!)(4) da katılır bu cenazelere, hatta nutuklar bile atılır; heybetlice “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” sözleri de çınlatır ortalığı.

Muhterem zevat öldüklerinde zaten âlâyı vâlâ(5) ile özel olarak defnedilir, tabutlarına yaldızlı harflerle özellikle unvanları yazılarak…

Onlar mutlu azınlıklardır!

Oysa Garip Mehmet de, Profesör, Komutan, Doktor, Parlamenter falan Mehmet de aynı miktar kefenle, aynı toprağa konur ve ahrette ikisinin de birbirinden farkı yoktur, değil mi?

Gerçekte ölümün güzeli-çirkini olmaz, ölüm; ölümdür sadece ve her canlı ölümü tadacaktır.(6)

Genelde Allah’a isyanın sembolü olan ağlayışları, bu isyanı yaşamak istemeyenlerin ise iç çekişleri vardır. Bunların yanına elemli olarak birbirini uzun zamandır görmeyen dostların, arkadaşların, hatta akrabaların kucaklaşmaları, (hatta gülüşmeleri bile) olur bu ortamlarda.

“Yahu burada mı karşılaşacaktık? İyi insandı rahmetli! Allah rahmet etsin!”

Klâsik sözlerdir, karşılıklı. Sonrasında cenaze bir tarafa, ezan sesi bir tarafa, duraklamaksızın hal-hatır sormalar, kucaklaşmaların aşırı boyutlarda sergilenmesi, mahdum(!)(7) ya da kerimeler(!)(7) varsa tanıştırmalar ve davetler…

Şakalaşmalar, bazen tebessümlerin ötesinde gülmeler, gülüşmeler ve hatta gülüşlerin duyurulması(!) önemsizdir bazı kişiler için. Belki bu eylemlere “Kahkaha!” yakıştırması yanlış bir söz olurdu herhalde bu ortamda…

Arkaya doğru üçer, yana doğru on-on iki sıra halinde dizilmiş tabutların en sol ucunda, sanki yalnızlığını yaşamış bir insanın başında bekleyeni olmayan gibi duran tabutu vardı.

Yanlışlık olur belki bu söylem. Bu yaşlı adamın tabutunun başında olmasa da biraz yakınının uzağında teessürleri belli, ama ağlamaksızın duran bir kadın ve bu kadının çevresinde de muhtemelen çocukları ve torunları vardı.

Ölüm onlar için olası, ama sanki beklenmeyen bir şey gibiydi. Çünkü onlar, yaşamı boyunca doktora nadiren görünen, belki sebebi belli olmayan, belki nedeni gizli olan, belki de nedensiz bir şekilde seccadesinin üstüne yığılmış olarak görmüşlerdi son olarak yaşlı adamı.

Kontrol ettiklerinde emanetini çoktan teslim ettiğini, hatta vücudunun soğumağa başladığını bile hissetmişlerdi. Kim-kime, dumduma(8) belki de yalnız yaşadığı dünyasında yalnızca, yalnız başına ölmüştü adam, bir yudum su vereni bile olmadan.

Tanrı, her ölümü tadacak olana, Azrail’in işini kolaylaştırmak için sebepler yaratıyordu. Kimi için bir kaşık su, kimi için bir burun tıkanıklığı, hapşırmak, öksürmek veyahut da herhangi bir şey yeterli oluyordu.

Onun ölümü için gelen Doktor da; “Kalp Krizi” yazmıştı o sarı kâğıda, nabzını kontrol için eline, yüzüne, gözüne bakıp…

Sonrasında çenesi bağlanmış, yıllar öncesinden kendisinin özenle hazırladığı kefen bohçası açılmış, içinden çıkan altınlar bozdurulmuş, mahallenin camisinin gasilhanesinde caminin hocası tarafından torunlarının nezaretinde özenle yıkanmış ve kefenlenmişti.

Yaşlı adam her konuda titizmiş(10).

Başlangıcında; “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!(11)” demiş, sonrasında imkânları ve imkânsızlıkları düşünmüş, gelişen dünya şartlarında çoluk-çocuğa, torun-topalağa eziyet olmasın diye ölmeden evvel iki kişilik yer satın almıştı, büyük şehrin büyük mezarlığından, kurallarına uygun olarak.

“Yol ağzı olsun, kolay ulaşılsın!” ya da benzeri gibi özellikle ilgili hiçbir özel dileği olmamıştı ilgili Müdürlükten; “Her vatandaşa nasılsa, bana da öyle!” demişti. İki kişilik yerin biri kendisi için, diğeri de “Ömrünü bana adayan için!” demişti.

Mezarına başlangıçta taş da istememişti, yanında ki mezar da sahibine kavuşuncaya kadar. Hiç kimse ve asla neden “Eşime” demediğini anlayamamıştı, anlayamazlardı da zaten.

“Bana ömrünü adayan kişi” demişti daima. Bunu da herkes, yaklaşık kırk küsur yıl kadar kendisine karılık yapan, çocuklarını doğuran eşi olarak düşünmüştü.

Olurdu, olabilirdi de. İnsan beyni şeffaf değildi ki yahut da bir defter, ya da kitap değildi ki, düşünülenler, içten geçenler okunabilsin.

Yaşlı adamın yaşamında çocuklarının ve torunlarının çok ayrı yerleri vardı. Ayrıcalık tanımadan, yaşlarına, cinsiyetlerine bakmadan hepsiyle eşit olarak ilgilenir, sadece üniversitede olanlara ötekilere göre biraz daha müsamahalı(12) davranır, biraz daha fazla harçlık verir, ya da gönderirdi muntazam bir şekilde, muntazam zamanlarda, gecikmeden, geciktirmeden hem.

“Onlar genç kız, genç delikanlı çocuklar. Evden çok zaman uzaklar, ama gönülden uzak değiller, diğerlerine göre onların ihtiyaçlarının daha fazla olduğuna inanıyorum!” derdi, anne ve babalarının onlara katkısı umurunda değildi.

Devlet Babanın verdiği emekli aylığı yetiyordu ve artıyordu da kendilerine, Allah’a binlerce kere şükür! “Edi’yle Büdü” gibi, namazları-niyazları ile kendilerine uygun, kendilerine yeten, çoluk-çocuklarının paylaşmakta zorlandığı yalnız bir yaşamları vardı çünkü.

“Allah devletimize zeval vermesin(13)! İyi ki zamanında okumuşuz, okutmuşuz!” der ve övünürdü yaşlı adam;

“Sadece okumadılar, adam da oldular!” diyerek iki sözü birbirine eklemeğe mecbur olduğu zamanlar da olurdu, eş-dostla sohbetlerinde. Çocukları büyük adamlar değillerdi, ama hem akıllı, hem zeki idiler ve kendi çaplarında küçük adamlar da değillerdi. 

En basitinden; “Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim!(14)” felsefesi ile çocuklarını daha iyi okutmak, daha iyi yetiştirmek gayesini gütmüştü yaşlı adam. Tek başına mı? Değil tabii. Karısının katkısını inkâr etmek, ihanet olurdu, yanlış olurdu!

Ve belki bunun içindir ki; eşi, kız çocukları, kız torunları cenaze adabı(15) diye belirledikleri şey için onun tabutuna yakın durmuyorlardı, ama uzak durmak da içlerinden gelmiyordu.

Yaşlı adam daha önce de bir nebze fısıldandığı gibi plânlı, programlı, prensipli biri idi. Öyle ki galiba tüm sevdiklerinin cenazesine mazeretsiz katılmaları isteği ile Cumartesi günü ikindi namazını kılarken yahut da kıldıktan sonra teslim etmişti Allah’ın emanetini.

Pazar herkes için tatildi ve herkes kendisini uğurlamaya gönül rahatlığı ile katılabilirdi.

Herkes acısı ile meşguldü kısaca. Kenarda elinde bir jelâtine(16) sarılmış, solmuş, beyaz bir karanfille büzülen siyahlar içindeki, siyah gözlüklü, türbanlı(17) yaşlı kadını kimse fark etmemişti.

Zaten acılar içindeki insanları çevrelerinin fark etmeleri değil, çevredekilerin kendilerini fark etmeleri önemliydi, “Kim-kime, dumduma” olan bu kalabalıkta.

Cenaze tek olsa, ya da bir şehirde, bir mahallede kaldırılacak olsa, belki insanlar birbirlerine karşı daha samimi olurlar, acılarını birbirleriyle daha içten ve gösterişli olarak paylaşırlardı (belki!).

Tabiidir ki o cenazede olmaması gerekenler yahut da oldukları takdirde yadırgananlar, fark edilenler, gizli-saklı, şüpheyle, merakla “Neden-Niçin” sorularını sorarlardı içlerinden.

Oysa bu büyük kentin, bu büyük mezarlığının camisinde bunu hissetmek bile mümkünsüzdü.

Siyah türbanlı, elinde jelâtine sarılı beyaz, soluk karanfilli kadının yaşlı adamın ölümünden nasıl haberi olmuştu ki? Buna hiss-i kabl-el-vuku(18) denilebilir miydi? Belki…

Ancak yaşlı adamın siyah türbanlı kadının adaşı olan en küçük kızı gazeteye ilân vermişti hemen.

“Babamızı kaybettik!” şeklinde belirtmişti babasının ölümünü. Ayrıca babasının vasiyeti vardı. Belirli telefon numaralarına (ki bu numaralar üç-beş-bilemedin on kişiye ait idi ve isimler ve cisimler hem önemli değildi, hem de zaten babası belirtmemişti, sadece numaraları yazdırmıştı kızının not ettiği kâğıda) mesaj bırakılacaktı kendisinin sonu için.

Gazete okuyan insanların haberi okuması ve bilgilenmeleri ve haberdar olmaları mümkündü, ama nedense haberi olmamıştı kimsenin yahut da haberi olup yetişemeyen, belki de “Adam sen de!” diyenler vardı içlerinde, kim bilir?

Genç kız galiba çok kahırlı düşünüyordu, etrafta tanıdık birilerini görememekten dolayı…

Tüm tabutların üzerinde mezarlara ait ada ve parsel numaraları ile o tabutu taşıyacak cenaze araçlarının plâka numaraları yazılı idi.

Siyah türbanlı, beyaz karanfilli kadın, cenaze için en arka sıralarda diğer kadınlardan bir kısmı ile hatta küçük kızla yan yana saf tuttu, cenaze namazını kadınlar için gerek olmamasına rağmen usulüne uygun olarak kıldı, bilgiliydi. Muhtemelen türbanının gereği vecibeleri(19), günlük gerçek yaşamında da yerine getiriyor olmalıydı.

Cami avlusundan yavaşça ayrıldı. Tuttuğu taksinin yanına gelip belirli plakalı cenaze aracını takip etmesini söyledi şoföre.

Şoför uygun bir yerde arabayı park edince beyaz renkli mokasen(20) ayakkabılarının çamurlanmasına aldırmadan elindeki beyaz soluk karanfille uzaklarda bir kenarda bekledi.

“Bir varmış, bir yokmuş!” misali bir ölü için her şey tamamlanmıştı, fark edebildiği gibi, sayabildiği gibi tüm insanlar uzaklaşmıştı sanki ikindi namazında kaldırılacak cenazeler aynı camiye gelmeye başladığında.

Usulca, çömelerek saklanmağa çalıştığı mezar taşının arkasındaki yerinden doğruldu kuru, soluk beyaz karanfilli kadın, mezarın başına geldi.

Karanfili jelâtininden çıkardı, mezarın üstüne koyarken fısıldadı:

“Seni sevmekten asla vazgeçmedim, tıpkı senin gibi. Birbirimizi bir kere daha görmesek bile, hem gönlümde, hem beynimde, hem ve hatıralarımda kaldın, yaşadın. Hatırlıyor musun, bu beyaz karanfil senin duygularının eseri. Bana ilk ve son hediyen…”

Yutkundu, belki de hıçkırığını kendine acındırma gibi yorumlamak istemedi.

“Ve sen beni ilk ve son defa bu karanfili verdiğinde öpmüştün, sevgiyle, usulca, incitmek istemezcesine, duygularını gizlemeden. Kalbinin çarpıntısını duyuyordum bedenimde. Belki sen de benim kalbimin sesini hissetmiştin.

O kalp durmuş şimdi. Benim kalbim de durmasa da, yaşamıyor artık!”

İstemese de burnunu elbisesinin koluna sildi, gözlerinden akmasına engel olduğu burnundan gelmişti, zapt etmesi mümkün değildi çünkü ve azat etti gözyaşlarını da.

“Sana, yanına gelinceye kadar rahmet diliyorum. ‘Sevenler kavuşamazmış!(21)’ Dilerim ki ahrette buluşuruz, cennet-cehennem ulu varlığın takdiri...

Ve sana söz veriyorum, her gün değilse bile, seni yanına geleceğim ana kadar asla yalnız bırakmayacağım. Toprağını daima gözyaşlarımla sulayacağım, şimdiki gibi. Huzur içinde ol, hesabını rahatlıkla ver, dualarım seninle canım sevdiğim!”

Yaşlı kadın toprağını öptü “Sevdiğim” dediği adamın. Ta uzaklardan bir başka yaslı kadının elinden tuttuğu en küçük torunu ile geriye kalarak kendisini izlediğinin farkında değildi.

Beyaz karanfilli kadın, hissettiği acı ile kendinden o kadar geçmişti, dış dünyayla irtibatını(22) öylesine kesmişti ki, onları fark etmesi de mümkün değildi zaten.

Düşünceli bir şekilde o yaslı kadının kendisine meraklı bir şekilde bakışını fark etmeden taksisinin yanına geldi, belki titizliğinin sembolü, ayağından çıkardığı ayakkabılarını arabadaki poşetten çıkardığı ayakkabılarla değiştirerek arabaya bindi.

Ayrılırken bile gözü mezarda idi, kendini izleyen gözleri fark etmiş miydi, bilinmez.

Ertesi gün herkes işinde-gücündeydi, sadece yaşlı kadının küçük oğlu hariç. Annesine;

“İşlerim hafif ve önemsiz, istersen babama götüreyim seni!” demişti.

Annesinin gözleri neredeyse parlamış; 

“İsterim!” demişti, amma meraktan, amma belki de acısını kocasının toprağıyla paylaşmak için değil. İçinde zapt edemediği, paylaşmayı düşünmediği, ama varlığını bildiğini sandığı bir şeyler vardı tarif etmekte bile zorlandığı.

Bu; sahip olup da, sahip olamadığı, diğer bir deyişle belgesi olup da yararlanamadığı bir şey gibiydi.

Kocası ile evlendiklerinden beri -ki görücü usulü(23) ailelerin uygun görüşleri ile akrabalık ilişkilerinden faydalanılarak belki de zorla- evlenmişlerdi, hissettiği, aklında kaldığı kadarıyla.

Ve ölen yaşlı ihtiyar, kocası olmuş, ona tüm vermesi, paylaşması gerekenleri vermiş, ama o yüzde yüz kendisinin olmamıştı, bunu kocasını seven, bilen bir kadının anlaması, hissetmesi zor değildi.

Özellikle bazı olaylarda, bazı günlerde, bazı hediyelerde kocasının dalıp gitmesini yıllar boyu çözememişti. Şimdi çözebilirdi belki. O siyah türbanlı kadının mezara eğilmesinin ve mezarın üstüne bir şey bırakmasının hikmeti ne idi, acaba?

Çözmek belki mümkün değildi, anlamak belki mümkün olabilirdi. Ama nasıl? Tekrar karşılaşmak şeklinde ve sorarak…

Yıllar sonra kıskançlığın görüntüsü olmaz mıydı? Hem ne gerek vardı toprağın kendisinden ayırdığı bir beden için?

Oğlu bırakıp gitti yaşlı kadını mezarın başında. Ancak gitmeden önce mezar üstündeki çiçek demetlerini, buketlerini usulca bir kenara istiflemeye çalıştı. Bu sırada kuru beyaz karanfili de önemsiz bir şeymiş gibi kenara koymak istersen annesi ikaz etti;

“Bırak! O beyaz, kuru karanfil yerinde kalsın!”

Anlam verememekle birlikte annesini dinlemişti genç adam.

Yaşlı kadın zihnini yokladı: Evet! Rahmetli eşi aşırı düşkündü beyaz karanfillere. Her evlenme yıldönümlerinde, her iyi ve mutlu günlerinde, başlangıçlarından kendi sonuna kadar hep beyaz karanfiller olmuştu dileği.

Yıllarca her iyi günlerde her zaman beyaz karanfilleri olur, onları vazolara özenle yerleştirir, koklar, hayallere dalar, sonunda da mahzunlaşırdı(24). Sorduklarında sadece;

“Hiç!” derdi, belki de hıçkırırcasına; “Hiç!”

Ve kimse anlamazdı bu “Hiç!” içindeki, gizli, nazlı, büyük sevgiyi, belki de elemi, hüznü.

Bir de en küçük kızları Umut’a aşırı düşkünlüğü vardı yaşlı adamın. Büyük kız ve oğlanlar bir tarafa, Umut bir tarafa idi, her ne kadar “Ayırım yapmıyorum!” dese de.

Büyükler sonlarında istedikleri ile evlenip yuvalarını kurmuşlardı, ama her nedense Umut’u isteyenlerin hiç birini gözü tutmamıştı(!) Zaten Umut da;

“Ben seninle yaşayacağım baba, evlenmeye de hiç niyetim yok!” demişti, o da başka!

Baba-kız arasındaki bu aşırı ve yoğun yakınlığın sebebini kendisi gibi hiçbir evlât, hiç bir torun da anlamamış, anlayamamıştı.

Üstelik ailede Umut iki tane idi. Umut, ablasının oğlanlardan sonra gelen tek kızı için de çok ısrar etmiş, ablası da onu kırmayarak kızına “Umut” adını takmıştı.

Bunda yaşlı adamın da etkisi de olmuş muydu, bilinmez, ama yaşlı adam yaşamında iki aşkı birlikte yaşamaya başlamıştı gönlünde; iki “Umut” olarak.

Üçüncü ve gizli, yaşamında ilk ve tek aşkı olan Umut’u kimsenin bilmesi mümkün değildi, kendisinden başka.

Mezarın başındaki yaşlı kadın yemedi, içmedi. Merkezi sistemle okunan Kur’an’ı dinledi, kendisi Kur’an okudu ve belki de içinden atamadığı kıskançlık ve düşüncelerle yanından geçip ilerlerde bir yerlerde duran, içinden kimsenin inmediği beyaz renkli, küçük arabayı fark etmedi, akşamın inmemekte direndiği geç vakitlerine kadar.

Ne zamanki büyük oğlu geldi, istemeyerek ve arkasına bakarak kocasının sırrını öğrenmek, sakladığını anlamak istercesine ayrıldı oradan.

Onların gidişini gören beyaz küçük araba mezarlıkta manevra yaparak mezarın başına kadar geldi. Arabadan bir gün önceki siyah türbanlı, beyaz karanfilli, yaşlı kadın indi yeniden. Elindeki beyaz karanfil demetini mezarın üstüne koydu, sanki toprağı incitmek istemezcesine.

Çiçek demetlerinin, buketlerinin tümü bir kenara istif edildiği halde, beyaz, kuru karanfili ıslak toprağın üstünde idi, hâlâ.

Bu; fark edildiğinin efendice izahı idi. O halde fark edilmesinin ilerisine yönelmemeliydi. Ama nasıl? Hem bu gerekli miydi?

“Asla yalnız bırakmayacağım!” demişti. Onu yalnız bırakmamasının işareti toprağına devamlı yüz sürmesi mi idi? Mademki dualar rahmet olarak her yerden rahmetle ulaşıyordu ve mademki Allah her yerde hazır ve nazırdı, o halde kimseye hissettirmeden evinden, odasından okuyarak ulaştırabilirdi dualarını, hatıralarına dalarak.

Dindardı, okumuş, oldukça bilen yalnız biri idi, o halde tefekküre dalması(25) kimsenin dikkatini çekmezdi. Çekemezdi, hem çekmemeliydi de zaten.

Akşamı getiren sesleri dinleyen, arkasına baka-baka oğlunun arabasına yönelen yaşlı adamın karısı mezarlığın üst taraflarında hareketsiz duran arabayı son anda fark etmişti. Diğer mezarların başında, dua eden veya duran hiç kimse yoktu. O arabanın sabit durmasının sebebini anlamak istemiş ve yorumlamıştı, uzaklardan olsa bile.

“Dur!” dedi oğluna, onun kendisine anlamsız gözlerle bakmasına aldırmadan. Arabasını kenara çeken genç adam, uzunca bir süre beklemişti. Beyaz küçük araba yanlarından geçene kadar da arabanın kapısında, ayaklarını çapraz bir şekilde tutarak uzaklara bakmakla geçirmeye çalışmıştı vaktini.

Annesinin düşünce ve bakışlarından bir anlam çıkaramamıştı, düşünceleri annesinin hüznü olarak şekillenmişti gözlerinde ve beyninde.

Yaşlı kadın düşünüyordu: Beyaz arabanın direksiyonunda ilk günkü gibi aynı kıyafeti giymiş, kuru beyaz karanfili de koyduğunu düşündüğü kadın varmış gibi geldi kendine. Beyaz arabanın plâkasını beynine not edip;

“Beni babanın mezarına bir kere daha götürür müsün oğlum?” dedi.

Annesinin bu ikircikli(26) tavrına akıl erdirememekle birlikte dinledi annesinin dileğini genç adam, mezarın başına kadar ilerledi arabasıyla.

Yaşlı kadın yanılmamıştı. Mezarın üstünde beyaz karanfiller yüklü bir demet vardı. Bunu kendisi ve ailesi dışında bir tek kişi bilebilirdi;

“O!”

O’nun kim olduğunu bilmiyordu, ama kocasının hayatında bir “O” olduğunu evlendiğinden beri hissediyordu, hatta daha kesin bir söylemle, biliyordu. Kendisini sevmek zorunda kaldığını kesinkes biliyordu kocasının, gözlerinde, nefesinde, sesinde.

Aşk, her zaman kavuşmak değildi. İnsan uzaktan uzağa, görmeden, dokunmadan da aşkı yaşayabilirdi.

Ve kocası öyle yaşamıştı aşkını, hem kimseye hissettirmeden, kimsenin saygısını, sevgisini yitirmeden, kimseye zararı dokunmadan ve aşkına dokundurtmadan.

Böyle bir aşka saygı duyulmalıydı. O da duymak zorunda olduğunu hissediyordu zaten. Beynindeki plâka numarasını sildi, görüp, tanımak yerine, karşılaşıp tanışmak, kendisine yönlendiremediği sevginin, aşkın tarifini ondan işitmek arzusunu taşıdı.

Ertesinde bir tam gün mezarlığın berilerinde, mezar taşlarının arkalarına gizlenerek beyaz karanfilli kadını bekledi yaşlı kadın.

Gelmedi. O da hissedildiğini hissetmiş miydi yoksa? Mümkünü yoktu. Kendisini çok iyi saklamış, çok iyi gizlemişti, oysa kuru karanfili toprak üzerinde bırakmasının gerçeği doğrulttuğunun farkında değil gibiydi yaşlı kadın.

Yeni bir tatil günü, torunları ile meşgul olmak zorunda kalması nedeniyle o cumartesi günü gidememişti kocasının mezarına. Pazar günü sabahtan çoluk-çocuk-torun yedi mevlidini okutmadan önce mezarı ziyaret etmek arzusunu taşımışlardı, hep beraber.

Beyaz araba mezarın hemen yanında park halinde idi. Mezar üzerine kapaklanmış türbanlı cansız bedenin elinde beyaz karanfiller hafif meltemin etkisiyle salınışlarında ağlıyorlar gibiydi.

Oğlanlardan biri;

“Kim?” diye sordu.

Yaşlı kadın;

“Eğer ailesi de kabul ederse, babanızın mezarının yanındaki boş mezarın sahibi. Hiç olmazsa toprakta buluşsunlar!” dedi kısaca, anlamsız bakışlara aldırmadan…

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Binamaz; Namaz kılmayan anlamında olan bu kelime halk arasında yanlış olarak “Beynamaz” şeklinde söylenmektedir.

(2) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.

(3) Pirifani; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.

(4) Muhterem Zevat; Saygıdeğer zatlar, kişiler, ekâbirler.

(5) Âlâlı-Vâlâlı (Âlâyı-Vâlâlı, Âlâyı-Vâlâ ile) ; Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük.

(6) Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!”

(7) Kerime; Kız evlât (cömert, eli açık anlamlarını da taşır), Mahdum; erkek evlât (bir büyüğün oğlu) anlamında kullanılan eski deyişlerdir. Öyküde küçümseme anlamında kullanılmış olabilir!

(8) Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, karışık bir durumu anlatan söz.

(9) Gasılhane (Gasilhane); Ölü yıkama yeri.

(10) Titiz; Çok dikkatli ve özenle davranan, ya da böyle davranılmasını isteyen kimse. Güç beğenen kimse.

(11) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü.

(12) Müsamaha; Hoşgörü, görmezden gelme, hoş görme, görmezden gelme.

(13) Zeval Vermemek; Korumak.

(14) Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim! Nazım Hikmet RAN

(15) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

(16) Jelâtin; Hayvanların kemik ve kıkırdak gibi dokularından, ya da bitkisel yosunlardan elde edilen, kuvvetli bir koruyucu. Genellikle hekimlikte, fotoğrafçılıkta kullanılan saydam, renksiz, kokusuz (Streç, cling denilen) madde.

(17) Türban; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı.

(18) Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

(19) Vecibe; Ödev, boyun borcu, vazife, borç.

(20) Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.

(21) KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “SEVENLER KAVUŞAMAZMIŞ” ilk kıtası şöyle;

 “Sevenler kavuşamazmış!’ Keder, elem ve mutsuzluk bahane,
Ölmek için yaşanmaz, elde mi gelmişim dünyaya bir kere?
Sevdim, sevmek için yaşıyorum, çünkü ölünmez ki sevince
Tanrı’ya dönmeye sebep ecel, dünyaya vakitsiz gelsen de...”

(22) İrtibat; İlişki. İki veya daha çok şeyin birbiriyle bağlı olma, bağlantı.

(23) Görücü Usulü Evlilik; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

(24) Mahzunlaşmak; Üzgün, üzüntülü, duruma gelmek. Duygusallaşmak.

(25) Tefekküre Dalmak; Derin derin düşünmek.

(26) İkircikli; İşkilli, kuşkulu kimse. İçinde ikircik bulunan, duraksamalı, duraksayan, karar veremeyen, kararsız.