Gün doğup batacaksa, doğup batıyor ve Tanrı insanın kaderlerinde şekillendireceklerine mutlaka sebep yaratıyordu. Tanrının işine karışmak mutlaka ziyan, hem haddime değil, ama içimden geçeni saklayayım mı?

Tanrı, yolumun üstünde gördüğüm bu eli-yüzü düzgün, 20-25 yaşlarındaki simitçi çocuğa diğerlerine göre biraz daha zalim davranmış gibime geliyor…

Başlangıçta fark etmemiştim, sonrasında ise;  “Simit satmak ne iş, simitçilikte ne işi var bu genç delikanlının?” diye düşünmüştüm, tereddütlü. Ne zamanki bakışlarımdan belki etkilenmiş, belki de yadırgamış ve;

“Simit mi arzu etmiştiniz efendim!” demiş ve iğreti(1) oturduğu sandalyesinden doğrulmuştu. Fark etmiştim sol kolunu kolaylıkla oynatamayışını yahut da oynatmakta zorluk çekişini.

Üstelik camekânlı dolabının bir kenarına usulüne göre asılmış iki adet koltuk değneği vardı, anlayışsızlığıma katkıda bulunan;

“Yok arkadaşım, belki Cuma Namazından dönüşte inşallah!”

“O zaman bekleyin beraber gidelim, belki desteğinizden yararlanabilirim!”

“Ne gibi?”

“Maalesef dirsekten itibaren olmayan kolum gibi, sol ayağım da dizden itibaren protez(2)…”

“O zaman şöyle diyebilir miyim? Emekli devlet memuruyum ve kendi çapımda öyküler yazma gayretindeyim. Olanı, yaşadığını anlatırsın eğer, öyküme konu yaparım. Hem senin söylediğin eksiklilerini göz ardı edersek elin-yüzün düzgün, simitçilik yapmak sana uygun bir iş olmasa gerek?!”

“Neyi yazacaksınız ki? Bir yaramazlık, bir şımarıklık, hatta gösteriş budalalığından dolayı trenden düştüm, kesildi sol tarafım. Ve sakat birine okumuş olsa da iş veren yok, ülkemde!”

“Dur! Teessür etme! Al abdestini, beklerim seni, ama destek olmak için değil. Bu güne kadar nasıl becerdinse o şekilde becermen için!”

“Sonra?”

“Gün doğmadan neler doğar, Allah büyük!”

“Yazmazsan dönüşte anlatırım!”

“Yazmayacağım, ama aklımda tutacağım. Ne zaman ki gerekir, o zaman…”

“Söz mü?”

“Yalan söylememi bekleme benden!”

“Aklınızda tutacaksınız?!”

“Aklımda tutacağım!”

“Sonra?”

“Başarılı ve mutlu olduğunu öğrendiğim, ya da gördüğüm gün kâğıda dökmeğe çalışacağım.”

“Önce bana göstermeniz…”

“Mümkün ve mutlaka! Zaten iznin olmazsa tek satır bile kalem oynatmam, tek sayfa dahi çevirmem. Ama şimdi ezan okunmak üzere, namaza yetişmek için acele edelim.”

“Olur!”

Bedava tarafından bir simit, kutusundan bir gravyer ve yan kahveden birer çay ikimiz için de öğle yemeği yerine geçmişti.

Bir evin, biricik ve şımartılmış çocuğu idi Caner. Küçüklüğü ‘El bebek, gül bebek’ geçmişti. Mahallede ilk bisikleti olan o idi. İlk futbol topu olup da takımları ikiye ayıran ve hakem de o idi.

Ve tesadüftür ki top patlayıp da yeni top alınıncaya kadar ki tüm maçları da hep onun takımı kazanmıştı!

Sonra voleybola, musikiye ve gitara merak sarmıştı lise yıllarında. Tüm kızların gözdesiydi, yakışıklılığı, uzun boyu, yeteneği ve anlatamayacağı diğer huy ve özellikleriyle, ama o kızların hiçbiri gözdesi değildi Caner’in.

Sonrasında lise bitmiş, üniversiteye girmişti. ‘Emrinde olayım!’ istediği, ilk, bir, tek, yegâne ve son isteği olan bir genç kız vardı, kendinden bir alt sınıfta, banliyö ile okula gidip gelen ve dikkatini çeken.

O genç kıza karşı ne yapsa, ne etse kendisini belli edemiyordu, başı önünde gidip-gelen, çevresiyle ilgisi olmayan o, yalnız kıza karşı. Üstelik ismini bile bilemiyordu.

Geleceğini tahmin ettiği, bazı günler avucunu yaladığı banliyöyü bekliyor, onun olduğu kompartımanı buluyordu. Bir-iki deneme sonunda onun trene bindiği istasyonu öğrenmişti. Hatta karşısına oturacak kadar cesaretleniyordu. Ondan sonrası içinse cesareti tükeniyordu.

Kitaplarına, notlarına göz ucuyla bakıyor, ismini, hiç olmazsa ismini öğrenmek için can atıyordu. Ancak sınıfı dışında edindiği hiçbir bilgisi olamamıştı elinde.

Okulunu zaten biliyordu, aynı okullardaydılar ya. Zaten sınıfını öğrenmek de bu şekilde başarısı olmuştu! Onun sınıfında tanıdığı, bildiği, mahalleden, sokaktan arkadaşı, hiç olmazsa selâmlaştığı biri yoktu ki sorsa, öğrense, hatta utanarak da olsa yardımını dilese.

Üstelik onun sınıfında sebil(3) gibi çok kız öğrenci vardı, onun hangisi olduğunu listelerden belirleyemeyeceği.

Ve hiç kimse de uzaktan uzağa çağırır gibi onun ismini ünlemiyordu ki!

O genç kızın ilgisini çekmek için bazen istasyonlarda banliyöden iniyor, ‘Beni gör!’ dercesine penceresinin önünden defalarca geçiyor, ilgisini çekemiyor, kondüktörün düdüğü ile banliyöye tekrar biniyor, oturduğu yer başka birileri tarafında zapt edilmiş olduğundan, onun oturduğu yerin karşısına gelen tutacaktan tutarak görünmeğe, onun gözüne girmeğe çalışıyor, başarılı olamıyordu.

Tek çocuk olan Caner, davranışlarıyla ailesinin dikkatini çektiğini bilmiyordu, yaşamı dolaysıyla bilmesi de mümkün değildi zaten.

“Aşk; bira şişelerinde teselli aramak, yetmeyen harçlıklar için bankadaki hesabının desteklenmesini istemek” idiyse, bilinmeyen, karşılıksız bir sevdaya tutulmuş aptal bir âşık denilebilirdi kendisi için.

Olağan sayılacak, ama olağan olmayan günlerden biri idi o gün, kendi tarifine göre; “Ağzı açık ayran delisi(5)”gibi.

İlk defa fark edilmişti meraklı deniz mavisi gözler tarafından (daha doğrusu kendi sanısı öyleydi). Banliyö kalkmış, vagon uzaklaşmış, bakışları pekiştirmek(6) için o bir bakışı hak etmek için son vagona atlamak gayreti kendisine pahalıya mal olmuştu.

Sol koluyla, sol ayağının yarılarını o son vagonun tekerleri birbirinden ayırmıştı.

Üstelik banliyö trenindeki kimse kendisini fark etmemiş, imdat freni çekilmemiş, banliyö yoluna devam etmişti kaygısızca. Tren dursa ne olacaktı ki zaten. Olan olmuştu bir kere.

Bu; kendisinin deniz mavisi gözlerden geri dönmemek üzere silinmesi demekti, üstelik bu davranışı kendi eğitiminde de bir senelik gecikmeye mal olmuştu. Rapor falan hiç mi hiç önemli değildi.

Babası varlıklıydı, gereken zamanda eline ve ayağına protez yaptırmıştı.

Sonrasında tekrar başlamıştı eğitimine. Bir kısım dersleri müşterekti deniz mavisi gözlü kızla, yani Cansu ile.

İsmini öğrenmişti, ama hiçbir ilintisi yoktu, hatta ‘Merhaba’ bile. Üstüne üstlük, Cansu kolunu ve bacağını kendisi yüzünden kaybettiğinin farkında bile değildi (galiba).

Zaten inanması da güç gibiydi (zannediyordu). Sınıfa girdiğinde en son sıraya gidip oturup ayağını uzatıp, dirseğini dayayarak yalnızlığını sadece kendisi kendisiyle paylaşıyordu.

Allah var, dersler ve notlar konusunda herkes, ama herkes, o bile yardımcı oluyordu kendisine.

Sonrasında mezun olmuşlardı ikisi de. O genç kız, yani Cansu güzeldi, sağlamdı, özürsüzdü, zekiydi, akıllıydı ve muhtemelen ailesinin, kazancına ihtiyacı olan, maaşına güvenilen biri olduğu aşikârdı(7). Çünkü mezun olur-olmaz bir dershanede lisan öğretmenliğine başlamış, kendisi ise ne o dershaneye, ne de bir başka dershaneye kabul edilmemişti, tüm o dershanelerin kadroları doluydu çünkü!

O da yapacak bir işi olmadığından devamlı olarak baba eline bakmaktansa simitçiliğe başlamıştı, belediyenin izni ve Sakatlık Belgesi ile. Gücüne gitmekle beraber başka çaresi yoktu. Çünkü iş için tüm yerlere, tüm başvuruları fos çıkmıştı(8)!

Tek umudu; devlet imtihanı sonucunda aldığı yüksek puana göre bir yerlere gitmekti, hem neresi olursa olsun. Türk Bayrağının dalgalandığı her yer görev yapacağı yer demekti, para-pul asla ve hiç önemli değildi, yeter ki hizmet etsin, faydalı olduğunu bilsin, yeter ki unutması gereken ne ise, onu unutsun, unutabilsin.

Caner simit satarken sınıf arkadaşları ile karşılaşmaktan da çekiniyor, utanıyordu. Bu nedenle kalın siyah gözlükler takıyor, uzun favorileri, saçları, kulağında küpesi, bıyığı ve top sakalı ile kendisini neredeyse sivil bir polismiş gibi gizlemeğe çalışıyordu.

Sadece sınıf arkadaşlarından mı? Belki yitirilmiş bir umut, dershanedeki görevinden sonra, Milli Eğitim tarafından atanması yapılan illerden birinde de olsa Cansu’dan da saklıyordu kendisini Caner.”

Ayaküstü, belki de diğer bir deyişle bir simit-çay öğle yemeğinde anlattıkları bunlardı, bu kadardı Caner’in. Zihnime nakledip hapsettiğim, sonrasında ise izin hakkımı kullanarak şu anda kâğıtlara döktüklerim.

“Söz vermiyorum, ama en geç bir ay içinde üniversite mezunu bir simitçi olmayacaksın, hakkın ne ise, o olacak!” dedim.

Minnetle baktı yüzüme. Olacak şey değilmiş gibi gelmiş olmalıydı herhalde kendine.

Oysa düşündüklerim; ona iş bulmak ve onu Cansu’ya kavuşturmak üzere şekillenmişti beynimde.

Bugünün Türkiye’sinde bir devlet dairesinde, ya da okulunda hemen iş bulmak mümkün değildi, sular-seller gibi Almanca ve kendisine yetecek kadar İngilizce ve İspanyolca bilmesine ve bilgisayarın birçok programından anlamasına rağmen.

Bir bakıma derlerdi ya hani; “Ekmek aslanın ağzında, değil, boğazında, hatta midesinde” diye işte onun gibi bir şeydi Caner için düşündüğüm.

Tüm bu düşüncelerimi gerçekleştirmemin o delikanlıya iş bulmaya uğraşmamın sebebi olacak devletin kanunları(9) vardı. Belirli bir işçi sayısına sahip kurum, kuruluşlar ile iş yerleri ve fabrikalar belirli bir oranda özürlü, terör mağduru ve eski hükümlü çalıştırmak zorundaydılar. Güvencem bu kanundu.

Araştırma yapmak için kısıtlı vaktim yoktu. Emekliliğinin henüz farkını yaşamayan eski bir devlet memuru idim.

Ve eğer kendini bulamamış, yaşama küskün birine, mutlu olacağına inandığım bir şekilde destek olabilirsem ben de mutlu olacaktım.

Hatta eğer sonuç düşlediğim şekilde olursa eşimin, çocuklarımın, torunlarımın da mutlu olacağına kesinkes inanıyor, hatta biliyordum.

Yaşamımda yer eden tek bir firmaya başvurdum, bildiğim, tanıdığım, güvendiğim, beni unutmayan, ancak yaşamak istediğim olayla ilgili gizliliğimin olmasını istediğim için gerektiğinde beni bilip tanımadıklarını ifade edecek. Bunun benim hüsnü kuruntum(10) olacağını başlangıçta bilmem mümkün değildi. Çünkü beni tanıyan sadece patron ve babası değildi ki…

Ben kusur görüp azarlamak, menfi raporlar yazıp iş sahiplerini üzmek isteyen biri değil, yanlışları usulünce çözümlemeye çalışan en üst düzeyden, en alt düzeydeki işçiye kadar sevecen yaklaşmaya gayret eden biri idim. Hatta özellikle patronlarla değil, denetimi uzatıp öğle yemeğini işçilerle ve sıraya girerek onlarla yerdim.

Bu; sevilmenin de dengesini yaratıyordu, bana göre. Şimdilerde ise hüsnü kuruntumu başını kuma gömen devekuşuna, ya da suya gömüldüğünü zanneden gövdesinin yarısı su üstünde kalan hipopotama(11) benzetmem abes(12) kaçmayacaktı.

Caner’i tanımıyordum, onun beni tanımadığı kadar/gibi, ama bendeki intibaı(13) iyi idi. Hem zaten güvenilir olmasa çözüm kolaydı, deneme süresi dolunca fabrika yönetimi tarafından kapı gösterilir ve bana da sitemler uygun bir şekilde ulaştırılırdı.

Ama nedense böyle bir olasılık içimden bile geçmiyordu. Hem dereyi geçmeden paçalarımı sıvamamış mıydım?

Sıvamamıştım! Çünkü fabrika patronu, sevip, saydığım benden küçük yaştaki kıymetli arkadaşım gayet mantıklı bir davranışla “Peki!” demiş, bir form vermiş, onu doldurup diploma ve sakatlığına ait Sağlık Raporu ile bizzat kendisinin kendisine geri getirmesini rica etmişti.

Deli-dolu(14) koştum genç adamın yanına gecikmek istemezcesine. O, formları doldururken, sanki her şey gereğine uygun gerçekleşmişçesine ikinci aşamayı adımlamak gereğini hissettim;

“Cansu nerede öğretmenlik yapıyor, demiştin?”

Sorumun manasını anlamak istercesine başını kaldırıp gözlerini gözlerimde gezdirdi bir süre.

“Cansu, şurada öğretmen demedim ki, şu ana kadar! Hem ne gereği var ki? Alan almıştır, satan da başından savmıştır, herhalde!”

“Umutsuz insan yaşayamaz. Umut Kaf Dağı’nın ardında bile olsa insan denemekle ne kaybeder ki? Ama mademki yalnızlığını tercih ediyorsun, seni zorlamıyorum. Hele ki işine başla ve um! Gün doğmadan neler doğar genç arkadaşım!”

Suskunca formu doldurmağa devam etti Caner.

Sonra sanki bir beklenti içindeymiş gibi yahut da doğacak imkânlara hazırlık olması düşüncesiyle çantasında muhafaza ettiği fotokopilerden birer adedini, Nüfus Kâğıdı suretiyle birlikte forma ekledi.

Eğer işler yolunda giderse ki, fabrikanın yetkilisini tanıdığımdan bana göre bundan asla en ufak bir şüphem bile yoktu nedense, buna karşın ben Cansu’nun ev ya da okul adresini nasıl öğreneceğimin plânlaması içindeydim.

Kendime göre düşüncelerimde üç seçeneğim vardı.

Birincisi; kendi ağzından öğrenmekti, zorlayarak da olsa.

İkincisi; Milli Eğitim’deki benim gibi emekli olmuş arkadaşlarımın çalışmaya devam eden dost ve arkadaşlarından yardım alarak öğrenmekti.

Üçüncüsü; ise Caner’in Adres Defterinde Cansu’nun mutlaka herhangi bir şekilde kaydının olduğunu düşünmem ve bu defteri bir vesile ile ele geçirmemdi. Çünkü inanıyordum ki o defterde Cansu’ya ait bir adres, ya da telefon numarası, bir işaret, bir iz vardı, hem de mutlaka.

Ama o defteri nasıl ele geçirecektim?

Caner’in formu tamamlaması bitince bir taksi çevirdim ve adresi verdim. O da simitlere ait camekânlı dolabını arkasındaki bakkala teslim etti;

“Zahmet olacak Nusret Ağabey!” diyerek.

Yola çıktığımızda cebinden bir miktar para çıkartarak elinde hazırladı;

“O neden?”

“Taksi parası!”

“Sok onları cebine. İnşallah daha sonra, bakarsın bir yemek ısmarlarsın, o zaman ödersin borcunu. Ama sakın ola simit-gravyer-çay olmasın, olur mu?”

Gülümsedi. Sırası şimdi idi. Ama üslubu(15) hissetmemeliydi;

“Arkadaşlarından görüştüklerin var mı?”

“Var, ama telefonla!”

“Ver bakalım şu Telefon Defterini, bakalım benim arkadaşlarımın çocuklarından soy isimlerine göz atarak arkadaşların var mı diye şöyle üstünkörü(16) bir bakayım defterine, eğer mahzuru yoksa tabii.”

İlk değilse de üçüncü sayfa düşündüğüm gibiydi. Cansu’nun cep telefonu yazılı idi aklımda tutamadığım. Ama bir de Okul Müdürlüğünün telefon numarası yazılı idi, il kodu ile birlikte.

Bu kod benim için yeterliydi, çünkü o benim doğup-büyüdüğüm, bu koca köye gelinceye kadar uzunca bir süre yaşadığım kaba anlamda “Memleketim” idi.

Üstelik bu küçük ama anlamı büyük ilde babamın ölümünden sonra “Otağımı, ocağımı terk etmem!” diyen annem, akrabalarım ve arkadaşlarım hâlâ yaşamakta idiler.

 Annemi ziyarete gidecektim, zaten sıla özlemi(17) içindeydim, uzun zamandır. Tek endişem, Cansu’nun il yerine ilçelerden birinde görevli olması idi ki bu da sorun değildi. İsminden ziyade unvanı ve soy ismi herkesçe bilinen Şipşipidik Hüseyin Fakidik Ağabeyin arabası ne güne duruyordu ki? Ne zaman ödünç istemiştim de vermemişti ki?

Defteri “z” harfine kadar incelemiş, dostlardan hiçbirinin soyadının izine rastlamamıştım. Bu arada o benim sahibine gerçekten sevgi ve saygı duyduğum fabrikaya da gelmiştik zaten.

“Üzgünüm, dostlardan hiçbirinin soyadına rastlamadım!”

“Ama aradığınızı bulmuşsunuz gibi bir his var içimde!”

“Ne gibi?”

“Bana kalsın. Belki sizin kadar zeki değilim ama…”

“Estağfurullah genç adam! Hem zeki, hem de akıllısın. Bir görüşte seni anlamasam böylesine içtenlikle destek çıkar mıydım? Umarım hayırlı bir haberle dönersin evine, anneni de, babanı da mutlu edersin.”

“Umarım!”

“Atalarımız; ‘Üç nalla, bir at tamam!’ demişler. Seninkinin ne kadarı tamamdır, bilemem, ama ben de umarım, düşünde ve düşüncende ne varsa inşallah tamamlarsın.”

“Umarım!” diye tekrarladı sessizce, umutsuzluğunu sesindeki istihza(18) ile belli ederek.

Genç adam patronun odasına yöneldiğinde ben odaya girmek istemedim, dışarıda kalmak arzusundaydım. Patron;

“Siz de buyurun beyefendi!” dedi isim belirtmeden.

Belgelere baktı ve Caner’e bir kâğıt uzattı;

“Bunu simultane(19) gibi tercüme edebilir misin?”

“Tabii, hemen!”

Caner, akıcı bir dille tamamladı tercümeyi.

Bir başka belge uzattı Patron;

“Ya bunu?”

Değişik bir lisan olduğunu sandığım o belgeyi de bir iki defa kekelese de tamamladı Caner.

Patron çekmecelerini araştırarak bir başka belgeyi daha uzattı;

Caner tercümelere ısınmıştı, devam etti, patron da elindeki belgeden tercümenin doğruluğunu takip ederken;

“Bravo!” dedikten sonra sekreterini çağırdı;

“Hemen ilgililere söyle, yarına kadar senin odana Caner Bey için de masa, bilgisayar, telefon, kalem-kâğıt ne gerekiyorsa alınsın…

Muhasebe elimdeki belgelere göre hemen kaydını yapsın, maaşının ne kadar olacağını ben sonra söylerim. Gerekiyorsa ve istiyorsa hemen istediği kadar avans verilsin…

Servislerden hangisi Caner Beyin evinin yakınından geçiyorsa yarın sabah uğrayıp alsın, servis yoksa başlangıç için her gün bir araba gidip, alıp getirsin. Sonrasında otomatik vitesli bir araba alırız kendisine.”

Sonrasında Caner’e döndü;

“Ehliyetiniz var, değil mi Caner Bey!”

“Var, efendim!”

“O zaman hayırlı, uğurlu olsun. Dış ilişkilerim için tam beklediğim elemansın. Keşke daha öncesinden beraber olabilseydik. Şimdi sekreterime istedikleri bilgi, belge ne gibi şeyler gerekiyorsa hepsini ver…

Ve hemen, yarın göreve başla! Şimdi hemen başla demek isterdim, ama mutlaka gereken bir kısım zaruretlerin vardır, vazgeçtim...

Gecikme! Çok işimiz var, gereklisin çünkü…”

Patron biz odadan çıkarken belli-belirsiz göz kırptı, sağ başparmağını havaya kaldırdı, sonra avucunu kalbinin üstüne bastırdı, başını eğerken.

Ben de mutluydum. Birinci etabı başarıyla tamamlamıştım. İkinci etap için kısa değilse de, önümde uzun da sürse yeterli zamanım vardı. Bana ulaşan tesadüf, gereğine de ulaşmalıydı sonucunda, hem mutlaka!

Tüm trenler geçerdi o küçük ilden, yeter ki kuzeye yönelsinler. “Bir bilet aldım gişeden(20) der gibi. Annem çok memnun kaldı gecenin kör vaktinde uyandırmış olsam da, “Hayırdır!” demeyi ihmal etmeden.

Oysa bir gecenin kör vakti gene böyle uyandırmıştım onu yıllarca önce. O gece, beni doğurduğu gece idi. Gelişime dair tek cevabım vardı; “Özledim!” demek oldu.

Gerçekten özlemiştim, hem yalandan kim ölmüştü ki bugüne değin, çok zaman değil, her zaman dediğim gibi.

Ertesi gün Şipşipidik Hüseyin Fakidik Ağabeyin arabasıyla ile gittim, gitmem gereken yere. Annemin yaşadığı yer ile okul arası kısa sayılmazdı çünkü. Oldukça uzun bir süre ders zilinin çalmasını, sonrasında karşılaşınca onunla konuşmak isteğimi belirttim kendisine, ilk defa görüşmemize rağmen. Bir sonraki dersten sonra vaktinin müsait olacağını söyledikten sonra;

“Sizi benim için o mu gönderdi yoksa? Cesaretsizliğini, bana sevgisini söylemeniz için o mu yönlendirdi sizi?”

“Hayır kızım! Ne münasebet? Geldiğimden haberi bile olmadığı gibi, benim sizi öğrenmek için ne zafiyetler(21) çektim, onu da siz anlayamazsınız? Hem kendi kendinize nereden ve neden bu kanaate vardınız ki?”

“Her hafta sonu ailemi ziyarete giderim onun olduğu şehre…

Ve her seferinde de onu uzaktan da olsa görmek mutluluğunu yaşarım, hatta çok zaman yanından geçerek. İlgilenmez, tüm dünyayla ilgilenmediği gibi, başı önünde. Son seferimde yanına yaklaşırken onunla konuştuğunuzu ve bir kısım belgelerle bir şeyler yaptığınızı gördüm…

Uzunca bir süre sizi izledim. Nedenini anladınız değil mi şimdi? Detaylar için benim dersten çıkışımı bekleyebilecek misiniz?”

“Hem saatler sürecek olsa bile!”

“Teşekkür ederim. Çünkü benim de buna ihtiyacım var!”

“Görüşmek dileğiyle!”

“Görüşebilmek umuduyla, inşallah!”

Şipşipidik Hüseyin Fakidik Ağabeyin nevi şahsına mahsus(22) “Sarı Civciv” dediği ve futbol hastası olduğu için kırmızı şeritlerle donatılmış, herkes tarafından bilinen, tanınan arabasının koltuğunda bekledim onun dersten çıkmasını.

Ders zili çalınca da karşılamağa çıktım kendisini.

Gülümseyerek baktı, karşılaşınca. Gülümsemesi beni tekrar gördüğü için miydi, yoksa sarı-kırmızılı arabayı tanımış olmasının görüntüsü müydü, hissedemedim.

“Nereye gitmek istersin, güzel kızım?”

“Benim evime gidelim. Küçük bir ev, ama benim yalnızlığımı, kimsesizliğimi yaşadığım sığınağım. Acele bir şeyler yapabilirim. Yahut da pastaneden börek-çörek alayım, çay demler, yerken de konuşuruz.”

“Olur kızım! Ama buraların bir huyu vardır, misafire kimse para ödetmez, biliyor musun?”

“Bilmesem de bana sevgi gösterip teşrif etmişsiniz bir kuru böreğin bedelinin esamisi(23) mi olur ki ağabeyim?”

“Anlaşılmıştır!”

Eve ulaşmamızı, çayın suyunu ocağa koymak için ancak sabredebildi;

“Hâşâ huzurdan(24), böyle bir benzetme uygun olamaz, ama aklımda kaldığı kadarıyla size bir öyküyü anlatmakla başlamak istiyorum sözlerime…

Sözüm ona tembel bir çiftçi Allah ile sözleşmiş. Demiş ki; ‘Allah’ım kış-kar olmadan önce işaret ver de hasadımı yapayım!’ Allah da ‘Peki!’ demiş (meselâ)…

Çiftçi bir sabah kalkmış bakmış ki, her yer kar altında, hasadını yapamadığı mahsulü de tabii…

Allah’a sitem etmiş…

‘Hani bana işaret verecektin de mahsulümü hasat edip kaldıracaktım?..’

Allah cevaplamış…

‘Ey kulum! Havayı soğuttum, doruklara tepelere kar gösterdim, sonra eteklere indi kar, yağmur-çisenti yaptım, buz kesti ortalık ve sen tüm bu işaretlere rağmen anlamamakta direndin!..’

Öykü işte böylesine bitiyor. Bilmem anlatabildim mi ağabey?”

“Anladım, hem çok iyi anladım, ama anlaması gereken anlamamış demek ki?”

“Hem nasıl?..

İlgimi çekmek yerine ilgilendiğini belli etseydi ne kolunu ne de bacağını yitirirdi…

Haydi, kolunu-bacağını benim için yitirdin diyelim, ‘Senin için yitirdim!’ de mi diyemezdi? O kadar yıl beraber okuduk, yol boyu, kantinde, kenarda, köşede el uzatamaz mıydı, bir kelime-bir cümle söyleyemez miydi, bırakın sevdiğini söylemeyi?..

Ben mi, ‘Gel, bana aşkını ilân et!’ diyecektim ki? Söyleyin, sizin kızınız böyle bir durumla karşılaşsa ve tüm mevcudiyetiyle ‘Evet!’ demek için hazırken karşısındakinin yani Caner’in tepkisizliği için yorumunuz ne olurdu, tarafsız olarak içtenlikle cevaplayın ne olur?”

“Biz erkeklerin medeni cesaretleri(25) kısıtlıdır. Verdiğiniz işaretleri de Caner eksikliklerinin kötümserliği ile görmemiş, ya da iyi yorumlayamamış olabilir. Ben onun için saklılıkları, yani saklı, gizli olanları, bilinmeyenleri açığa çıkarmak, bilinmeyenleri açıklamak ve iki gönlü bir araya getirmek için çıktım yola…

Ve inanman belki güç olabilir ama burası benim doğup-büyüdüğüm yer. Memleketim dediğim yer. Burada hizmet etmen ve sevdiklerimin, hemşerilerimin çocuklarını eğitmen mutluluğum…

Ricam; seni seveni de eğitmen, üstünde durmadığına inandığım üzere eksikliklerini de göz ardı ederek!”

“Ama nasıl?”

“Ben sizi karşılaştırayım, yani yan yana getireyim, onu da sen Tanrının kadınlara verdiği özel bir hak olarak başar!”

“Ya başaramazsam?”

“Dene! Bu güç var sende, hissediyorum, zaten Caner de sana karşı zayıf, mutlaka karşında diz çökecektir.”

“Emin misiniz?”

“Adım gibi!”

“Ama bildiğim halde adınızı kendi ağzınızdan söylemediniz!”

“Önemli mi? Meselâ Caner’le adaşız diyelim yahut da Kürşad, Sedat! İsimler değil, kişiler önemli, değil mi öğretmenim?..

Kızım, ya da evlâdım demek daha çok yakışacak dilime ve eğer beni kucaklarsan, ‘Kızım’ derim, sana hem de içtenlikle!”

Küçük dağları fethetmek kolaydı, ya peki o dağları koskoca, fethedilmeyecek gibi görenler için? Caner de Cansu’yu fethetmeliydi, tabii ki sayemde…

Her insanın yaşamda eksiklikleri vardır. Benim de en büyük eksikliğim benim dışımdakilerin zekâlarıyla ilgili bilgi eksikliğimdi. Başlangıçtan son ana kadar -sözüm ona- kendimi saklamıştım.

Meselâ daha önce de dediğim gibi deve kuşu gibi, hipopotam gibi yahut da karanlıkta göz kırpar, ya da karanlıkta esnerken bile ağzımı elimin tersi ile kapatmak ister gibi.

Ama karşımda zekâsından şüphe edilmeyecek cin gibi zeki ve akıllı iki genç vardı…

Örneğin benim, karımla aynı köyden olmamıza rağmen “Enişte” diye tanınmamı Cansu çok çabuk öğrenmişti. Hem de Şipşipidik Hüseyin Fakidik Ağabeyin arabasıyla gidiş-dönüşümü gözden kaçırması da asla mümkün değildi.

Keza Caner’in çalıştığı fabrikada bir kısım insanların bana “Amca” ya da “Baba” demeleri de Caner’in dikkatinden kaçmamıştı. Bir diğer olasılık da Caner’in fabrikanın evraklarında benim devlet memuru olarak o firmada denetleyici sıfatıyla imzamı fark etmesi de aklımın ucundan geçmemişti, desem yeri.

Caner’in ve Cansu’nun beni ayrı-ayrı öğrendiklerini bilmem gabi(26) ve bana has yaşlılık yüklü (affedilmesi gereken) gerzek(27) düşüncelerim nedeniyle mümkün değildi o anlar.

Elçiye zeval olmazdı(28). Kocaköy’e dönüp Caner’in patronuna telefon ettim;

“Henüz işe yeni başladı, ama izin isterse, ver lütfen! Çünkü sanırım kuracağı yuva için buna ihtiyacı olacak!”

“Ne demek? Tabii! Emrin olur!” dedi patron, sağ olsun!

Sonra Caner’i bir yakınımın telefonundan aradım, sözüm ona kendimi belli etmemek için ve;

“Cansu seni bekliyor!” dedim. Hani demişlerdi ya; “İyilik yap denize at!” diye. İşte öyle!...

Benim için gereği bitmişti, ama yazmamak sözümün üstünde duruyordum.

Günlerden bir gün kapımız çalındı. “Kim o?” dememizin cevabı tanımakta hiç de güçlük çekmediğimiz “Biziz!” sözü idi, karma karışık. Merak ederek açtım kapıyı.

Sima olarak benzettiğim, ama hatırlayıp tanımadığım iki karı-koca vardı kapıda. Sözleri; “Merhaba!” demek oldu. Zorunlu cevabımız da “Merhaba!” oldu. İçeriye davet edip etmemekte tereddüt yaşıyorduk.

Sonrasında ikinci asansörle onlar göründü kapıda; Caner ve Cansu;

“Kendinizi ne kadar saklarsanız saklayın, saklamışsanız da saklanın, sizi bulmamız zor olmadı. İzninizin olacağını umarak anne ve babalarımızla birlikte geldik. Eğer bizi evinize kabul ederseniz, dileğimizi söylemeğe çalışacağız.”

“Buyurun!” demek sünnet(29), vacip(29) olmaktan çıkmış, farz(29) olmuştu…

Sonrası mı?

Nikâhlanacaktı gençler. İşlemleri tamamlanmıştı, tarih olarak. Bana;

“Nikâh şahidimiz olun!” dediler.

Karımın yüzüne baktım, O;

“Kabul et!” dedi, yaşadıklarıma vakıf olarak.

Kabul ettim ve söz verdiğim üzere onların mutluluklarından sonra, izinlerini alarak öykülerini aklımda kaldığınca yazmağa çalıştım.

Yukarılarda yazdıklarım sadece kısaca bir özet, yoksa Cansu ve Caner’in birbirinden habersiz aşklarını, bırakın benim karımla bizim yaşadığımızı, Romeo-Jülyet’lerin aşkı gibi mi olurdu ki kitaplara, hatta ciltlere sığmayacak gibi, küçücük bir öykü içinde anlatılacak?

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) 1960’lı yıllarda Ankara Atatürk Lisesine banliyö ile gidip gelirken anlattığım gibi Ankara Garda böyle bir kazaya şahit oldum.

Ankara-Kocatepe Camii civarında birçok simitçi vardır. Ancak öyküdeki Caner bunların içinde değildi, yaşamamış, tarafımdan yaşatılmıştır!

Caner’in çalıştığını belirttiğim fabrika; Ankara-Sincan Organize Sanayi Bölgesinde şu anlarda da faaliyettedir ve emekli olduktan sonra bir süre Mesul Müdür  (Yahut da bugünkü adıyla “Sorumlu Yönetici”) olarak bu fabrikada görev aldım. Reklâm kaygısı bu firmanın adını ve değerli yöneticisinin adını yazmamı engelliyor.

Ancak iftiharla belirtmeliyim ki; bu fabrikada; özürlü ve eski hükümlü işçiler çalışmakta ve muhteşem diyebileceğim bir kayınpeder (rahmetli)-damat işbirliği ve gücü vardı

Küçük dediğim ilin Bilecik olduğunu, ne anlama geldiği konusunda tereddüdüm olan Şipşipidik Hüseyin Fakidik Ağabey diye birilerinin de bu ilde yaşadığını söylemem yanlış olmayacaktır, sanırım.

(1) İğreti; Eğreti. İyi yerleşmemiş, yerini bulmamış, belli belirsiz. Belirli bir süre sonra kaldırılacak olan, geçici, muvakkat. Uyumsuz, yakışmamış. Üstünkörü, ciddiye almadan.

(2) Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ.

(3) Sebil; (Öyküdeki anlamı yöresel olarak; çok.)  Kutsal günlerde hayır beklemeden dağıtılan su. Genellerde camilere bitişik olarak özel biçimde yapılmış su dağıtılan yapı.

(4) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.

(5) Ağzı Açık Ayran Delisi (Gibi Bakmak); Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşmak, çevreye aptalca ve hayranlıkla bakmak  (Bu durumda ağız açık, dil de hafifçe dışarıya doğru çıkıktır).

(6) Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileştirmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

(7) Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.

(8) Fos Çıkmak; Kendisine duyulan güven boş çıkmak, umulan beklenilen sonucu alamamak.

(9) 4857 Sayılı İş Kanununda detayları açıklanmaktadır.

(10) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

(11) Hipopotam; Su aygırı.

(12) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(13) İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

(14) Deli-Dolu; Çılgın, aşırı deli olacak olacak gibi, dünyayı umursamaz, hiçbir şey umurunda olmayan..

(15) Üslûp; Anlatma biçimi. Deyiş, ya da yapış biçimi. Bir çağa, bir ülkeye, ya da sanatçıya özgü teknik, renk, renk ve biçimlendirme, hatta söyleme özelliği.

(16) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.

(17) Sıla; Bir insanın bir süre ayrı kaldığı memleketim dediği yere, yakınlarına kavuşması. Özlem duyulan yer. Gurbetteki bir kimse için doğup büyüdüğü ve özlediği yer. Kavuşmak. Ulaşmak. Vuslat. (Gümrük gözetimi altında bulunan eşyaların konulduğu Gümrüklü Antrepo da denilen Sila ile farklıdır).

(18) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(19) Simultane Tercüme (Çeviri);Konuşmanın yapıldığı anda sözlerin diğer bir dile çevrilmesi. Tercüman çeviriyi bir çeviri kabininde konuşmayı kabininde kulaklığı ile dinler ve çeviriyi mikrofona yapar. Dinleyiciler özel bir donanım sayesinde kendi dillerine çevrilen konuşmayı kulaklık yardımıyla dinlerler.

(20) Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı diye başlayan Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “HANCI” isimli şiirinin bir dizesi olup, kıta; “Güç belâ bir bilet aldım gişeden / Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan” şeklinde devam etmektedir. Şiir ayrıca beste de yapılmıştır.

(21) Zafiyet; Güçsüzlük, dermansızlık, halsizlik, zayıflık.

(22) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

(23) Esami; Adlar, isimler.

(24) Hâşâ Huzurdan; Uygunsuz bir şey söylemek zorunda kalındığında bağışlanma dileği anlatan söz.

(25) Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.

(26) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

(27) Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.

(28) Elçiye Zeval Olmaz (Gelmez); “Bir kimsenin sözünü başka bir kimseye iletmekle görevli kimse, bu sözlerden sorumlu değildir. Sözler kimin ise, hatası da, günahı da, sevabı da ona aittir, bunda aracının hiçbir suçu ve hatası yoktur!” anlamında bir ATASÖZÜ.

(29) Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.

Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.