Kim ne derse desin, yetmiş yaş insanların çöküntülerinin, dimağlarının(1) yoksunluğa düştüğü yaş…

Vücutlarındaki tüm organlar tam, sağlam ve randımanlı çalışsa bile, beyinlerinin aynı şekilde çalıştığını iddia etmek abes(2) olsa gerek! Beyinler sulanıyor maalesef ve kişilerin beyinlerine hükümleri geçicilik kapsamına giriyor, gerçek olamıyor.

Nasıl mı? Anlatmak zor, belki de çok kolay. Anlatmaya çalışayım;

Ankara’dan çıktım yola, Datça’daki sevdiklerimi ziyaret etmek için. Başlangıçta bindiğim otobüs kalabalıktı, bu sonbaharın gecikmiş vaktinde olsa bile. Çünkü Ege ve Akdeniz’de sonbahar bile bizim yaşadığımız yerlere göre yazdı, Aralığın sonuna kadar hatta.

Afyon’da bir kısım, Marmaris’te bir kısım yolcular indi-bindi. Marmaris’te Datça’ya gidecek yolcu olarak iki kişiydik, ben ve o hamile kız.

Hamile kız tedirgindi(3). Ben de otobüs şoförünün tavırlarından bir şeyler anlamaya çalışıyordum. Sanırım ki; otobüs şoförü 70-80 km. lik mesafeyi iki yolcu için gitmek düşüncesinde değildi.

Ve düşünceme göre; bizleri bekletip geciktirerek sinir harbi ile yıpratmak ve sonunda bir kısım atılımlara yönelmek düşüncesindeydi.

Ben teklif ettim;

“Eğer bizi, dolmuş ücretlerimizi vererek Datça’ya gönderirseniz saatlerce burada beklemek yerine dolmuşla gidebiliriz!” dedim genç kızcağızın yüzüne baktım ve “Ben size destek olurum!” anlamında işaret verme gayretini yaşadım…

Minibüse binerken çantası için yardımcı oldum.

“Sağ olun!” dedi.

Sormak gereğini hissettim;

“Doğum yakın herhalde, babası nasıl bıraktı sizleri tek başınıza böyle?

“Onun babası yok, hem uzun hikâye amca!”

“Olsun! Minibüse binince sen fısıldayarak da olsa anlat. Hem yol kısalmış olur böylece sözlerinizde.”

Sulu sepken bir yağmur(4) yağıyordu. Dolmuşta genç kız bir site adı söyledi.

“Orası uzak, giremeyiz!” dedi minibüs şoförü.

“Gir!” dedim. “Masrafın ne ise karşılarım!”

Minibüs şoförü o siteye girdi, diğer yolculardan izin isteyerek ve özür dileyerek. Hamile hanım kızı sitedeki evinin kapısında indirdik, onu karşılayan tek, genç-yaşlı arası ancak vaktinden önce göçmüş görünüşlü kadıncağızın tezahüratıyla.

Başlangıçta o genç kız kimdi, neydi, niyeydi, nasıldı, nedendi, bilmiyordum. Bilmem de gerekli değildi (sanırım).

O, sadece yardıma muhtaç biri idi. Ben de ona yardım etme amacında elini uzatmış bir amca idim, sadece ve yalnızca.

“Hafıza-i beşer, isyan ile maluldür!(5) demişti atalarımız. Demek ki bu sözde oldukça hazin bir yanılma payı vardı.

Çünkü aradan bir süre geçmesine rağmen ne o hamile kızı, ne de onu karşılayanı unutmuş, unutabilmiştim. Özellikle hamile genç kızın dolmuşla ilerlerken bir çırpıda anlattığı, paylaşmak istediği sitem ve kahır dolu öyküsünü.

“Üniversiteye başladığımızda karşılaşmıştık onunla, deli-dolu bir aşktı(6) bizimkisi, belki de benim öyle zannettiğim. Hem bu nedenle hâlâ üniversitedeyim, son sınıfta!”

“Hem okuyorsun, hem hamilesin, iş-güç de yoktur herhalde, yanlış değil mi?”

“Hem de ne yanlış amca? Böyle duyguları yaşarken insanın annesinin sözleri çuvaldız(7) gibi batıyor, kahrından rahmetli olan babamın sözleri daha çok anlam kazanıyor. Onların peşinen gördüklerini yaşamaya başladığımda sözler beynime ‘Dank!’ etse de böyle yüklü olarak kalıyorsun işte…

Karnımdakinin sebebi o, ama karnımdakinin tek sahibi benim, hiç kimse hak iddia edemez yavrum için.”

“Öykün enteresanlaşmaya başladı!”

“Belki bilirsiniz; ‘Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır(8)’ yahut da ‘Yazsaydım eğer derdimi ciltlere sığmayan bir kitap(9)’ olurdu!”

“Bir tekini mi?”

“Galiba öyle!”

“Rahatlayacaksan anlat! Üzülmeğe devam edeceksen, senin gibi bir anne adayına kıyamam, ben merak ediyor olsam da, eğer anlatmak istemiyorsan!”

“Böylesine muhterem bir insana derdimi anlatmam, gergin sinirlerimden azat edecek beni.”

“Devam et, öyleyse!”

“Annemin-babamın sözlerini dinlemeksizin evlendik. Gerçekten; ‘İki çıplak bir hamama yakışırmış’

Oysa biz evlenirken ‘İki gönül bir olunca samanlık seyran olur!’ düşüncesindeydik. Ailelerimiz maddi-manevi destek oldular bize, her şeye rağmen. Ev tuttular, dayadılar, döşediler, harçlıksız bırakmadılar. Mutluyduk, ya da en basitinden ben öyle düşünüyordum, samanlığımız bizim her şeyimize yetiyordu…

Derslerimize, okulumuza devam ediyorduk, aç-tok olmamızın önemi yoktu, birbirimize yetiyorduk. Galiba burada ‘Sanırım!’ demem gerekecek!”

“Ne gibi ve sonra?”

“Sonra bir gün hamile olduğumu fark ettim. Belki bizim için çok erkendi. Ama o, yani bebeğim, benden bana eklenmiş bir candı. Kocamın tüm ısrarına rağmen bebeğimi engellemedim…

O yaşamayı hak ediyordu, tüm canlılar gibi.

Yapmam gereken görevlerimi yerine getirmeğe çalışıyor, derslerimi de ihmal etmiyordum, hamileliğin bir kısım zorluklarına, dikkat edilmesi gereken gerekliliklere dikkat ederek…

Ama kocamla aramızda bir soğukluk oluşmuştu.”

“Belki düşüncem yanlış, hatalı olabilir, ama sanırım kocanın adını anmamak için direniyormuşsun gibi geldi bana.”

“Doğru! Bir ömrü üleşmeyi düşündüğüm birini kendimden uzaklaştırdığımda, o da bunu hak ettiğine inandıktan sonra neden ismini yâdımda tutayım ki, değil mi?”

“Anlamadım, ne gibi?”

“Gün geçtikçe ağırlaşıyor, doğal olarak onun istediği bazı görevleri yapamadığım gibi, bazı görevleri de onun yapmasını bekliyordum, o ise oralı bile olmuyordu. Üstelik o da benim gibi gençti, bir-iki yaş büyük olsa bile…

Yakışıklıydı ve belki bana hoş görünürken, evliliğimizi yürütürken bile gözü elecekte-delecekte(10) idi. Ta ki fark edinceye kadar…”

“Neyi?”

“Her şeyi. Belki uçarılığını, çapkınlığını, hatta ihtiyaçlarını anlayabilirdim. Allah affederse ben niye affetmeyeydim ki?”

“Kıskançlık mı?”

“Keşke tüm konu o olsaydı. Bir gün…

Suratı oldukça asık bir şekilde geldi eve. Hamileliğimin başlangıcından beri hiç yapmadığı halde; ‘Beni sevdiğini, bana muhtaç olduğunu, benimle bir ömrü paylaşmak istediğini’ söyledi…

Bir şeyler vardı hissettiğim, ama anlayamadığım.”

“Ne gibi?”

“Zar-zor yıkadığım çamaşırlarında, özellikle iç çamaşırlarında farklılıklar vardı, anlamadığım, hem sık sık çamaşır değiştirmeğe başlamıştı. Ayrıca garipsediğim bir durgunluğu vardı, içine kapanmıştı, şaşkın gibiydi, suskundu…

Hiç ders çalışmıyordu, benimle söylediklerinin aksine hiç ilgilenmiyordu. Zaten benim de beklentim yoktu, aramızdaki mesafeyi hissettiğim için olsa gerek…

Çok zaman geceleri kendimce makul ve mantıklı sebeplerle uyandığımda, onu yatağımın kenarına diz çökmüş, yatağıma dayadığı kolu üzerinde uyuklar görüyordum. Israr etsem de yatağına gitmemek için oldukça direniyordu. Bebeğimiz için söylemlerini unutmuş gibiydi…

Benden sakladığı, söyleyemediği, söylemekten çekindiği bir şeyler vardı. Sakladığının ömrümüzü, geleceğimizi etkileyecek bir şey olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi!”

“Ta ki?”

“Evde olmadığı bir gün tüm elbiselerini, çamaşırlarını, evraklarını köşe-bucak, yatak-yorgan, konsol-çekmece araştırdım!”

“Peki, buldun mu?”

“Tabii! Keşke bulmasaydım. Zamparalığının ve ihtiyacını gidermesinin tek yolunun ucuz bir fahişe ile olacağı aklımın ucundan geçmemişti…

‘Ölürsem…’ diye yazdığı mektup şeklinde bir vasiyetnameyi evraklarının arasına koymuştu. Ne rapor, ne de ekli bir belge vardı, kendisinin yaşadıklarından şüphelenmiş tahlil yaptırmıştı ve mektubunda AIDS(11) olduğunu itiraf ediyor, bir daha bazı şeylerin olamayacağını, beni-bizi sevdiğini ve tüm varlığını bana bıraktığını vasiyet ediyordu, sanki hemen ölecekmiş gibi… 

Çekindim, korktum, endişelendim ve hemen bir laboratuvara koştum, kanımı tahlil ettirmek için. Onun virüsü kaptığı zamanı, yaşadığımız beraber anlarımızda kendisinin hasta olup olmadığını, bana da virüsü bulaştırıp-bulaştırmadığını bilmiyordum, çünkü mektubunda tarih yoktu ki.

Tahlilin sonuçlarını alıncaya kadar geçen süre benim için bir ömür sürmüş cehennem azabı gibi idi. Çünkü o HIV(11) denen virüsü bana bulaştırması uzak bir ihtimal değildi, ama hiç önemsemiyordum, hem asla umurumda da değildi…

Sınırlı bir ömrü tek başıma tüketebilirdim. Ama bu durum bebeğim için, hayatımın bitireceğim son gününe kadar tek ışığı olacak bebeğim için önemli, hem de çok, önemlinin ötesinde önemli idi.”

“Yatağımız ayrıydı dediğine göre…”

“Evet! Allah’ıma binlerce, milyarca, sonsuz kerelerce şükürler olsun. Sonucu bugün aldım ve ilenmek(12) yerine içimden geçenler için iki satır yazı bıraktım, diğer gereklilikleri annemle beraber yapmak için böylece yola çıktım…

Tüm anlatacaklarım bu kadar işte.”

Sözlerinin bitiminde henüz ulaşmamıştık evine, ama ne ben bir şeyler daha eklemesini istedim, bekledim, ne de o, böyle bir şey için farklı bir davranışta bulundu. Üstelik birbirimize isimlerimizi bile söylememiştik.

Aklımda kalan sadece “Amca!” demesi idi. Sanki “Amça!” şeklinde bir telâffuz durgunluğu vardı sözünde. Bir kısım sözlerinde yanlışlıklar olduğu gibi, “ş, ç, ö, ü” harflerini kullandığı kelimelerde de zorlanıyor gibiydi, çok iyi Türkçe konuştuğunu hissetmeme ve inanmama rağmen.

Bir gün…

İki gün…

Daha fazla değildi. Dolmuşlardan biriyle şehre, Datça’ya inmiştim. Biraz dolaşmak, eşe-dosta bir-iki hatıra almak arzusundaydım; Bal gibi, badem gibi veyahut da bir kısım aklıma gelmeyen özel şeyler gibi.

Yorulmuştum. Sahildeki şeritlerden birine oturup bir kutu bira aldım elime. Sahili ve ufku kendimle, düşüncelerimle, hayallerimle paylaşmak için.

O iki gün önceki ses çınladı kulağımda, aynen “Amça!” der gibi.

Dediğim gibi ne o benim adımı biliyordu “Amca!” dışında, ne de ben; “Nedir senin adın hamile kız?” diye sormuştum. Bir bakıma “Amca” belli idi, ama o “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” olamayacağına göre, olsa olsa “Sarı Çizmeli Ayşe Hanım!” olabilirdi meselâ!

Bana doğru, belki dertleştiği bir amca olarak telâşla, belki de heyecanla ulaşmağa çalışırken annesi de arkasından sesleniyordu, çok güzel bir Türkçeyle;

“Yavaş ol Candy(13), ayağın takılacak, düşeceksin, bir yerine bir şey olacak, gebe olduğunu unutma!”

Nasıl söylenir bilmiyorum, belki yitirilmiş bir babanın özlemiyle desem doğru olabilir, Candy önce elimi tuttu, öpüp alnına koydu, sonrasında sarıldı, o belki 20-25 yaşındaysa, sanki onunla 20-25 yıldır berabermişiz gibi.

Yanlarına geldim, oturdum, oturduğumuz masada üç kişiydik. Onlar çay içerken, ben biramı sıkıntıyla tüketmek gayretinde idim. Nedense onların çay içiminde, benim bira içmem, utandırmıştı beni.

Beraberliğimizin belki de dakikasının ertesinde Candy’nin tavrı-bakışları birden değişmişti. Eliyle karnını tuttu.

“Anne, bana bir şeyler oluyor!” dedi, masanın örtüsünü çamaşır çitiler gibi tutup kalkma gayretindeyken. Annesi;

“Daha şimdi doktordan çıktık, olamaz!” dedi. Biliyormuşum gibi;

“Olur! Olur efendim! Hemen bir taksi bulayım, hemen hastaneye yetiştirelim!”

“Biliyormuşum gibi” sözü pek abartılı bir söz değildi benim için. Çünkü çocuklarımın, torunlarımın doğumlarında da aynı heyecanı kereler kerelerce yaşamıştım, değişik boyutlarda da olsa.

Gelen taksiye bindirdik Candy’yi ve hemen hastaneye gittik…

Nur topu gibi bir oğlu olmuştu Candy’nin. Nur topu gibi, sağlıklı bir torunu olmuştu Ege Hanımın. Kayıtlarda öğrenmiştim Ege Hanımın adını. Ben de o zaman söylemiştim adımın Meriç olduğunu.

Rahmetli babamın Edirne’de memuriyeti sırasında doğduğum için. Eğer başka kardeşlerim de olsaydı, kız ya da oğlan fark etmezdi onların en az ikisinin adları da Arda ve Tunca olurdu herhalde.

Maalesef kardeşim yoktu. Bir evin tek oğlu, tüm mal ve mülkün tek sahibiydim, çocuklarıma torunlarıma daha yaşarken üleştirdiğim.

Candy’nin sağlıklı bir şekilde çıkışını beklerken anlattı Ege Hanım;

“O da kızı gibi bir görüşte âşık olmuştu rahmetli kocasına. O da kendisine. O kadar ki kocası ülkesini terk etmiş, Müslüman olmamıştı, ama Türk olmuş, Türkiye’de kalmış, bir Türk olarak yaşamış, bir kez bile ülkesine dönmeden bir Türk olarak ölmüştü…

Her şeye rağmen onu; “Er kişi niyetine!” dedirterek Türk ve Müslüman mezarlığına defnettirmişti. İsmini söylemek, telaffuz etmek çok zordu, kendisi için bile. Bir gün bahçelerinde gezinirken, gözüken kumru ailesinin ses taklidini yapmıştı, komşuları, dostları, sevdikleri arasında: ‘Guk! Guvak! Vak!’ diye.

Herkes o gün ismini öyle koymuştu, kolaylarına gelmişçesine: ‘Guk! Guvak! Vak!’ diye tekrarlayarak…”

Ege Hanım onun bu şekilde anılmasına üzülmüş, o günden öldüğü ana kadar, telaffuzu herkes tarafından güç olmasına rağmen, kocasını, kızının babasını hep kendi ismi ile isimlendirmişti, minnet dolu bakışlarını daima üzerinde hissederek.

Yoksa aşk, aşk mı olurdu ki? Bedenleri üleşmek olurdu, belki de sadece çocuk sahibi olmak için, eğer o da gerçekten kişiler karşılıklı olarak çocuk sahibi olmak istiyor idiyseler. Bilindiği üzere tedbir almak o kadar kolaydı ki! Ama Tanrı birden, yani Candy’den fazlasına izin vermemişti yaşamlarında.

Ufak bir rahatsızlık, tükeniş ve kendilerince bomboş geçen seneler, ondan sonra hem sadece aşk ile yaşayarak…

Ege Hanımın öyküsü bu kadar ve kısa idi. Belki de bebeğin o muhteşem geliş haberine kadarki zamana sığdırdığı, sığdırabildiği.

Ev-bark, torun-topalak sahibiydim. Ama ondan gözlerimi ayıramıyordum. Sesi bir musiki gibiydi ve en önemlisi içinden gelen sesti;

“Aklını başına devşir(1), haddini bil!”

Aynı ses karşımdakinin kulağında da çınlıyor muydu acaba? Belki değil, muhakkak. Çünkü aklı başında, beyni sulanmış olsa da, hiç kimse bu yaşlarında böylesine yanlış bir düşünceye sahip olamazdı.

Hele ki iki taraflı olarak; “Ununu eleyip, eleğini duvara astıktan sonra.” Üstelik kim bilir, gönül kuşunun ne zaman, nerede, nasıl ve kime konacağı bilinmezdi ki!

Gerçekten gönül kuşu denen bir varlık var mıydı? Hem de tesadüflerle? Olabilirdi ama haddini bilmeliydi kişi, olmamalıydı beyninin mantıklı düşünen bölümüne göre.

Peki, ya mantıksız, ya da bencil düşünen bölümüne göre?

Yaşamda her şey olacağına varırdı, umutlu olunsa da, umutsuz olunsa da. İçinde gizli bir egoistlik olsa da! Tanrı yanlışlıkları önlemek için kullarının karşılarına setler çeker, badireler(15) oluştururdu. Bu; bilmediğim, belki de bilmek istemediğimdi.

Yaşamda neler olmuyordu ki?

Oysa Tanrı hepsini plânlıyordu, ilk “Inga!” diye seslenişinde insanın, son nefesine kadar hem.

Ve Tanrı’nın ayıpladığı şey önüne geçmekte direndiğimiz şeylerdi. Tanrı bunun için inisiyatifini(16) kullanmakta asla tereddüt etmiyordu.

Torununun gelişine sevinen Ege Hanım sevincinin bedelini ağır ödemişti, bebeği, yani ilk ve son torununu kucağına alır-almaz kızının loğusa(17) yatağının başında.

Hastanenin tüm gerekli imkânlarına rağmen heyecanıyla geçirdiği kalp krizi onun da eşi gibi sonu olmuştu.

Candy yalnız sayılmazdı asla. Çünkü ölüp ölesiye bir “Amcası” vardı, her zaman, hem her yerde…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Guk! Guvak! Vak!  Gerçekten köyümde herkesçe kumruların seslenişi bu şekilde tarif edilir.

(1) Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.

(2) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.

(3) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.

(4) Sulu Sepken; Yağmurla karışık bir biçimde yağan kar olmakla birlikte, kişinin bu şekle uygun davranışı. (Öyküyü kaleme alanın yanlış bilgisi gibi yorumlanmalı!)

(5) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(6) Deli Dolu Bir Aşk; Uçuk, duygu sömürüsüne dayalı, dünyayı umursamayan, yaşama değer vermeyen  birliktelik.

(7) Çuvaldız; Çuval ve çuval gibi kaba dokumaları dikmekte kullanılan ucu yassı ve hafif eğri, büyük iğne.

(8) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.

(9) Ciltlere sığmayan bir kitap olur… “Söylemek istesem gönüldekini…” diye başlayan şarkının Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup Rast makamındadır. Eser aslında; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(10) Eğecekte-Delecekte; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim), iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz (argo da olabilir).

(11) AIDS (Acquired Immune Deficiency Synndrome=Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu); HIV adlı virüsün neden olduğu, kan, cinsel ilişki, anneden bebeğe doğum veya emzirme sırasında geçen öldürücü menhus bir hastalık.

HIV; Human Immunodeficieny Virus (İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü) kelimelerinin baş harfleri ile adlandırılmış virüs bağışıklık sisteminin içine yerleşerek, bireyin bağışıklık sistemini zayıflatan bir virüstür.

(12) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

(13) Gerçekten bana; “Amça” diyen ve “Amcha” diye yazan Eğitim Görevlisi Tayvanlı Candy yaşamıştır ve Türkiye’ye de gelmiştir. O tarihlerde önce onun için şu dizeler çizilmişti mısralara; CANDY  

“Cici bir kız / -yeğenime miras- /
 uzak ülkelerden, ayak basan ülkeme /
 -sanki tanıdık biri, evvelden, daha öncelerden- /
 kendi tipi, kendi lisanı, kendi örfü /
 İngilizce hay hay, Türkçe çat-pat / adımları sıkça elimden, ellerimden tutuşu /
 saygılı, hem sevecen /
yetmeyi bilen (biri gibi geldi bana) /
kendi kendine Candy. /
Bir kere gördüm ya /
 unutmam bin kere. /
 Kilometrelerce uzaklığa / “Bye-bye!” diye sallanan avuçlarına ben de “Güle güle!” diye yazdım /
 gecikmeksizin.”

(14) Aklını Başına Devşirmek; Aklındakileri bir araya getirmek, derlemek, toplamak.

(15) Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.

(16) İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

(17) Loğusa (Lohusa); Yeni doğum yapmış kadın.