Nedense, belki de mesleğim gereği, şans ya da kader yerine tesadüflere inanırdım. Yaşadığım onca delillere rağmen düşüncemde değişiklik yoktu, gerçek anlamda yaşadığıma inandığım ana kadar.

Hemen belirtmeliyim ki ateist(1) de değilim. Ama inancımda bir kısım eksikliklerimin olmadığını söylemem de yalan olur herhalde.

Babamın elimden tutup abdest almayı öğrettiği, “Ben ne yaparsam, bana bakarak aynısını yap!” diye tembihlediği, ağabeyimin “Üç salla bir bağla, üç salla bir yat!” diye tarif ettiği Bayram Namazları geliyor aklıma.

Doğrusu abdest dedikleri o şeyi tutamıyordum, özellikle teravih denilen o uzun namazlarda, bazen de Cuma namazlarında.

Hatırlıyorum da bazen bu yaşlarımda; “Boşuna mı zaman kaybetmişim?” demek geçiyor içimden. Çünkü her gün bir ileri giden zamanda öğrenmem ve insanlığa katkısı olacak şekilde çalışmam öylesine gerekliydi ki bence, bana göre.

Annemin ve babamın kösteklerini(2), abla ve ağabeyimin asla şahit olmadığım desteklerini(!) gördükçe ne yapmam gerektiğini düşünemiyordum. Bu nedenle de bu yaşlara gelmeme rağmen, çevremde “Gönül Dostum”, “Gönlümün Sultanı” olsun diyebileceğim kız arkadaşım, meslektaşım olmamıştı.

Hatta inancımın tersliği yahut da mesleğime aşırı düşkünlüğümün belirtisi olarak onların hepsi; “Dünya-ahret bacılarım, kardeşlerim” olmuşlardı, başlangıçta da, bugüne kadar da. Çünkü ben ruhumu, beynimi, gönlümü ve bedenimi insanlara adamış bir doktordum, henüz başlangıçlarda olsam da, ihtisasım olmasa da.

İhtisasımı ne üzerine yapardım, bilemiyordum. Ama herhalde olsa-olsa sağlıklı uzun bir ömür üzerine olurdu. Her ne kadar Lavoisier(3) gibi olmasam da ben de ölümümden sonra bedenimin kadavra(4) olarak kullanılmasını, mesleğe atılışımın ilk yıllarında vasiyet halinde bölümüme sunmuştum.

Biliyordum ki; “Yalnız özgürlük büyük adamlar yaratır, baskı ise öldürür, soysuzlaştırır.(5)  Her ne kadar büyük adam olmak iddiam yoksa da…

İnanç konusunda sapkınlıklarım dolaysıyla ailemle yaşamıyor, kendime yetecek kadar alanı olan bir kulübe dediğim yerde yaşıyordum, çelebi(6) gibi. O malûm terane(7) ile ailem beni “Evlâtlıktan reddetmiş miydi?” Pek hatırlayamıyorum, muhtemeldir.

Yanlış bir felsefe olsa da; “Annem-babam oldukları, doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki?(8)

Düşüncelerim yoruyordu beni; aile-dünya-meslek üçgeninde. Ailemle görüşüyor, ana yüreği-baba kalbi asığa yakın suratlarla, mideme normal yaşamda sindiremediğim şeyleri doldurduktan sonra “Dostlar alışverişte görsün!” kabilinden anne-babamla kucaklaşarak ayrılıyordum onların(!) evinden, bir, bilemedin iki saate sığan bir zaman içinde.

Günüm; kümesim, üniversite, hastane, hastanenin kütüphanesi, bilgisayar odası ve hastalarımın başında geçiyordu. Hastalarım? Evet, hastalarım benim her bir b.ktan anladığımı sanıyor, dertlerini anlatıyor, soruyor, ediyor ve çare diliyorlardı.

Çare değildim, ama çaresiz de değildim. Hocalarıma soruyordum, internetten, kütüphaneden, kitaplardan araştırıyordum ve bana ulaşan her dileği cevaplamağa çalışıyordum.

Öyle Hipokrat’a uygun, Latince, tıp lisanında değil, karşımdaki hasta ve refakatçilerin(9) anlayacağı dille idi sözlerim. Sadece umarsız olanların umarsızlıklarını biraz saklama gayretiyle, moral bozmadan, hissettirmeden, ama mutlaka ve mutlaka gerçeğe yakın cümlelerle...

“Ölecek” demek yerine, “Hastalığı fazla sürmeyecek!” yahut da “Anne-baba olarak sizlerin ölümünüzü görmeyecek!” gibi anında anlaşılmayacak cümleler kurmağa gayret ediyordum.

Çoğu hastalar, ya da refakatçileri hastaneden çıkıştan sonra ellerinde çiçek, çikolata, kurabiyelerle dönüyorlardı, hastalarını kaybetmiş olsalar bile, hissettirdiğime inandıkları, sonrasında anladıkları cümleler dolaysıyla. Çünkü diyorlardı ki; “Sen elinden geleni yaptın, takdiri ilâhi!(10)” diyorlardı.

İşte o zaman yıkılıyordum. Yaşlı olanlar da insandı nihayetinde, ama beni daha çok çaresizlikle vaktinden önce göçen diyebileceğim gençler, çocuklar üzüyor, adeta yıkıyor, yakıyordu.

Öylesine normal günlerden, yoksa anormal günlerden biri miydi ne, hastanede gece nöbetim vardı? Bir ambulans geldi, her zamanki gibi acı sesiyle. Ambulansların sesi asla, yani ve hiçbir zaman tatlı sesli olmazdı ki!

Ha! Belki kırk yılın başında bir acil doğum, acil bir sünnet için belki. Onun da başlangıcı değil, sonu tatlı olurdu, çok zaman. Az zamanda olanları söylemem ise içimden gelmez.

 Ambulanstan çıkan sedyedeki hastayı acil servise yetiştirdik hemşire, o tesettürlü(11) doktor ve hastabakıcı ile…

Hemşirenin “Eks(12)!” demesine gerek yoktu, üstü örtülü, acil serviste hiçbir şey yapılamayacak hasta için. Annem oradaydı ve sedyedeki babam akşam namazına çeyrek kala, emanetini bir solukta teslim etmişti

Yaradan’ına, durup-dururken, kalp krizi denilen musibetle(13) kavuşmuştu çok sevdiği “Ondan gelip, ona döneceğiz!” dediği Allah’ına!

Oysa belki de yeterli imkânları olmadığı için Hacca gidememişlerdi. Dolaysıyla özenmelerine rağmen Hacı değillerdi, annem de, babam da.

O an cep telefonum çaldı, annemin mahzun bakışlarında. Eniştem; “Kızından sonra, bir de oğlunun olduğunu” söylüyordu, aynı vakitlerde.

Annem; “Takdiri ilâhi” dedi. “Birini aldı, birini gönderdi, ismi dedesinin ismi olsun, onun gibi Müslüman, iyi bir adam olsun!” dedi, manalı bir şekilde gözlerime bakıp bir şeyler anlatmak istercesine.

İstihzayı(14) anlamıştım, ama mademki Allah güçlü-kuvvetli, Yaradan ve evrenin tek hâkimi idi, bir ruh daha yaratamayacak kadar aciz miydi ki? Ölen yaşlı birinin ruhunu alıp da doğan yeni bir bebeğe devredecek kadar?

Buna ait bir örneği de ailemden, daha doğrusu babamın ağabeyime, ablama ve bana koyduğu isimlerden vermek gerek. Anlatıldığına ve gördüğüme göre ne amcalarımın, ne halamın, ne de evin tek oğlu olan dayımın çocukları olmamış(mış).

Babam evlenip de hemen ertesinde annem hamile kalınca büyük dedelerimizden biri; “Bu ilk!” demiş, ağabeyim oğlan olarak doğunca ona; “İlker!” adını koymuşlar, piyasaya çıkan ilk vatandaş olaraktan!

Ara soğumadan ikinci sefer tekrar hamile kalmış annem. Ona da çok isim düşünmüşler. Doğunca bakmışlar ki gelen ablam, ona da İlkay adını koymuşlar, İlknur mu, İlkan mı, İlkkan mı, İlkcan mı, İlkşan mı, İlktan mı olsun gibi tüm münakaşalara son vererek.

Sonrasında bir miktar mola vermiş annem-babam, hem uzunca sayılabilecek bir süre. Sonrasında ben gelmişim dünyaya. Artık gelişime ne denirse?

O zamanlar herhalde, ilerleyecek yaşımda böyle dini zayıf olacağımı düşünmemişler. Düşünmüş olsalardı, herhalde ona göre isim düşünürlerdi herhalde.

İlk erliği ağabeyim kapmıştı, bana da ona uygun bir isim döşenmişler. Düşünmüşler değil. Sonrasında ismimin İlkkan olmasına karar vermişler. Nüfustaki amca “k” harfinin birini unutunca olmuş ismim; “İlkan.”

Herhalde “İlk an” değil, olsam-olsam “Son an” olur, olabilirdim. Ancak ne biriyle tanışırken, ne telefon açarken ilerleyen, hele ki mesleğime kavuştuğum zamanda asla mesleğimi söylemedim, sadece “İlkan!” dedim, ismim olarak. İsmimi merak edenlere de; “Nüfusçu amca(!) aradaki ikinci ‘k’ harfini unutmuş!” diyor, öylece savıyordum onları başımdan.

“Maalesef ulaştığımızda kaybetmiştik!” dedi tesettürlü Doktor Hanım.

“Elimizden bir şeyler gelmedi, üzgünüm!” diye de ekledi. Tesettürlü demem, asla aşağılamak için değil, bir bakıma kıyafetini ona yakıştıramadığım için olsa gerekti. Öyle sıkma baş, türbanlı falan değildi doktor hanım. Sadece başörtüsü vardı kapalılık olarak, makyajsız, normal giyimli, boyasız idi kısaca.

Yaşamımın hiç bir döneminde böyle bir yüzle, gözlüklerinin arkasına saklanmağa çalışmış böyle gözleri olan birine asla rastlamamıştım. Şaşkınlık insanları kelimelerde de şaşkınlaştırıyordu; “Karşılaşmamıştım!” demek istedim.

Şaşkınlığımı yahut da ona bilinçsizce yönelişimi anlamışçasına ve dürüst olmam gerekliliğini anlatmak istercesine sol eliyle gözlüğü düzeltmişti. Sol elinde parlayan yüzük, aklımı başıma devşirmem için güzel bir uyarıydı, hem ondan etkilenen benim için, hem ondan etkilenmemem gerektiğini belli eden onun için.

Aramızda sınırı belli olmayan, ancak belirli bir mesafe olan babamı yitirmişken, beynimin meşgul olmak istediği, adını koyamayıp sadece “Şey” diyeceğim şey için beynimin meşgul olmak istediği konu, hiç de uygun değildi.

Ama bu insanın yapısında, naturasında(15) olmalıydı, unutmam gereken. Hem ben mesleğime âşıktım. Benim bunu söylemem o kadar kolaydı ki! Zor olan ise karşı cinse olan aşkı hissedebilmekti. Peki, ben hissediyor muydum? Gerçekçi olmalıyım: Hayır!

Nasıl, ya da neye âşık olabilirdim? İşte bu gayet kolaydı benim için. Yeni bir şeylerle meşgul olur, meselâ “Kansere Derman” olacak bir ilâcı şekillendirebilirdim, “Yaratabilirdim!” değil! Yaratmak; Tanrıya mahsustu çünkü. Oysa “İnancım yok!” derken, gizli-saklı inançlı mı idim?

Yoksa inanca mı yönlenmiştim, durup dururken? Yahut da inanca mı yönlendirilmiştim, babamın cenazesinin getirilişinde? Öyle ya; “Her nefis ölümü tadacaktı.(16)” Bunu bana öğütleyen; “Başınız sağ olsun!” dileğinde bulunan mıydı (acaba)?

Her neyse! Konumdan uzaklaştım. “Kansere Derman” olacak bir ilâç dedim. Böyle bir ilâçla, insanların bu derdine derman olsam ve ilâca Türkçe; “Kansere Derman” kelimesinin ilk hecelerini kullanarak “KANDER” adını koysam, ne güzel olurdu!

Sanırım güzel olmazdı pek, dernek adı gibi bir şey anlaşılabilirdi, ancak isimde çözümsüzlük düşünmek yerine önceliği ilâcı bulma şeklinde düşünsek fena mı olurdu ki?

Kim köşeyi dönerse-dönsün, ya da maddi olarak ne kazanırsa-kazansın, hatta sahiplenen ödüllendirilirse-ödüllendirilsin, umurumda değildi. Ben hayal ediyordum, çalışıyordum ve bu bana yetiyordu. Çünkü “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşardı!(17)

Annem bir kenarda büzülürcesine oturmuştu, ben morga götürdüğüm babamla ilgili işlemleri yaparken ve böylesine kendi kendime düşünürken.

Oysa düşünmem ve yapmam gereken o kadar çok işim vardı ki, anında akıl edemediğim.

Peşimde pisi gibi dolaşıp, “Hocam, Hocam!” demekten yorulmayan yeni mezun yahut da son sınıf öğrencisi doktor olacak genç kızlardan biri gelmişti yanıma;

“Başımız sağ olsun hocam! Yapmam gereken, yapmamı istediğiniz bir şey var mı?” deyince, eniştem telefon ettiğinde neden babamın ölümünü haber vermeyi akıl edemediğim geldi aklıma.

İnsan bazı telâşları yaşarken, yapması gerekenlerin çoğu yer etmiyordu zihnimde.

Loğusa(18) yatağında olduğunu tahmin etmeme rağmen, bu konularda uzmanlığı tartışılmayacak abla ve ağabeyimi aramam gerekliliği “Dank etti!” beynime. İşin ilginç yönü, torununa koyacağı ismin babamın ismi olmasını bir çırpıda düşünen annem bile ikaz etmemişti beni, haber vermek konusunda.

“Al şu telefonumu, ağabey ve abla hanelerine bas. Babamın vefatını oluruyla anlat, tarif et, ne gerekiyorsa, ne sorarlarsa cevapla işte! Akrabalara haber mi verirler, ne yaparlar, ne yapmaları gerekiyorsa onlar bilsinler. Sonrasında da telefonu bana, ya da anneme geri ver!”

Emir gibi olmuştu sözlerim (bence), buna hakkım yoktu. Sözlerimin sonuna “Lütfen!” kelimesini eklediğimde adı Sonnur olan ve bana ilgisinin geçici olmadığını hissettiğim yeni doktorun şaşkınlığını fark etmem önemsizdi o an.

Sonnur’un hissedemediği ise, “Benden ne köy, ne kasaba olamayacağı” ve “Benim o taraklarda bezim olmadığı” idi. Belki de düşündüğüm şey benim sadece hüsnü kuruntum(19) da olabilirdi.

Bu genç doktor bir şeyler ummak değil, bir şeyler öğrenmek çabasında da olabilirdi yalnızca. Kişi doktor da olsa; “Fesatlık(20)” mutlaka oluyordu cisminde. Nihayetinde doktor da insan değil miydi ki?

Babam için gerekliliklerin hepsi Sonnur ve ağabeyim sayesinde halledilmişti. Loğusa yatağında olan ablamın gelmeğe ne gücü, ne de morali elvermemişti. Ama ablam da babamın zamanında “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!(21)” vasiyeti üzerine, köyde defnedilmek üzere iken yıkanmadan önce soğuk yüzünü görmüştü.

Biz annemizi birçok konularda ikna edememiştik. Öncelikle köyde, ağabeyimde, ablamda hatta isterse benim yanımda yaşaması için.

“Evim de, evim! Yalnızlığımı kendimle üleşirim, hem kimseye ihtiyacım ve müdanam(22) yok, param da var, pulum da, babanızdan kalan maaş da yeter de artar bile, ayaklarım sağlam, kendi işimi kendim görürüm, Allah’a şükür!” demişti kinayeli(23) bir şekilde.

Özellikle de bu sözleri manasını hissettirmek arzusuyla yüzüme bakarak söylemişti. Bu bakışların benzerlerini daha önce ablamda da, ağabeyimde de görmüştüm, gibi hatırlıyorum; “Sen oralardasın, annemizi yalnız bırakma!” dercesine. Belki mesleğimin vurgusunu da yapmak istemiş olabilirlerdi, sinsice(24).

Annemse tavrını koymuştu ortaya;

“Dini zayıf bir evlâtla yaşamaktansa, yalnız yaşarım!”

Bana öğretilen; “Anne gibi yâr olmaz!” idi. Peki ben sırf annem memnun olsun diye, olmadığım ben olarak sahte bir yüzle görünmek zorunda mıydım anneme? Kaldı ki dürüstlüğü de ben onlardan öğrenmiştim, daha küçücük yaşlardayken.

Peki, ya şimdi? İnanç insanın şeklinde, dışında değil, içindeydi. Ya da benim bilgim böyleydi, böyle olmalıydı hem. Doğru-doğru, dosdoğru yaşamak ve Allah’ın kullarının sorunlarına çözüm aramak-bulmak, onları sağlıklı yaşamlarına tutundurmak da bir inançtı, dindi benim için…

Annem de, ben de oluşan ve oluşmuş yalnızlıklarımızı yaşıyorduk, annem sarayında, ben kulübemde…

Bir gece kapım çalındı aniden, gecenin oldukça ilerlemiş bir vakti olmasına rağmen okumaktan yorulmuş, televizyondan bir müzik programı seyrediyordum. İlk aklıma gelen televizyonun sesinde ayarı kaçırıp komşularımın ikazını “Affedersiniz!” diyerek geçiştirmekti.

Kapımda, 4-5 yaşlarındaki, baygın şekilde bir kız çocuğunu kucağında tutan, simasını sokağımızdan şöyle-böyle hatırladığım bir baba ve ağlamaktan gözleri şişmiş, hatta morarmış bir anne vardı. Adam, iki kelime söyledi;

“Doktor, medet!(25)

“Girin içeriye, çocuğu yatağıma yatırın, hiçbir şeyi önemsemeyin, nesi var çocuğun?” dedim.

“Kızım cırcır olmuş doktor!”

Demek istediklerinin “İshal” olduğunu anlamıştım.

“Önce sana gelmeliydik, ama yan komşu Profesör Çocuk Doktoru Tevfik Bey olunca onun kapısını çaldık; ‘Ne olmuş bu çocuğa böyle? Çocuğu çoktan kaybetmişsiniz’ dedi, iki tık-tık, bir dinleme, ateşini, nabzını ölçtü ve; ‘Alın götürün bunu, şimdiden başınız sağ olsun!’(26) dedi...

Üstüne üstlük vizite parası da aldı bizden. Ama sağ olsun(!) acıdı elli değil, yirmi aldı. Olursa senden olur doktor, medet, bir çare, bir yardım, n’olur?”

Allah düştü tekrar aklıma;

“Bir şey olacaksa Allah’tan olur! Mutfakta su ve sürahi var. Bebeği uyutmayın. İçebildiği kadar, gerekirse damacana ile su verin!” dedim, o an aklıma gelen, bildiğim, öğrendiğim bu kadardı ancak.

Kümesimin yan tarafındaki sitede oturan, bazen dolmuşlarla hastaneye gitmeme izin vermeyip beni arabasına alan bir Doktor Ağabey vardı, üstelik çocuklar konusunda birikimi olan bir Doçentti ve Profesörlüğüne az bir zaman kalmıştı.

Konuşurduk bazen. Yolculuğumuzun bir-iki seferinde ihtisasımı kendisi gibi çocuklar üzerine yapmam konusunda ısrarcı olmuş, hiçbir yardımı esirgemeyeceğini de vaat etmiş, bu konuda “Kulağıma kar suyu kaçırmıştı(27)!” Ona telefon ettim, yapmam gerekeni öğrenmek için.

“Bekle, geliyorum, siz hazırlanın hemen, hastaneye gideceğiz, hem de acele!” dedi…

En fazla yirmi dakika içinde hastanedeydik. O gecenin nöbetçi doktor, hemşire ve hastabakıcılarına ardı ardına bir kısım şeyler söyledi. Doktor Ağabeyin talimatıyla özel odaya yatırılan bebeğe serum bağlandı, serum içine bir şeyler katıldı, soyuldu çocuk, çıplak kaldı, ateşi alındı, nabzı ölçüldü ve yapılması gerekenleri titizlikle kontrol etti Doktor Ağabey, ne gerekiyorsa artık!

Yarım saat kadar sonra yapılacakların yapılmasının tamamlanmış olmasının huzuru ile gitmek üzere kapıya yöneldiğinde;

“Kal ve bebeği yaşat! Bundan sonrası senin elinde, sanırım bu davranışım seni ihtisasının ne olması konusunda bilgilendirmiş, bilinçlendirmiş olur, inşallah!” dedi.

Kar suyu kaçmış olan kulağımda, şimdi bir de küpe vardı. Sözleri küpe olmuştu(28) kulağıma kararsızlığımda. Kararımı vermiştim…

Bebeğe “Gak!” dedikçe su verdik, analı-babalı ve ben, “Guk!” dedikçe tuvalete götürmeğe çalıştım, ya da altını temizledi annesi.

Hafifçe aralık pencereden ipek gibi yumuşak bir Nisan serinliği, büyüsü ve sakinleştiren yağmur damlaları odaya dolarken yan taraflardaki camilerden ezan sesleri ulaşmaya başlamıştı kulağımıza.

Ama ezanı okuyan müezzin, ya da hoca değil, bir kız çocuğu idi. Odanın ışığını açtım, yavaşça. Küçük kız yatağına oturmuş, ezanı tekrarlıyordu seslice.

Bu, bir mucize idi, bir gecede inananların üstesinden geldikleri bir mucize! Çünkü anne ve baba gece boyu sandalye ve kanepe üstünde iki büklüm okumuşlar, namaz kılmışlar, ibadet etmişlerdi.

Kaba kaçacak olsa da gerçekçi olmam gerek, gerçekten “Bön-bön(29)” onları izleyişime aldırmamışlardı her ikisi de.

Demek ki her şey tıbbın gereklilikleri, gerçekleri, gerekenleri ile olmuyordu!

Ve nedense hep bu görüşlerde, kısacası din ve dine ait görüşlerde Allah, Tanrı adlarının geçtiği zamanlarda o bir kere görüp de unutamadığım tesettürlü doktor geçiyordu gözlerimin önünden.

Bir kere gözüken, sonrasında izini bile bırakmadığına inandığım, izine bile rastlamadığım gözlükleri ile maskelediği gözleri dışında ismini, cismini bilmediğim, eli alyanslı doktor.

Şarkılar dilleniyordu dudaklarımda, en çok da; “Çoktan unuturdum!(30)” dizelerinde kahroluyordum. Unutamıyordum çünkü. Aslında çoktan unutmam gerekirdi onu. Eğer tesadüf demekte ısrarcı ve iddiacı kaderim, şekillenmemiş olsaydı.

Normal yaşam düzenindeydim. Daha doğrusu Çocuk Doktoru Ağabeyin kaba anlamda fişeklemesi(31), ishal olmuş bebeğin hayata tutunuşu beni “Çocuk” konusunda ihtisaslaşmam(32) için yönlendirmişti. Yaşamım kütüphaneler-internet-üniversite-hastane ortamında çocuk konuları ile dolmuştu yalnızca…

O gün Acil Serviste bir hasta yakınına bilgi vermeğe çalışırken yeni bir ambulansla bir anne ve kucağında bir çocukla, o gelmişti hastaneye.

“Tedbir bizden, çaba sizden, takdir Allah’tan” dedi, dönmedi ama sırtını. Çocuk sedyeye konulup taşınırken o ağlayan anneyi teselli etme çabasındaydı. Ben çocuğun peşinden koşmaya yeltendiğimde, kolumdan tuttu ve fısıldarcasına;

“Basit bir zehirlenme vakası, su deyip gazyağı içmiş, evde yoğurtla-serumla halledebileceğim bir şeydi, ama annesi ısrar etti, iyi ki de ısrar etmiş!” dedi.

“Neden?”

“Bilmem ki…”

“Hemen döneceğim o zaman. Vaktin müsaitse bekle, ya da Desk’ten telefon numaramı al, adım İlkan, mutlaka ara beni, mutlaka, lütfen!”

“Olur, çalışırım!”

“Çalışma! Mutlaka ara! Şimdi izninle bebeğe ulaşmalıyım. Sen annesine gerekenleri söyle lütfen!”

Dileklerimi, isteklerimi üstelik de “Sen” diyerek alelacele söylemiştim, ama adını sormak aklımın ucundan bile geçmemişti. Adını bilmiyordum.

Onun dediği gibi basit bir zehirlenme vakası idi, üstelik gecikilmemiş. Serum verilmesi ve midenin yıkanması ile sorun çözülmüştü, belki babasının haberi bile olmamıştı, desem abartmış sayılmam.

Anne mutluydu, taburcu edip taksiye bindirdiğimde Desk’teki Sekreterin;

“Doktor Bey!” çığırışıyla (neredeyse) oraya yöneldim.

O Doktor Hanım telefon numaramı almak yerine, kendi telefonunu vermek gereğini hissetmiş olmalıydı adını Songül diye belirterek.

Oysa ambulans üzerinde yazılı olan telefon numaralarını belleğime zapt etmiştim, sadece ismi neydi, bilmediğim o idi, o kadar. Şimdi o ismi de kazımıştım belleğime, çıkmayacak şekilde, hem asla! İsteğim onun aramasıydı beni, öğrenmem gereken konu için.

Eğer evli-barklıysa, benim ona yönelebilecek tek adımım bile yanlış olurdu. Benim kitabımda böyle bir şey yazılı değildi. Yazılması da mümkün değildi, hiçbir zaman! Çekinerek de olsa çevirdim numarasını;

“Edepsizliğimi bağışlayın Doktor Hanım! Evli-barklı bir hanıma…”

Sözümü kesti anında;

“Barklıyım, ama evli değilim. Şehit bir subayın dul eşiyim. Yoksa bir doktorun ısrarından neden memnun olaydım ki?”

“Başınız sağ olsun! Keşke eşiniz başınızda olsaydı da, ben hiç görmemiş, hiç tanımamış olsaydım sizi…”

“Kadere inanırım. Allah’a inanırım ben. Mevlâ’m neylerse, güzel eyler(33), ne yazmışsa doğru yazmıştır, inananlar için.”

“Yani Mevlâ, yani Tanrı, yani Allah var, diyorsun!”

“Yok mu diyorsun?”

“Öğrenmem gerek!”

“Eğer istersen öğretmeğe çalışırım bildiğim kadarıyla. Beni gördün, bildin, tanıdın yüzüme bakıp da…

Şimdi tekrar soruyorum; Allah var mı?”

“Sen Allah’ın kulusun, öyleyse Allah var, inanıyorum.”

“İşte bu, ilk dersti. Bitti!”

Sonra…

Sonrası mı?...

Derslere devam etti Songül. O; şehit kocasını unutmadı asla, ben onun şehit kocasını unutmasını istemedim hiç. Ama o kalan yaşamı için beni tercih etti ve bana anlatmak istediği Tanrı için, derslerine ömür boyu devam etti…

Nasıl mı?

O da artık okuyana, okuyanlara kalmıştır…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Tüm yazdıklarım bir doktor bilgisi değil, sadece gözlemlerimin aktarılmasıdır. Belki Hipokrat’a göre hatalarım, yanlışlıklarım olmuştur. Bağışlanmayı dilemek büyüklüktür, bağışlamak ise daha yüce bir büyüklüktür, diye düşünürüm.

(1) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).

(2) Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).

(3) İlgilenenler Lavoisier’in dramını Tufan TÜRENÇ’in “Lavoisier Dramı ve Türkiye” yazısından öğrenebilirler. Kısaca bilime gerçekten düşkün olan Lavoisier, insan beyninin, başı kesildikten sonra bile bir müddet çalıştığını ispat için idam edilerek başı kesildikten sonra gözlerini iki defa kırparak arkadaşı Lagrange’e işaret vermiştir.

Bu konuda en saçma ve tarihe geçen söz, o günkü yargıçların (hatta bugünkü bir kısım dar, gerici kafaların) söylediği; “Cumhuriyetin bilginlere ihtiyacı yoktur!” sözüdür. Sözü; Mete AKYOL’un dediği gibi “Cumhuriyetin bilginlere, yazarlara, gazetelere ihtiyacı yoktur” şeklinde de yorumlamak mümkündür.

(4) Kadavra; Tıp öğreniminde görerek, uygulayarak öğrenim amacıyla üzerinde çalışmalar yapılmak üzere hazırlanılmış, ölü insan, ya da hayvan vücudu.

(5) Yalnız özgürlük büyük adamlar yaratır, baskı ise öldürür, soysuzlaştırır. Alfred ADLER

(6)  Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.

(7) Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

(8) Annem-babam oldukları, doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Eğer yanlış aklımda kalmadıysa; Stuart MILL sözü.

(9) Refakatçı; Hastanelerde hastanın yanında kalan, hastaya yardımcı olan kimse.

(10) Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. İlâhi takdir. Alın yazısı.

(11) Tesettürlü; Kapanıp gizlenmiş. Örtünmüş. Giyinip kuşanmış.

(12) Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölmüş, cansız beden, göçmüş” ölü, ölüm hali için kullanılır.

(13) Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.

(14) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(15) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.

(16) Her nefis ölümü tadacaktır; Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kuran’da üç yerde (Ali İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!”

(17) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZ TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.

(18) Loğusa (Lohusa); Yeni doğum yapmış kadın.

(19) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)

(20) Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, ara bozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama, hile durumu.

(21) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü.

(22) Müdana; Minnet.

(23) Kinayeli; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söz olarak söylenmesi.

(24) Sinsice; Sinsilikle. Gizlice, kurnazca davranış.

(25) Medet; Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi.

(26) Bugün (muhtemelen) ölmüş biri arkasından kötü konuşmak, ilenmek yanlış bir şey, ama ishal olan ilk kız çocuğumu 1972 yılında götürdüğüm doktorun ismi Tevfik idi (hâlâ nefretle andığım, soy ismi bende kalsın) ve bize öyküdeki aynı sözleri sarf etmişti ve ebediyen nefretle anacağım bu doktor gerçekten vizite ücretini istemiş ve almıştı da.

İkinci doktor ise; “Allah’a inanıyorsunuz, çocuğu susuz bırakmayın, içtiği kadar, bir testi içse bile su içirin!” demişti. Minnetle andığım Eskişehirli bu doktorun ismi ise Kadir idi (ayırım yapmayayım onun soy ismi de ben de kalsın).

Sonrasında da her gün o ilgilendi kızımızla ve iyi olduktan sonra ve en sonunda ısrarımız üzerine “bir” vizite ücreti aldı.

Bu kızım şimdi yaşamakta ve ondan iki tane oğlan torunum var. Allah bağışlasın!

(27) Kulağa Kar Suyu Kaçmak; Yanlış bir haber işitmek, müşkül bir duruma düşmek, şüphelenmek (de olabilir) ancak öyküde genel anlamda kullanılan; gizli tutulan bir şeyi öğrenmek anlamında kullanılmıştır.

(28) Kulağına Küpe Olmak; Başa gelen bir durumdan alınan dersi hiç unutmamak.

(29) Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

(30) Öyle dudak büküp hor gözle bakma / bırak küçük dağlar yerinde dursun /  çoktan unuturdum ben seni çoktan / ah bu şarkıların gözü kör olsun… diye başlayan şarkının nakarat bölümü olup Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Şahin SANDIR’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Kürdîlihicazkâr Makamındadır.

(31) Fişeklemek; Kışkırtmak.

(32) İhtisaslaşmak; uzmanlık isteyen bir konuda bilgisini artırmak,. İhtisas sahibi ; Belirli bir konudan iyi anlayan, bir anlaşmazlığı çözümlemek için kendisine başvurulan kimse.

(33) Hiç kimseye hor bakma/ İncitme, gönül yakma/ Sen nefsine yan çıkma/Mevlâ’m neyler/ Neylerse güzel eyler. Erzurumlu İbrahim HAKKI