Senelerce evveldi. Bugünün “Bizden”leri gibi, ittifakları(1) gibi, dünün MC (Milliyetçi Cephe)’leri gibi o yılların da “Vatan Cepheleri” (VC gibi kısaltması yoktu, yanlış anlaşılması WC riski nedeniyle) vardı.

Kaydoldun mu, işin işti, yoksa iş, aslanın ağzında değil, midesindeydi handiyse. Vatan Cephesi denilen şey ortadan kalkınca çok şey düzene girmiş gibiydi, değişimlerle (sanki).

İşte o tarihlerde liseyi bitirme gayretinde olup da bitiremeyen Mehmet, TCDD yani Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarının sınavına girmişti. Gardıfren(1) olan babasının teşvikiyle.

Sınav yazılı olarak basitti, tüm yazılılardan geçerli ve üstün notlar almıştı Mehmet, ama en yüksek, ama ortanın oldukça üzerinde. Ancak mülâkat(3) önemliydi, işe girmek için.

Orada, o günlerde bile “Annenin adı ne, Türkiye’nin Başkenti neresi, en yüksek dağımız, en uzun nehrimiz, en büyük gölümüz?” gibi sorular hatırlı kişilerin desteklediği kişilere (ben “Torpilli Kişiler(3)” demek istemiyorum) sorulup da “Geç!” deniliyordu.

Garibanlara(4) ise; “Napolyon’un annesinin adı, IV. Murat’ın Yasakları, Kızılırmak veyahut da Tuna Nehrinin uzunluğunun kaç kilometre olduğu, Ayastefanos Anlaşmasının Maddeleri sorulabiliyordu. Kazanamıyorlardı doğal olarak, arkası olmayanlar.

Sıra Mehmet’e ve ondan sonrakine geldiğinde mümeyyizlerden(3) biri (yahut da bugün “gözetmen” mi ne deniyorsa o) dışarı çıkıp her ikisinin de ceplerine düdük, fener, kalem, çakı, çakmak, sigara koymuş ve “Ezberleyin!” demişti.

Mehmet imtihan salonuna girer girmez soru bombardımanı başlamıştı;

“Çakmağı ver!”

“Koy yerine, düdüğü ver!”

“Koy yerine, keratan(5) nerede?”

“Not defterini göster!”

“Kaç lira bozuk paran var?”

Hepsinde başarılı olmuştu Mehmet. Sonuçla ilgili olarak merakı ve endişesi gözlerinde okunuyordu. Komisyon Başkanı;

“Çık dışarı ananı sinkaf(6)…!” demişti.

“Anamın ne işi var ki burada, ben de senin ananı sinkaf!” deyince Komisyon Başkanı gülümseyerek ayağa kalkmış, kendisini kucaklamış ve;

“Kaybetme riskinde(7) bile annene sahip olman, hakkını koruma gayretinde olman güzel bir duygu! Sakın kendinden vazgeçme, baban gibi ol her daim, hemen yarın gel ve kursa başla!” demişti.

Mehmet’in TCDD serüveni(8) böyle başlamıştı. Uzun da, kısa da sayılmayacak bir süre sonra eğitiminin de verdiği imkânlarla küçük bir istasyona İstasyon Şefi(2) olarak atanmıştı.

Eleman sayısı bir elin parmakları kadardı. Belki o kadar bile yoktu.

O istasyonda motorlu trenler hiç durmazdı, ekspresler, posta yani yolcu (posta) trenleri(2) bile durmadan geçerlerdi çok zaman o istasyonu ve istasyondakileri adam yerine koymaz gibi, saymazcasına, gerekli değilmişçesine, eğer telâki(2) yoksa.

Ama karma trenler(2) ve marşandizler(2) mutlaka durur dinlenirlerdi, sanki sigara molası verir gibi.

O zaman bir iki kelime edilirdi karşılıklı olarak, şef trenlerle(2), makinistlerle(2), gardıfrenlerle, kondüktörlerle(2). Posta ya da yolcu trenleri telâkiler dışında da bazen dururlardı, meselâ içleri-dışlarına çıkmış, tren yorulmuşsa.

Malûm malzeme yorgunluğu(9) denen bir şey vardı.

Ve de o istasyon her iki taraftan da tam tepe üzerindeydi, o zamanlar dizel, ya da elektrikli makineler değil, buharlı lokomotifler vardı. Bu lokomotifler oraya gelinceye kadar; “Ankara’ya…” yahut da “Haydarpaşa’ya gide-gele içim çıktı, içim çıktı!” diye tekerlemeli sesler çıkarırlardı sanki.

Lokomotifler istasyona ulaştıklarında sanki “Oh!” sesi çıkarırlar, bu onlarda muhtemelen rahatlık olarak şekillenirdi. Bazen bu trenlere ranforlar(2) destek verirdi, kömür vagonları çok küçük olan bu ranforların önündeki son vagon mutlaka paratönerli(2) olurdu.

Buralardaki manevralar(2) da mutlaka el ile yapılırdı, diğer manevra çeşitlerini yapacak, imkân, araç, gereç ve fazladan bir hat yoktu ki zaten.

Motorlu trenlere öyle herkes binemezdi; asortiler(10), sosyeteler(10), göbeğini gereğine uygun kaşıyanlar(10), zenginler, cici beyler(10), cici bayanlar(10) binerdi, yani kısacası; parası çok olan ensesi kalınlar(10) biner, binebilirdi.

Doğal olarak milletin vekili olup da kendileri için yaşayan milletvekilleri, mebuslar(11) yani!

Ya da çok acil işi olup da paraya kıyması gerekenler. Örneğin posta eşittir yolcu treni bir yere 10 saatte gidiyorsa, ekspres 6 saatte ulaşırdı o yere, motorlu tren ise 4 saatte yetiştirirdi o adrese.

Bir de işin bedel yönü vardı ki, o da kıyası kabil(12) değildi.

Motorlu trenlerin bir de “Gıyyık! Gıyyık!” diye bir sesi vardı ki, durmadan geçtiği istasyonlarda tünel-köprü giriş-çıkışlarında ikaz için çalındığında bayılırdı insanlar seslerine, hele ki Mehmet?

Bir de hangi tren olursa olsun, bilenler-anlayanlar okunmuş gazeteleri attılar mı, keyfine dayanılmazdı Mehmet’in, çayını demler, bir sonraki tren vaktine kadar sindire sindire okurdu, gazeteleri, bilmecelerini çözer, vakti müsaitse ilânlara bile bakardı, ne işine yarayacaktıysa?

Mehmet, o motorlu trenlere görevli olmasına rağmen yaşamında ancak bir kere binebilmişti.

Mototrenin bir önceki durduğu istasyona marşandizlerle ulaşmış, kendi istasyonundan arkadaşının yeşil işaretiyle geçerken ona pencereden el sallamayı ve gazete atmayı unutmamıştı.

Eğer aklında yanlış kalmadıysa gitmesi gerekli olan bir yakınının vefatı dolaysıyla binmek zorunda kalmıştı o trene. Üstelik de TCDD’nin bir çalışanı olmasına rağmen bilet almıştı. Çünkü görevi dolaysıyla o trene bedava binme hakkı da yoktu Mehmet’in!

O zamanlar elektronik aygıtlar yoktu. İletişim di-da-dit-dat telgraflarla ve kollu manyetolu telefonlarla(13), flamalarla(2) ve yol boyu sırtında azık torbası ile dolaşan yol çavuşlarıyla(2) ve geçit bekçileri ile sağlanırdı.

Hat değiştirmeler, semaforlara(2) kumandalar Emniyet Tesisatı Bariyer Kolu(2) denilen kocaman kollarla manuel olarak İstasyon Şefliğinden yapılırdı.

Tren biletleri yaklaşık 4x2 cm ebatlarında, Üçüncü mevkiler sarı kartondan, İkinci mevkiler yeşil kartondan idi. Birinci mevki ve motorlu tren biletleri nasıldı hatırlamıyorum.

Hadi gerçeği söylemeye çalışayım, hiç bilet almamış ve binmemiştim ki bilmiyorum tam olarak.

Posta, yani yolcu treni biletlerinin üzerinde varış istasyonu dışında bir şey yazmazdı. Ekspres treni biletlerinde köşeden köşeye kırmızı büyük harflerle “EKSPRES” yazısı bulunurdu. Üçüncü Mevki Kompartımanlar 8, İkinci Mevki Kompartımanlar 6, Birinci Mevki Kompartımanlar ise 4 kişilik idi.

O zamanlar devlet büyüklerinin özel uçakları, özel trenleri, zırhlı araçları falanları-filânları yoku. Böyle trenlerle gidip-gelirlerdi demir ağlarla örülü(14) devletin köşe bucaklarına, sadece tekaddüm(2) denilen ayrıcalıklarla.

Lalettayin(15) istedikleri yerlere, kafalarına estikçe, çoluk-çocuklarıyla gitmezlerdi, hatırımda yanlış kalmadıysa.

Ve benim yaşadığım zamanlarda, ister şu partiden olsun, ister bu partiden olsun, hiç bir devlet büyüğünün “Harun” iken en fazla 10 yıl içinde “Karun” olduğunu da hatırlamıyorum(16).

Bir özel gündü o gün, öylesine unutulmayacak ve İstasyon Şefi Mehmet’te derin izler bırakan.

Ya bir milli bayram günü yahut da bir devlet büyüğünün oradan-buraya tekaddüm ile geçişi gibi bir önemlilik arz eden bir gün.

Tüm istasyonlarda her türlü tedbir alınmıştı. Tren devlet büyüğü için mezralardaki(17) istasyonlarda bile, kısaca her istasyonda duruyordu. Devlet büyüğü nutuk atmasa bile el sallıyor, hatta vatandaşlardan bir-ikisi ile tokalaşıyordu bile…

Tren normal tarifeli bir mototrendi. Yolcular devlet büyüğü ile seyahat etmekten mutlu ve trenin tezahüratlar(18) nedeniyle gecikmesinden, tehir yapmasından, şikâyetçi değillerdi. Güceniklik yaşamıyorlardı, yitirdikleri zaman nedeniyle, hem zaten yollarda devlet büyüğü nedeniyle önceliği vardı trenin.

Devlet büyüğü en ön vagondaydı doğal olarak. Korumaları ve özelin özelindeki görevliler trenin en önündeydi ve vagonun arkasında tedbirli olmaları gerekenler vardı.

Tren tehir yapmıştı, tüm duraklarda duruş, konuşma ve kucaklaşmalar dolaysıyla.

Tüm marşandizler, posta ve ekspres trenleri, motorlu tren için durdurulmuş ve tehirleri sağlanmışsa da gecikme, ya da tehir dolaysıyla öbür taraftan gelen diğer motorlu trenle her zaman telâki yaptığı istasyon yerine, Mehmet’in istasyonunda telâki yapmak zorunda kalmıştı.

İşte o an, o andı. Düdüğünün, kaleminin, defterinin yerini bilen, Komisyon Başkanının küfrüne anında cevap verip iade eden Mehmet bir sonraki istasyonun telgrafına cevap yetiştireyim derken, semaforu açıp, hattı değiştirmediğini ancak fark edebilmişti.

Motorlu tren semafor başında; “Gıyyık! Gıyyık!” diye ses çıkartınca aklı başına gelmiş ve son bir gayretle Emniyet Tesisatı Bariyer Kolu ile hattı değiştirmişti.

Hani deyim yerindeyse; trenin kendi hattına girmesine saliseler kala.

Olmasa ne olurdu? Gene de trenin dray(2) yapması ihtimalini göze alarak denemesi gereken ne olursa olsun denerdi, bu deneme kendisini suçluluktan kurtarmazdı belki, ama birçok canı bu çabası ile kurtarmış olurdu.

Trenin ön tarafında bulun patron demekte sakınca olmayan devlet büyüğü, korumalar, ya da müfettişler yahut da her ne deniyorsa onlar saliseler kala hattın değiştirildiğini, muhtemel bir kaza ve çarpışmanın son anda önlendiğini fark etmişlerdi.

Eğer değişiklik yapılmamış olsa yahut da eylem birkaç saniye sonrasına kalsa mukadderat(18) kaçınılmaz olacaktı.

İstasyon Şefi sorguya çekilecekti, ama sonra…

Daha sonra…

Devlet büyüğünün haberi olsa bile, usulca ve sessizce sorgulanacaktı o kişi, yani Mehmet.

Kim karar vermişti?

Birileri işte! Kim olursa olsun! Önemli miydi?

“Neden?” dediler.

“O gün, çalışanların üst üste oluşan sorunları nedeniyle o küçük, ‘İt ürüyen, kervan geçmeyen’ istasyonda yalnızdım!” dedi.

Savunması yeterli görülmedi o Genç Bayan Müfettiş tarafından. Açığa alındı doğal olarak. O Genç Bayan Müfettişin sorularını hazmedememişti Mehmet.

Doğruyu göstermek, önermek, anlatmak yerine, yanlışı yüzüne vurmak gayretinde olmuştu Genç Bayan (hatta oldukçanın ötesinde güzel olan) Müfettiş Bayan (Hanımefendi!)

Oysa güzelliğine hiç yakışmıyordu aykırılığı, asabiliği, kusur arayışı.

O kadar insanın hayatını tek başınayken, kurtarmışken ve bunun karşılığı olarak hiç olmazsa takdir cümleleri beklerken açığa alınması gücüne gitmişti Mehmet’in.

Aç kalma riskini göze alarak ve “Adaletsizlik!” diyerek, protestosunun(19) öncelikle o güzel Genç Bayan Müfettişe ders olması ve ilgililere ulaştırılması arzusuyla Genç Bayan Müfettişten rica ederek aldığı dosya kâğıdına görevinden istifasını anında yazmış,

Genç Bayan Müfettişin masasına dilekçeyi bıraktıktan sonra arkasına bakmadan kapıyı arkasından kapatıp çıkmıştı odadan.

Oysa orada durmak, dakikalarca o yeşil gözlere, istihza(20) ile kıvrılan dudaklara bakmak, ellerine, saçlarına dokunmak için istifa etmek dışında neleri feda etmek isterdi ki? Kendisini bir savcı karşısında bir suçlu gibi görmek gücüne gitmişti.

Etkilenmişti, hakkı olmadığını bile bile. Kendisi kimdi, karşısındaki kim? Artıları ve eksileri irdelemeğe(21) kalkışsa herhalde sayfalar yetmezdi.

En basitinden Genç (ve güzel) Müfettiş Hanım, hukuk mezunu, yani yüksek tahsilli, görevini usulüne göre ama mutlaka menfilikleri düşünerek uygulayarak yapmayı şiar edinmiş(22) biriydi. Kendisi ise yalnız olmanın telâşını yaşayan bir canlı…

Belki de bir diğer anlamda hiçbir şeye itiraz etmeyecek ve hatta sabit fikirler karşısında gücü yetmeyecek güçsüz bir devlet memuru idi.

Tüm düşüncelerine karşın, haksızlığa tahammül edemiyordu, yeşil gözlerde insafın azıcık bile kalıntısının olmaması teessürüydü(23).

Tüm yaşantısının sonu olacağını bile bile, onuruyla dilekçesini vermekten mutluydu Mehmet.

Mehmet’in düşünceleri böyleydi de, Genç Müfettiş Hanım ne düşünüyordu ki acaba?

Mehmet’in işinden istifasına neden olsa da karşısındakinin gururundan ve muhtemel fiziksel görünümünden etkilenmiş olması mümkün müydü, yaşına-başına bakmadan? Yaş-baş mı? Genç adam bir-iki yaş büyük olabilirdi en fazla, belki de aynı yaşlarda, kim bilir? Neden bunları düşünüyordu ki? Gerekli miydi böyle içtenlikle?

Sanki…

Devam etmesine gerek yoktu, düşüncelerinde bile Genç Bayan Müfettişin.

Mehmet, tavırlarını değil, kendini etkileyen gözlerini unutamıyordu Genç Müfettiş Hanımın. Tanrı bir başkasına nasip etmiş miydi bu gözleri ve bakışları acaba? Ya gamzeleri ve özellikle dudak büküşleri, güzelliğinin gururu ile karşısındakini aşağılarcasına?

Kendisinin aşağılanması doğaldı. Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazdı. Haddini bilmeliydi(24). Mi? Olacak şey değildi, ama şansını denemeli miydi?

Ne diyecekti ki? “Hık! Mık!” ve kuyruğunu bacakları arasına toplayıp korkudan, mahcubiyetten, çekingenlikten sırıtan bir sokak köpeği gibi geriye dönüş…

Değer miydi? Değerdi tabii. Kapısından kovulma riskini taşımak onu bir kere daha görmekten daha önemli değildi. Biletini alıp sivil bir vatandaş olarak bindi “Memleketim” dediği şehirden trene.

Genel Müdürlüğün kapısından girmek öyle her babayiğidin yiyebileceği bir harç değildi, hele ki bir eski için. Eski TCDD Hüviyetini verdi kapıdaki Danışmaya, ziyaretçi kartını aldı, Genç Bayan Müfettişin odasını öğrendi ve kapısını tıklattı parmak uçlarıyla.

“Giriniz!” sesi aklını başından almak değil, aklını daha kapıdan girerken yitirmesine neden olmuş, ezberlediklerinin, sıraya koyduklarının tümünü unutmasına neden olmuştu. Genç Bayan Müfettiş; tek başına, müstakil(25), aydınlık bir odada oturuyor, önündeki kâğıtlarla meşgul oluyordu.

Damdan düşercesine, masasının karşısına geçip oturmadan, bir çırpıda;

“Beni açığa alarak işimden ayrılmama neden oldun, ama seni sevdim. Yaşamıma son vermiş olsan ki ne umurumda!” dedi karmakarışık, ne söylediğinin, ne anlatmak istediğinin farkında olmadan.

Dudakları aynı istihza ile aralandı Genç Müfettiş Hanımın tek bir soru için;

“Neden? Bu ne haddini bilmezlik?”

“Ne bakımdan?”

“Her bakımdan…”

“Sevmek, bir güzele tapınmak suçsa, ben bu haddini bilmezliği yok sayarım!”

“Yok saymayın ve kapıyı dışarıdan kapatıverin lütfen, zahmet olmazsa!”

“Hiç mi şansım yok!”

“İnsan şansını kendi yaratır, yükseltir, yüceltir, gerekirse ve makul(26), mantıklı(26) sebepleri varsa tabii…”

Anlamamıştı Mehmet söylenendeki ince ümidi kapıyı dışarıdan kapatırken. Üstüne üstlük vedalaşmamış olduğunu da fark etti. O halde ertesi gün, hem aynı vakitte şansını tekrarlamayı deneyecekti.

Akrabalarına gitti, “Ben geldim!” diyerek bir kutu lokumla. Otel parası mı verecekti bu işsizliğinde, bu yokluğunda?

Amcası ki, o da TCDD deposunda bilmem ne görevinde idi ve o günkü haberleşme olanaklarıyla kendinden, yaşadığından ve sonucunda istifasından haberdar değildi.

Hem öyle haberleşme olanakları da bugünkü gibi ehven(27) değildi. Çok zaman 548(28) sepetlerle olurdu getir-götür işleri ve haberleşmeleri.

“Bir iş için gelmiştim de…” dedi, o kadar söyledi yalnızca, teferruata(29) girmedi, girmesi de gereksizdi zaten.

“Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdu(30).”

Ertesi gün, ertesi gün olmakta öylesine nazlanmıştı ki, sanki ertesi günü kulağından çekip getirmek arzusunu yaşamıştı Mehmet. Sabah ezanları okunurken hâlâ aynı uğraş içinde gibiydi. Kalktı, abdest aldı, sabah namazı için camiye gitti.

İçinden, sanki yardım etmesi için Allah’a dürüst davranmıyormuş da, yağ çekiyormuş gibi geliyordu.

Oysaki; “Vallahi, billahi, tallahi öyle bir düşüncesi yoktu!” Çok zaman işinde, nöbette olduğu zamanlarda, içinden gelirdi böylesi istek ve davranışlar. İçeride bir görevli varsa, makasları, semaforları ayarlar beş vaktin farzını eda ederdi, borçlarından hiç olmazsa birini ödemek gayesiyle.

Bu davranışı da öyle gibiydi işte.

Yoksa kendini de mi aldatmaya çalışıyor olacaktı ki? Tüm gereklilikler kendisiyle Genç Müfettiş Hanım arasında idi ve eğer gerekli iletişim olamıyorsa yahut da olmazsa, olamazsa Allah’ın işi-gücü yoktu da kendisine; “Gel kulum, elinden tutayım!” mı diyecekti ki?

Bu kere kırmızı yerine beyaz bir karanfille aynı yollardan geçerek, kapısını aynı şekilde tıklatarak girdi Genç Bayan Müfettişin odasına.

“Gene mi siz?” dedi, yazmakta yahut da incelemekte olduğu belki de bir Teftiş Raporundan başını kaldırarak. Gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine koydu, ayağa kalktı, elini bile uzatmadı ama.

“Gene aynı konu mu?”

“Evet, desem!”

“Peki, benim evli-barklı, çoluk-çocuklu olduğumu…”

“O zaman hemen geri dönerim, mutluluklar dileyerek, dünya-ahret(31) bacımsınız, kardeşimsiniz diyerek…”

“Ama değilim!”

“Sevindim. Size lâyık değil, siz daha nice güzelliklere lâyıksınız ama kabul ederseniz!” dedi Mehmet, elindeki karanfili uzatırken.

Genç Müfettiş Hanım hoşnut gibiydi, ama teftişlerinden kalan bir yanlışlığın devamı arzusuyla;

“Aldım, kabul ettim, diyeyim.” deyip karanfili umursamaz bir şekilde masasının üstüne koyduktan sonra;

“Başka?” dedi sorarcasına.

Nutku tutulmuştu Mehmet’in. Gözlerine bakamıyor, belki zangır-zangır titriyordu(32), hissedemiyor olsa da. Tek kelime edecek gücü yok gibiydi.

“İsterseniz ben kapıyı dünkü gibi dışarıdan kapatayım!” dedi.

Genç Müfettiş Hanım umursamazcasına (aslında; gibi);

“İsterim!” dedi emredercesine, yerine oturup gözlüğünü takıp önündeki kâğıt yığınına yönelirken…

Mehmet dışarı çıktığında düşünüyordu.

“Ne yapmalıyım?” düşüncesi içindeydi. Sabah namazındaki duadan sonra, sabahın bu er vaktinde bir meyhane arayıp yahut da açtırıp kendisini unutmağa mı çalışmalı, yoksa serserilikle sokakları, caddeleri adımlayıp son bir şans için yarını getirmeye mi çalışmalıydı?

Oysa bilemezdi ki kapıyı dışarıdan kapatır-kapatmaz, Genç Müfettiş Hanımın o karanfili önce kokladığını ve sonra göğsüne bastırdığını.

Daha da sonrasında da o çiçeği itina ile bir vazoya yerleştirdiğini de bilemiyordu hem.

Bir parka gitti. Bir ağacın altına uzandı, kim olduğunu hatırlayamadığı bir şairin dizeleri döküldü dudaklarından:

“Uzanıp da bir ağacın altına / Yine yaşadım yalnızlığımı / Ne çare duyuramadım kimseye / Sevgiden ışıktan anladığımı(33).”

Ne yiyesi, ne içesi vardı. Serseri gibi vitrinlere bakarken, bir kuyumcuda bir yüzük ilişti gözlerine. Girdi, sordu, cebine baktı, parası yeterli değildi cebinde.

“Beklet! Hemen geleceğim!” dedi kuyumcuya(34).

Hemen amcasına koştu. Memleketteki bankada babasının adına olan hesapta yeterli parası vardı çünkü. Borç aldı.

Amcası nedenini sormadı bile. Ama o yüzüğü alınca hemen PTT’ye koşup sebebini söylemeden sadece; “Amcama şu kadar borcum var!” dedi babasına.

Gün bitmeden, her şeye hazır olarak yine Genç Bayan Müfettişin kapısını çaldı parmak uçlarıyla ve “Gel!” denmesini beklemeden kapıyı açıp girdi içeriye.

“Gel demedim ki, nedir bu acele?”

Masa üzerindeki vazoda beyaz karanfili görmüştü Mehmet.

“Ama ‘Gel!’ ya da ‘Gir!’ diyecektiniz, değil mi?”

“Belki…”

“O zaman izninle seni masanın bir ucuna alabilir miyim?”

“Hayırdır, neden o?”

“Gel lütfen!” 

İlk defa sen diyerek tahakküm edişiydi(35) bu.

Aldırmadan diz çöküp elindeki yüzüğün kutusunu uzattı;

“Seni seviyorum, evlen benimle!” dedi.

“Acele değil mi? Nasıl ‘Evet!’ derim ki?

“Mesafe mi var aramızda?”

“Değil mi?”

“O halde unut gitsin şu anı! Ama bu yüzüğü kabul et lütfen! Çünkü yaşamımda onu vereceğim bir başkası olmayacak asla. Kapını da son defa arkasından kapatacağım, sen arkamdan bakma istersen ve ‘Bir Mehmet vardı!’ deme ve unut!”

Yerinden doğrulup kapıya yöneldi Mehmet arkasına bakmadan. Biliyordu ki arkasına bakarsa can yakan gözleri, sorgulayan dudakları ve istihza dolu gamzeleri kendisini kararından döndürebilirdi.

Genç Müfettiş Hanım bir şeyler söylemek istercesine elinin birini kaldırıp vücuduyla ileriye doğru hamle yapmak istedi, kaykıldı.

Sesi boğuldu. Sesini çıkartamadı, sessizlikte kapanan kapının sesi duyuldu sadece, tok bir şekilde.

Bekledi penceresinden çıkan Mehmet’i. Görmek, hatta “Gel!” diye çağırmak için penceresini açtı.

Perona bir tren yaklaşmaktaydı, yavaş da olsa.

Ne olduysa oldu, tren yaşama gayesini yitiren Mehmet’i ikiye biçti.

O yoktu artık. Dünyayı, onu isteyenlere, kendini istemeyene bırakmıştı.

Genç Müfettiş Hanım an-be-an(35) yaşamıştı olayı.

Kazınmıştı kalın çizgilerle tüm gördükleri beynine. Biri, onu canından vazgeçecek kadar sevmişti. Ellerini havaya açtı, belki de dudaklarında “Affet Allah’ım!” sözleri şekillendi.

Yüzüğü parmağına taktı, zarfını çöp kutusuna attı, beyaz karanfili yüzük taktığı eline alarak kendisini penceresinden boşluğa bıraktı.

Birbirini anlamamakta direnen, birbirine kavuşamayan onları, belki de hiç kimse bilmedi. Belki kendileri de bilmediler kendilerini, belki de birbirini ölesiye sevdiklerini.

Yaşam bazen haklı gibi gözükse de haksızdı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Mehmet’in görevli olarak yaşadığı istasyon (ki değer verip “Ağabey” dediğim Mehmet yaşamıştır ve hâlâ yaşamaktadır.

Bu bir öykü, kısmen yaşanmış doğruları olan.  Örneğin trenlerle TCDD ile ilgili tüm bilgiler gibi. Ki bunların çoğu sözlüklerden, internetten değil, bizzat Mehmet Ağabey ve yaşayanlardan öğrenilip öykü içinde zapt edilmiştir.

Gerçek hayatta bir ara TCDD de görevli olan Mehmet Ağabey daha sonra devlet memuru olarak evlenmiş, üç bebe sahibi olmuş ve çok genç yaşta (49 yaşında) eşini yitirdikten sonra kendini yalnızlığına hapsetmiştir (bir bakıma; “Mahkûm etmiştir” de denebilir.

Yaşananlar, eğer aklımda yanlış kalmadıysa Bilecik İline bağlı Gündüzbey İstasyonuydu.

Öyküde anlatılan olay aynen yaşanmıştır, istifa edilmesi olayına kadar. (Şimdi yolların değiştiği, hızlı tren yollarının yapıldığı söylenmektedir. Trenler yine o istasyondan geçiyorlar mı, bilmiyorum.)  Müfettişe, çok zaman Genç Bayan Müfettiş sözleri özellikle yakıştırılmaya çalışılmıştır.

Mutlaka insan dağarcığında etkili olan bir kısım bilgiler vardır, zaruri olmayan ve unutulmayan.

Örneğin; Tarih dersinden sınıfta kalmama neden olan Ayastefanos Anlaşması; 93 Harbi denilen, 1877-1878 yılları arasındaki Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan ateşkes ve barış anlaşması olup 3 Mart 1878 yılında Ayastefanos (Şimdiki Yeşilköy-İstanbul) da yapılmıştır. Maddeleri sıralamaya gerek görmedim.

Örneğin çok gerekliymiş gibi, bir yarışmada saf dışı kalmama neden olan; Napolyon’un Annesinin Adı; Maria Letizia Buonaparte (Marie-Lætitia Ramolino, Madame Mère de l'Empereur).  Oysa karısının adı sorulsaydı, anasının adını söylemeye dilim dönmese de; Josephine diye anında cevap verirdim.

IV. Murat Yasakları; Benim için önemini yitirmiş yasalar; Başta içki olmak üzere tütün ve kahve yasağı. Ancak gırgır geçilecek konu; Gece fenersiz sokağa çıkmama yasağı idi ki bir tebdili kıyafetle kontrolünde bir çocuğu idam ettirmekten çekinmemişti.

İki Gereksiz Bilgi (Bence); Kızılırmak Nehri 1355 Km ve Tuna Nehri 2850 Km uzunluğundadır.

Milliyetçi Cephe Hükümetleri; I., II ve Kerhen olarak adlandırılan Hükümetler. I.MC (I. Ecevit Hükümeti, CHP + MSP) dağılmış, yeni Süleyman Demirel hükümetiyle (AP-MSP-MHP-CGP) I. MC yeniden kurulmuştur.   II. MC Hükümeti (AP-MSP-MHP) olarak kurulmuştur. Kerhen MC; MSP ve MHP’nin dışarıdan destekleriyle AP tarafından kurulan hükümet. (Konu ile ilgili detaylı bilgi istenen yerlerden edinilebilir.

Vatan Cephesi; Demokrat Parti iktidarı döneminde başbakan Adnan Menderes tarafından kurulan siyasi oluşum

(1) İttifak; Oy birliği. Anlaşma, bağlaşım, bağlaşma.

(2) Emniyet Tesisatı Bariyer Kolu; Makasları İstasyon Şefinin odasından değiştirmeye yarayan güçlü mekanik kol.

Flâma; İşaret olarak, ya da çeşitli amaçlarla kullanılan küçük bayrak. İki veya üç köşeli küçük boyutlu bayrak. Mühendislerin, haritacıların kullandığı renkli belirtme sırığı. Alev.

Gardıfren; Frenci. Trenlerde vagon frenlerini işletmekle görevli, fren görevlisi diyebileceğimiz kimse.

İstasyon Şefi; Yolcu ve yük taşıma hizmetlerinin güvenli ve eksiksiz bir şekilde yapılabilmesi için emrindeki istasyon personelini sevk ve idare eden kişi.

Karma Tren; Bir kısmı yolcu, bir kısmı yük taşıyan vagonlardan oluşan tren.

Kondüktör; Yolcu trenlerinde biletleri denetlemek ve vagon işlerine bakmakla görevli kimse.

Makinist; Treni verimli, emniyetli ve kurallarına uygun bir şekilde sürmekle görevli kişi.

Manevra; Trenlerin kaydırma, atma, yan, normal şekilde yaptıkları yer değiştirme şekilleri. Adı geçen istasyonda el ile yani manüel olarak manevralar yapılmaktaydı

Marşandiz; Yük treni.

Paratoner; Esas anlamı yıldırımsavar olmakla birlikte, TCDD’da özellikle karma ve marşandiz trenlerinde son vagonda ya da ranforun önündeki son vagonda bulunan, genelde gardıfrenin dinlenmesi ve kontrollerini yapması için konulmuş yüksekçe kapalı kulübe.

Posta (Yolcu) Treni; Yolcu, ticari mal  ve posta ulaşımını sağlayan tren.

Ranfor (yahut da ramfor); Özellikle uzun marşandiz veya karma trenlerde eğimli yollarda treni arkasından iten diğer lokomotif.

Semafor; TCDD’da Durdurma İşareti. Gece kırmızı bir ışıkla birlikte hareket eden, yatay olarak yerleştirilmiş bir koldan ibaret ikaz işareti. Kol yaklaşık 45o kadar yukarıda veya geceleri yeşil ışık yanıyorsa “geç!” anlamına gelir. 

Şeftren; Bir trenin yönetiminden sorumlu görevli.

Tekaddüm;(Takaddüm de denilebilir)  Sıra atlayarak öne geçmek, önce gelme, öne geçme.

Telâki; Buluşma. Birleşme. Birbirine kavuşma. (Bir kimsenin kendi anlayışı, kendi görüşü, anlamak, kabul etmek, öyle saymak, sanmak anlamındaki “telâkki” kelimesi ile karıştırılmamalıdır.)

Trenin Dray Yapması; Seyir halindeki trenin yoldan çıkması. (Şimdilerde TTB, CTC (Centralized Traffic Control = Merkezi Trafik Kontrol Sistemi), TMS (Tren Monitör Kontrol Sistemi) ve TDS (Uzaktan Kontrol Sistemi) TTB Tren Takip Birimi; Bir demiryolu bölgesinin kumanda merkezine bağlı olarak çalışan, trenlerin geliş-gidişlerini takip eden ve bir kaza anında müdahale eden kuruluş) ile bu gibi yanlışlıklar önlenmiştir. (Daha detaylı bilgi TCDD veya internetten öğrenilebilir).

Yol Çavuşu; Belirlenen mıntıkasında veya görev verilen yol bölümünde tekniğin gerektirdiği yol geometrisini sağlayan, arızayı tespit eden, tamiratı yaptıran kişi.

(3) Mülâkat; İnsanların karşılıklı olarak konuşmayla düşünce alışverişi, kişisel tanınma işlemi. Ancak bugünün Türkiye’sinde kısaca elemek-beğenmek üzerine kurulu torpil sistemi. Röportaj anlamına da gelir.

Mümeyyiz; Gözetmen. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı ayıran , seçen, yazıları temize çeken.

Torpilli (Kişiler); Kayırılan. Herhangi bir konuda kendisine öncelik, ya da ayrıcalık tanınan.  Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkılan. İltimas yapılan (geçilen), arkası kuvvetli.

(4) Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

(5) Kerata; Ayakkabı çekeceği

(6) Sinkaf; Eskilerin küfür anlamında kullandığı bir deyim.

(7) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.

(8) Serüven; Bir kimsenin başından geçen, ya da içine atılmış olduğu, içinde beklenmedik, heyecanlı olguların bulunduğu olay. Sonunu nereye varacağı kestirilemeyen iş, durum.

(9) Malzeme (Metal) Yorgunluğu; Sürekli olarak çalışan veya belirli bir yükün sürekli olarak uygulanması sonucu metal malzemelerin istenilen dayanım özelliğini yitirmesi.

(10) Asorti; Birbirine tutar renk ve yapıda, birbirine uygun olmayan.

Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.

Göbeğini Kaşıyan Adam; Dünyayı umursamayan, genelde satın alınacak tipte, yırtık beyaz atletli, bir elinde sigarası, bardağında birası, diğer elinde televizyon kumandası olan, sıyırdığı atletinin altından görkemli göbeğini kaşıyan insan tipinde bir varlık.

Ensesi Kalın; Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse.

Cici Bey- Cici Bayan; Temiz, hoş, cana yakın, sevimli güzel, iyi. Yaramaz olmayan. El üstünde tutulan, beğenilen, toplumda özel  yeri olan.

(11) Mebus; Milletvekili. Ancak Neyzen TEVFİK’e ait şu satırları da yazmadan geçmek içimden gelmedi; Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler / Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler / Künyeni almak için, partiye ettim telefon / Bizdeki kayda göre, o şimdi mebus dediler!”

(12) Kıyası Kabil; Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.

(13 Manyetolu Telefon; İçindeki mıknatıslı parça ve bunu etkileyen düzenle konuşmaları ileten tesisat.

(14) Demir ağlarla ördük…Faruk Nafiz ÇAMLIBEL ve Behçet Kemal ÇAĞLAR’a ait Cemal Reşit Rey tarafından bestelenen “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan…” diye başlayan 10. Yıl Marşından bir dizedir.

(15) Lalettayin; Gelişigüzel.

(16) Harun iken Karun olmak; Sözcü Gazetesi yazarlarından saygı duyduğum Necati DOĞRU’ya aittir.

(17) Mezra; Seyrek aralıklı, birkaç evlik yerleşim alanı.

(18) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.

Mukadderat; Alın yazısı. Yazgı, kader. İnsanın başına gelmesi çok önceden Tanrı kararı olarak alnına yazılmış olduğuna inanılan bütün haller.

(19) Protesto; Bir davranışı, bir uygulamayı, bir düşünceyi vb. haksız, gereksiz, yersiz ve yolsuz bularak karşı çıkarak bunu her türlü yoldan belirtme. Bu karşı çıkışı bildiren yazılı açıklama.

(20) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.

(21) İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.

(22) Şiar Edinmek; Benimsemek, ilke olarak kabul etmek.

(23) Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.

(24) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ’ya sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(25) Müstakil; Bağımsız.

(26) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

(27) Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

(28) Ücretsiz Taşıma (548); TCDD mensuplarının trenlerde en fazla 5 Kg’a kadar koli veya sepetlerinin bedelsiz nakliye hizmetinden faydalanmaları için uygulanan bir kod  (Bugünkü Kargo sisteminin ilkel bir şekli denebilir).

(29) Teferruat; Bir şeyin bütün niceliği, incelikleri, ayrıntılar.

(30) Zaman bekleyenler için çok yavaş, korkanlar için çok hızlı, yas tutanlar için uzun, sevinenler için çok kısa, ama sevenler için sonsuzdu. Ahmet Şerif İZGÖREN’in “SÜPERMEN VE UĞUR BÖCEĞİ” Kitabından bir alıntı.

(31) Dünya Ahret (kardeşimsin); Arkasına gelen ismin önemini artıran bir deyiş. (Örnekte; Kardeşlik duygusundan başka bir gözle bakılmadığının ifadesi)

(32) Zangır Zangır Titremek; Sağlık sorunlarından, şaşkınlıktan, heyecandan, korkudan dolayı aşırı derecede titremek. Çok üşümekten dolayı da aşırı derecede titremek.

(33) Uzanıp da bir ağacın altına, yine yaşadım yalnızlığımı, ne çare anlatamadım kimseye, sevgiden ışıktan anladığımı.  “NE YAPARSIN?” Yüksel ERKEKLİ

(34) O zamanlar Vatandaşlık Numaralarının, Kredi Kartlarının, Bankamatik Kartlarının olmadığını, kredi almanın bugünkü gibi/kadar kolay olmadığını söylemem gerekmez herhalde. Sadece senet-sepetler vardı ve onlar da kefiller olunca işe yarıyordu.

(35) Tahakküm Etmek; Hükmetmek, zorbaca baskı ve buyruklarla etkilemek.

(36) Anbean (An-be-an); Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.  Her an. Zaman zaman. Giderek.