Ne bayramlardı o eski bayramlar? Hem ne de güzeldi? Dini bayramlardan, özellikle de Kurban Bayramlarından söz ediyorum!

On yaşları civarında olmalıydım. Beş sınıflı, tek dershaneli ilkokula, belki de babamın aceleciliği ile altı yaşında başlamıştım köy ortamında.

O sıralar henüz ilkokulu bitirmediğime göre, hani olsam-olsam en fazla ilkokulu bitirme yaşımda, yani 11-12 yaşlarımda olabilirdim, yani ki ilkokulu bitirmek üzereydim, son bir yılımın kalmış olduğunu düşünürsek çünkü.

Dersimin olmadığı, tatil günlerimde ve özellikle yaz tatillerimde bahçelere, tarlalara gidiyordum daha o zamanlardan elleri ve ayakları nasır tutmuş bir köy çocuğu olarak.

Sulamak, çepinlemek(1), toprak devirmek(1), ark açmak-kapatmak, kovanları düzenlemek, meyve toplamak, sebze koparmak, ayrık ayıklamak(1) görevlerimden yalnızca birkaçı idi.

Ayrıca köfünleri(1) karakaçana(1) yükleyip Erenler Sırtlarından üzüm kesmeğe de gider, bazen evlerine dönen davara(1) yol da gösterirdim.

Bizim köyümüzde ancak sırtlarda ve kıraçta hububat ekilirdi, o da ihtiyaçlarımıza ancak yeterdi. Çok zaman arpayı, çavdarı, fiği dışarıdan alırdık, hayvanlarımız için. Mısırları kendimiz kurutur, saplarını da hayvanlarımız için saklardık.

Bunun silaj demek olduğunu ileriki yıllarda köye gelen ziraat teknisyeni abi öğretmişti bize, damla sulama, yağmurlama sulama, biyogaz, drenaj gibi çok şeyi olduğu gibi.

Ayrıca köy kadınları için de biçki-dikiş-konserve-erişte-tarhana yapımı için kız meslek lisesi öğretmenleri de, ziraat mühendisleri de gelmişti köye sanki bizim kadınlarımız bilmiyorlarmış gibi.

Oysa hem öğrenmenin belirli bir yaşı yoktu, hem bilginin fazlalığının, hem de tekniğinin zararı mı olurdu ki? Cahildik, bilmiyorduk, ama anlatılanları çok çabuk anlıyor, kavrıyordu, analarımız, bacılarımız.

O sene de sınıfımı takıntısız, hatta teşekkür alarak geçtiğim için babam beni mükâfatlandırmak gereğini hissetmişti. Köy ortamında yol-yordam, boş arsa-saha mı vardı ki bana bisiklet, ya da top alınsın! Hem galiba köy ortamına da uygun olmasa gerekti, benim bu bencil düşüncelerim.

Komşunun, Hatça Nenenin(1) koyunu kuzulamıştı, bir oğlan-bir kız. Babam, ben farkında olmayacakmışım gibi anneme; “İyi beslersek, gelecek kurbana hazır olurlar!” diye el koymuştu ikisine de benim adıma, karne hediyesi gibi. Aslında düşünceleri kendileri içinmiş, belirtmem gerekmiyordu.

Tüm günlerim alındıkları günden itibaren o iki kuzu ileydi. Gündüzleri önce annelerine götürüyordum, birkaç saatliğine. Sonra annelerinin sütünden bir bakraca(1) alıp ısıtıyor, gerektikçe veriyordum onlara. Elimde bebe biberonunu görünce sıralarını bilircesine yaklaşıyorlardı yanıma.

Oğlana, gözlerinin etrafındaki siyahlıklar nedeniyle “Karagöz”, kıza alnındaki siyaha yakın leke dolaysıyla “Karakız” adını koymuştum. Tüm ailem de benimsemişti bu isimleri. Annem-babam, uzakta olsalar da ablam-ağabeyim ve bebeleri de…

O kuzucuklar da bellemiş, bilir olmuşlardı adlarını. Özellikle övünmek olarak yorumlansa da, “Karagöz-Karakız” olarak sesimi duyunca yönelirlerdi bana.

Hemen parantez açmalıyım ki yaşama başladığım ilk andan itibaren hayvanlara aşırı bir düşkünlüğüm vardı. Benim baktığım “Gork-Gork-Gork” isimli, yemini avucumdan yedirdiğim civcivliğinden itibaren beslediğim tavuğum, “Mistan” dediğim kedim, “Arap” ve “Raki” isimlerini verdiğim köpeklerimin Gork-Gork-Gork dâhil hepsi de ecelleriyle ayrılmışlardı benden, hem üzüntülerimle, hem de köyde, evimizin hemen yanı başında yaptığım mezarlarına törenle olmasa(!) bile, başlarına taş dikerek gömdüğümde.

Babamın belki de, kuzularımın da “Ecelleriyle” elinden çıkmasına set vurmak için “Gelecek kurbana” demesi haklı bir düşünce olabilirdi bir bakıma ve de belki!

Günüm hep Karagöz-Karakız ile geçiyordu yaz tatilimde. Bazen ipekböcekleri için topladığım dut dallarından bir-ikisini onlar için aşırmamda, bazen ambardan buğday veya arpadan cebime ikişer avuç çalmamda hiç mahzur olmuyordu benim için.

Karagöz, oğlan olması dolaysıyla biraz daha gösterişli gibiydi Karakız’dan. Belki de oğlan kızdan bir-iki dakika önce doğmuş olmasının “Ağabeylik” hakkını kullanıyor gibiydi, kardeşine göre (meselâ).

Onlara “Tos vurmayı(2)” öğrettim avluda. “Tos-tos-tos!” dedim mi, Karagöz önce yerinde silkinir, gerinir, sonra sağ ön ayağıyla toprağı eşeler gibi yapar, koşar, tüm gücü ile avucuma vururdu kafasını.

Karakız öyle değildi. Kıyamazdı bana. Belki de ben istediğim için; “Ayıp olmasın!” diye geri gitmeden, gerinmeden, abartmadan koşarak avucuma dokunuverirdi öylesine, “Tos-tos-tos!” dediğim zaman.

Onların en mutlu olduğu an -bence- elimdeki seccade şeklindeki hasır yaygıyı ve azık torbamı gördükleri andı. Bence akıllı, çok akıllı kuzucuklardı onlar. Çünkü bu onların gezme vakitlerinin işareti idi. Elbiselerini giymişçesine, yüzüme bakarak beklerlerdi çıkış kapısının arkasında.

Ve kapıyı açmamla birlikte zapt edilemez bir şekilde koşarlardı dere boyuna doğru. Ancak ikide bir durup bakarlardı gelip-gelmediğimi kontrol edercesine arkalarına. Birine rastlayıp yahut da bahçelerden bir ağacın dallarından bir meyveye imrenerek duraklamışsam, onlar da duraklar, durur-beklerlerdi, kenarlarda-köşelerde buldukları otlardan karınca-kararınca çöplenerek.

Bu arada köyümün âdetlerinden birini anlatmamda yarar olacak. “Gören gözün hakkı vardı!” dalından-toprağından her bir şeyi alıp-yemek serbestti, dalları kırmamak, arkı bozmamak, alıp eve götürmemek kaydıyla.

Bu nedenle azık torbamda köy ekmeği ve tuzdan başka bir şey olmazdı, peynir-zeytin-yumurta bile olmaksızın.

Geçtiğim bahçelerin birinden domates, diğerinden salatalık, ötekinden biber aldım mı, karnımın doyması olağandı, mukadderdi, işlem tamamdı, ya da her neyse o idi işte!

Kaba anlamda; “Ekmek elden, su gölden!” değil, “Ekmek evden, su dereden!” idi. Çünkü deremiz, Ambar Gölet’e gelinceye kadar billur gibi, soğuk-soğuk akar gelirdi dağlardan ve sağlıkla ilgili hiçbir dert ya da düşünce olmadan içilirdi. Ambar Gölette balık da olurdu. Bu Gölette çok zaman serinlerdik, ağabeyler ve çocuklar olarak, kardeşçe.

Ambar Göletten sonra su bahçelerin olurdu. Öyle “Su Hakları Kanunu” na filân ihtiyaç görmezdi kırk haneli köyün insanları. Özellikle “İnsanları” dedim, çünkü “Kadın-erkek yaşamda da, çalışmakta da müsavi idi !”

Öyle Karagöz’ün hak gördüğü gibi, önceliği yoktu erkeklerin. “Hem Cumhuriyetten önce bile!” dermiş, dedelerimiz.

Harpte Yunan’a karşı kadınlarımızı, yani analarımızı Estergon Kalesi(3) öyküsünün benzeri gibi olmasa bile nasıl esirgeyip sakladıklarını birkaç köylü amcalardan, şimdiki dedelerden öğrenmiştim. Hatta bu amcalardan bir kaçı da Yunan tarafından öldürülmüştü o zamanlar.

Bunları anlatanların bir kısmı kardeşleri, akrabaları, eşleri, dostları için de gözyaşı dökerlerdi anlatırlarken. Ondan sonra da döner anlatırlardı, Yunan’ın kaçarken yakıp-yıkması sonrasında köyü nasıl eski haline getirdiklerini?

Bizim köyümüz öyle bir köydü işte…

Zamanı gelince yorulmasını bilen bir ilkokul çocuğuydum ben. Tuzumu sebzelerle ve bir kısmını Karagöz ve Karakız ile üleşip suyumu da içtikten sonra uyku vaktim gelirdi, genellikle. Tesadüf bu ya Karagöz’le, Karakız’ın da uykuları benimle beraber gelirdi!

Hasırı bir ağacın gölgesine serer, uzanırdım, lâstik pabuçlarımı da çıkarıp. Karagöz dizime koyardı başını, Karakız ise omzuma, birer insan gibi.

Ve hangisi önce uyanırsa, önce diğerini, sonra da beni uyandırırdı, burnunu sürterek, çok zaman da yalayarak.

Vakte dikkatleri önemliydi çünkü. Gecikip de, köy yeri olmasına rağmen, merak edenler dolaysıyla azar işitmemi istemezler, belki de kıyamazlardı bana. Bu yaşam biçimimim tüm yaz boyu okullar açılıncaya kadar devam etmişti.

Sonrasında sonbahar-kış geldi, okullar açıldı. Evin alt katında kömürlüğün yanında bir yer hazırladım onlara, kartonlarla falan destek yaparak. Belki inanılması güç gelebilir ama dışarıya açılan yarısı kırık bir küngü(4) de tuvalet gibi işaretlemiştim onlara.

Sabahları okula gitmeden evvel, akşamları okuldan dönüşümde hava alsınlar diye dışarıya çıkardığımda, sanki beklermişlercesine işlerini bahçenin gübre biriktirdiğimiz yerin yakınına doğru görürlerdi, ayrı-ayrı, yan-yana, ya da arka-arkaya. Ben de o arada yemlerini samanlarını, sularını tamamlar, bir köşeye yığdığım kartonlarla altlarını değiştirirdim.

Birkaç soğuk kış gününde, annemin tüm muhalefetine rağmen üşümesinler diye hasırımı sobanın yanına serip, onları kucağımda taşıyıp yatırdıktan sonra, ben de bir minder alıp sobanın ısısından pancar gibi kızarmama rağmen onların yanında çalışmıştım derslerime.

Derin bir sevgi oluşmuştu Karagöz ve Karakız ile aramızda. Okuldan gelişimi, ayak seslerimi, kim bilir belki de kokumu hissederler, tekmelerlerdi kapılarını. Kapıyı açtığımda önce bir iki defa zıplar, kar üstünde anlanırlardı(5), yağmurun çamuruna dikkat ederlerdi, sanki postlarını kirletmek istemezlermiş gibi.

Geri dönüş zamanlarını bilirlerdi, melül(6) gözlerle de olsa çekilirlerdi yerlerine, yuvalarına. Temiz, tertemiz kuzucuklar, varlıklardı onlar. Alınlarından öptüğümde bilirlerdi ki bu ertesi zamana kadar ayrılık demekti, mahzunlaşırdı kapıya ulaşan gözleri…

Ders yılı biterken babamın sözleri ulaştı kulağıma;

“Oğlan ortaokula başlayacak bu sene. Bunlarla biz baş edemeyiz. İyice serpildiler. Bu sene kurbanda birini senin adına, birini benim adıma keseriz!”

Biz kuzularımla, birbirimizle et-tırnak, et-kemik gibi olmuştuk. Nasıl rıza gösterirdim? Tanrıya adayacakları kurbanı alırlarsa-alsınlar, keseceklerse-nerede isterlerse orada kessinler idi. Ben asla dokundurmazdım kuzucuklarıma. Özellikle “Gork-Gork-Gork” gibi onların sonlarına da Tanrının karar vermesi dileğimdi.

“Hayır!” dedim karşılarına dikilip, dileğimi söyledim.

Kaba-saba insanlar değillerdi büyüklerim, boyunlarını büktüler. Kurban Bayramında kurbanlık alacaklardı. Bunda belki de benim “Tekne Kazıntısı(7)” oluşumun, ağabey ve ablamın yıllar önce evlenip yâd ellere gitmelerinin, ancak bayramlarda-seyranlarda gelebilmelerinin de etkisi olsa gerekti.

Bazen irat sorununun olmadığı kış günlerinde, annem, ya da babam beni yalnız bırakmamak düşüncesiyle birinden biri, “Birinden-Birine” giderlerdi çocuklarını, torunlarını görmek, sevip okşamak için.

Birinden birine dedim, çünkü memuriyetleri dolaysıyla söz gelimi ablam Hanya’daysa, ağabeyim Konya’daydı. Sonrasında ziyaretlerinin sırasını değiştirirlerdi annem ve babam.

Öncesinde kış ve ilkokulum sonrasında yaz, sevgiyle, sevdiklerimle ve sevgililerimle çabuk geçti, tükendi, bitti…

Ortaokula başladım. O yıllarda yollar bugünkü gibi düz değildi, köyden öğrenci servisi de yoktu şehre. Okuma arzum doruktaydı. Şehirdeki öğrenci yurtlarından birine yerleştirdi babam beni.

“Karagöz’üm, Karakız’ım?”

“Oğlum, biz bakamayız senin gibi!” dedi babam. “Hem ortaokula başladın, Torunlarımız da oldukça büyümüşler. Hem ikisi bu sene ilkokula başlıyor. Dede-Nene olarak onları ziyarete gitmeyi, alkışlamayı, kucaklamayı düşünüyoruz…

Kurbana ablanlar da, ağabeyinler de bizimle olacaklarına söz verdiler. Onun için senin hayvanları, pardon, affedersin, kuzucuklarını çobana verelim, kurbana kadar o baksın!”

Okumak istiyordum, “Peki!” demekten başka çarem yoktu.

Hafta sonlarında köye geldiğimde, ağıl uzak da olsa erinmeden onları görmeğe gidiyordum. Çobanın tüm sürüsü içinde “Karagöz-Karakız!” çağrıma koşup geliyorlardı. Ama ağıl havası işte. Kurban Bayramına kadar mutlaka yıkayıp-temizlemem gerekti, her ikisini de.

Öncesinde Ambar Gölet’e gittiğimiz bir-iki seferde onları yıkamamdan hoşnut olmuşlar, göletten çıkardığımda kurulanmak için silkinerek beni ıslatma haklarını da hakkaniyetle ve sonuna kadar kullanmışlardı.

Annem ve babam Hac Seferi gibi de olsa seyahat etme ve torunlarını beraberce görme haklarını savuşturmuşlardı(8).

Zaman, okumakla zor ve uzun, kuzucuklarımla birlikteyken çok kolay ve kısa geçiyordu. Gene de yaşamımdan memnundum.

Ta ki…

Evet, ta ki…

Kurban Bayramı yaklaşmıştı. Zaten annem-babam da gerekli hazırlıklarını yapmak için torunlarından ayrılıp geri dönmüşlerdi köye, bir bakıma. Kuzucuklarımı havalar soğumasına rağmen yıkamak için ağıla gittiğimde çağırıma sadece Karagöz koşup gelmişti.

Karakız yoktu ortalıklarda, çoban da. Çobanın karısı uzattı bağırıp-çağırmama ağılın yanındaki gecekondudan;

“Senin kuzu hasta oldu, ‘Telef olmasın(9)!’ diye kestik. Hatta ciğerini ve böbreklerini de anne-babana götürdü benim adam. Annenler evde olmayınca da onları Hatça Neneye vermiş!” dedi.

Yıkılmıştım. Hem bir sevdiğimden ayrılmış olmaktan, hem de muhtemelen Hatça Nene vasıtasıyla öğrenmiş olduklarını düşündüğüm anne-babamın bana olayı haber vermemelerinden, hatta -bence- benden saklamalarından.

Hem inanmamıştım Karakız’ın hasta olduğuna. Koskoca ağılda, o kadar davar içinde ola-ola bir tek benim Karakız’ım mı hasta olmuştu? Karagöz de mahzundu. Tek bir söz çıktı dudaklarımdan, Karagöz’ü kucaklayarak eve yönelmezden önce:

“Allah nasıl biliyorsa bildiğini yaşatsın, bilmesi gerekenlere!” dedim. Keşke bu kadar acı ve ciddi olarak ilenmeseydim. Tanrının beni hemen duyacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Duyduk ki, çobanın en küçük kızı, menenjitten gidivermişti üç-beş gün içinde.

Küçüğü defnederken çobanın üzüntüsü yok gibiydi, anne kadar. Belki de bir boğazın eksilmesi onu hoşnut bile etmiş olabilirdi.

Boşuna dememişlerdi; “Ağlarsa annem ağlar, gerisi yalan ağlar!” diye. Ağlamaktan kösnülen(10) yalnızca anne idi, bir de ablalar-ağabeyler…

Eve, bir hayli gelişmiş ve ağırlaşmış Karagöz’ü kucağımdan indirmeden getirdim ağıldan. Kız kardeşiyle paylaştığı mekâna onu yerleştirmeden önce yıkamaktan çekinerek, ıslak bezlerle sildim tüylerini, kuruladım.

Sonrasında mekânı temizleyip, yeni kartonlar döşedim yerine.

Karagöz mahzundu, karagözlerinden hissettiğim kadarıyla, ben de mahzundum. Yanlış yorumlanabilir belki, ama Karagöz’ün gözlerindeki mahzunluk ölümden değil, ayrılıktandı sanki tıpkı benim hissettiğim gibi.

Peki, ben, hem de bu yaşta ne yapabilirdim ki, elimden ne gelebilirdi ki?

Annemin-babamın yanına geldim;

“Karagöz’ü getirip aşağıdaki yerine koydum. Gerekirse okumayı, okulu bırakıp ben bakacağım!” dedim ve cevaplarını beklemeden odama çekildim.

Eğer okumaktan vazgeçmişsem ders çalışmam gerekli değildi. Gerekli olsa bile Karakız’ı yitirmenin acısı ile nasıl ders çalışabilirdim ki?

Kapım tıklatıldı, elinde bir tas arpa ile içeri girdi annem;

“Okulu bırakma! Karagöz’e ben bakacağım. Şunları al da Karagöz’ü sevindir, yasını dindir!” dedi kucaklarken.

Duvardaki taş aynadan gözlerindeki yaşları fark etmiştim. Sanki bu yaşların benzerini “Gork-Gork-Gork”un öldüğünde de görmüştüm gözlerinde, üzüntümü paylaşmak istercesine.

Zamanın duraklamak endişesi olmadığı gibi, böyle bir lüksü de yoktu, üstelik geri dönüşü de mümkün değildi…

Kurban Bayramı da gelmişti ilerleyen zamanda. Kurbanlar mutlaka ilk gün Bayram Namazından çıkar çıkmaz tekbirlerle kesilirdi köyümde. Çünkü kurban sahipleri kurban kesilip böbrekleri çıkarılıp pişirilip tadılıncaya kadar oruçlu gibi bir şey yemezlerdi.

Köyde kim ne keserse kessin, üçte biri fakire, üçte biri komşulara verilir, üçte biri de ailenin kendine kalırdı. Kurban derilerini daima Türk Hava Kurumu toplardı özel araçlarla dolaşarak.

Bayramlaşmaya gelenlere kurban kesmiş olsun olmasın mutlaka bir miktar kavurma, bir miktar sulu et denilen kemikli haşlama et ve mutlaka evde yapılmış dikeli, ya da guguklu baklava(1) ikram edilirdi.

Çikolata bilmezdik, onun yerine sakızlı, ya da güllü lokumlarımız yahut da tırtıklı bonbon şekerlerimiz olurdu fazladan ikram için.

Baklava Antep Usulü öyle çok ince yapraklar halinde yapılmazdı köyümüzde. Gene de en az kırk yapraklı yapardı annelerimiz baklavaları. Cevizi ve ravağı(1) bol olurdu. Biz baklavanın şerbetine “ravak” derdik.

Kendi ağaçlarımızdan topladığımız cevizleri kendimiz kırardık. Bereli olanlar, kararmış olanlar asla konmazdı baklavalara. Onları ya yerdik, ya da kazlara yedirirdik.

Bu ikramlarla ilgili güzel bir espri ya da yaşanmış öyküm anlatılırdı köyde. Şöyle ki; amcanın biri ailesinden sonra bayramlaşmaya gelir evimize. O zamanlar ben bir miktar küçüğüm! Amcaya ısrar eder annem-babam. Amca da tok olduğunu belirtmek istercesine “âdem elması” dediğimiz boynundaki çıkıntıyı gösterir ve “Burama kadar tokum!” der.

Bu; dikkatimi çeker benim. Nasıl olurdu oraya kadar tok olmak? Babamın ısrarı üzerine amca sıfraya(1) çöker ve sonucunda benim adem elması dediğim yer ile amcanın çenesinin altındaki 3-4 cm lik yeri işaretle babama anlattığım şudur;

“Baba, amcanın buradan şurası bir sahan kavurma(1), üç dike baklava(1) ve bir bardak su aldı!” Sanki sayan mı vardı, hem böyle bir öyküyü başımdan geçmiş gibi anlattığıma göre gerçek diye düşünülmese bile o günden bu yana yalandan kim ölmüştü ki?

Kesilen kurbanların tüm organları değerlendirilirdi annelerimiz tarafından, kelle, paça ne olursa? İşkembe ve bağırsakların kabası köy çeşmesinin yalağında temizlenirdi önce, sonra ince temizliği için eve getirilirdi.

O günlerde, daha doğrusu yalnızca bayramın ilk günü ırmağa karışan çayımız köyden sonra biraz bulanık akmak mecburiyetini yaşardı!

Karagöz’e düşkünlüğümü bilen babam o yıl kurbanlık olarak besili bir dana almıştı. O dana için her ne kadar yedi kişi gerekiyorduysa da bayrama gelen ağabeyimi ve yengemi, ablamı ve eniştemi ve annemi de katarak altı kişi ile hepsine ait bedeli babam tek başına ödeyerek kurban etmişti bu kere.

Antrparantez olarak gereği için söylemem gerekli ki; Karagöz Karakız’ın özlemine dayanamayıp genç yaşında, belki de benim bilip hissedemediğim bir şekilde kendine kıyarak, ancak aklımda kaldığı kadarıyla eceliyle göçmüştü!

Küçükbaşları kendisi keserdi, ama büyükbaş danayı kesemezdi. Bir kasap yardım etmişti, kesmesine, asmasına, derisini sıyırmasına, içini boşaltmasına ve parçalamasına.

Köyde o günün haliyle çok-çok fakir denilecek kişi olmadığından kurbanın üçte birini ayırarak Çocuk Esirgeme Kurumuna gönderilmek üzere Soğukluğa(1) koymuştu annem. Diğer üçte bir et dışında kalan tüm organlar da bizimdi.

Bizim kurbanın kesilmesinin, ayrımının yapılmasının arasından sanırım yarım saat belki bir saat kadar bir zaman geçmişti. Dış sokak kapısı, bizim Cümle Kapısı dediğimiz kapı açıldı, ben kurban için açılan kan çukurunu henüz kapatmaya çalışırken.

Kapı açılınca bir genç kız girdi içeriye, belki benim yaşlarımda. Ben bu genç(!) yaşıma kadar, çocuk yaşıma kadar demek zor olsa gerekti benim için, böylesine bir güzellikle, böylesine aklımı başımdan alan bir genç kızla karşılaşmamıştım.

Herhalde delikanlı oluşumun ilk adımlarında olmalıydım. O genç kız elindeki sahanı uzatırken;

“Bu sizindir!” dedi. Bozuk, onun güzelliğine yakışmayan bir Türkçesi vardı. Komşu Hatça Nenenin bebelerinin gâvur(11) ellerinde olduklarını biliyorduk. Kapı önündeki yabancı plakalı otomobilden, yan avludan ulaşan fan-firi-fonlu(12) konuşmalardan onlardan birinin, ya da her ikisinin de çoluk-çocuklarıyla geldiklerini anlamak zor olmasa gerekti.

Daha öncesinde kulağımıza yapışan sözlerden biri çocuklardan yurt dışına ilk gidenin yabancı bir hanımla evlenmiş olduğu idi. Sonra gidenin gitmeden önce yaptığı düğün hayal-meyal aklımdaydı.

Hatta gelini almak için aynı köyden olan ablanın evine çıkmak isteyen otomobil patinaj yapmıştı, belki de oradan aklımda kalmıştı o ağabeyin düğünü.

Bir de her düğünde olduğu gibi serpilen şeker ve paralardan oldukça fazla bir miktarı aldığım, düğün otomobilinin önünü keserek zarflardan en kalınını kaptığım da aklımda yer etmişti galiba.

Ufacık bir ayrıntı daha Hatça Nenenin indinde tüm köy çocuklarına göre, belki de komşu olmamız dolaysıyla yerim ayrıydı, o da cebime kâğıt bir para sıkıştırmıştı aynı düğünde. İsmini bile bilmediğim bu kız ilk gidenin kızı, yani Hatça Nenenin torunu olmalıydı.

Elimi uzattığımda eline değen elimi cereyan çarpmıştı sanki. Benzemeyen bir şekildeki bir cereyanın ileride yaşamımızı da etkileyeceğini yaşadığım şu anda düşünmem bile mümkün değildi.

“Sağ ol!” dedim, devamını getirecek gücüm yoktu sanki. Gözlerini dikti gözlerime;

“Teşekkür yok? Tabak hemen geri almam lâzım!” dedi sormakla, emretmek arası sitem dolu olduğunu hissettiğim bir cümle ile.

“Sağ ol demek, teşekkür ederim demek. Sahanını da hemen geri getireceğim!” dedim. Merdivenleri çıkarken bacaklarım mı titriyordu, yoksa bana mı öyle geliyordu, hem de bu yaşımda?

Üstelik neydi zapt edemediğim kalbimin çarpıntısı? İsmimi bir defa duysam dudaklarından, bunun bana ömür boyu yeteceğinden adım gibi emindim, ama nasıl?

Annem meşguldü, raftan aldığım sahanlardan birine elimdeki sahanı boşaltırken “Hatça Neneden!” dedim.

“Dur hele! Sen de bizden şu lop parçayı götür. Çocukları, torunları geldi gurbet ellerden, onlara gerek!” dedi annem.

Eti sahanıyla birlikte geri verdiğimde, gözlerimin içine bakarak;

“Sağ ol!” dedikten sonra ekledi;

“Ben Hatice! Sen kim?”

İsmimi onun dilinden duymayı arzulamama rağmen nedense ismimi söylemek içimden gelmemişti:

“Boşver!(3)” dedim.

“Boşver?”

İsmimin “Boşver” olmadığını söylemeyi akıl edememiştim, belki de aklım başımda değildi. Tasdiklercesine;

“Boşver!” dedim.

“Alasmaldık Boşver!”

“Pardon, sen ‘Allahaısmarladık!’ demelisin…”

“Çok uzun, Alasmaldık çok kolay!”

“Türk’sün. Söylemeyi dene!”

“Denemek zor! ”

“Hadi, beraber deneyelim: Allaha…”

“Allaha…”

“Ismarladık!”

“Ismarladık!”

“Şimdi beraber heceleyelim: Al-la-ha-ıs-mar-la-dık!”

“Al-la-ha-ıs-mar-la-dık!”

“Tamam, gördün mü, kolaymış!”

“Tamam kolay. Allahaısmarladık Boşver!”

Düzeltmem gerekti, ama “Boş ver!” demenin anlamını nasıl açıklayacağımı bilemiyordum.

Kısaca;

“Benim adım ‘Boşver’ değil, adım Onur!”

“Neden ‘Boşver’ dedin?”

“Önemsiz demek!”

“Sen önemsiz? Yanlış! Sen önemli Onur!”

“Boş ver!”

“Yok, boş ver!”

“Peki! Eğer vaktin müsait olursa, işin bitince kapı önüne çıkarsan seninle Türkçe konuşmak, hatta öğretmek isterim!”

“Olur, ama yavaş yavaş konuş, anlayım. Türkçem çok zayıf! Anne Alman, eğitim Alman, para-pul, her şey Alman, baba Türk, ben Türk. Zor anlamak, çok, hem her bir şeyi.”

Kapıdan çıktı…

Ben bu ilk bayramda yanmaya başlamıştım gözlerinde. Hemen o günün akşamında ellerini tutmuş daha sonra, Türkiye’den ayrılmalarına çeyrek kala ilk defa öpmüştüm onu dudaklarım titreyerek, kalbim delicesine çarparken.

O, yaşamımda ilk öptüğümdü, son öptüğüm de olacaktı, kavlimce(14), kararımca, eğer “Eğer” demeseydim, diyemeseydim.

Haberleşmeye söz verdik birbirimize, onun adresini alarak…

O bayram işte böyle güzel bir bayramdı ve ondan sonraki bayramlar da güzeldi, hem daha da güzeldi, bizim için bir yere, bir noktaya, bir zamana kadar. O zamanın teknolojisi mektuplardı sadece. Çok zaman, hatta yalan değil, her zaman mektuplaşıyorduk.

Sırf onunla daha iyi anlaşabilmek için yabancı dil olarak Almancayı tercih etmiştim. Ortaokulda da, lisede de…

Ben o yıllarda hiç kendimde olmadım. Tembel bir öğrenci değildim. Çalışkan da değildim ama. Hani bir deyiş vardır: “Allah bereket versin!” dozunda. On üzerinden beş numara aldım mı, yetiyordu bana, tamahkâr(15) değildim fazlası zarar değilse bile; “Mımmah! Mımmah Can Hatice’m!” şarkısındaki gibi aldığım her fazla not kâr haneme yazılan artı oluyordu.

Başka ne isterdim ki sınıfı geçmek için yeterli olandan fazla olarak? Yok teşekkür, takdirmiş, yok İftihar Listesiymiş, panoda adım-resmim olacakmış, umurumda değildi.

Beynimin tüm hücrelerinde “Hatice” vardı, benliğimin tüm zerrelerinde de…

Peki onun? Var olmalıydı. Beş-altı yılda bir kurban bayramlarında Türkiye’ye güç-belâ gelen, tatillerini yok orada, yok şurada-burada geçiren aile her yıl devamlı olarak Türkiye’ye gelir olmuşlardı.

Ha! Türkiye’ye geldiklerinde zamanlarını köyde mi harcıyordu ailesi? Hayır! Özellikle Alman annenin ısrarı ile izin süresi güney illerinde tüketiliyordu, Hatice hariç. Tek-tük de olsa baba ve annelerinin, diğer kardeşlerinin tatil için başka plânları olsa da Hatice ucuz uçaklarla tek başına geliyordu Türkiye’ye ve köye kadar.

Ve tüm yaz boyu köyde Hatça Nenenin evinde kalıyordu babasının, ya da kendi izninin bitimine kadar.

Hatice her sabah şalvarını giyiyor, gerekirse ceviz silkeliyor, pestil, tarhana yapıyor, salça kaynatıyor, ipek böceklerine dut yaprağı için dal kesiyor, ekmek-bazlama-gözleme yapıyor ve akşamın tüm vakitlerini, iki ev arasına uzatılmış kavak kütüğünün üzerinde benimle geçiriyordu.

Bir bakıma alan razı-veren razı modunda idiler ailelerimiz. Zaten Hatça Nene daha önce de dediğim gibi beni severdi. Benden iyi damat adayı mı olurdu ki (sanırım)? Hatice’nin köydeki ismi de; “Hatça Gardaş(1)!” olmuştu, bilen-bilmeyen herkes için.

Biz, daha ilk karşılaşmamızın ayrılışında birbirimize, hem de o yaşlarda ”Seni seviyorum!” demiş, ayrılmamızın mümkünsüz olduğunu anlatmak istercesine birbirimize birer gümüş yüzük vermiştik.

Daha doğrusu yememiş-içmemiş, bir koşu şehre yönelip ben alıp getirmiştim, yüzükleri, daha başlangıcın bir miktar ötesine doğru. Bundan büyük bir başka üleşim ne olabilirdi ki?

Tanrı indinde 1+1=1 idiysek, bedenlere ne gerek vardı ki? Gözlerdeki renk, ellerdeki tılsım, kalplerdeki çarpıntılar ve gönüllerdeki birliktelik neye yetmezdi ki?

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.

Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir
.(16)

Bu düşünce plâtonik aşkın(17) tarifi miydi? Bizim yaşlarımızda onun anlamı bile yetersizdi beyinlerimizde. Sadece el ele, göz göze, gönül gönüle olmak, yalnızca koklaşmak ve öpüşmek, doyasıya, kendinden geçercesine, hatta ölesiye…

Yeterliydi bizim için…

Gören var mıydı bizi? Olamazdı. Belki sadece ay, yıldızlar ve gece mesaisine kalmış karıncalar, yaprak güveleri, gece nöbetinin köpekleri, baykuşlar ve yarasalar…

O kadar. Zaten bizim kendimiz için olduğu gibi dünyadan da saklımız-gizlimiz yoktu. Hatice ve ben 1+1= 1 olmuştuk, bir bütünü meydana getiren iki adet bir idik, evren bile umurumuzda değildi, bırakalım dünyayı, şehri, köyü…

Ama ayrılık yok muydu, hele ki tüm bir ömrü, bir yaşantıyı, izin süresi olan en fazla bir ay içerisine sığdırmak? İşte belimizi büken o idi.

Sonrasının on bir ayı zulümdü, benim için. Aynı düşünceyi taşıdığımız, aynı dünyayı paylaştığımızdan dolayı onun için de. Yahut da benim yaşantım için şekillendirdiğim zan o idi.

Davul bile dengi dengine çalıyordu. Ben Üniversiteyi bitirmek üzereydim, eli kulağında örneği.  Onun da eli kulağına yanaşmak üzereydi yâd ellerde. Zaten aramızda bir yıl fark vardı, belki de eğitim sistemlerimizdeki farklılıklar nedeniyle oluşmuş olabilirdi bu farklılığımız. Bu nedenle birbirimize kavuşmamız için gün sayıyorduk demem doğru olacaktı.

Yaşamımda tek emelim vardı: Hatice’ye kavuşmak ve bir ömrü, bir yastıkta tüketmek.

Tüm birlikteliklerimize, yazışmalarımıza karşın bizimkine “Taksitli Aşk” denilebilir miydi? Yahut da “Biriktirilmiş Aşk, Birikintili Aşk, Zorunlu Ayrılıklı Aşk?”

Belki! Kolay elde edilenlerin bir manası, bir önemi olmaz, olamazdı. Önemli olan güçlüklere, yokluklara göğüs gerebilmekti.

Sevgi; Karagöz’de, Gork-Gork-Gork’ta, Mistan’da, Arap’ta, Raki’de şekillendiği gibi olmalı, hatta onlardan da ileride gibi şekillenmeliydi. Tanrının izni mi? İşte unuttuğumuz bu idi: Veren ile alanın aynı olduğunu bilmemek ve biçilen bir ömrün sadece onun şekillendirdiği kadar olduğunu anlayamamak…

“Ne gibi? Nasıl? Niye?” diye sorulmamalı. Tanrı eğer Hatice’yi, Boşver’e (yani Onur’a, yani bana) uygun görmediyse sebebini de halk etmekte serbestti. Nasıl mı?

Herhalde kanser olacak değildi Hatice yahut da ben. Ya da beni bir trafik kazasının ertesinde yalnız bırakacak değildi yahut da ben onu. Onu yitirmemin yahut da onun beni yitirmesinin sebebi bir kaşık su da olabilirdi, veremediğimiz bir nefes soluk da.

Mektupları kesilivermişti bir gün Hatice’nin. Hemen ertesindeki günlerde, bir cenaze arabasıyla iki cenaze gelmişti köyümüze. Analı-kızlı onlar idiler. Hıristiyan olmasına rağmen bir sohbet anında öldüğünde kızının mezarının da kendi yanında olmasını dilemişti annesi.

Bu nedenle baba, onların her ikisini de köyün mezarlığına defnetmek arzusunu yaşayarak getirmişti köye. Özetlediği ölüm şeklini anlatırken ağlamaklı idi, benim kadar olmasa bile:

“Mezuniyet töreni için elbisesini ütülemeğe çalışırken, ütünün sıyrılan kablosu çarpılmasına sebep olmuş, ne olduğunu anlamak için ona dokunan annesi de aynı anda çarpılmış ve bir anda, bir arada ölmüşlerdi. Neden sonra evin sigortası atmış, işten dönen baba onları birbirine sarılmış olarak bulmuştu.

Hanımının bir sohbet anında dedikleri hatırında kalmıştı.

Hatice sondan bir evvelki mektubunda; “Birlikte olacağımız günleri iple çekiyorum!” diye yazmıştı.

Ve eklemişti; “Ama içimdeki sıkıntıyı anlamlandıramıyorum!”

Tanrı bana genç yaşımda tattığım mutluluğu ömür boyu yaşamam için izin vermemişti. Hatta ikimize de.

Ben ömrümü ölmeseydi onunla paylaşırdım, mutlaka.

O ölmeseydi, ondan sonraki her günümde yaşamaktan nefret eder miydim? Yaşamaya tövbe eder miydim? Dualarım ölmek üzerine mi olurdu her günümde? Bitip tükenmeyen her anımda kahreder miydim?

Annemi, babamı, ablamı, ağabeyimi kaybettim, sırasıyla, ben seksenlerdeyim, hâlâ yaşamaya devam ediyorum, o günden beri. Hatice bir kere ölmüştü, ben ondan sonraki yaşamımda dinlenip dinlenip defalarca ölüyordum, ama gerçekte ölmüyor, ölemiyordum.

Oysa Hatice’nin ve annesinin yanındaki mezar yeri benimdi. Boş mezar yıllardır benim hasretimle yanıp tutuşmasına rağmen bedenim o çukura girmemekte direniyordu, neredeyse.

“Bir defa sevmek, bin defa ölmek!” demekmiş! Ben bir defa ölmeye razıydım, o günden beri, ama emanetçi emanetini geri almamakta direniyor gibiydi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*)  Yaşamımda “Karagöz, Karakız, Gork-Gork-Gork, Mistan, Arap ve Raki olmuşlardır. Karakız’ın başına gelenler de doğrudur. Karagöz’ü ise okulda olduğum bir zamanda babam kesmişti. Bu; uzunca bir süre vejetaryen kalmama neden olmuş, ancak askerliğimi yaparken bir kısım şeylere alışmak mecburiyetinde kalmıştım! Şimdi hâlâ vejetaryen olduğumu iddia edebilirim.

(1) Çepinlemek, Toprak devirmek, bakraç (galvaniz kova),   sıfra koymak (sofra hazırlamak), bir dike baklava, guguklu baklava, bir sahan kavurma, ravak, soğukluk yerel terimlerdir. Hatça Nene (Hatice Nine yahut da Hatice Anne), Gardaş (Kardeş), Köfün (Küfe) deyişi de yerel deyişlerdir. Karakaçan (Köy ortamında genelde siyah tüylü eşekler için kullanılan ad), davar (küçük ve büyük baş hayvanlara verilen ad.

(2) Tos Vurmak; Süsmek. Alın veya boynuzla vurmak.

(3) Estergon Kalesi (Macarca Esztergomi) Budapeşte’nin yaklaşık 60 Km kadar batısında şu anda kilise hüviyetinde turistik bir kale olup zamanında gidip gördüğüm ve gördüğüm şekil nedeniyle üzüldüğüm bir yer olmuştur.

Çünkü bu kale için türkülerimiz bile vardır. 1500’lü yıllarda bu kaleyi zapt etmeye çalışanlara karşı az sayıdaki koruyucular namuslarını korumak için tüm çocuklarını ve kadınlarını, kızlarını kendi elleriyle öldürmüşler, yapılan savaşı kazanmak anlamı olmaksızın kaybetmemelerine rağmen tüm ailelerini yitirmişlerdir. (Benim aklımda kalan öykü bu şekildedir)

(4) Künk; Pişmiş topraktan ya da çimentodan yapılmış kalın su borusu.

(5) Anlanmak; Hayvanlar için toprakta yatıp yuvarlanmak. İnsanlar için başıboş, bomboş, gayesizce yatmak.

(6) Melil Melil (Melül Melül) Bakmak; Boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın, hüzünlü, mahzun, üzgün, zavallı, yoksul bir şekilde bakmak.

(7) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

(8) Savuşturmak; Geçiştirmek, atlatmak.

(9) Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek.

(10) Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.

(11) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. Yöresel olarak yabancı, el.

(12) Fan Fin Fon; Anlaşılmayacak şekilde yabancı bir dille, özellikle Latince konuşmak.

(13) Boş ver! Kelimesi; bu şekilde ayrı yazılması gereken bir söz. Öyküde Hatice’nin isim olarak nitelemesi nedeniyle bitişik yazılmıştır.

(14) Kavil; Söz, söz verme, anlaşma, sözleşme.

(15) Tamahkâr; Açgözlü davranan, açgözlü, çok isteyen.

(16) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

(17) Plâtonik Aşk; Adını ünlü düşünür Platon (Eflatun)’dan alan tinsel bir aşk çeşidi gibi düşünmek mümkün. Aslında Türkçemizde tam karşılığı olmamakla beraber karşılığı beklenmeyen, olmayan, sorgulanmayan, hatta gerçekte olmayan, hayalde, ya da düşte hep öyle kalması istenilen aşk.

(18) Bir sevmek, bin defa ölmek demekmiş; Barış AKARSU’ya ait “AYRILIK ZAMANSIZ GELİR” şarkısından bir bölüm.