Şans mı, tesadüf mü? Ben tesadüfe inanırım. Tanrı insanların alnına yazdıklarını gerçekleştirdiğine göre, tesadüfleri de ona göre ayarlıyor, olgunlaştırıyor ve sonucunda da şekillendiriyordu. Buna bu şekilde inanan yalnızca ben değilim, karım da inanır benim gibi…
Mesleğim gereği, kesinlikle hiçbir işim olmadığı halde, her nedense Gıda Maddeleri Toptancılarının(1) çokça bulunduğu sokaklardan birine girmek zorunda kalmıştım.
Önümde sürücüsünü göremediğim oradan-oraya koşuşturan bir forklift(2) vardı. Yolun kapatılmış olması dolaysıyla gayriihtiyarî(3), belki de densizliğimin(4) sembolü olarak, “Acele et!” dercesine iki defa kornaya bastım.
Forkliftteki sürücü motoru durdurdu, erinmeden(5) yanıma geldi;
“Buradaki herkes benim kimseyi geciktirmek istemediğimi bilir yabancı adam. Ne o öyle korna çalmak? İyi bir araban var diye, arabana herkes temenna(6) mı çakacak sanıyorsun? Yolunu hemen açıyorum...
Bir daha da kimseyi korna çalarak rahatsız etme!” deyip sırtını döndükten sonra, sanki bir şeyi unutmuşçasına geri dönerek; “Lütfen!” dedi.
Karşımdaki umulmayacak zayıflıkta, ellerinde eldiven olan bir genç kadındı, biraz kabalaştım galiba, demem o ki karşımda genç bir kız vardı. Yanından geçerken;
“Bana iyi bir ders verdiniz. Hemen Sanayiye gidip kornayı söktüreceğim!”
“Söktürme genç adam! Hini hacette(7) lâzım olabilir! Şimdi yürüyün ve devam edin lütfen!”
“Hini hacette?”
“Lüzumlu olabilir, gerekebilir anlamında yani, bilmiyor musun?”
Kültür seviyesi de kıt değildi. Hem bilgiliydi, hem de kibar. Ancak cevabımı beklemedi, uzaklarda yankılanan bir sese yöneldi. Arkamdaki pikap biz konuşurken kornasını çalmadan beklerken, hareket ettim, o araç da benim arkamdan.
Genç kızın korna çalmama neden kızdığını anlamıştım.
Oysa ben kültüründen şüphe etmiştim ki benim böyle düşündüğüme herhalde daha da çok kızardı o genç kız (sanırım).
Özür dilemiş miydim? Hatırlamıyordum. Bir yan sokaktan geri döndüm yanına. Motorunu durdurdu genç kız, ben motor sesini yükselterek işaret verince.
“Seni üzdüm genç bayan. Bilemedim, özür dilerim.”
“Sizi kırdıysam ben özür dilerim. Her şey okumakla, pahalı arabaları kullanmakla, yaşla-başla öğrenilmiyor.” dedikten sonra elindeki kâğıt mendille alnında birikmiş terleri silerken;
“Haydi, selâmetle!” dedi.
Galiba etkilenmiştim, şımarırcasına belki;
“Size çok güzel olduğunuzu söyleyen olmuş muydu?”
“Hayret bir şey, ilk defa duyuyorum. Demek ki bu çapaçulluğumla(8) bile bana güzelmişim gibi bakan varmış. Önemli olan gönül güzelliği arkadaşım. Haydi, yoluna, ben de kendi yoluma!” dedikten sonra forklifti çalıştırdı ve keskin bir dönüşle belirlediği doğrultuya yöneldi.
Galiba değil, gerçekten etkilendiğimin farkına varmıştım. Öğrenmeliydim onu, ama niye? Peki, niçin ve neden? İnsanların başlarına ne geliyorsa meraktan geliyordu. Ben de merak etmiştim. Kimdi bu genç kız, forklift kullanan ve korna çalanlara sinirlenen?
Merakımın ona da ulaşacağını tahmin bile etmeden, bulduğum ilk boş yere arabamı park edip hemen oradaki şirkete girdim; “Merhaba!” diyerek. Buradakiler yaşlı-başlı, hallerinden iki patron, iki ortak, ya da iki kardeş oldukları anlaşılıyordu.
Duvarlarda bir sürü levha, takvim, saat ve “El rızk u al’allah(9)” levhası vardı. Utanarak sordum;
“Şuradan geçerken korna çaldım diye, genç bir kız forklift üzerinden bana kızdı. Kimdir, biliyor musunuz?”
Yaşlılar önce manidar(10) bir şekilde birbirine baktılar. Sonrasında;
“Hikâyesi kısa değil evlât, vaktin müsaitse otur, bir çay içiminde dinle!” dedi saçları daha beyaz ve tombulca olan. Hani “Tonton(11) Dede” derler ya, onun gibi işte!
“Sanırım bahsettiğin kişi Mukaddes. Olmalı demiyorum. Mutlaka ve muhakkak o. Babası Muhsin çalışırdı daha öncesi o alette. ‘El emeğim, göz nurum!’ derdi o alete, geçimi ondandı. O da korna çalınmasından haz etmez(12), kaba anlamda çalanlara illet olurdu(13)…
Bir gün işe gelmedi, öğrendik ki gece kalp krizi geçirmiş, göçmüş.”
Yaşlı adam kafasını toplamak istercesine suskunlaştı bir süre, devam etmek yaşadığı birikimin zorunluluğuydu sanki;
“O; tüm bu sokağın işini tek başına görür, para-pul nedir, bilmez, ne sorar, ne araştırır, ne de isterdi. İsteyen her günün akşamında, isteyen aydan aya oturma selesinin arkasına koyduğu tahta kutuya hakkı olduğunu düşündüğünü koyardı…
İnanabiliyor musun rahmetlinin o kutusundan darda kalıp da ihtiyacını görenler, giderenler bile olurdu. Arkasına bakmazdı bile;
‘Ne kadar lâzımsa al!’ derdi, alanın yüzüne, ya da kutuya bile bakmazdı. Bilirdi ki Tanrı; ‘Ne verirsen elinle, o da gider seninle!’ demişti, aramazdı, sormazdı. Kendisi için gerekli değilse o kutu öylece kalırdı, birimizden birinin deposunda o aletle birlikte…
Prensiplerine sadıktı, çok nadiren, birilerinin çok acil işleri çıkmazsa yaz-kış ayırımı yapmadan, akşam ezanı okunurken evine çekilirdi;
‘Bundan sonra vaktim çoluk-çocuklarımın!’ derdi. Akranları şakalaşırdı onunla;
‘Herhalde çocuklar yerine çoluğu daha çok özledin!’ diyenlere karşı cevap vermez, sadece gülümserdi…
İşte Mukaddes dediğimiz bu kız onun kızı ve babası ne ise o da aynen o. Farksız! Ona gücenme! İyi bir çocuk, mükemmel bir insan, hepimizin sevdiği bir kızcağız o. Babasının vefatından sonra üniversiteyi bıraktı, kardeşlerine ve annesine bakmak için babasının işini yüklendi genç yaşında. Ehliyetleri, sertifikaları her bir şeyi var.
‘Bir tek nasibi kapalı…
Bir de nasibi çıksaydı hayırlısıyla. Özlemi var, biliyoruz. Öncelik kardeşlerinde, ama! Onun için her şeyden önemlisi de annesini rahat ettirmek. Bu nedenle buralardan ne kimse talip oldu kendisine, ne de oğullarına, torunlarına, kardeşlerine, akranlarına gelin olarak isteyen...
Oysa güzel, iyi huylu, becerikli, tuttuğunu koparan, sadece omuzlarına binmiş olan yük dolaysıyla sinirli, ama buna rağmen hoşgörülü. Başka öğrenmek istediğin bir şey var mı genç adam?”
“Estağfurullah efendim! Ben sadece öyküsünü merak etmiştim de!”
“Öyle mi zannediyorsun, ismin ne olursa olsun genç adam? Ben iddia ediyorum ki çok zaman bu caddeleri arşınlayacaksın(14), bu sokakları ezberleyeceksin…
Ama bu arabanla değil. Bu sokaklar bu arabalara alışkın değil. Hem sakınılan göze çöp batar. Sen istersen ikinci el külüstür olsa da masrafsız bir araba bul ve istediğin zaman, istediğin kadar, istediğin gibi geç buralardan, fark edilme, ama fark etmesini istediğinin de seni fark etmesine engel olma! Anlatabiliyorum, değil mi?”
“Ben anladım da…”
“Onun anlaması da senin ferasetine(15) kalmış artık evlât! Ha! Çok erken, ama düğün-dernek için ne lâzımsa bizde var, dışarıya el açma, zaten bunları ve buraları Mukaddes senden iyi bilir!”
“Sağ ol amca. Yalnız sizinle konuştuğumu bilmese…”
“O zaman kalp kalbe(16) nasıl karşı olacak? Bu dileğine ‘He!’ deyip karşılamamız zor. Ama hemen gidip de ‘Seni yakışıklı bir genç sordu, şöyle-şöyle de, böyle-böyle, biz de senin hayat hikâyeni anlattık!’ demeyeceğiz tabii. Sadece denk gelirse ve mecburen anlatmak zorunda kalabiliriz belki tabii!”
Ayrıldım oradan düşünerek. Bilemezdim söz vermelerine rağmen adının Mukaddes olduğunu öğrendiğim kişiye beni hemen yetiştireceklerini ve yani yetiştirdiklerini.
Oysa onun beni bilmesi, beni zihnine nakşetmesi(17) o kadar zordu ki!
Kimdim ben? Belki arabamın plâkasından eğer o da, kendisinin ya da amcaların akıllarında kalmışsa öğrenebilirlerdi beni belki. Aslında kendi kurguma göre ben kesinlikle “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” idim.
Burada Mukaddes’in zekâsından ve hafızasından haberdar olmayışımın benim için sadece safdillik(18) olduğunu belirtmem yararlı olacak. Çünkü ben işyerime döner-dönmez o da beni merak etmiş, ağabeylerinin birinin internetinden plâka numaramla beni öğrenmişti. O da beni niçin bilmek istediğini bilmiyor olsa gerekti (herhalde).
Gerçekten ikinci el arabamla yolum o kadar çok düştü ki oralara ve tabiidir ki korna çalmadan, bazen bir yerlere sinerek, gizlenerek! Tek eksiğim âdetim olmadığı için beni gizleyecek geniş çerçeveli bir güneş gözlüğüne sahip olmamaktı. Hipermetrop gözlüklerimle de görmek istediğimi göremiyordum ki!
Fark edilmediğimi sanıyordum. Dedim ya safdildim, okumuş ama adam olamamış gabi(19) biri gibiydim. Hatta gerzek(19) mi deseydim kendim için? Üstelik sümsük(19) bir yaratılışta olduğumu da inkâr edemezdim kendim için.
Adım atmalıydım, ama nasıl? Ne yol gösterenim vardı, ne elimden tutacak, ne de soracağım biri vardı bana göre. Hatta anneme bile açılamazdım, ortada fol yokken, yumurta yokken.
Hani derler ya; “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış!” gibi, benzeşmese bile benimki de o tertip; “Ben yanmağa başlamışım, yanıyorum, yakanın benden haberi yok!”
Kader (yahut da başka-başka adlarla kısmet, mukadderat(20), bir de başlarda söylediğim gibi şans ya da tesadüf) şekillenir miydi, yoksa şekillendirilir miydi? Bence şekillendirilmesi için bir destek gerekirdi.
Şekillenmesi ise tamamen tesadüfle ilintiliydi ki bu benim başıma gelen, yaşadığımdı. Benim, beni mahvedeni daha iyi görecek, belki de tanımamı ve sonrasını düşünmemi sağlayacak, yüzümü saklayacak güneş gözlüklerine ihtiyacım olduğunu düşündüm, kara, belki de kapkara.
Takip eden Cumartesi günü şansımı denememin bence ilk emri olarak düşündüğüm güneş gözlüğünü almak için çıktım çarşılara. Bir gözlükçüye girdim. Tesadüfün ikinci boyutu idi bu.
Aklımın ucundan bile geçmezdi onunla gözlükçüde karşılaşacağım. Bilirdim ki onun gibi çalışanların Cumartesileri yoktur, hatta belki Pazarları da.
Oldukça kalabalıktı gözlükçü. Kalabalığın Mukaddes’in, annesinin ve iki kardeşinin varlığından oluştuğunu bilemezdim.
“Merhaba Mukaddes Hanım!” dedim.
“Merhaba korna çalan ve benim kim olduğumu birilerine sorarak öğrenmek isteyen genç adam. Sağa-sola sormak yerine; ‘Çay ısmarlayayım, anlat!’ desen ben de anlatabilirdim sana beni, öğrenmek istediklerini, belki eksik kalanları da tamamlayarak…”
“Kaybettim mi o zaman şansımı? Şimdi ısmarlayayım desem o çayı?”
“Olmaz! Çok masrafa girersin genç adam. Yanımdakiler annem ve kardeşlerim. Kardeşlerime ‘pasta’ diye söz vermiştim. Şimdi ‘Bu ağabey çay ısmarlayacak!’ desem, mutlaka pastalarını da isteyecekler, siz ısrar etsem bile bedelini ödemeye çalışacaksınız ki, bunu istemem, buna müsaade edemem. Daha sonra inşallah…”
“Peki, ne zaman?”
“O külüstür arabayla gözetlemeyip, korna çalmadan göründüğün zaman.”
“Yani fark edildim. Şansım yok mu yani?”
“Değil mi?”
“Sahi bugün Cumartesi! Cumartesi günleri çalışmıyor musun?”
“Çalışıyorum da, bugün yürüyüş mü, miting mi ne varmış şansıma, ‘Sen gelme!’ dediler, ben de annemle ve kardeşlerimle gezmeğe çıkmıştım, işte böylesine. Hoş bir tesadüf yaşadığımı söylemeliyim.”
“Tesadüfün hoşluğunu hep beraber yaşayabilseydik keşke!”
“İşimle, ailemi ayırmam gerek!”
“O halde benim de saygı göstermem gerek, galiba?”
“Yani! İyi günler!”
“İyi günler, ama benim gözlük almam gerek!”
“Tanınmamak, nereye baktığının belli olmaması için mi?”
“Yani!”
“Bizimse işimiz bitti, tekrar aynı dilekler…”
Ertesi gün yeni bir gün olacaktı bence, ertesi günün Pazar olduğunu unutmasaydım eğer. Tek-tük bir iki şirket, ya da müessese dışında in-cin top oynuyordu ortalıklarda. Doğal olarak forklift, aman canım bana ne forkliftten, sürücüsü, yani ki sadece o, yani ki Mukaddes de yoktu oralarda, ortalıklarda, o sokakta.
Hiç olmazsa bir telefon numarası alsaydım, değil mi? O zaman çay içmeyi dar bir vakte sığdırmaya çalışmamış, hem de gözlerden ırak olma zorunluluğunu da yaşamamış olurduk, gibime gelirdi.
İnsanlar duygularına hâkim olamayınca, hele ki duyguları tek yönlü olursa “Aptal âşık” oluyorlardı (herhalde, sanırım).
Bırakmıştım, işimi-gücümü. Üstelik arabam yerine eski bir arabayla gidip-gelişlerimi, angut gibi(21) durgunluğumu anlatamıyordum, anneme-babama. Evin tek oğlu, eşşek kadar olmama rağmen el bebek-gül bebek yetiştirilmiş olunca anlatmak yahut da izah etmek zor oluyordu.
“Yumurtanı yemeyi unuttun! Süt içmekten vaz mı geçtin? Eskisi gibi erken yatmıyorsun! Nedir bu müziğe düşkünlüğün?” gibi ve benzeri bitmez-tükenmez ahret sualleri(22), yorumları ve tenkitleri ısrarla devam ediyordu annemden.
Ve en can alıcı, en duygu sömüren söz de bu bitmez-tükenmezlerin peşi sıra yola çıkıyordu; “Bir gün sen de evlât sahibi olacaksın, biz görmeyiz, ama anlarsın o zaman sana olan bu düşkünlüğümüzü…”
Sanki her şey tamamdı da…
Yani eskilerin deyişi ile “Üç nalla, bir at hazırdı” da tüm mesele dördüncü nalda kilitlenip kalmıştı, evlât sahibi olmak için.
Ortada bulut bile yoktu ki yağmuru bekleyesin. Yoksa bir ara dediğim gibi; “Ortada fol yok, yumurta yok!” mu deniyordu, böylesi beklentiler için.
Hani belki uzaktan-uzaktan yönelmiş bakışlarımı, düşüncelerimi, umut ve beklentilerimi belki tek nal olarak yorumlayabilirdim. Ama diğer üç nal ve bir at için kaç fırın ekmek yemem gerekirdi, bilmiyordum.
Sahi bu konuda; “Balığın ağaca tırmanması” gibi bir deyiş, “Ölme eşeğim, ölme!” gibi bir tekerleme mi vardı, ne?
İnsanlar umutsuz yaşayamazlardı, hele ki gördükleri ışık yeşile yakınsa. Ne demişti o: “Bir çay içimi...”
O kadar telâşı içinde bana bir çay içme vakti ayırabilir miydi? Daha ileriye gitmeyi düşünsem, bir yemek molasında kendimi anlatsa mıydım?
İnsan beyni, hele ki benim gibi düşünen bir insanın beyni farkında olmadan yoruluyordu. Buna bir de yaşanan farklılıklar eklenince umutlanmakta bile rötar yapıyordum, şaşkınlıktan dilimi yutmasam bile ne diyeceğimi şaşırıyor, kekeliyor, karşımdakinin bana garip bir şekilde bakmasına neden oluyordum.
O; bendim, karşımdaki de Mukaddes. Söylememe gerek var mı?
Sabah horozlar ötüp de daha dinlenme safhalarına geçmeden, forklift henüz çalışmaya başlamadan yerimi zapt etmiştim, köşelere yakın bir yerlerde. Artık gizlenmeme gerek yoktu. Nasıl olsa gizlenmeye çalıştığımı biliyordu o.
Siyah gözlüklerimi çıkardım. Bekledim yanıma gelmesini, farkımda değil gibiydi, telâş içinde gibi koşuşturuyordu. Bir ara yanımdan geçerken ıslık çaldım, fark etti, motoru durdurdu.
“Arabanı görmüştüm!”
“Peki, çay içmek için söz verişin de hatırında mı?”
“Mümkün değil, iki günün boşluğu çok iş birikmiş. Bir sürü kamyon, TIR var sıralarda.”
“Peki, rüşvet versem birilerine, forklifti o çalıştırsa, çay içmek için on beş dakikalığına seni bana bağışlasa olmaz mı?”
“Burada rüşvet de, para da geçmez!”
“Ya ne geçer?”
“Sevgi sözcükleri…”
“İyi ya işte; ben seni seviyorum!”
“Tanımadan, bilmeden, birer kez korna, ıslık çalmakla ve tesadüfle?”
“Garip mi?”
“Şaşırtıcı…
Hem beni engellediğinin farkında mısın? Şimdi şuralardan biri ‘Mukaddes, yetiş!’ diye bağıracak ve senin yüzünden başım ağrıyacak!”
“Kıyamam, başın ağrımasın! Mukaddes yetiş!”
“Bu kadar çabuk?”
“Geciktim bile!”
“Sen arabanda gazete oku, ne bileyim bir şeyler yap, ben durumum müsait olunca çayları alır, gelirim. Arabana binmem ama.”
“Peki, bir yerlerde oturamaz mıyız?”
“Bugün hatta hafta sonuna kadar olmaz, sanmam!”
“İş sonunda?”
“O da olmaz! Mesaiye kalabilirim bu günlerde. Leş gibi terler, kokarım. Böyle biriyle de çay içmeyi istemezsin herhalde.”
“O halde bir gün, yer ve saat söyle!”
“Pazar günü, aynı yer, aynı saat!” dedi ve forklifti çalıştırıp sırtını döndü, bu benim de arabama dönmemin gerekliliği idi (galiba).
Dediğim gibi; “İnsanlar aptal âşık olunca” anlamıyorlardı söylenenleri: Pazar, Pazardı da, aynı yer, aynı saat neyin nesiydi? İlk korna çalıp fırça yediğim yer ve saat miydi acaba? Her yer kapalı olacağına göre, neden öyle demiş olsundu ki?
İşimin başına döndüğümde beynim yorulmuş, neden telefon numarasını istemediğim, hiç olmazsa öyküsünü bana anlatanların telefon numaralarını almadığım için kendime kızmıştım. Bir insanın aynı hatayı ikinci kez yapması, gereklilikleri düşünmemesi affedilecek bir şey değildi. Sanırım hatta bu, aptallık sınırının aşılması olsa demek olsa gerekti.
Üstüne üstlük bir de babamın iş yerindeki beklentisi ve talimatları üstüne tuz-biberdi;
“Şunlar yapılacak, bunlar tamamlanacak, onlar yazılacak” gibi komutlarla iyice bön olmuş(23), bönleşmiştim(23).
Aptallık, bönlük; zayıf sıfatlardı. Herhalde salaklık, avanaklık, gabilik daha iyi bir tarif olurdu, benim için. Sanırım öylesine yitirmiştim kendimi.
Kafam da, beynim de, gönlüm de, kalbim de benim değildi artık. Mukaddes hepsine el koymuş, “Pazar” demişti sadece. Pazara değil, mezara kadar beklerdim onu, o sloganda(24) denildiği gibi ama yer ve saat? Düşünemiyor, beynime yönlendiremiyordum o deyişi.
Sonrasında, hani avam(25) tabirle “Jeton düştü!” derlerdi ya hani. Ben “Beynime dank etti(26)!” diyeceğim. Sadece orada mı, yani forkliftle çalıştığı, korna çaldığım yerde mi karşılaşmıştık onunla?
Gözlükçüde karşılaşmamız ne oluyordu peki? Demek ki Pazar günü, orada, aynı saatte buluşacaktık. Zekâmı alkışladım, övünmek gibi olmasın!
Arabamı park ettiğim yere geldiğimde bir sürpriz bekliyordu beni. Arabam yerinde yoktu çünkü. Sanırım takip ediliyordum. Takip edilmesem bile “Kazık gibi” ve düşünceli duruşumdan herkes anlardı bir şeyler…
Anında yaklaştı forklift yanıma;
“Hayırdır, ne oldu arkadaşım?”
“Arabam yok, çalınmış herhalde!”
“Burada çalınma değil, alınma olur genelde. Herhalde park ettiğin yer bir depo önüydü, seni aradılar, bulamadılar ve parka çektiler muhakkak. ‘Ben götüreyim!’ derdim, ama hem uzun süre alır ki o kadar zaman buralardan uzaklaşmam uygun değil, hem de yanıma oturulmasından hiç haz etmem…
Başka türlüsü de tehlikeli zaten. En iyisi Mustafa Ağabeye söyleyeyim, o götürsün park yerine seni. Sanırım orada bulacaksın arabanı. Mustafa Ağabey sonra sonuçtan bana bilgi verir.”
“Geçerken uğrayıp ben bilgi versem, hem de çay içme teklifimi yenilesem…”
“Bence mahzuru yok! Dene bakalım bir şansını…
Ama bu kadar konuştuk da, sen benim adımı biliyorsun, ama ben senin adını bilmiyorum. Nedir adın?”
“Ahmet!”
“Tahmin etmiştim. İkincisi ne ‘E’ harfi ile başlayan adının ya da soyadının?”
“Ercüment!”
“Taksitle konuşmayı seviyorsun galiba? Peki, o yakışıklı arabanın plâkası AE(27) idi de o SOS imdat işareti gibi olan 505 rakamlarının da anlamı var mı?”
“Yoktu şimdiye kadar, ama şimdi söylesem!”
“Söyle!”
“Tam oturmasa da; ‘Seni O (kadar çok) Seviyorum ki’, kelimelerinin baş harfleri.”
“Çok acele ve çok ileri gitmiyor musun?”
“Tekrar ediyorum; geciktim bile!”
“Sanmıyorum.” dedikten sonra yanından geçen arabaya işaret etti. Direksiyonda genç bir delikanlı vardı.
“Mustafa Ağabey, demiştim ama bu genç de yardımcı olur sana. Dur hemen söyleyeyim… Murat, işin acele değilse bu ağabeyi park yerine bırakıver lütfen, arabası muhtemelen oradadır!”
“Olur, emrin olur abla!”
“Sağ ol! Görüşmek dileğiyle!”
“Nasip…”
“Nasip için de destek gerekmez mi?”
“Arabanı bul da…”
“Bulamazsam da zararı yok!”
“Sana lâf yetiştireceğim derken çok eğlendim. Beni bekleyen çok iş var. Haydi, selâmetle, sonrası Allah kerim!”
“Allah kerim!”
…
Sonrası mı?
“Allah Kerim” dedik ya ikimiz de. Allah kerimdi ve kerametini(28) de, büyüklüğünü de gösterdi, takip eden günlerde.
“Sevgi, yalnızlığın reçetesi, hastalığın ilâcı idi. Hüznün düşmanı, mutluluğun dostuydu sevgi. İnsanlığın temeli, hayatın kaynağı, yaşamanın ispatı idi sevgi.(29)”
Bu nedenlidir ki;
Biz; sevgi dolu yaşamımızda karım Mukaddes ve çocuklarımızla çok mutluyuz...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Gıda Maddeleri Toptancı Hali; Ankara’da buraya GİMAT (Gıda ve İhtiyaç Maddeleri Ankara Toptancıları) denilmektedir.
(2) Forklift; Özellikle limanlarda, büyük depolarda bulunan malzemeler için kullanılan, önündeki iki uzun demirle, paletleri, paketleri, kısaca yükleri kaldırmaya yarayan bir iş makinesidir.
(3) Gayriihtiyari; İstemeksizin. Düşünmeden. Elinde olmayarak. İradesizce.
(4) Densizlik; Nerede, ne zaman ve nasıl konuşulacağını bilmeyen insanların davranış biçimleri.
(5) Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.
(6) Temenna; Öne doğru eğildikten sonra doğrulurken eli başa götürerek verilen selâm. El ile selâm verme. Eli alına götürerek selâmlama işareti.
(7) Hini Hacette; Gerektiğinde.
(8) Çapaçulluk; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşama, bir bakıma pasaklı olma, dünyayı umursamama.
(9) El rızk ı al’allah; E’r rızku al’allah; şeklinde de söylenen bu deyim; “Rızk Allah’ın üzeredir, rızkı veren Allah’tır” anlamındadır. Rızk kelimesine Türkçemize “Rızık” olarak yerleşmiştir. Ayrıca tevekkeltü al’allah şeklinde söyleyiş; “Allah’a dayan!” anlamındadır.
(10) Manidar; Anlamlı, anlamı olan, manalı.
(11) Tonton (Töntön); Tombulca, yaşlı, sevimli, hoş kimse.
(12) Haz Etmek, Hazzetmek;. Hoşa giden duygulanma, hoşlanma, tat ve zevk alma. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma.
(13) İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.
(14) Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.
(15) Feraset; Dirayet. Zekâ, bilgi, kavrayış. Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi. Kuvvetli bilgi sahibi olmak. Zıddı; ahmaklıktır.
(16) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
(17) Nakşetmek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak. Süslemek, bezemek, nakış yapmak.
(18) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
(19) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gerzek; Geri zekâlının kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Sümsük; Aslı bir kuş cinsi olmakla beraber halk dilinde yöresel olarak uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.
(20) Mukadderat; Alın yazısı. Yazgı, kader. İnsanın başına gelmesi çok önceden Tanrı kararı olarak alnına yazılmış olduğuna inanılan bütün haller.
(21) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).
(22) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler” anlamındadır.
(23) Bön Olmak, Bönleşmek; Anlama ve anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, anlayamıyor bir şekilde çevresine bakınmak.
(24) Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.
(25) Avam; Halkın aşağı tabakası, ayaktakımı, okuması, yazması, ilmi irfanı kıt olan. (Fakirlik, Fakirler Sınıfı)
(26) Kafasına Dank Etmek; Bir olay sebebiyle birden kendine gelmek, ayılmak. Doğruyu anlamak.
(27) Aldığım ilk Anadol marka arabamın plâkası gerçekten 11 AE 505 idi ve öyküdekine benzetilebilecek şekilde 11 için “birdirbir oynayan çocuklar” derlerdi. AE için Akıllı Erol (Bence Akılsız, Avanak, Andaval, ya da Aptal Erol) ve 505 rakamı için de dijital görünümde SOS şeklinde görüldüğü için “Tehlike İşareti” derlerdi ve bu varsayımlarla herkes tanırdı beni memleketimde, valisinden çöpçüsüne kadar. Gerçekten insanların bazı varsayımlarla yakıştırmaları insanların belleklerinde iyi olarak yer ediyordu. Örneğin normal telefon numaram da 315 99 81 idi. Dostlarım bunu da unutmazdı. Çünkü 315 ilçenin telefon kodu idi, son dört rakamı da 9 kere 9 eder 81 diye öğütlemiştim ki telefon numaram herkesin aklında kalmıştı.
(Tüm bunlara karşın memleketimde herhangi bir partiden milletvekilliği için adaylığımı koymağa kalkışsam, kimse partisine almak istemezdi beni. Çünkü kimine göre “Faşist”, kimine göre “Komünist”, kimine göre de “Muhafazakâr, Sofu” idim. Bağımsız olarak adaylığımı koysam % 1000 (bin) seçilirdim sevenlerim sayesinde, ama bunu da ben istemedim! Hani bir lâf vardır; “Yağmasan da gürle!”, “Abartmak da bir hak!” ve “Yalandan kim ölmüş ki?” gibi!!!)
(28) Keramet; Doğaüstü yetenek. Ermiş kişilerin gösterdiklerine, yarattıklarına inanılan, aklın sınırlarını aşan, şaşkınlık verici olay.
(29) Sevgi, yalnızlığın reçetesi, hastalığın ilâcı idi. Hüznün düşmanı, mutluluğun dostuydu sevgi. İnsanlığın temeli, hayatın kaynağı, yaşamanın ispatı idi sevgi. Ahmet Şerif İZGÖREN’in “SÜPERMEN VE UĞUR BÖCEĞİ” isimli Kitabından bir alıntı.