Lise son sınıfa kadar aynı şehir, aynı mahalle, aynı sokaktan, aynı okula giden iki arkadaş idiler. Bir taraf 22 Numarada, diğer taraf 26 Numarada komşu olmalarına rağmen, ailelerin birbirlerine gelip gitmeleri yoktu şehir yaşantısının garabeti(1), kısırlığı nedeniyle.
Diyelim ki; birinin ismi Ahmet, diğerinin ki Mehmet olsun.
Ne olmuşsa olmuş, lise son sınıfın sonunun yakınlarına doğru biri; “Bizden” diğeri “Bizden olmayan” olmuş, yolları ayrılmıştı. Başlangıçları öyle kanlı-bıçaklı gibi değil, sonraları ise…
Öylesine kirli siyasetin göstergesi olarak beyinlerinin yıkanmış olması dolaysıyla; pis!
Yaşamları kazandıkları aynı üniversitede, aynı fakültede de devam etmişti, henüz başlayıp ve sonrasında duran, yok olan yahut da biten. En fazla 22, bilemedin 25 yaşlarındaydılar.
Okula erken gelen sınıfın baş taraflarına oturursa, sonra gelen çaprazının en sonunda otururdu, düşmanlarmış gibi uzak kalmak isterlerdi birbirinden.
Ha karşılaştıklarında “Merhaba!” eksik olmazdı aralarında, ama sonrasında biri kolunu ters L şeklinde yukarı kaldırıp, pazularını gösterir “Kuvvetliyiz!” anlamında sallar, öteki eliyle tabanca işareti yaparak “Öleceksiniz!” dercesine tetik çekme hareketi yapardı.
İkisi de sporseverdi, birinden biri zayıf olmasına rağmen ikisi de okulun voleybol takımına bir arada seçilmişler, oynadıkları oyunlarda aldıkları yahut da kaybettikleri her sayıdan sonra aynı işaretleri birbirine göstermekten asla çekinmemişlerdi.
Kimler görürlerse görsünler, kimler nasıl yorumlarlarsa yorumlasınlar, umurlarında değildi; felsefelerinin, fikirlerinin, düşüncelerinin herkes tarafından bilinmesine rağmen. Onları tanıyan herkes “Gençlik heyecanı, akılları başların gelir, ileride durulurlar!” diye düşünüyordu.
Durulmamışlardı…
Çünkü iki insan ancak bu kadar ters yapıda ve düşüncede olabilirdi. Birinin “Ak” dediğine, diğeri “Kara” derdi, yapıları gibi, biri esmer, karaşın(21), öteki kumral, sarışın idi, çünkü. Biri sağcı, hep sağa giden, sağcı bir partiden, diğeri karşı tarafın yalnızca kalbe doğru giden dediği diğer partiden. Hatta aykırı olarak tuttukları spor takımları konusunda bile biri fanatik(3), diğeri neredeyse psikopattı(1).
Söylendiği üzere biri “Bizden-yandaş” diğeri “Bizden olmayan-aykırı” idi…
Bir gün komut gelmişti birine, Tanrının eli olacaktı onlardan biri ve diğerine sonu yaşatacaktı.
Belki takip etmesine bile gerek kalmadan, ayrı kapılardan çıkan ikisinden biri annesinin oğlunu uğurlayışına aldırmadan verilen emir gereği çektiği silâhı ötekinin alnına dayayıp işini bitirmişti!(4)
Yani işi bitiren Mehmet, işi bitirilen Ahmet’ti.
Kim perişan olmazdı, olamazdı ki? Evinin penceresini havalandırmak için açan komşu kadınlardan biri tüm olayı, bütün çıplaklığı ile görmüştü. Öldürülmek isteneni de, öldürmek isteyeni de çok iyi tanıyordu, biri yatıyor, diğeri kaçıyor olmasına rağmen küçüklüklerinden beri, aynı sokakta oturuyor olmaktan dolayı.
O kadın telâşla kocasını uyandırdı, çocuklarını kendi başlarına bırakarak öldürülmek istenenin annesiyle birlikte çocuğu hastaneye yetiştirme çabasını yaşadılar. Oysa çocuk anında terk etmişti yaşamını, hastaneye yetiştirmek boşuna bir çabaydı.
İfadeler alınmıştı, kimdi, biliniyordu, sabahın erken vakti olmasına rağmen, anne de, komşu kadın da aynı ifadeleri vermişlerdi; “Öldüren O” idi, yani Mehmet!
Keşke aydınlıkta belirgin olan tüm bilgiler, sonuçlar aydınlıkça alınabilmiş olsaydı!
Anında yakalanan katil zanlısının mahkemesinden birkaç gün önce, şahit olan komşu kadının evine karanlık yüzlü birkaç kişi gelmişti;
“Çocuklarınız şu okullarda okuyorlar, siz şurada, kocanız burada çalışıyor. Onların başına bir şeyler gelmesini istemezsiniz, değil mi?” deyip tehdit etmişlerdi onu.
Ölenin annesi taraftı, onun beyanı asla dikkati alınamazdı, kendisinin karakol beyanı Mehmet’in hayatını karartacaktı, sadece; “Kesin olarak o, diyemem, benzetiyorum!” demesini istemişlerdi ondan.
O tarihlerde Türkiye’m Teksas idi sanki her gün bir yerlerde olaylar oluyordu ve gençler birbirini yiyip bitiriyordu, birbirinin canına okuyarak.
Şimdilerde genç sayılabilecek yaşta rahmetli olan o genç kadının yapacağı bir şey yoktu. Mahkemede beyanını yaptı;
“Kesinkes öldüren o diyemem, benzettiğimi söyleyebilirim ancak!” demişti, hiç olmazsa o günün şartlarında çocuklarını, kocasını, kendisini korumak için. Savcı ve Hâkim onu daha önce söylediklerini reddettiği için gereğine uygun olarak azarlamış, ölen çocuğun annesi ise ilenmişti(5);
“Allah’tan kork! Kanser olup ölesin inşallah!” demiş peş peşe başka küfür veya dualar da savurmuştu. Yavrusunu yitiren bir annenin hezeyanlarıydı(6) söylediği sözler ve ileniş, olacaktı o kadar.
Tanrı o annenin tüm dileklerini kenara koymuş, sadece o şahit kadının genç sayılabilecek yaşlarda kanserden ölmesiyle(4) yetinmişti. Nasıl yetinme ama? Perişan bir eş, dört evlât ve her bakımdan her şeye muhtaç…
Zaman geçmesini de bilir, geçmemesinin bilincini de yaşardı. Katiller ellerini-kollarını sallayarak, vicdan azabı(7) nedir bilmeden yaşamlarına devam ediyorlardı. Yitirilenlerin ise çürüyen etlerinin geniz yakan kokuları ile mezarlarından “İntikam” çığlıkları atmaya çalıştıkları hissediliyordu.
Oysa gidenin tarafı için; “Giden gittiğiyle kalıyor, kalanlara oluyordu her şey!” İnsan yasalara ve ecelle gelen yasaya da saygılıydı, ancak elleri böğründe yaşama devam etmenin gereği yoktu. İnsanın naturasında(8), belleğinin bir yerlerinde mutlaka hıncını almak, karşı tarafa da aynı eziyeti çektirmek düşüncesi ertelenemiyordu.
Bir çare, bir şeyler olmalıydı. Dünya hep kötülerin, hep menfaatperestlerin, hep yanlış yapanların ve hatalıların işgalinde, yönetiminde mi olacaktı? Dürüstler sinecek, pısırıkça(9) kaderlerine tahammül mü edeceklerdi?
Böyle günlerden birinde kapısı çalındı ölenin annesinin;
“Ben Ahmet’in bilmediğiniz yakın arkadaşıyım. Yalnız siz değil, ben de yalnızım artık! Bir ömrü güzelliklerle paylaşmayı dilerken, yaşamadan dul kaldım ben de şimdi…
Ama yapmam gereken bir şeyler olduğu düşüncesindeyim. İsteğim sadece beni muhafaza etmeniz. Ailemle vedalaştım. Kimse beni bilmiyor, ama gün gelecek öğrenmesi gerekenler öğrenecek beni mutlaka…
Ufacık bir süreye ihtiyacım var sadece. Sonrası Allah Kerim, yalnızca Allah’ın affediciliğinde…
Aslında düşüncem için cehennemde yanacağımı biliyorum(10), ama dünyada yanmaktansa cehennemde yanayım, cehennemliklerle beraber olacak olmam, en büyük üzüntüm.”
“Ölenle ölünmez! Akan kan yerde durmaz! Diyorlar...
Ne bileyim örneğin trafik kazası olsa ‘Ecelle’ der, ‘Allah’tan’ der, inanır, boynumu bükerim…
‘Bu da, Allah’tandır diyorlar’ Allah kendi halledeceği bir işi neden bir caniye yükler, ya da gördürür ki? Hem de bir dünya zıtlaşması için!..
Bu ülke ikisine de yetmedi mi?..
Hem eğer adalet varsa katilin cezası niye verilmez ki, elini-kolunu sallayarak, hem hatta sırıtarak-gülerek her gün kapımın önünden geçer ki?..
Söyle kızım ben sabır taşı mıyım? Bana ‘Sabret!’ diyorlar. Ana yüreği, nasıl sabredeyim, dağlara-taşlara mı vurayım kendimi?..
Yoksa oğlumun peşinden gitmek için Tanrıya isyan edercesine bazı şeyleri ölmek için denemeye mi çalışayım?”
Kesik kesik konuşuyordu, uzun konuştuğunun farkında değil gibiydi anne. Belki de o güne kadar kendisini bu genç kız gibi içtenlikle, suskunca dinleyen, teselli etmeye çalışan biri olmamıştı.
Diyelim ki onun adı da ona yakışır bir şekilde “Melek” olsun!
“Siz üzülmeyin efendim. En fazla bir yıl içinde…
Söz veriyorum, o insan müsveddesi bir yıl içinde cehennemine kavuşacak, ucunda cehenneme beraberce gitmemiz gerekse de. Benim için merakınız olmasın, cehennemi böyle soysuz insanlarla paylaşmak aklımın ucundan bile geçmez. Belki günahlarımızın karşılığı böylelerinin olmadığı bir başka cehennem vardır, eğer cehennemi hak ediyorsam, Tanrının beni oraya koyacağı, günahlarımın kefareti(11) için.”
Genç kız, vaktinden önce yaşlanmış kadının ellerini avuçlarının içine aldı, sanki hava soğukmuş da ısıtmak istercesine okşadı. Anne onun saçlarına dayadı yüzünü, evlâdının ona sinmesi muhtemel kokusunu ciğerlerine doldurmak istercesine, koklar gibi…
Bir süre öyle kaldılar. Sonrasında ayak sesleri duyuldu sokaktan, tül perde arkasına büzüldüler beraberce. Yaşlı anne;
“O!” dedi, tek harf, tek kelime, tek hece, tek işaretle.
“O” artık kendinindi bundan sonra Melek için, kendisi Tanrı değildi, olmayacaktı da asla. Nasılını çizemiyordu zihninde, ama o kendi belâsını kendisi verecekti, hem Tanrı bu emele izin vermeliydi.
Mademki veren oydu, alan da o olmalıydı. O halde kullarından birinin, vermesi gereken emaneti sadece dualarla değil, eylemlerle de gerçekleştirmesi de gerekmez miydi ki?
Tanrı destek olmalı, destek vermeliydi kendisine. Hem buna mecburdu Tanrı, Melek’in kendi düşüncesine göre.
Ama öncelikle zamana, belki şansa, tesadüflere, teşvike ve ihtiyata, hatta gösterişe-çalıma ve en önemlisi gösterişi olmayan sade bir plâna ve kadere ihtiyacı vardı düşünmesi gereken. Bir de kendisine kucak açacak bir başka eve, bir başka insana, ya da insanlara. Öncelikle zaman gerekliydi kendisine, hem de oldukça çok…
“Öncelikle!” dedi. “Yakın değil, ama uzak da olmayan, tercihen akrabanız olmayan, tek başına yaşayan, dul bir tanıdığınız var mı, ona yardımcı olabileceğim, keza onun da bana yardımcı olacağı, ağzı sıkı, hatta dili olmayan?..
Bir düşünün lütfen, böyle biri benim düşündüklerimin yarısını gerçekleştirir herhalde!”
“Düşüneyim, araştırayım. Sen şimdi güzelce bir duş al, dinlen. Sen düşünürken ben de beynimi zorlayayım Melek kızım…”
Hınç ve hatta intikam insanları nasıl bilinçlendiriyor, nasıl yönlendiriyor ve nasıl asgari müşterekte(12) birleştiriyordu? Bu sadece analık yaşamında oluşan bir duygu muydu? Bunu ancak yaşayan bilirdi ve tek oğlunu yitiren dul bir kadın dışında birinin, birilerinin bunu anlaması zordu, hem çok zordu.
Tüm konu yakınlaşmak yahut da kendisine yakınlaştırmaktı katili. Ama nasıl? Kaş-göz oynatarak “Bâde süzerekten(13)” olmazdı herhalde! Bir katil ruhlunun centilmenliğini beklemek ise fazla iyimserlik olsa gerekti.
Ama; “Beni gör, benimle ilgilen, âşık ol, benim için kendini yok et!” demek de safdillik(14), hatta şarlatanlık(14) olmaz mıydı?
Gene de ve her şeyi göze alarak şansını deneyecekti.
Ahmet’in annesi, bir alt sokaktaki yardıma muhtaç, kocasından kalan emekli maaşı ile kocasından kalan ev dışında bir şeyi olmayan bir teyzenin varlığından söz etmişti. Melek ona bakmak üzere gelen uzak akrabasının kızı olacaktı.
Hatta Melek öyle sağlam bir plân yapmıştı ki, teyze ölünce tüm varlığı bu kıza yani kendisine kalacaktı (meselâ). Çünkü böyle katil yaradılışlı insanların elleri-kolları uzundu. Kendisi istemese bile onu yönetenler, yani maşa veya piyon(15) olarak ellerini kirletmeden kullanıp hamle ettirenler, mutlaka kendisini araştırabilirlerdi, doğal olarak isteğindeki gibi bulabilirlerdi de.
Ancak, Vatandaşlık Numarasını, soy ismini mi verirdi ki, soyuna-sopunu, ilişkisini bilsinler? Bu nedenle Ahmet’in annesine bırakmıştı, kendisini açığa çıkaracak, tüm belge ve bilgileri. O sadece Melek’ti, bilinmesi mümkün olmayan kahırlı, isyankâr, intikam duyguları ile yüklü…
Mehmet’in evinden çıkışına çeyrek kala, şöyle-böyle acil bir şeylerini doldurduğu bavuluyla çıktı Mehmet’in karşısına. Can alacak cümleyi biliyordu, arkasından bağırdı;
“Kardeş, bir bakar mısın?”
Sesten etkilenip durakladı Mehmet.
“Memleketten yeni geldim. Otobüs şoförü şuracıkta indirdi beni. Erol Sokak 26 Numarayı arıyorum. Yardım edebilir misin acaba, kardeşim?”
“Yanlış sokağa yönelmişsin bacım. O sokak bir altta. Durun, yorulmuşsunuzdur, yardım edeyim!”
Onu, kapıya kadar götürmek düşüncesindeydi Mehmet. Ama tam bilinen kapıya çeyrek kala, Melek’in pek de yüksek olmayan pabucunun topuğu tesadüfen(!) çıkınca, sekerek yürümek zorunda kalmıştı;
“Tüh! Tek pabucumdu. Ne yapacağım ben şimdi?”
“Üzülme bacım. Bugün bir yerlere çıkmayacaksan ben öğlene-akşama tamir ettirir getiririm.”
Göle maya çalınmıştı. Nasrettin Hoca gibi; “Yoğurt olmasını” bekleyecekti!
Akşamüzerine doğru gelmişti Mehmet tamir edilmiş pabuçlarıyla. Bir katilde olması inkâr edilecek mahcubiyet(16) içindeydi pabuçları teslim ederken. Melek’in beklediği ilk anlardan biriydi bu.
“Sağ ol ağabey! Buraya kadar zahmet ettin. Borcum ne? Hem bir kahve, eğer vaktiniz müsaitse bir çay demleyeyim, içmeden bırakmam sizi.”
Dünden razıydı bu teklife genç adam, gene de tedbirli olmak gereğini hissetmişti;
“Ama beni tanımıyorsunuz ki?”
“Önemli mi? Siz de beni tanımıyorsunuz. Ama yardımsever, iyi bir insansınız, gözlerinizden, halinizden, tavrınızdan belli. Ben Melek!”
Eve davet edip tokalaşırken Melek, normale göre yahut da gerekenden biraz daha fazla tuttu genç adamın elini, avucunda. Kalenin fethedilmesine bir iki adım kalmıştı.
Diğer adımlar gereğince, gerektikçe, gereğine uygun olarak atılacaktı.
Bir yıl kısa bir zaman değildi, hem düşünmesi gereken o kadar çok şey vardı ki Melek’in zihninde. Adımlar yavaş, hissettirilmeden ve dikkatli atılmalıydı.
Mehmet de farklı düşüncelerle o adımları atmayı öncelikle dilemişti, belki de farkında olmadan, kahvesini konuşmadan içip ayrılırken;
“Şu benim telefonum. Bir şey gerekirse çekinmeyin, arayın lütfen!”
“Bizim telefonumuz yok ki ağabey. Hem ben buraları bilmiyorum henüz. Neyse bakkalı-çakkalı öğrenirim de, Sular İdaresi, Elektrik İdaresi, PTT’yi de bilenlere sorarım artık!”
“Siz zahmet etmeyin, ben ara sıra buradan geçerken uğrar, sizi görür, ‘Nasılsınız?’ der, bir şeyler gerekirse sizin yerinize yapmağa gayret ederim. Hatta PTT’yi ve gereken yerleri de göstermeye çalışırım size.”
“Memnun olurum!”
Mehmet’i etkilemeğe başladığının, hatta etkilediğinin farkındaydı Melek. Kapıyı acele ile örttü, bir şey demeden, onun yüzüne bir kere daha bakmadan.
Gayretli olması gerekiyorsa, gayret etmesini bilecekti, amacı için. Kapının gözetleme deliğinden baktı, karşısındakinin boyun eğikliğine acımak gelmiyordu içinden. Boşuna mı demişlerdi; “Kadının fendi, erkeği yendi!” diye.
Lâmı-cimi yok, yenecekti karşısındaki katili, nasıl olursa olsun, hem neye mal olursa olsun.
Beyninde hiçbir mizansen(1) oluşamamıştı, karşısındakini yok etmek için. Aceleci idi, daha bugün birinci gündü ve tasarruflu kullanmak gayretini yaşayacak olsa da kendine söz verdiği süre bir yıldı, belki biraz daha erken, ama asla daha geç olmayacaktı bu süre.
Acele etmesi gereksizdi, gerekmiyordu da, geç de kalmamalıydı ama…
PTT’nin yerini, makbuzları ödeyeceği yerleri ve öğrenmesi gereken bakkalı, kasabı, fırını öğrenmişti Melek.
Bir hafta mı, bir ay mı, yoksa aylar mı tükenmişti? Önceleri Mehmet’in on günde bir, haftada bir olan geçişleri, belki gerektiğinden değil, neredeyse her gün, daha sonraları da sabah ve akşam olmak üzere şekillenmeğe başlamıştı.
Melek ara sıra da pencerede gözüküyor, merhabalaşıyorlardı, tesadüfen gibi.
Bu gidiş-gelişlerin birinde doğal olarak teklifi oldu Mehmet’in Melek’e: “Şuraya” yahut da “Buraya, örneğin sinemaya gidelim mi?” diye.
“Anlat bana kendini, anlatayım sana beni.” diye teklifini uzatmayı da ihmal etmemişti.
“Neyi anlatayım ki? Annem-babam ‘Bakacaksın!’ dediler, yolladılar, belki kısmetim açılırmış, koca bulurmuşum, evde kalmazmışım, hem teyze ölünce evi bana kalacakmış falan. Madem öyle düşünüyorsunuz, niye Nüfus Kâğıdımı saklarsınız ki, değil mi ama?..
Neden cebime üç-beş kuruş harçlık koymazsınız, iki takım çamaşır ve elbiseyle gönderirsiniz ki? Hepsini teyze mi alacaktı ki bana? Yaşayamadıktan sonra, bana ne, maldan-mülkten-paradan?..
Beni bir tek sen ve teyze biliyorsunuz Melek olarak. Başka bilen yok, bilmelerine de gerek yok. Hem böylesi daha güzel. Ölüverirsem, Yunus Emre’nin dediği gibi ‘Bir garip ölmüş diyeler!’ deyip sallarlar kara toprağa beni!”
“Yani Nüfus Kâğıdın yok! Peki, ailen nerede yaşıyor, soyadın ne?”
“İnceden inceye sorguya mı çekiyorsun yoksa beni? Gücendim. Hem senin için bunlar mı önemli? Ben aileme kahırlıyım, onlarla ilgili hiçbir şey duymak ve söylemek istemiyorum. Kaç kere PTT’ye gidip de ters yüzüne geri döndüm, bilmek ister misin? Belki ilerde, belki mecbur kalırsam anlatırım sana çektiklerimi, ama şimdilik aramızda mesafe var, sonra…
Belki daha sonra…”
Özellikle verdiği açıkla, meselâ dilek, temenni ve isteğini belirtmiş oluyordu galiba. “Adım at, ben de sana yaklaşayım!” başka nasıl söylenirdi ki bir genç kız için?
“Anladım!” dedi Mehmet.
“İstersen, istediğin zaman benimle dertleşmeyi seni dinlerim. Hem de arzularsan gezdireyim seni. Burayı, bu koca köyü öğreteyim, tanıtayım parsel parsel, mahalle mahalle sana!”
Eh! Kendisini biraz gizlemesi gerekliliğini hissetti Melek;
“Teyze biraz keyifsiz! Birkaç gün başından ayrılmamam gerek!”
“Doktor gerekiyorsa, getirttireyim!”
“Dün Polikliniğe gittik, doktor ilâçlar verdi, sağ ol!”
Yalandan kim ölmüştü ki, hem gerekliyse? Ona; “Hem bir süreliğine gözükme” mesajı, hem de kendine çeki-düzen vermesi, neler yapması gerektiğini düşünmesi imkânını vermişti sözleri, kanaatince.
O günü takip eden ertesinde bir gün, ilk can alıcı darbeyi vurmak için bakkalın telefonundan not bırakmıştı evine; “Görüşür müyüz?” diye.
Mehmet akşamına uğramış ve girmişti eve. Teyze hazırladığı senaryo gereği yatağındaydı. Başucundaki etajerde su ve ilâçları ile kolonyalı mendil alnındaydı.
Melek, elinden tuttu Mehmet’in, salona doğru götürdü ve tepkisini ölçmek istercesine gözlerine bakarak;
“Dün tanımadığım bir amca kesti yolumu, bakkala giderken. Ben inanmadım, ama dediği şu; ‘O oğlanla arkadaşlık ediyorsun, farkındayız.’ dedikten sonra güya sen, üst sokakta birini öldürmüşünmüş. Kim inanır ki buna? Benim tanıdığım sen katil olamazsın asla…
Yardımsever, iyi huylu, hamiyetli(18) biri yapar mı böyle bir şey, değil mi?”
“Amca, kısmen doğru söylemiş, Ahmet’le zıtlaşırdık, evinin önünde öldürülünce, suçu bana yıkmak istediler, ama sağ olsun şahitler sayesinde olay aydınlandı, beraat ettim!”
“Oh! Allah’a şükür, rahatladım! Sen de rahatsın herhalde. Peki, o çocuğu öldüren bulundu mu?”
“Bulunamadı!”
Boş bulunup kesin konuşmuştu Mehmet. Nedenini bilmeyen biri bu kadar kesin konuşabilir miydi? Mehmet yaptığı gafın(19) farkında değildi. Ama Melek itirafı yakalamıştı onun kendi ağzından. Şimdi son için daha gayretli olması gerektiğini düşünüyordu.
Oysa bu Mehmet’le ilgilenişinin ertesinden sonra onu izleyip, dinleyenlerin de dikkatinden kaçmamış, genç kızın sorgulamasının kendilerine de ulaşacağının endişesi ile ölüm fermanlarını(20) hazırlamışlardı her ikisinin de. Nasıl olacağının bahanesini(21) hazırlamak gayet kolaydı görünmeyenler için.
“Motosiklete binmekten korkar mısın Melek?” dedi Mehmet, konuyu değiştirmek istercesine.
“Sen kullanıyorsan neye çekinip korkayım ki ağabey?” dedi. Özellikle “Ağabey” demekte direniyordu. İstiyordu ki; “Deme!” desin, adım atsın, ondan sonrası için adımlarını sıklaştırması oldukça kolay olacaktı Melek’in.
“Olur o zaman! Bir gün kırlara götüreyim seni!”
“Çok değil, ama az da olmayan bir süratle!”
“Olur, sen istedikten sonra, emir sayarım!”
Artık olay “Siz!” konumundan çıkmış, “Sen!” konumuna yönelmişti. Daha da ilerler miydi, ilerleyen zamanda. Melek için artık gerekli değildi.
Bir gün sinemaya davet etti Mehmet Melek’i elindeki biletlerle, gündüz matinesine. Yolda tek bir beyaz karanfil alıp hediye etmeyi de unutmadı.
Ve sinemada ilk defa elini tuttu Melek’in.
Melek çekmedi elini, teslimiyetteydi sanki korku filminde duygularını frenleme arzusu duymadan elini bile sıktı bir ara hatta.
Diğer bir gün Gençlik Parkının alanlarına gittiler. Dolaştılar, bindiler, indiler, kâğıt helva yediler, korktular bazı yerlerde, Melek koluna sarıldı Mehmet’in.
Ve en önemli olay dönme dolapta gerçekleşti. Dönme dolap en üstte, zirvede durdurulduğunda Mehmet Melek’i öptü;
“Bu ne demek oluyor şimdi ağabey?” dedi hınzırca(22), amacına ulaşmak dileğiyle.
“Bu artık bana ‘Ağabey!’ demekten vazgeç, ‘Mehmet de!’ demek oluyor!”
“Hoşuma gitti, tekrar denemek ister misin? Ama öyle alelacele(23), veresiye gibi değil, filmlerde ki gibi!”
Döner dolap tekrar dönmeğe başlamıştı, Mehmet tekrarlamak arzusunu yaşarken farkında değillerdi. Mehmet eylemini tamamlayamamıştı, sanki dünya-âlem kendilerini gözlüyor gibiydi.
Ha! Melek eylemin bu ikinci bölümü için mecburiyet halinde ne yapardı, onu o anda, ondan sonra ki zamanlar için de düşünemiyordu. O andan akıllarında kalan tek şey eve döndükleri ana kadar hep el ele olmalarıydı.
Oysa biraz dikkatli olsalar kendilerini takip edenlerin gözlerinden uzak olmadıklarını fark edebilirlerdi. Özellikle Mehmet…
Melek zaferine birkaç adım kaldığı inancındaydı. Kapı önünde, sokak ortasında ulu orta öpüşemezlerdi. Zaten Melek dönme dolaptaki şaşkınlığını üzerinden atamamış gibi görünüyordu.
Teyze iyi olursa ertesi gün de motosikletle kırlara çıkacaklardı.
Çıktılar da…
Buluştuklarında bu kere yanağından öpmesinde sakınca görmedi Melek. Daha doğrusu verdiği izin o kadardı. Kask takmadan bindiler motosiklete, nasıl olsa usul-usul gideceklerdi, maksatları gezmek, belki de birbirine anlatmak, hatta daha ilerisi de olabilirdi. Melek güven sağlamalıydı, motosiklete biner binmez kollarını Mehmet’in beline sardı, başını sırtına dayadı.
Mehmet hoşnuttu. Öncesinde yavaş, sonrasında farkına varmadan hızlandı. Motosiklete hâkim olamıyordu, yavaşlamıyordu meret(24), ne yaparsa yapsın başarılı olamıyordu. Son bir gayretle arkasına döndü;
“Melek durum iyi değil, atla, kendini kurtar!” demesi yeterli olmamış, bir virajın dönüşünde olanca süratiyle bir kamyonun altına girmişlerdi ikisi de(25).
“Velbasübadelmevt(26)”!
O kadar işte. Melek kendi canı pahasına verdiği sözü tutmuş muydu, yoksa birileri sözünü tutmasına yardımcı mı olmuştu! Örneğin karanlık güçler gibi?
Ertesi gün gazetelerin üçüncü sayfalarında iki satır halinde şöyle bir haber vardı;
“Mehmet ve adı bilinmeyen sevgilisi süratlerinin kurbanı oldular!”
“İki sevgili” diye yazan gazetelere karşın, onların sevgili olmadığını bir tek kişi biliyordu;
Ahmet’in annesi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün adını koymakta bir hayli tereddüt ettim. Yukarıdaki başlıktan başka “Aşk mı, nefret mi?” de bir başlık olabilirdi. Ancak aşk olmadığı kesindi, bu nedenle vazgeçtim.
(1) Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
(2) Karaşın; Esmer. Esmer-sarışın karışımı.
(3) Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
Psikopat; Ruh ve sinir hastası kimse.
(4) Olay aynıyla 1980 öncesinde Ankara-Yenimahalle Dicle Sokakta vukuu bulmuştur. Olayı gerçekten yaşayanların isimleri, sokaklar ve numaralar uydurulmuştur. Olaya şahit olan o kadın kanserden ölen kız kardeşimdi. Öyküde anlatılan tehditleri aynen yaşamışlar, mahkeme sonrasında her ihtimale karşı evlerini değiştirmişlerdi. O mahkemeyi yaşayan canlı şahitlerden biri de ben idim. Ne acıdır ki o günleri bizlere yaşatanlar, rahmetle, hasretle ve istekle hatırlanıyor, o günlerden bizleri kurtaranlar ise mahkeme kapılarında…
(5) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
(6) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
(7) Vicdan Azabı; Başkasına zarar verdiğine inanan bir kişinin duyduğu pişmanlık duygusunun bir ifadesi. Suçluluk duygusuyla ilintili olup kişinin kendi kendine yönelttiği bir kızgınlık halidir.
(8) Natura; İnsanın yaradılış özelliği.
(9) Pısırık; Tutuk, sünepe, aşırı çekingen, yüreksiz, beceriksiz. Girgin karşıtı.
(10) Kur’an’da Nisa Suresi 93. Ayet de şöyle denilmektedir; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”
(11) Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
(12) Asgari Müşterek; Herkes tarafından kabul edilen nokta, üzerinde anlaşmaya varılan husus, uyuşulan konu, ortak payda.
(13) Erkilet güzeli bağlar bozuyor… diye başlayan “Tek tek basaraktan” diye ünlenen Kayseri yöresine ait türkü de bir dize; “Bade süzerekten, inci dizerekten…” şeklindedir.
(14) Safdillik; Saflık, temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.
Şarlatanlık; Bilir geçinen, kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimselerin, aslı suç olan niteliği.
(15) Piyon; Bir çıkar sağlamak için istenildiği gibi ve kolayca kandırılabilen kimse. Satrançta oyunun başında ön sıraya dizilen taşlardan her biri. Piyade.
(16) Mahcubiyet; Utangaçlık, sıkılganlık.
(17) Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen. (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır)
(18) Hamiyetli; Hamiyetperver; Hamiyetsever. Hamiyetli, hamiyet sahibi.
(19) Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.
(20) Ölüm Fermanı; Bir kimsenin öldürülmesini bildiren yazılı belge.
(21) Bahane; Gerçek amacı gizlemek için ileri sürülen sözde neden. Noksan, kusur.
(22) Hınzırca; Domuz gibi. Zarar vermek ister gibi, acımasızca, sinirlendirici ve ters davranışlarda bulunurcasına, katı yüreklilikle, kötü düşüncelerle.
(23) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.
(24) Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.
(25) 1970 li yıllarda böylesinin benzeri bir kaza Bilecik-Bozüyük arası karayolunda yaşanmıştır. Ölen Necati ve Ahmet isimli kardeşleri de tanıdığımı söylemem abes olur herhalde.
(26) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.