Hamamın eski halini hatırlıyorum. Bana göre eski hali nostaljiyi(1) seven biri olarak benim için muhteşemdi. Yeni sahibi de eski sahibi, yani babası gibi değişiklik yapmamıştı, benim bildiğim zamanlarda.
İlk hali şöyleydi; babamla gittiğim zamanlardan aklımda kaldığı kadarıyla. Öncelikle tek kapısı vardı ve haftanın üç günü erkeklere, diğer dört günü de kadınlaraydı hamamın. Erkeklere olduğunda baba, kadınlara olduğu gün de anne dururdu kasada.
İnsanların hamama geldiklerinde ilk kapı geçilip de ikinci kapıya gelindiğinde dünya ile irtibatları kesilirdi. Çünkü kale kapısı gibi en az on santim kalınlığında kapısı vardı hamamın.
Sadece o mu? Bir de hamamın iç tarafında bulunan çelik bir makaraya, çelik bir telle bağlanmış kocaman bir kütük vardı, en az 30-40 kilo ağırlığında.
Hamama girmek isteyenler öncelikle o kapıyı açmak için o kütükle becelleşmek(2) zorundaydılar. Genelde hanımlar ellerindeki çanta ya da her neyse onu birilerine vermeden imkânı yok o kapıyı açıp giremezlerdi. Zorlanırlardı. Bildiklerim; kız kardeşimin anlattıkları ve annemden duyduğum kadarıyla da tabii.
Hamamın en güzel yönü “sübyan(3) da olsa” kadınlar hamamına erkek çocukların alınmaması idi. Hani bir tabir vardı; Hamamın kadınlara olduğu günlerde; “Hamamdan içeri erkek sinek bile girmez, giremezdi!”
Kadınlar Hamamı kavgalı-dövüşlü değil, gürültülü-şamatalı, hamam taslarıyla tempolu, soğuk yiyeceklerle destekli, kolbastılı(4), ham çökelekli(4), hamam sefası şeklinde olurdu. Hele ki gelin hamamları…
Tabiidir ki gün devrilince de damat hamamları…
Gelin hamamlarında genelde; “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar(5)”, damat hamamlarında da; “Köprünün altı diken(5)” türküleri okunurdu.
Erkekler tarafı benim hatırımda kaldığı kadarıyla, kadınlar tarafı da anlatılanlara göre aklımda kaldığı kadarıyla işte böyleydi…
Paralar peşin alınırdı.
Kadınlar genelde kendi getirdiklerini kullanırlardı.
Erkekler zorunluluk yokmuşçasına ellerini-kollarını sallayarak girerlerdi hamama, peşkir(6), peştamal(6), havlu onlar için dert değildi. Hatta lif, sabun, kese, takunya bile. “Kırmızı meşin, para peşin!” eyleminde onlar halledilirdi. Hatta kese yaptırmak isteyenler için özel markalar, fişler olurdu tellâk(7) ve natırlar(7) için.
Kese yapanların maaşları falan yoktu. Ne kadar marka toplarlarsa, bir de hamamcının hakkı düştükten sonraki kalan kısım onların o günkü nafakaları olurdu. Bu nedenle müşteriler sırayla kabul edilirdi, biri diğerinin hakkını yemez, hak geçirmezlerdi. Çünkü adalet, hak-hukuk vardı. “Cin olmadan adam çarpmak!” onlara yakışmazdı.
Üstelik bahşişler de tek kutuda toplanır, o günlerin akşamlarında (daha doğrusu akşamın ilerleyen vakitlerinde, el-ayak kesildikten sonra) erkek ve kadın hamamlarında ayrı-ayrı üleşilirdi.
Hamamın suyu odun-kömür ısıtmalı değil, “Kudretten kaynar” idi. Bu sebeple sular devamlı olarak küçük havuza akardı, aslanağzından(8). Biz öyle derdik.
Bir kısım amcalar o suyun darbesini sırtlarında hissetmekten hoşlanır yahut da “Şifa olsun deyi!” derlerdi.
Bu su sonrasında küçük havuzdan büyük havuza yönelirdi tabandan bir kanalla. Oradan da büyük havuzun üstündeki bir yalaktan geri dönüşüm için olsa gerek yeryüzüne, dünyaya…
Biz “kurna(9)” dediğimiz iki musluklu yıkanma yerlerinde yıkanırdık, çünkü oradaki musluklardan birinde de soğuk (daha doğrusu ılıklaşmış) şehir suyu akardı. Çünkü sıcak suya dayanamayan amcalar ve çocuklar o soğuk suyla ılıklaştırılmış suyla yıkanırlardı.
Bazen yıkanma dozunu bilmeyen, bunalmış insanlar da o kurnalara yalnız başına soğuk suyu doldurur, sonrasında tas-tas üstlerine döküp bunaltıdan kurtulmağa çalışırlardı.
Aslında hamamın “Soğukluk(10)” dediğimiz, bunalanların oturarak dinlendiği bir bölümü de vardı ki o bölümü genelde dedeler, amcalar kullanırlardı, nadiren de genç ağabeyler.
O günlerden aklımda kalan bir hatıra; aklı evvel, saygısız bir hanzonun(11), havuzlara yıkanmadan girmek yasak olmasına rağmen, mayoyla atlayıp “Oh olsun!” diyebileceğimiz bir şekilde kızarmış olarak kurtarılmasıydı. Eğer yanlış aklımda kalmadıysa bunun tarifi “ıstakoz gibi kızarmak” şeklinde bir deyişti (galiba).
Aklımda kalanlar bu kadardı, oradan ayrılıp tekrar dönüp de nostalji denilen olayı yaşamak için hamama yöneldiğimde.
Amma…
Geçmişimdeki o eski hamam yoktu yerinde. Değişmiş, bambaşka bir şekle dönmüştü. Bir kere kapı bir iken ikiye bölünmüştü; “Erkekler Hamamı” ve “Kadınlar Hamamı” olarak. O uzun koridor da daha girişte paravan(12) şeklinde, ses geçirmez kalın bir duvarla bölünmüştü. İlk görünüşünde nostaljik bir tavrı, nostaljiden, klasiklikten bir eser kalmamış gibiydi.
Bu değişikliğin sebebi mi? Dini bütün, tesettür(13) dolu bir ailenin, kendileri gibi dini yönden kuvvetli, eline erkek eli bile değmemiş kızlarının hamile kalması idi.
Hacı efendiler kızlarının hamileliğinin sebebi olarak araştırmışlar, taraştırmışlar, olsa olsa Erkekler Hamamından sonra Kadınlar Hamamının olmasının ve hamamın çevre ve yer temizliğinin tam, dikkatli ve temizce yapılmamış olmamasından kaynaklandığı kanaatine varmışlardı.
“Balığın kavağa tırmanması” gibi bir şey gibi.(14) Bu nedenle hamam sahibini mahkemeye bile vermişler, ama sonuç elde edememişlerdi.
Bu olay, bu nedenle hamam sahibini huylandırmış ve hamamı kalın duvarlarla ikiye bölmüş. Erkekler tarafındaki kapının aynısından üç tane daha yaptırmış, birini kadınlar tarafının girişine, diğer ikisini de erkekler ve kadınlar arasında her ihtimale karşı yaptırdığı aralığa biri kadınlar, diğeri erkekler tarafından açılabilecek şekilde koydurmuştu. Bu kapılara ait asar-ı atika(15) niteliğindeki kocaman anahtarlar da kasasında kilitliydi hamam sahibinin.
Aradaki bu kapının anlamı bazen hamamların komple kapatılması isteğiydi ki, öncelikle erkek tarafının etraflıca, detaylıca temizlenmesinden sonra kadınların istifadesine sunulması, sonrasında ise hamamın bütününün erkeklere tahsis edilmesiydi, düğün-dernek için. Bunların dışında…
Tam tabiriyle hamam; “Eski tas, eski hamamdı!”
Bir konunun bu kadar özetin arasına sıkıştırılması yararlı olacak, bence. Zaten ondan sonrasını da hamile kızcağızın doğurduğu kızına bırakıp aradan çekilmeye çalışacağım.
Konuyu öğrenmek için oldukça çabalamış, hatta tanışmış, danışmıştım o kendiliğinden hamile kalan kızla, kızıyla ve annesiyle. Dini bütün Hacı Bey o hengâme(16) sırasında “Sizlere Ömür!” olmuşmuş!
Hacı Beyin kızını “Kurtarıcı olarak” kimse nikâhına almak istememişti, uzak-yakın akrabalar bile. Çocuğa kimse adını vermek istememiş, düpedüz çekinmişlerdi hatta.
Doğumdan öncesinde kendinde olamayan Hacı Beyin “Allah rahmet etsin!” olayını yaşaması doğumla birlikte gerçekleşmişti.
Genç kızın doğumu yapması çok güç, çok zor olmuştu. Aşırı bağnazlıkları(17), sabit fikirlilikleri ve hatta cahillikleri dolaysıyla gizlenip, doktora danışmak, görünmek, bilgi almak yerine zamanı gelince bir ebeye doğumu yaptırtmak daha kolay, daha ehven-i şer(18) gelmişti kendilerine.
Normal doğumları alnının akıyla gerçekleştiren doğurtturacak ebenin de, doğuracak kızcağızın da çok sıkıntısı olmuştu. Bir bakirenin bebek doğurması kolay olmasa gerekti. Her ne kadar Hazreti İsa’yı doğuran Hazreti Meryem’in (Miriam, ya da Maria’nın) bu konuda başarılı olduğu söyleniyorsa da bu şekilde bir doğum pek akıl kârı değildi.
Hacı Beyin genç kızı baskıdan kurtulmuş, başına buyruk olmuştu, babasının vefatından sonra. Kızının Nüfus Kâğıdını kendi, kendi başına çıkartmıştı. Annesinin adı olan “Handan’ı” kızına da koymak istemişti.
Ama “Elin ağzı torba değildi ki, büzesin!” Nüfus Memuru bile duymuştu onun öyküsünü.
Verilen dilekçede yazılmayan baba ismi kısmına ilk insan “Âdem” ismini yazmış, üstüne hiç de vazife olmadığı halde “Handan” ismini “Hamdan” olarak kaydetmişti. Artık “Hamamdan geldi” anlamında mıydı, ham, olgunlaşmamış, yani bakire olarak hamile kalmış anlamında mıydı, bilinmez.
Belki de Handan ismini daha önce duymamış yahut da yazarken eli kaymış “n” harfine fazladan bir kuyruk takmış olabilir miydi; “m” gibi?
İnsanlar takdim tehir(19) denilen olayı da yaşamış olabilirler, özellikle Türkçeye karışmış Arap ve Farsça kelimelerde. Örneğin hiss-i kabl el vuku(20) yazılacak yerde, hiss-i kalp el vuku, şeriat(20) yerine şerait(20), şifa(20) yerine Şafii(20), ifşa(20), şufa(20) da yazılabilirdi, ama Nüfus Memurunun yaptığı “günahı, vebali boynuna(21)” denilecek türdendi.
İşin tuhaf tarafı hiç kimse fark etmemişti Handan’ın asıl isminin Hamdan olduğunu ilkokul için kayıt yaptırıldığı ana kadar. Bunu fark eden okula kaydını yapan dikkatli bir öğretmendi. Buna rağmen insanlar, hem herkes ona “Handan” demeye devam etmişlerdi.
Bu arada şunu da söylemekte yarar var ki; Hacı Beyin ölümünden sonra kimden, kimlerden duyulmuşsa olay duyulduktan sonra (çünkü bazı yerlerde gazete ile ilân etmeğe gerek yoktur, bir Nüfus Memuru tüm şehri bilgilendirirdi!) bir başka yerlere taşınmışlardı evlerini yok pahasına satıp, bilinmeyen, bilmedikleri bir yerlere.
Handan’ın babasını bir trafik kazasında kaybetmiş olduğunu anlatmışlardı ele-güne. Dolaysıyla anne duldu! Hem çok genç yaşında dul kalmıştı.
Okul hayatında hem de ilkokuldan üniversiteye kadar başarılı bir öğrenci olmuştu Handan. Ancak annesinin ve anneannesinin tüm öneri, dilek ve hatta tehditlerine karşın tesettüre rağbet etmemiş, kapanmamıştı, hele ki, mömücü, öcü(22) gibi. Ortaokulun gecikilen yıllarından üniversitenin bugünlerine kadar hep ilgilenilen biri olmuştu, güzelliği, edebi, terbiyesi ve insanlığı ile.
Yaşamında onun için en önemli kişiler çok zaman zıtlaşsalar da, aykırı felsefe ve düşüncelerde olsalar da annesi ve sonrasında da anneannesi idi.
Handan üniversite tercihinde Edebiyat Öğretmenliğini benimsemesine rağmen bir başka öğretmenliği kazanmıştı. Düşüncesi; farklarını vererek yatay geçiş yapmak yahut da masraf gerektirse de sınava yeniden girmekti.
Handan’ın bir huyu da, artık iyi mi, kötü mü sayılır, bilinmez, azimli, inatçı, tuttuğunu koparan, iddiasını gerçekleştirmek için varıyla-yoğuyla-tüm gücüyle çalışan bir genç kız olmasıydı.
Bu nedenle bir yılını boşa harcamasına rağmen tekrar sınavlara girmiş ve tercihlerinin çoğunu da Edebiyat Öğretmenliği üzerine kurgulamış ve başarılı da olmuştu.
İlk yılının bu yaşlarında genç arkadaşları daha çok kur yapmağa, onunla daha çok beraber olmaya çalışır olmuşlardı.
Oysa kendisi için, “Bir an önce adam olmak” dedesinden kalan maaşa muhtaç olmadan ideali olan öğretmenliği gerçekleştirerek ailesine rahat bir şekilde bakmaktı.
Üniversitedeki birinci yılı böyle geçti. İkinci yılın böyle geçmeyeceği daha başlangıçta belli olmuştu.
O, Profesörlüğüne çeyrek kalmış Doçent Hasan Ağabeyin kendisinin tıpatıp yüz şekline sahip olması yanında tuhaf bir çekiciliği vardı. Yok, öyle yürek hoplatan cinsten bir şey değildi bu. Hele ki Hasan Ağabeyin yaş farkı, evli, çoluk-çocuk sahibi olduğu dikkate alınırsa.
Sınıf arkadaşlarından birisi bu benzerliğe dikkat çekmek için;
“Hocam siz Handan’la o kadar birbirinize benziyorsunuz ki, görenler ağabey-kardeş, baba-kız zannedecekler, sizleri uzaktan? Yoksa öyle de biz mi öğrenemedik bu yaşa kadar?” demişti.
Hasan Hoca; “Yoo! Onunla ilk defa karşılaşıyoruz!” dedikten sonra; “Nerelisin kızım?” demek gafletinde bulunmuştu. Handan’ın aklından ister istemez, kendini beğenmiş Napolyon’a ait o fıkra(23) geçmiş ve olmadık bir yerin ismini söylemek gerektiğini düşünmüştü.
“Bursalıyım!” demişti. “Bursa’nın neresinden?” diye sorulsa cevabı yoktu, çünkü yaşamında bildiği Bursa, sadece coğrafya bilgisi olarak vardı beyninde. Ve yaşamında ilk defa kahırla sormayı istedi;
“Peki, siz nerelisiniz sayın hocam?” diye.
Hasan Hoca kafasını salladı, istihzayı(24) anlamış gibiydi;
“Hani ‘Uzaktan da olsa, amca torunu, dedelerden birinin torunu falan olabilir misiniz acaba?’ diye düşünmüştüm. Malûm genler meselesi…
Oysa şimdi anlamaya başladım ki, gerçekten insanlar çift yaratılırlarmış, yaşları, cinsiyetleri farklı olsalar da…”
Handan, Hamdan olarak doğmasının sebebini düşündü. Hayatta olmayacak şey yoktu. Ölümden başka her şeyin bir çaresi vardı ve teknoloji insanlara her türlü çözümü sağlıyordu. Anlamamış gibi bir kere daha sordu Handan;
“Sizin memleketiniz neresi hocam?”
“Önemli mi?”
“Doğru! İki yabancı benzer insan!”
“Birbirimize benzememizin sana ayrıcalık olarak yansıyacağını sakın düşünme!”
“Aklımın ucundan bile geçmez, alnımın terini silmek gururum, başarımın değeri. Ama içten dileğimi söyleyeyim, bu dileğe şimdi, sizin sözünüzle ulaştım. Önce çömeziniz(25) olacağım, sonra da yükseleceğim sizin gibi ve belki de pabucunuzu dama atmağa çalışacağım!”
“Kürsü geniş. İkimize de yer var. Ama başarılı olman için sana bir ağabey gibi tam desteğimi vererek, başımın üstünde yer etmene gayret edeceğim.”
“İnanıyorum ki başınız hiç alçalmayacak Hocam!”
“O zaman gayret senden, destek benden ve yardım da Allah’tan. Haydi bakalım; “El, elden üstündür!” çabana bugünden başla.”
Handan merak içindeydi; bu benzerlik bu kadar açık ve belirgin olamazdı. Hele ki annesinin kadın olmadan kendisini doğurmasına hâlâ akıl erdiremiyordu. Üstüne üstlük “Belki, muhtemelen, olası” tereddütlerinin yer aldığı anılarının birçok bölümünü annesi dolaysıyla meşgul eden “Hamam” aklından çıkmıyor, devamlı olarak beynini kurcalıyordu.
Çözüm? Çözüm kolay gibi gözüküyordu kendisine. Hasan Hoca zekiydi. Olmasa doçentliğe kadar yükselir, profesörlüğe bir adımı kalmış olabilir miydi? Kendi zekâsına da güveniyordu. Edebiyat merakının boyutları da kendisini destekliyor gibiydi. İstikbali için hocasına ustaca sorular sormaya yeltendi.
Bir-iki-üç…
Günler geçmiş, mezun olmuş ve Hasan Hocanın asistanı olmuştu. Bir gün Hasan Hoca durup dururken bir sorusunun ardından;
“Eğer ailen izin verirse ailemle tanıştırayım seni. Hem o zaman aklına gelen diğer sualleri de sıralarsın, neler ve neleri öğrenmek istiyorsan…” demişti.
Gerçekten zekâ IQ’su(5) belirlenenin çok üstündeydi Hasan Hocanın…
Evine ulaştıklarında tüm aile yabancılık çekmeden sarılmıştı kendisine “Kızım, Abla!” diyerek. Özellikle Hasan Hocanın kız çocuğunun da hocaya ve kendisine aşırı benzerliği yadsınacak gibi değildi. Onunla da farkı sadece yaşı idi.
Belleğinde deneyeceği, umutlanacağı hiçbir şey yok gibiydi, ama özellikle çocukların yaşattığı sıcaklık nedeniyle olmalı, diye düşündü.
Eve döndüğünde annesine sordu; “Biz hiç oralarda yaşadık mı anne?” diye. “Oralar” dediği yerin “Nereler” olduğunu bilmiyordu.
Annesi ve yanında olan anneannesi hayretle birbirine baktılar.
“Nereden biliyordu bu kız oraları?”
Oralar, yıllar-yıllar öncesinden hatıralarından attıkları yerlerdi.
“Yoo!” deyip geçiştirdiler soruyu. Ancak Handan da zekiydi, belki Hasan Hocası kadar olmasa bile. Onların bu; “Yoo!” içine sığdırmaya çalıştıkları yalanı anlamıştı, hem de hemen. Ama ısrarcı olmayacaktı. Nasıl olsa beynindeki şüpheleri çözecekti. Zaman nelere kadir değildi ki?
Şüphe ile ilgili birçok söz söylenmesine(27) rağmen kendince; “Şüphe, gerçeğe ulaşmanın yolarından biri olsa gerekti!”
Annesi ve anneannesi şüpheli bir “Yoo!” ile bir gerçeği saklamak düşüncesini yaşamışlardı. Eline erkek eli değmemesi, hamam olayı, güç doğum ve bunların görüntüsünde bir gençlik heyecanının, hatasının veyahut da yanlışlığının yaşanmış olması mümkün değildi, hele ki aile yapısı, bağnazlık ve düşünceler dolaysıyla.
O halde üzerinde durulması gereken tek konu, bir gencin (utanarak söyleyemediği) hamam sefasının kalıntısı olabilir miydi?
Bunun gerçekliği iki ayrı insanın, aynı yerde bedenen değilse de, şüphe de birleşmeleri mümkün olamaz mıydı? Hasan Hocasıyla hiç bir ilintisi olmadığı halde, ona bu kadar çok benzemesinin, hele ki kız kardeşinin de…
Kız kardeşinin?..
Bu söz ister-istemez ağzından döküldüğüne göre; Hasan Hocanın kızını, kız kardeşi olarak betimlemesini “Allah mı söyletmiş, ikaz etmişti” ki acaba kendini?
Şüphenin uçarılaştırdığı şansını deneyecekti. Nasıl olduğunu anında bilemese de okuyacak, araştıracak, soracak, soruşturacaktı…
Günlerce kütüphanelerde, internette dolaştı Handan. En önemli tavsiye, internette bulduğu bir adres ve bir doktordan gelmişti. Bir parça kan, bir saç teli, kıl, tüy, deri parçası kendisini rahatlatmağa yetecekti, biraz masraflı olsa da…
“Peki!” dedi.
Pisi gibi hocasının peşinde dolaşmağa başladı, hissettirmemeye çalışarak. O zeki hocanın bunu hissetmemesi mümkün müydü? Hissediyordu, ama bunu asistanı olan öğrencisinin daha fazla öğrenme, daha çok bilgi sahibi olma arzusuna bağlıyordu…
Aklından bile geçmeyecek bir bulgu için Handan’ın kendi peşinde dolaşmasını bilemez, anlayamazdı
Handan’ın beklediği tesadüf, aynı gün içinde iki kere gerçekleşmişti. Birincisi bir konu üzerinde, daha doğrusu vize sorularını hazırlamak için beraber çalışırlarken hocası saçlarını düzeltmek isteğini yaşamış ve saçlarından bir iki tel çalıştıkları kitabın üstüne düşmüştü.
“Yaşlanmaya başlamışsınız galiba hocam!” diye gülümserken o kitabın bir sonraki sayfasını çevirmeğe gayret etmişti.
Daha sonrasında neden gerektiyse hoca makasla bir şeyleri kesmeye çalışırken parmağını kesmiş, Handan hemen kâğıt bir peçete ile yarayı sildikten sonra bantla kapatmış ve sonsuz sevgisinin eseri gibi o elini öpüp başının üzerine koymuştu, öyle sosyete çocukları gibi çenesine koyarak değil, dudaklarıyla öperek.
Bir şeyler hissediyordu, bu sadece Hoca-Asistan ilişkisi gibi bir şey değildi. Yürekten gelen, tarif edemeyeceği kadar büyük, coşkunca bir şeydi Handan için.
DNA testi(29) için elde ettikleriyle birlikte laboratuvara gitti. Yaşamaya çalıştığı süreç bir haftaya değil, sanki yıllara bile sığmamıştı.
Sonuçtan beklediği; hayal bile edemediği, umup da gerçekleşmesinde umudu olmayacak kadar zayıf olan bir gerçekti; Hamam, babası ile annesini habersizce birleştirmiş ve o olmuştu.
Böylesi bir şey olur muydu? Olmaz denemez, olmuştu işte.
Günlerdir okula gitmemiş, hocasının telefonlarına; “Biraz kırıklığım var da hocam!” demiş, hocası da makul(30) ve mantıklı(30) bir insan gibi; “Anlıyorum!” demişti.
Sonuçları almıştı Handan ve gerçeği, yani Hasan Hocanın kendi öz babası olduğunu ona nasıl söyleyeceğinin düşüncesi içindeydi. Gecikmek istemiyor, babasına ve üvey de olsa kardeşlerine sarılma arzusu taşıyor, sonrasında annesini bilgilendirmek istiyordu.
Düşünmekten yorulmuştu. Doğrudan okula gitti. Hocasının kapısını tıklatıp içeri girdi. Hocası yalnızdı ve her zamanki gibi çalışıyordu.
Başlangıç cümlesini kurmakta zorlanmadı;
“Yıllar önce, gençliğinizde, bir genç kızın, bir hamam ertesinde hamile kaldığını herhalde duymuşsunuzdur hocam!” dedi.
“Evet, öyle bir şeyleri hatırlıyor gibiyim, gençliğimden kalan bir şekil olarak!”
“İşte o hamamda hamile kalan o kızın kızı, asıl adı Hamdan olan benim ve benim babam da sizsiniz, elimdeki belgeye göre. Belgeyi masanın üstüne koyuyorum. Nasılını siz düşünün. Bunu söylerken yahut da ispatlarken asla babam olmanız isteğinde, kızınız olmamı kabul etmeniz dileğinde ve iddiasında değilim.
Sadece babammışsınız gibi bir kere elinizi öpmeme ve başım üzerine koymama izin verin. Bu, yıllarca bugüne kadar süren özlemimin sonu olacak çünkü.”
Hasan Hoca şaşkındı. Zeki öğrencisinin, asistanının, kızı olacağı aklından, hayalinden bile hem hiç geçmemişti, hem geçmesi de mümkün değildi,
Ancak bir genç kız, hele ki asistanı olan ve elindeki belgeyle gerçeği bulan kızın, kızı olmasından dolayı mutluluk duymuştu, kendisinin araştırmasına gerek yoktu, elini uzattı, kızına sarılırken:
“Kızım!” dedi.
Nedense her ikisi de ağlıyordu…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öykünün içine girmek istemesem de bir kısmı benim yaşadıklarımdan ve çevremden olduğu için “Ben” diğerlerini ise duyduklarımdan olduğu için “O” zamirini kullandım. Ekleyeceğim tek şey bu dünyada “Handan” isimli bir kızcağızın yaşamış olduğudur, kalanı öykünün teferruatıdır.
(1) Nostalji; Aslı Fransızca “nostalgie” kelimesinden Türkçemize yerleşmiş olup, eski Türkçemizde (yahut da Osmanlıcada) “Daüssıla” denilen kelimenin anlamı kısaca; “Geçmişe özlem” denilebilir.
(2) Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.
(3) Sübyan; Çocuk, (genelde erkek) çocuklar.
(4) Kolbastı (Hoptek); Karadeniz yöresine ait bir halk dansı (Horondan farklıdır).
Ham Çökelek; Oyun havası şeklinde türkü.
Çökelek; yağı alınmış ayranın ısıtılması sonucu ortaya çıkan yoğurt parçaları. Silifke dolaylarında buna Ham Çökelek, Anamur yöresinde keş, Trakya’da Ekşimik denilmekte.
(5) Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar… Hüseyni Makamında bir Malkara Türküsü.
Köprünün altı diken… Bayburt dolaylarından bir türkü.
(6) Peşkir; Pamuk ipliği ile dokunmuş havlu. Yemek yerken kullanılan, el kurulanan mendil biçiminde pamuk veya keten bez.
Peştamal; Hamamda belden aşağısını (bayanlar için göğüsler üstünden itibaren) örtmek için kullanılan veya çalışırken elbiselerin kirlenmemesi için belden itibaren sarılan dokuma bez. İpek olanlarına futa denmekte.
(7) Tellâk; Erkekler Hamamında erkeklere hizmet eden, onları yıkayıp kese yapan kişi.
Natır; Kadınlar Hamamında kadınlara hizmet eden, onları yıkayıp keseleyen kişi.
(8) Aslanağzı; Havuz kenarlarına konulan ve ağzından su akan aslan ya da aslan başı biçimindeki süs taşı. Salkım türünde muhtelif renklerde, kokusuz çiçekli bitki.
(9) Kurna; Hamam ve banyolarda musluk altında bulunan, içinde su biriktirilen, yuvarlak, mermer, taş veya plâstik tekne. Yöresel olarak bu tesisin bir çevirişte açılan muslukları.
(10) Soğukluk; Eskiden buzdolabı mı vardı? Yöresel olarak evin, kuyunun soğuk yeri, hatta kuyuya bir ip ya da kova ile sallandırılan yeri. Ayrıca hamamlarda yorgun ve bunalmış bedenlerin dinlenmesi için hamam içine göre soğuk olan dinlenme bölümü.
(11) Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
(12) Adından yetkisinden, gücünden, kendisine belli etmeden yararlanılan.
(13) Tesettür; Kapanıp gizlenme. Örtünme. Giyinip kuşanma.
(14) İlginç Bir Ölüm;
“Kaliforniya İtfaiyesi yetkilerinin bir orman yangınından sonra orman içinde yanmış şnorkeli, oksijen tüpü, paletleriyle donanımlı bir balık adam cesedi bulmuşlar. Balık adamın,20 km ötede denize dalış yaptığı ve kimliği tespit edilmiş.
Ve yangının olduğu gün helikopterin daldırdığı depo ile dalgıç, ya da balık adamı da yangının ortasına püskürttüğü belirlenmiş.(Haberin yaşanmış bir gerçek olduğu ifade edilmektedir).”
(15) Asar-ı Atika; Eski yapılar, yapıtlar.
(16) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.
(17) Bağnaz; Fanatik. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.
(18) Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir.
(19) Takdim Tehir; Bir sözün iki öğesi arasındaki yer değişimi.
(20) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.
Şerait; Koşullar, şartlar, durumlar.
Şifa; Hastalıktan kurtulma, iyileşme.
Şafii; İslam’ın dört büyük mezhebinden biri ve bu mezhepten olan.
Şufa; Önalım.
İfşa; Gizli bir şeyin ortaya dökülmesi, meydana çıkarılması, açığa vurulup, yayılması.
(21) Günahı Vebali Boynuna; Sorumluluğun karşıdakine ait olduğunu belirten deyim.
(22) Mömücü; Türkçemizde böyle bir söz yoktur. Yöresel olarak kullanılan ve bir bakıma saptırılmış bir kelime olan bu söz; sinirli, asabi insanların somurtkan yüz tavırları için kullanılır. Yöresel olarak “öcü” anlamında da kullanılan söz.
Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
(23) Mağrur ve Meşhur Napolyon’a ait o fıkra şöyledir; Bir savaş arifesinde askerlerden birinin kendisine çok benzediğini görüp sorar; “Anneniz hiç Paris’e gelmiş miydi?” Asker onurlu ve hazırcevap; “Biz fakir ve garibanız. Paris bizim neyimize? Ama acaba anneniz bizim köye gelmiş midir?”
(24) İstihza; Gizli, ince ve kinayeli bir şekilde alay. Saraka.
(25) Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan bir kelime.
(26) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient) olarak belirlenen zekâ testi.
(27) Şüphe ile ilgili sözlerden bir kaçı;
* Şüphe, çilelerimizin en büyüğüdür. Ahmet Muhip DRANAS
* Şüphe, çoğunlukla faydası olmayan bir ıstıraptır. Samuel JOHNSON
* Şüphe, duyguların değil, zekânın bir kusurudur Francis BACON
* Şüphe pozitif bilimin anahtarıdır. Uğur GÖKSEL
(28) Betimlemek; Bir şeyi göz önünde canlandıracak biçimde, kendine özgü yönlerini, tasarımlarını belirterek, söz ya da yazı ile anlatmak.
(29) DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.
(30) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.