Böyle bir şeye sanırım dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimse rastlamamıştır ve tahmin ederim ki rastlanması da mümkün değildir. Ne mi? Anlatmağa gayret edeceğim…

Evde yalnız başıma yaşarken, yani yaşadığımı sanırken, midemden göğsüme doğru uzayan bir sancı beni endişelendirmişti. Çünkü gaz sancısı diye yorumlayarak üstünde durmayan bir genç arkadaşı kalp krizi ile iki gün içinde kaybetmiştik…

Üstelik dağda-bayırda-köyde yolun bilinmediği, izin görülmediği bir yerde değil, koskoca bir şehrin göbeğinde. Bu sancı; mide delinmesi de olabilirdi, apandisit de, safra kesesi ya da pankreas iltihabı(1) da, hani bildiğimden değil, öğrenebildiklerimden, duyduklarımdan, anlatılanlardan aklımda kaldığı kadarıyla.

Bana anlatılanlara göre, diğer belirtiler olmasa da endişelenmiştim, tek başına, yapayalnız ölmek üzerine. Arabama atlayıp bildiğimi sandığım bir hastanenin Acil Servisine ulaşmaya gayret ettim.

Yola çıktığımda aklım başıma geldi. Çünkü üst kattaki komşum, pratisyen de olsa doktordu ve gitmeyi düşündüğüm hastanede görevli idi. Bunu akıl etmeden, doktor evde ise ona danışmadan yola koyulduğum için kendimi ayıplamıştım.

Hadi utanmadan söyleyeyim, kendime bir hayli de kızmıştım. Çünkü belki böylesine alelacele(2) yola koyulmama gerek kalmamış olabilirdi. Eğer ona hastanede gece nöbetinde rastlarsam ne âlâ, bence mesele yok demekti.

Hastaneye yaklaşırken derin bir geğirme(3) ile sancım dinmiş, hatta tamamen yok olmuştu. Ama mademki hastaneye gelmek üzereydim, taş atıp da kolum mu yorulacaktı ki, sıramı bekleyip muayene olurdum. Doktorların perhiz-merhiz önerileri olur, takviye edici ilâçlar verirlerdi belki.

Komşum olan doktoru unutmamıştım. O gece görevli olmadığını öğrenmekle beraber Acil Servisteki doktor, hemşire ve hastabakıcıların bana davranışlarında ufacıcık da olsa bir değişiklik olmuş gibi gelmişti bana.

Lâf aramızda; “Doktorun akrabam olduğu” sözü kaza ile kaçmıştı ağzımdan!

Oysa komşuluk ilişkileri ve bazılarının hoşuna gitmese de, doktorun burnunun büyüklüğü nedeniyle yakınlığımız “Merhaba” sözcüğünden ileri değildi.

Hele ki, her ihtiyacı olana gittiğinde “Ben, Doktor Bilmem kim?” diye kendisini anons ettiğini(41), gördüğüm, duyduğum, bana anlatıldığı zaman illet oluyordum(5), gerçeği mi saklamam gerek?

Bu arada hastaneye, Acil Servise bir bey, yükü artmış, yani hamileliğinin son evrelerinde olduğunu düşündüğüm bir kadın ve tüm pespayeliğine(6) rağmen cici-küçük bir kız çocuğu ile beraber gelmişti, muhtemelen evde bırakılmasının tedirginlik yaratacağı bir çocuktu o.

Oldum-olası çocuklara düşkün ve hasrettim. Çünkü evlenmiş ve maalesef kontrole başvurduğumuz doktorun beyanına göre kusurlu olan ben olduğumdan dolayı, çocuğumuz olamadığı için boşanmak zorunda kalmıştık. Çünkü karımın bitip-tükenmeyen bir bebek arzusu vardı. Tanrı beni bundan mahrum etmişti.

Karşı tarafa bu mahrumiyeti yüklemeğe hakkım yoktu. Zaten onun düşüncesi de bu mahrumiyeti yaşamamaktı. Ayrılmamızı isteyen, üstelik bunun dostça olmasını bekleyen de eski karımdı.

İsyanım olmalı mıydı, bilemiyorum. İnsanların kaderini bir yörünge üzerinde Tanrı belirliyordu ve onun en büyük emirlerinden biri de kendisine asi olunmaması, kendisine şirk(7) koşulmamasıydı.

Ben de buna uymuştum, kaderime rıza göstermiştim, ama nerede ve nasıl olursa olsun çocuklara aşırı düşkünlüğümü göz ardı edemiyordum.

Hastaneye gelen o küçük-cici kıza da hemen kanım ısınmış ve “Adın ne cici kız?” deyip avucundan öpmüştüm. Keşke öpmeseydim.

Vay sen misin çocuğun elini öpen? Hamile kadın açtı ağzını, yumdu gözünü:

“Burası hastaneymiş, enfeksiyon(8) kaparmış, ya da bulaşıcı hastalığım varmışsa imiş, belki ‘Allah muhafaza’ AIDS(9) bile olabilirmiş çocuğu.”

Ve hışımla(10) kendine doğru çekmişti küçük kızı, küçük kızın şaşkın bakışlarına aldırmadan, bir şey anlamasına imkân bırakmadan. Sanırım ki yanındaki kocasıydı. Kocasının onu sakinleştirmeye çalışmasına rağmen kadın susmuyor, dedikçe diyor, söyledikçe söylüyordu.

Neyse ki bir sedye ile gelen hemşire susmasını sağlayamamışsa da, onu ilgili servise itekleyerek sesini kısmasını sağlamıştı!

Acıdım adamcağıza, bir deri-bir kemik idi. Zaten öyle titiz ve “çaçaron”(11) bir hanımı olanın hele de boyu uzunsa “kikirik”(12) olmaması mümkün değildi.

Oysa hanımı kanlı-canlı, hamileliğini göz ardı etsek bile pehlivan idi sanki. Kırkpınar’da başa değilse bile, başaltında mutlaka kendine bir yer bulurdu, meselâ, belki adam olsa!

Adamcağız kızıyla dışarıya çıktı, girdi içeri, tekrar çıktı dışarı, sigaralar tüttürdü. Cebinden telefonlar etti, o sırada telaşlı insanlar doluştu Acil Servise.

İnsanlar deyince öyle kalabalık sanılmasın; bir yaşlı adam, bir yaşlı kadın, bir de genç bir kız.

Telâş, tavır, eda ve fısıltılarından, biraz uçuklaşan konuşma ve sözlerinden hamile kadın tarafından olduklarını tahmin etmek zor olmasa gerekti.

Karmaşa bir hayli devam etti. Bir müddet sonra elinde bebekle hemşire gözüktü, yüzü hüzünlü gözüküyordu, sevinçli olması gerekirken.

“Kızınız!” dedi sarmalanmış bebeği babasına uzatırken. Söylenmesi gerekeni söylemesi gereken doktor olmalıydı herhalde.

Doktor engelleyemediği surat asışı ile yanlarına geldi:

“Başımız sağ olsun. Maalesef, tıbben yapılması gerekenleri yapmamıza rağmen anneyi kurtaramadık!” dedi.

Yarım saat-bir saat önce bağırıp-çağıran, kin kusan kadın yoktu artık. Ne olursa olsun, bir can yerine iade edilmişti dünyadan. Düşüncelerimden utanmak ve üzülmek haklarımı sonuna kadar kullandım.

Doktor babaya işaret etti. Baba kucağındaki bebeği teyzesi olduğuna inandığıma verip doktorla beraber acilin köşesindeki kapıya yönelip kapı arkasındaki sandalyelere yerleştiler. Önlerinde bir masa vardı.

Umursamadım, merak edip diğer yan kapıdan, hemen yanlarındaki kompartımana oturdum. Doktorun söylediklerini aynen duyabiliyordum;

“Vereceğim haberler hoşunuza gitmeyebilir, ama söylemem gerek. İlk bulgularımıza göre eşinizde ve yeni doğan kızınızda maalesef HIV(9) virüsü var. Bunun AIDS demek olduğunu biliyorsunuz herhalde…

Detaylı tetkik için kan örneklerini laboratuvara gönderdim, kesin sonucu daha sonra detaylı olarak bildireceğim…

Sormakla soruşturmak arası tereddütleri olsa gerekti doktorun, yutkunurken;

“Ama sormam gerek; eşinize ya da size son zamanlarda veya başlangıcınızdan beri herhangi bir şekilde ameliyat vb. nedenlerle kan nakli yapıldı mı? Hatırlamaya çalışın. Bu kızınız için de önemli. Bu nedenle onun kan tahlilini de yaptırmakta yarar görüyorum. Eşinizi kaybettik ona sormam imkânsız, ama size sormam gerekli…

Eşiniz dışında herhangi biriyle cinsel bir yakınlığınız oldu mu, yani kaba anlamda bir kaçamağınız?”

Genç adam cevap vermek üzereyken dışarıdan bir feryat yükseldi;

“Doktor yetişin, bebeğe bir şeyler oluyor, morardı!”

“Doktor söyleyeceklerini yarım bırakıp bebeği kucakladığı gibi servis içine yöneldi.

Ve biraz sonra yine başı eğik olarak yanlarına geldi;

“Yapabileceklerimizi yaptık, ama bebek için de iyi haberlerim yok, maalesef onu da kaybettik! Başımız sağ olsun!”

Dede ilk defa söze karıştı;

“Nefes aldı. Onun cenaze namazını da kılmamız gerekecek!”

Çılgına döndü sanki genç adam;

“Sen ne diyorsun baba? Ailece canlarımızı yitirmişiz, sen şeriatı(13) dile getiriyorsun. Hak reva(14) mı bu?”

Ses çıkarmadı dede. Baba da sözlerinden sonra sakinleşmişçesine bir durgunluk, belki de önleyemediği bir düşünce içindeydi.

Baba ise; zihninde çözümlemeğe çalıştığı, çözümleyemediği, çözümlemesi mümkün olmayacak düşünceler içinde olmalıydı. Sevdiği eşini ve henüz kokusunu bile duyamadığı yavrusunu kaybetmişti, durgundu.

Genç adam doktorla tekrar konuşmak yahut da sorduklarına cevap vermek gereğini hissetmeden başı eğik işlemlere başlamıştı.

Bu sırada küçük kız çocuğunun parmağından, ya da kolundan bir miktar kan alınmıştı. Küçük kız ne bağırmış-çağırmış, ne ağlamış-sızlamıştı, sakince uzatmıştı kolunu.

Göz ucuyla hazırlanan belgelere, raporlara baktım. Merakım; isimlerini, cisimlerini, adreslerini öğrenmek içindi. Neden mi? Bilmiyorum nedenini, gerçekten. Kaba anlamda hadım(15), bereketsiz, nesepsiz(15), mutsuz ve bebek sahibi olamayacak bir insanın, ablasını ve yeğenini kaybetmiş acı dolu bir genç kıza meyletmeğe çalışması haksızlık olmaz mıydı?

Sadece, raporların tanzimi sırasında o genç adamın telefon numarasını zapt edebilmişti hafızasına, adını bile kaydedememişti zihnine.

Gözlerinde nur-ışık değil, o kısa zaman içinde meşale bile görmüş olsa, haksızlık yapmağa hakkım yoktu. Ya var idiyse?

İnsanlar bir kere doğup yaşamaya başlıyorlardı. Ama Tanrının cezası olarak doğduğu gün bedenen olmasa da, ummadığı zamanda fark edip ruhen ölen ne kadar insan vardı ki hayatta? Üstelik ben bu kusurumu bilmeden bir genç kızın hayatını mahvetmiş, yaşamı ona zehir etmiştim, doktorun tasvirine yahut da teşhisine, bilgiçliğine göre.

Bilmiyorum o benden sonra yeni bir hayat kurmuş muydu? Yoksa o da mı kaderine küsmüştü? Ne ben onu aradım, evinin önünden geçtim bir kere daha, ne de o beni arayıp sordu. Zaten müşterek yaşadığımız evden bir çöp bile almadan babamın-annemin evine yönelmiştim özrümle birlikte.

Ve sonrasında büyüklerimin tenkit(16), muaheze(16), şikâyet ve talimatlarına uyamadığım için karınca-kararınca(17) bir yükle kiralık olarak yaşadığım eve yerleşmiştim. Beni yanlarında istemeyenler babam-annem. aynı evde yaşayan kardeşlerim olmalarına rağmen hayatımı yaşamak için ayrılmıştım evden…

Hastanedeki o aile hakkında bilgi almak için üst kattaki doktorla konuştum. Bir kısım şeylerin doktorlarla-hastalar arasında kalması gereğini, Hipokrat’ın bunların açıklanmasını yasakladığı dersini verdi bana.

Hiçbir şey öğrenememek üzmüştü beni yahut da umudum olacak bir şeyleri öğrenememek, ne işime yarayacaktıysa, sanki bir yaşamı daha yok etmek amaçlı gibi.

Zihnimde kalanlara göre genç adamın cep telefonunu aradım. Karşıma çıkan ses, o zamana kadar hiç duymadığım billur gibi akıcı, sevecen, müşfik bir kadın sesiydi;

“Buyurun efendim, Hasan Hüseyin GÜRS’ün telefonu...”

“Şey affedersiniz!” dememle birlikte cevap ahengini(18) kaybetmeden devam etti;

“Siz hastanedeki O’sunuz, değil mi?”

“Sesimi duymamıştınız ki, nasıl anladınız benim o olduğumu?”

“İnsanlar bazen, bazı şeyleri hissederler. Buna hissi kabl el vuku(19) denildiği gibi, ‘Kalp kalbe karşıdır(20)!’ da deniyor, yanlış aklımda kalmadıysa…”

“Sevindim, ama sevincim kursağımda!”

“Neden?”

“Bir çay içiminde size içimi dökmek, sonrasında da gönlüm elvermese de vedalaşmak isterim!”

“Niçin hemen başlangıçta veda?”

“Niçinini anlatmam o kadar zor ki! Sizi bir defa daha dünya gözüyle görebilirsem anlatmak için hem cesaretim, hem gayretim olacağını sanıyorum.”

“Herhalde benimle görüşeceğinizi umarak aramadınız kahrolası eniştemin telefonunu?”

“Neden öyle diyorsunuz ki? Adamcağız hem eşini, hem de yeni doğan çocuğunu yitirdi bir anda! Kim bilir nasıl üzüntülüdür, nasıl kaygılıdır?”

“Bunu söylemek zor, ama eniştem yok artık. Hayatının hatasını yapmış, ceremesini(21) de canıyla ödedi. İntihar etti. ‘Allah rahmet etsin!’ demek bile gelmiyor içimden.”

Söylemek istediğini anlamamış, anlayamamıştım, saflığıma denk gelmişti herhalde;

“Ölünün arkasından kötü konuşulmaz, diye bilirim. Enişteniz size saygısını o kadar mı yitirdi ki?”

“Bunları çay içeceğimiz anda söylemek istemem. O vakti sadece sizi dinlemek için harcamak isterim. Eniştem için kinlenmem, ona ilenmem ve sözlerimi kusmakta haklıyım. Çünkü onun değişiklik arayarak nefsini köreltmek(2) için ufak bir kaçamağı hem ablamın, hem de adı bile konulamayan ikinci yeğenimin canına mal oldu…

Çünkü o, itirafına ve doktorun raporuna göre kısacık bir tatmin sonucu hem kendisinin HIV virüsü kapıp AIDS olmasına sebep olmuş, hem de geleceğine bulaştırmıştı bu virüsü...”

Sözlerini tamamlamak istercesine ufacık bir duraklamanın kendisine yararlı olacağını düşündü herhalde;

“Sonunda kahrından kendisi de intihar etti, hem kendisi kurtuldu, hem de ben. Çünkü gerçekleri öğrenmiştim ve mutlaka öldürecektim onu, elimden kimse alamazdı onu, dünya kurtulurdu ondan…

Ama o benden erken davrandı ve bir mikrobun kanıyla elim kirlenmedi. Allah’a şükür ki ilk yeğenimde böyle bir şey yok. Tahlilleri temiz çıktı…

Tüm bunları kusmak istemezdim, ama birine anlatmam rahatlamam gerekti. Dinlediğiniz için teşekkür ederim.”

“Başınız sağ olsun. Annesinin benden esirgediği, elini öptüğüm küçük ablanın da sağlıklı olmasına sevindim. Söyleyin lütfen sizi nerede bekleyeyim, hem küçük ablayı da tekrar görmem mutluluğum olur. Ama size ne diyeceğim?”

“Ben Sumru. Yeğenim de Su. Aslında isme gerek yok, ama sizin adınız ne?”

“Benim adım da Suat!”

“Oldu Suat! Öğleden sonra durumumuz müsait olduğu takdirde sizinle 13.00-13.30 arası Büyük Pastanede görüşmek isteriz. Bir aksilik olursa kendi telefonuma kaydedeceğim telefon numaranızdan sizi bilgilendiririm.”

“Olur efendim!”

“Ben size ‘Suat’ diyorum, siz ‘Efendim’ diyorsunuz, haksızlık etmiyor musunuz?”

“Özür dilerim Sumru!”

“Görüşebilmek dileğiyle Suat!”

“Görüşebilmek umuduyla Sumru!”

Ben mi Telâşe Müdürüydüm(23), yoksa zamanla ilgili bir sorunum mu vardı?

Oysa ben geçmişimi dikkate alacak olursam bence böylesine heyecanlanmama, telâşlanmama ve ümit var olmama hiç gerek yoktu.

Geldiler. Ama hiç hatırımda değildi, ne zaman geldikleri? Yollarını gözlemekten dört göz olmuş gibiydim. Ya da bana öyle gelmişti.

“Sizi çok bekletmedik umarım!” dediğinde içimdeki yağlar erimiş, neyi-nasıl söyleyeceğimi şaşırmış gibiydim. Hele ki küçük abla hiçbir tehdit ve baskı olmadan elini öpmem için uzatınca kaba anlamda feleğimi şaşırmıştım(24)

“Benden çekinmiyor musun?” dediğimde sorumu soruyla cevaplayan teyzesi idi;

“Neden?”

“Rahmetli annesi bana çok gücenmişti de!”

“Sizi bilmek, tanımak isteseydi ve titizliğine gem vurmasını, kocasına güvenmemeyi bilseydi, herhalde size karşı sitemli davranışı olmazdı, diye düşünüyorum.”

“Bu, benim umut etmeyi bile düşünemeyeceğim bir şeydi o an. Neyse ne isterseniz ısmarlayayım ve beni anlatmaya gayret edeyim, izninizle. Başlangıç cümlem; evlenip ayrıldığımı söylemek olacak.”

“Bence önemli değil ki, neden bu cümleyle başlamak gereğini hissettiniz ki?”

“Nedenini sormak gereğini neden hissetmiyorsunuz ki?”

“Şimdi merhabalaştık. Ne umut edebilirim ki? Arkadaş bile değiliz. Sadece birbirini merak eden iki insan desem?”

“Ama sizi ilk gördüğüm anda bir şeyler ümit etmek istedim.”

“Ümit etmenizi engelleyen olmadı ki! Belki şu anda yaşamayanlar normal olarak yaşıyor olsalardı belki engelleyebilirlerdi. Ama şimdi…”

“Ama şimdi yakınlaşmayı umut etmem bile mümkün değil!”

“Neden? Buna sebep evlenip boşanmış olmanız mı? İkincisi için de bir sükûtu hayal(25) endişesi yaşamanız mı? Bence bu önemli bir sebep olmasa gerek!”

“Peki, boşanma sebebim ne olabilir, aklınıza geldi mi?”

“O sizin özeliniz, düşünmek bile ne haddime?”

“İnsan umutlarına şekil veya yön vermek istediği zaman o umutları engelleyen unsurları da göz önüne almalı diye düşünüyorum.”

“Ne gibi?”

“Su, hadi kızım garson amcaya söyle de sana iki şişe su versin, sen de yavaş getir, olur mu kızım?”

“Olur amca!”

“Bebeği özellikle uzaklaştırdım. O duymamalı, acele söylemem gerek. Eşim benden yaşadığım kusur nedeniyle, bebek sahibi olamayacağımız için ayrıldı. Kusurluyum maalesef. Eşim benden ayrıldıktan sonra yuva kurdu mu, çocuğu oldu mu, bilmiyorum. Çünkü ayrıldığımız gün yollarımız da ayrıldı ve bir daha asla kesişmedi.”

“Bebek bir evin beti-bereketi, ama olmazsa olmazı değil, diye düşünürüm. İnsanlar mutlu olmayı isterlerse birbirine de yetmeli herhalde.”

Su suları getirmişti. Birini açmaya çalışırken yardım edip açtım, suyu bardağa doldurduktan sonra, onun duymasında mahzur olmayacağına inandığım cümleyi kurdum;

“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”

“Neden gerçeği saptırayım ki? Dürüst olan bir evlilikte çocuk; yaşamın membaı(26). Ama dürüst değilse birliktelik, sevsen de, sevmesen de elindeki kayboluyor, kaybolabiliyor, tıpkı ablamın yaşadığı gibi…

Ve şimdi yeğenim, benim çocuğum. Ona hami(27) olacak, bakıp koruyacak, yetiştirip okutacak tek kişi benim. Babam ve annem bu konuda güçlü değiller. Ben, benim için Tanrının kutsallaştırdığı hayata -mantığıma göre- hazırım.”

“Sözlerin beni cesaretlendirdi. Beni tanımıyorsun. Tanımak için ne kadar süre istersin, dile benden. Ama sonunda benimle yaşamaya karar ver, lütfen!”

“Bu bir evlenme teklifi mi?”

“Evet, kabul edersen, neden olmasın ki?”

“Evet diyeceğimden çok mu eminsin?”

“Değilim. Ama benimle bir hayatı üleşmen için ömrümün sonuna kadar sürecek olsa da seni beklemeğe razıyım.”

“O kadar süre çok uzun. Bana bir süre ver, sana ‘Evet!’ diyebilmem için. Telefon numaranı kaydetmiştim. Mutlaka sana döneceğim.”

Küçük kızın elinden tutarak ayağa kalktı.

“Görüşmek dileğiyle!” derken ikisi de ellerini uzattı. Küçük abla Su’nun elini öptüm, genç kızın elini de öpmek istedim, ama çekindim, yanağına doğru uzandım, geri çekilmedi. Her şeye rağmen “Evet!” dedirtmeğe bir adımımın kaldığını hissettim, ya da bana öyle geldi.

Ondan haber beklerken aradan geçen günler, haftalar süren süre ömrümden kâbus(28) gibi tükenip eksilmişti.

Onun bana ulaşmasından başka çarem yoktu. Çünkü ne yol sormuştum, ne bir iz? Ne onunla ilgili bir not almıştım, ne de bir söz?

Aradığım eniştesinin telefonu ise artık kullanılmamaktaydı. Bu nedenle ellerim boş, hem bomboştu.

Davulun bile dengi, dengine vurduğu bir âlemde ben neler ummuştum, hem bana göre hayal bile etmemem gereken? Zaten kısır olarak ömrümü tüketmek mecburiyetim olduğuna göre aşk neydi ki benim için, âşık olmak fuzuli(29) değil miydi?

Havalara girmeyi düşünmem yanlışlık, hatta daha da ileri gitmeliyim, aptallık değil miydi? Hatta daha çok, daha ileri gitmem gerekti; budalalık, salaklık, haddini bilmezlik değil miydi?

Günlerden bir gün telefonum çaldı. O idi, Allah’ım o idi, ümit dünyamın tek ve biricik sahibi;

“Eniştemin telefonu kapanmıştı. Telefonunu nereye kaydettiğim bir türlü hatırıma gelmiyordu. Ne internetten, ne de ilgili kurumdan telefon numaranı bulmam mümkün olamadı. Sonunda bir kardeş öğrendi telefon numaranı yalvar-yakar, ne yapıp, ne edip…

Seni nerede ve nasıl bulabileceğimi de bilmiyordum. Bugün şu anda geçti telefon numaran elime…

Ve ortağı kim sever ki, telefon numaranı cep telefonuma kaydederken de numaranla karşılaştım. Anında ve hemen sana ulaşmağa çalışıyorum. Özür dilerim, affedersin, ne olur lütfen bağışla!”

Cevap bekliyordu, ben ona cevaplamasını istediğim soruyu yöneltmek istedim, acilen;

“Benimle evlenir misin, her şeye, tüm kusurlarıma rağmen? Paylaşır mısın bir ömrü benimle?”

“Evet! Hem de en kısa zamanda…”

Kaderimize rıza göstererek evlendik.

Kızımız oldu, yeğenimiz. Bence, bizce mutlu bir şekilde yaşamaya başladık. Önce evimizi değiştirdik. Küçük abla Su’nun büyüyünce ayrı bir odası olması gerekliydi. Belki sonrasında eşimin babasının ve annesinin de bakıma ihtiyaçları olabilirdi, başlangıç olarak onlara da bir oda gerekecekti.

Eh, bize oda olmasa da olurdu, akşam yap-yat, sabah kalk-kaldır, misafir odasının perde arkasındaki çek-yatta da beraberliğimizi paylaşabilirdik, biz-bize.

Standart bir yaşamımız vardı, sevgiyle, mutlulukla üleştiğimiz. Babalı-analı-kızlı pişman olmadığımız, huzur ve sağlıkla devam ettirdiğimiz.

Çalışmam geçimimize yetiyordu, ancak tasarruf edemiyorduk, kızımızın istikbalini de düşünmek zorundaydık. Bu nedenle Sumru kendisinin de çalışması gerektiğini söylüyordu. Hem bu söyleminde uzunca bir süre ısrarcı oldu.

Kızımızın bakıma ihtiyacı olduğunu, onu yalnız bırakmaya ya da anne-babalarımıza emanet etmeğe hakkımız olmadığını söyleyerek ikna ettim.

Bir gün…

Günlerden bir gün…

Yaşamımda asla aklıma gelmeyecek, şimdi ise aklımdan asla çıkmayacak bir gün telefonla bana “Çocuğunuz olamaz, çünkü kusurlusunuz” diyen doktora iyi şeyler söyleyemeyeceğim bir haber aldım eşimden.

Fark etmemiştim. Umudu olmayan bir insanın da fark etmesi mümkün değildi zaten.

“Bebeğimiz olacak Suat!” dedi eşim.

“Ama?” dedim sorarcasına.

“Aması-maması yok! Bugüne kadar şüpheliydim, doktora gittim, ultrasonla(30) baktırdım, bir bebeğimiz olacak. Sen, sana ‘Arızalısın!’ diyen doktora ilenme(31), küfretme, ama içini dökmen için ne söylemen gerekiyorsa da hepsini söyle... Ama, lütfen içinden!”

Ömrümün bundan sonrasının aydınlığı olacaktı. Tek bir kelime çıktı ağzımdan sevinç, mutluluk dolu, anlamsız da olsa;

“Yih hu!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Sumru; Bir şeyin yüksek yeri, tepesi, üst tarafı.

Suat; Mutlu.

Su; İçtiğimiz su.

Ayrıca; okunuş tarzına göre, bir şeyin kenarına yapılan süse de “su” denilmekte.

Sû şeklinde söylenildiği takdirde, “asker” demektir.

İki ayrım daha söylenilebilir belki. “Suy” şeklinde denilebilirse de esas okunuşu “su” olan farsça bu kelimenin anlamı “taraf, yön, cihet” demektir.

Eğer “su” kelimesinin sonuna -i eklendiği takdirde “kötü, fena” anlamına gelmektedir: “Su-i niyet; kötü niyet, su-i misal; kötü örnek” gibi.

Bu sözlere şunu da eklemek gerek galiba: Sonradan sosyetik olan (farkındaysanız “görme” demedim) “Sultan” isimli kızlar, kendilerinin “Su” diye çağırılmalarını istemektedirler, nasıl ki “Emine” ismi “Mine” ise.

(1) İltihap, İltihaplanma; Yangı. Vücudun mikroplara karşı koymak için herhangi bir yerine fazla kan hücumu ,le orada şişkinlik, kırmızılık, ısı ve ağrı ile biriken irin toplanması.

(2) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.

(3) Geğirmek; Midede oluşmuş olan gazı ağızdan sesli bir biçimde çıkarmak.

(4) Anons Etmek; Bir olayı duyurmak.

(5) İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

(6) Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.

(7) Şirk; Allah’a ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım  istemektir.

(8) Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.

(9) AIDS (Acquired Immune Deficiency Synndrome=Edinsel Bağışıklık Yetmezliği Sendromu); HIV adlı virüsün neden olduğu, kan, cinsel ilişki, anneden bebeğe doğum veya emzirme sırasında geçen  öldürücü menhus bir hastalık.

HIV; Human Immunodeficieny Virus (İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü) kelimelerinin baş harfleri ile adlandırılmış virüs bağışıklık sisteminin içine yerleşerek, bireyin bağışıklık sistemini zayıflatan bir virüstür.

(10) Hışımla; Öfke, kin ve kızgınlıkla.

(11) Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, çenesi kuvvetli, geveze” anlamındadır.

(12) Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

(13) Şeriat; Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar bütünü, İslam Hukuku.

(14) Reva; Yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır.

(15) Hadım; Kısır, kısırlaşmış erkek.  Buzağı, kedi, köpek gibi hayvanların erkekliğini giderme işlemi. Osmanlı’da Hadım Ağası kavramı İslamiyet’te yasaklanmış olmasına rağmen uygulanagelmiştir.

Nesepsiz; Baba soyu bitmiş, soy isminin devamı mümkün olmayacak hale gelmiş.

(16) Tenkit; Eleştiri. Bir insanı, bir konuyu,  bir yapıtı doğru ve yanlışlarını bulup gösterme amacıyla inceleme işi. Böyle bir inceleme sonucu yanlış görünenleri belirtme.

Muaheze;  Birini kınama, ayıplama, azarlama tenkit etme, eleştirme.

(17) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.

(18) Ahenk; Uyum; Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme.

(19) Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

(20) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(21) Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

(22) Köreltmek; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(23) Telâşe Müdürü; Çok telaşlı, çevresini telâşa veren, çabuk telaşlanan, karşısındaki insanları da hareketleri ile telâşlandıran insan.

(24) Feleğini Şaşırmak; Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamaz olmak.

(25) Sükûtu Hayal; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı.

(26) Memba; Bir şeyin çıktığı yer. Kaynak, pınar.

(27) Hami; Destek olan, gözeten, kollayan, koruyan, koruyucu. Kayıran, kayırıcı.

(28) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(29) Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşma.

(30) Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi veren aygıt.

(31) İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.