Hani bir türkü vardı: “Güldürmedin zalim beni…(1)  diye. Evet, zalim de var içinde ama güldürmedi talih, şans, kader, kısmet, baht, tesadüf…

Her ne denirse densin işte o güldürmemeye ahdetmişti(2), doğduğum günden beri beni. Üç kardeşin en küçüğü oluyordum ben, doğduğum günden, hatta andan itibaren annesiz. Benim doğumumla, annemin ölümü aynı anda gerçekleşmiş olduğundan, büyük kardeşlerimin ve babamın bana kin tutarcasına bakmalarının sebebi anlaşılmış olsa gerek.

Kısaca; ben doğmuşum, doğmamın gerekliliği nedeniyle annem terk etmiş dünyayı.

Sonrasında büyüme gayretinde olmuşum, sütanne falan-filân, daha sonra analık, ya da üvey anne. Keşke bu büyüme gayretini yaşamasaydım. Hep bana, beni anlatmamakta direndi büyüklerim.

“Ailemizin direği, fedakâr, cesur, soyumuzun devam ettiricisi, bir tane idi!” dediler annem için, o kadar. Bu sözler ertesinde olmamam gerektiği de vurgulanmış oluyordu. Bu yaşıma geldim kimse doğru-dürüst anlatmadı annemin katili olduğumu, ne babam, ne ablam, ne de ağabeyim.

Daha sonraki tarihlerde bana anlatılan (meselâ diyebileceğimiz bir şekilde) bir yere gidiyormuşuz, gemi-kayık-sandal-vapur her neyse, gitmişiz de, belki de gittiğimiz yerden dönüyormuşuz da olabilirdi, öyle kaybetmişim (miş) ağabeyimi de.

Çok zaman;

 “Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur(3)!” gibi dediğim o gittiğimiz yere giderken veyahut da dönerken ağabeyimin canına kastetmişçesine suya düşmüşüm, ağabeyim beni kurtarmak için suya atlamış, ben kurtulmuşum, ama onu günlerce arayıp bulamamışlar.

Mezarının olmadığını söyledi ablam.

Başka…

Hepsini anlatsam mı; “Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm(4)?” diyerek. Şöyle sıralamağa çalışayım;

İlkokulda sınıf arkadaşım Gönül’ün bir okul vedalaşmasının ardından okula gelmeyişinde onun o akşam bir trafik kazasında yaşamını yitirdiğini öğrenmiştim.

Sıra arkadaşım Gökhan’ı da bir tarihlerde at tepmiş, kötürüm olmuştu, okula devam edememişti.

Ortaokulda âşık olduğum İngilizce Öğretmenim Nur, evliydi ve hamileliğinin son zamanlarında bebeğini düşürdüğünü öğrenmiştim.

Yine ortaokuldan sınıf arkadaşımla top oynarken, o birden yere yığılmış, ne olduğunu anlayamadan, hastaneye yetiştiremeden yitirmiştim onu da.

Lise mi, üniversite mi? Onlar da boş geçmemişti maşallah.

Aysel de karma lisemizin parlak öğrencilerinden biriydi. Yakın değilsek de uzak da değildik. Bir gün okulun merdivenlerinden sohbet ederek inerken ayağı ayağıma takılmış, “Hop! Aman! Dur! Ne oluyor?” demeye fırsat kalmadan, ben de ona bir-iki basamak katılmama rağmen merdiven demirleri beni engellemesine rağmen o basamaklardan paldır-küldür yuvarlanma gayretinde olmuştu.

Sağ kolu ve sağ ayağı birkaç yerinden kırıldığı için o sene okula devam edememiş ve sene kaybetmişti.

Aldığı Doktor Raporu hiçbir işe yaramamıştı. O hengâmede(5) ben de hafifçe aksar olmuştum, ama önemli değildi.

Aysel’den bir sene ilerideydim.

Ve üstümde karabulutların gezindiği düşüncesiyle hem kendi uzaklaşmıştı benden, hem de başka okula kaydını alarak öğrenciliğini uzaklaştırmıştı benim mekânımdan.

Bir diğeri ise tamamen uysal olan sıra arkadaşım, aldığı düşük nota itirazının ters tepki vermesine içerlemiş, sınıf öğretmenini dövmeye kalkmış ve bu nedenle de okuldan uzaklaştırılmıştı, yalvar-yakar, özür-yalvarma-rica kâr etmemişti.

Üniversite hayatımın daha başlangıcında yaşamıştım Sevim’le yanlışlığımın karabulutlarını. Bir kimya dersinde, adım gibi biliyorum ki bana yardımcı olmak isterken parlayan ateş saçlarını ve yüzünü yakmıştı.

O zamanlar estetik ameliyatı var mıydı ki, hı? Olsa da yaptırabilir miydik ki? Bilemem.

Günlerce peşinde koştum, yapacak, yapılacak bir şey olmaması, ya da elimden bir şeylerin gelmemesi nedeniyle;

“İstersen ailelerimizle konuşalım hemen, istersen mezuniyetimizden sonra, evlenelim, evlen benimle Sevim!” demiştim.

“Olayı yaşamasaydım belki, ama şimdi hayır. Acımanı değil, beni sevmeni isterdim.” dedi ve kendinden utanarak üniversiteyi terk etti.

Bu arada ablamın arkadaşı ve ablamın da ilgisini eksik etmediği oğlanın ailesi dünür(6) gelmişti evimize. Ablamın ayağı sürçmüş kahve tepsisi olduğu gibi damat adayının üstüne ve özellikle malûm yerine boca edilmişti. Aile;

“Bu evde bir nazar var, bir hikmeti olsa gerek!” deyip bir daha ne aramış, ne de sormuşlardı ablamı. Nazarımla, ya da daha net bir deyimle kör talihimle yahut da açıkça karabulutlarımla ağabeyim gibi, ablamın geleceğini de karartmıştım.

Askerliğimi şans mı, kara talih mi desem levazım olarak yapmıştım. Hafif de olsa aksaklığımın ve miyopluğumun bana bence bu şanssızlığı yaratmamasını dilerdim. Meselâ hudutların birinde çakı gibi asker olsam, daha iyi olmaz mıydı?

Üstelik Levazım Subayı olarak aşçılar yerine, yemeğin tuzu az-fazla, yağı az-fazla, hoşaf curu-duru-denesi az, pilâv lâpa, etler çiğ gibi söylenen her bir arıza için göz hapsi almamış olurdum.

Askerliğimin neredeyse dörtte biri göz hapsi ile geçmişti, diyebilirim. Üstelik bu cezalar çeşnicinin(7) “Ellerinize sağlık!” deyişinin ertesinde Alay Komutanı tarafından bizzat çağırılarak verilmişti, her seferinde.

Sonrası memuriyet mecburiyeti…

Benimle birlikte mezun olup, askere gidip şehit ya da gazi olmadan dönen arkadaşlarımdan bir teki bile Türkiye’min batı ya da orta bölgelerinden bir yerlere atanmamıştı ki bunların bazısının eşi öğretmen, hemşire, doktor, memur, üniversite görevlisi vs. vs. ve üstelik evli-barklı-çoluklu-çocuklu idiler.

Buna rağmen “Münasip yerlere” atanmışlardı bu arkadaşlar. Bunda kafa yapılarının etkisinin de olduğu düşünülebilir miydi?

“Belki” demezsem yanlışlık olacak, bunu söylemesem de olmayacak, çünkü özrüm olmasına rağmen kafa yapısının dikkate alınacağı ilk kişi ben olmalıydım. Çünkü kendime göre doğru bulduğum çok ilkeler vardı.

Örneğin; genç, yeni mezun mühendislerin sevabı-günahı, mükâfatı-yanlışlığı (ya da hatası) “Görsün-pişsin, sonra dönsün” gibi geri kalmış bölgelere gönderilmeleri, oralardaki vatandaşların kobay gibi görülmeleri düşüncelerimi yok edemiyordum.

Aile bir bütündür, diye düşünüyorum. “Bize göre farklı görüş ve düşünceleri var” diye ailelerin bölünmesini aklım almıyordu.

Toprağının bir bölümünü ekip de, kalanını keleme(8) olarak bırakan çiftçiye; “Milli ekonomi, aç var, açık var!” dememe karşın, “Bana yetiyor, sana ne, sen komonist misin?” denilmesi moralimi bozuyordu.

“Doyunduğun kadar al, ye!” dememe rağmen açgözlü insanların yemek ve ekmeklerini çöpe atmalarına hayret ediyordum.

Özellikle kış aylarında Cuma namazları için insanların daireleri boş bırakmaları, ramazanda “Oruçluyum!” diyerek afra-tafra(9) yapmaları dikkatimi çekiyordu.

Başka aklıma gelenler…

Meselâ yağmur yağarken Belediye işçilerinin görevleri(!) olduğu için o yağışta çimenleri sulamalarının israf olduğunu anlatamamıştım kendilerine.

Yere çöp atan birini ikaz etmeğe kalkıştığımda cevabı hazırdı; “Çöpçünün parasını sen mi ödüyon?” “Ben ödüyorum tabii!” sözümün karşılığı kaba bir şekilde sinkaflı(10) küfür idi.

“Ben Başbakan ya da Cumhurbaşkanı olsaydım…” diye başlayan cümleler hoş olmasa da hani meselâ öncelikle böyle bir yetkim olsaydı, öncelikle trafik ve anarşisi konusundaki tüm düşüncelerimi uygulamaya koymak isterdim ki; bunlar içinde en önemlisi 65 ya da en fazla 70 yaşın üzerindeki insanlara araç kullandırmamak olurdu.

Beyinleri sulanmış insanların trafiği hercümerç etmeleri engellenmeliydi. Nasıl ki on sekiz yaşından öncekilerin araç kullanmaya hakları yoksa dediğim insanların da onlardan farkı mı vardı ki, kullanmasınlar idi.

Aslında denileceği biliyorum, 70 yaşını aşmış bile olsalar insanlar Cumhurbaşkanı olup devletin en üst katında oturup ülkeyi yönetiyorlar da (hani, meselâ!) neden araba kullanmasınlar, değil mi?

Benimkisi sadece bir düşünce…

Öyle bazı şeyleri düzeltmek için; “Sallandıracaksın bir ikisini” gibi bir iddiam asla yok, olamaz da zaten.

Nereden, nereye?  Merkezde, bakanlıkta şimdilik tırı-vırı(11) görevdeydim, ama istikbalim iyi gibi görünüyordu. Yoksa karabulutlarım dağılıyor muydu?

Nerde? Babamızı da kaybetmiştik. Birbirine bakan ve birbirine yeten baba-kızdan ev kızı olan ablamı yanıma almam gerekiyordu. Bu; esasında ve aslında işime gelen bir olguydu. Aklımın ablamda kalmaması yanında, onun bana yapacağı yardımları da inkâr edemezdim.

Yanıma gelişinin haftası, ya da on beşiydi galiba. Eş-dost diyebileceğim, ama öyle birileri de yoktu ki çevremizde, ev sahibimizden başka. O da eşi ölmüş, çocukları dört bir yana dağılmış, emekli bir subaydı.

Ve sonradan fark ettim ki, sanırım mercimek fırına verilmişti, sadece mercimeğin fırından çıkarılması gerekliydi.

Ablamın şansı değişmiş, ilk defa yüzü gülmüş yahut da kader ilk defa yüzünü güldürmüştü. Evlendiler ablam ve enişte. Enişte, yani ev sahibim iki kat üstümde oturuyordu, bu nedenle ablamın kendisine ait bir kısım özelleriyle taşınması zor olmamıştı!

Boş vakitlerinde ablam, bana da uğruyordu, her türlü iş ve gereklilikler için. Söylemeğe gerek yok, ablamın himmeti(12) ile kira da ödemiyordum artık.

Evlendikleri bir ay kadar mı, üç ay kadar mı ne olmuştu? Enişte de, ablam da mutlu gözüküyorlardı. Ama eniştenin üstümdeki karabulutlardan kendisini soyutlaması mümkün müydü?

Ve yine kısaca her zamanki gibi kader ağlarını örmekte, ya da benim bahtım ablamın bahtını etkilemekte gecikmemiş, ona ilerlemiş çağında mutluluğu, mutlu yaşamayı bile çok görmüş, yine yalnız bırakmıştı onu.

Enişteyi yitirmiştik.

Sonuç…

Her ne kadar albayın çocukları hak-hukuk iddia ederek cazgırlık(13) etmişlerse de müktesep(14) hak olarak babalarının bıraktığı vasiyetnameye göre fazla bir iddiada bulunmayıp çekilmişlerdi. Kısaca ev sahibim artık ablamdı. Ablam;

“Hatıralarım var, yalnızlığımı, yalnızlığımla yaşamamı uygun gördü Tanrı!” diyerek evinde yaşamaya devam etmişti. Kara bahtının yahut da benim karabulutlarımın engelleyemediği şey, kocasından kalan evler yanında geçimine rahat rahat yetecek kadar kalan maaştı, bu nedenle bana; ne “Gel!” diye teklif etmişti, ne de ben; “Geleyim!” istemiştim.

Üstelik kira konusunda da tek bir söz bile etmemişti. Sanırım bunda en büyük etken karabulutlar idi ve o bu karabulutların altında kalmak istemiyordu bir daha. Nitekim karabulutlar sadece benim başım üstündeydi. Nasıl mı?

Karınca-kararınca yaşamıma, işlerime ve güçlerime devam ediyordum. Mesai arkadaşlarımın her birine gönülden yakın olmama rağmen karabulutlarımdan etkilenmemeleri için uzak durmağa çalışıyordum.

Ama içlerinden biri, tüm öykülerim bir nebze(15), bir vesile(16) ile duyulmuşken, herkes benden fizik olarak uzak durmaya makul(17) ve mantıklı(17) bir şekilde davranmaya gayret ederken onlardan biri…

Evet, Yasemin uzak durmamak, uzak kalmamak, hatta yakın olmak için gayret ediyordu. Bir bakıma anlıyordum onu. Kiralık da olsa, dayalı-döşeli bir evim, arabam, bankada param ve yeterli maaşım vardı. Üstelik de kalbim boştu mecburen!

Birinin hayatının benim yüzümden kararmasını dilemediğim için kalbimin, gönlümün ve beynimin bütün kapılarını kapalı tutmak için mühürlemiştim.

Oysa bu fettan(15) Yasemin nasıl etmiş, ne etmiş, önce beynimin mührünü çözmüştü yakınlığı ile sıcaklığı ile ve sonrasında tümünün. Ne kara bahtımdan, ne karabulutlarımdan çekincesi vardı.

“Senin olayım, hiçbir şeyden korkmam, çekinmem!” diyordu.

Nasıl olduğunu anlayamadan evlendik.

Evlendik deyince öyle paldır-küldür oldu sanmak uygun değil. İyi aile çocuğu olarak kızını yetiştirdiğini söyleyen annesi belirli bir süre nişanlı kalmamızın faydalı olacağını söylemiş ve mutlaka uygulanmasını rica değil, neredeyse emretmişti.

Muhtemeldi ki kocasıyla da bu nişanlılık ve evlenme süresini ayarlı uygulamıştı. Çünkü bana anlattıklarına göre, kızının doğumunu takip eden bir ayın sonunda göçüp gidivermiş garibim adamcağız.

Neden çabucak göçtüğünü belki anlatacaklar anlayacaktım, belki de hiç. Ama mutlaka öğreneceklerim olacaktı, iş işten geçtikten yahut da ok yaydan çıktıktan sonra.

Neticede önce nişanlandık. Biz beraberliğimizi doyasıya yaşamadan Yasemin’in annesinin bitmez-tükenmez hezeyanları(19), istekleri-dillekleri oluşmaya başlamıştı. Olmaması olasılığında bile Yasemin suratını asıyor, hatta “Bu iş olmaz ha!” diye tehdit bile ediyordu.

Oysa biz; “Nasıl olsa evleneceğiz!” diye beraber olmuştuk. Ben bende bu beraberlikte hiçbir şey hissetmediğim gibi, karım için de ilk olmadığım inancını yaşamıştım.

Annesi bir süreliğine sesini kesmişti. Öğrenmiş olmalıydı, öğrenmesinin evlilikten sonra olması gerektiğini. Ta ki nikâhın kıyılacağı ana kadar. Kaynana, Nikâh Cüzdanının kızının elinde olduğu ana kadar susmuş, sonrasında da bitip tükenmeyen dilekleri susmak ve tükenmek bilmemişti.

Evet! İlk değildim ama benim kendime karşı sorumluluğum, mecburiyetlerim vardı, kandırılmayı belki içime sindirebilirdim.

Oysa öncelikle nikâh işlemleri sırasında bir gerçeği daha öğrenecektim. Yasemin’in asıl adı Jasmine idi ve Türkçeye adapte olması(20) kolay bir isimdi. Bu da önemli değildi. Müslüman bir babanın kızı olmasına rağmen analı-kızlı Yahudi idiler.

Buna rağmen işlemleri tamamladım.

Nikâhtaki keramet(21) de gecikmişti. Çünkü Nikâh Memuru iki defa sormasına rağmen o ismini “Yasemin” demekte direnmiş, Nikâh Memurunun ısrarlı üçüncü soruşunda; “Jasmine Muhteşem!” demek zorunda kalmış, bu da davetlilerin büyük bir kısmının hayret etmesine neden olmuştu.

Yasemin’in bana göre bir yanlışlığı da omzunda, kolunda ve tam belinde dövmeler olmasıydı. Bu da hoşuma gitmemişti beraberliğimizde.

Evlendiğimizde o mutlu, bense oldukça şaşkın ve çekingendim. Ya annemi katlettiğim gibi onu da katledersem, ya yaşamayı bile düşlemediğim, ama evlendikten sonra olacağına inandığım mutluluğu, tam bulduğuma inandığım anda yitirirsem diye düşünmedim değil.

Muhtemeldi ki; karabulutlar başımızdan eksilmeyecekti ve inanması güç, ama esas karabulutu ben alıp yerleştirmiştim başıma.

Birincisi karım evlendiğimizin haftasına yalnız yaşadığını söylediği annesini yanımıza getirmişti, bana sormadan, danışmadan.

İkincisi kaynanam övünmeyi çok seviyordu. “Bizim Atalarımız Kanuni Sultan Süleyman(22) soyundan geliyorlar, biz de öyle tabii!” diyerek.

Ve bu nedenle ablamın, bekârlığımda olduğu gibi tüm evin hizmetlerini yapmaya devam etmesini istiyorlardı.

“Mümkün değil!” deyince de yine sormadan-etmeden maaşlı bir hizmetçi tutmuşlardı. Bu, bütçemi iyice sarsmış, bankadaki param gün geçtikçe azalmağa, kaba anlamda suyunu çekmeğe başlamıştı.

Bunlar dert değildi, karabulutlarım olarak, ben mutlu olmayı plânlamıştım ya! Ama bazı şeyler analı-kızlı ve hatta hizmetçili yetmez olmuştu onlara. Ne zaman ki;

“Ablanı ikna et, bu evin tapusunu benim üzerime çevirsin!” demişti karım, daha doğrusu demişlerdi o zaman ipler kopar gibi olmuştu. İplerin kopması için acil bir sebebe de ihtiyaç vardı onlarca. Bu da yatakların ayrılması gibi bir şeydi.

Bunun sebebi de; efendim hazret “Çocuk sahibi olmayı hiç düşünmüyormuş”, gerçi hanedanlığın(23) sonu olacakmış, ama annesi onu doğururken çok sıkıntı çekmiş de, “Aman kızım doğurma, doğurmak çok zor, gerekirse boşan hatta!” demiş de…

Hangi devirde yaşıyorduk yahu? Her şeyin çaresi yok muydu, ölümden gayrı? O halde neden? Nedeni bence belli idi, evin sahibi olamamak! Başka ne olabilirdi ki?

Yataklar ayrıldı. Ben; “Bir süreliğine” deyip ablamın evinde kalmaya başladım. Çünkü ablamın evinde de, işimde de ummadığım bir rahatlık ve gönül huzuru yaşamaya başlamıştım, her şeye rağmen.

Merdivenlerden inerken onlara rastlamamam mutluluğumdu. Ya da onların geliş-gidişlerime göre ayarladıkları senaryolara göre gözükmedikleri için. Sonucumuz ne ve nasıl olacaktı, hem bilmiyor, hem de kestiremiyordum da.

Bildiğim incelen ipin, bir gün bir yerlerden kopacağı idi. Nitekim parasız kalmışlar ve ablamın kapısını çalmışlardı ve alacaklı çıkacaklarken, borçlu çıkmışlardı. Ablam;

“Benden neyi, niye istiyorsunuz ki? Evinizin erkeği yok mu sizin? Üstelik kardeşim benimle kalmağa başladı. Bugünden itibaren kira ödeyeceksiniz!” deyince önce kendilerine kul-köle-yandaş olan hizmetçi ayrılmıştı evden.

Sonrasında kirli çıkınlarını(24) açıp kendileri yaşamaya başlamışlardı. Elektrik ve suları kesilince, aidat ödememeleri nedeniyle, bilmedikleri için icra(25) korkusu yaşayınca, tamamen kendi dünyalarına çekilmişler, soyutlamışlardı kendilerini.

Çözüm ne ve nasıl olacaktı? Ne ben, sanırım ne de onlar bir şeyler üretemiyorduk. Ama bir gün mutlaka benimle hesaplaşmakta güçlük çekmeyen onlara yönelttiğim karabulutlar çözüm üretecekti.

Yasemin özellikle maddi olarak bunaldıklarında birkaç gün, benim de evde bulunduğumu kesinkes bilerek ablamın evinin kapısına, belki de özür dilemek, belki pişmanlığını anlatmak, belki de tekrarı yaşamak için gelmişse de ablam bana söylemek, hatta danışmak gereğini bile hissetmemişti cevaplamak için.

“Yok!” ya da “Her şey bitti!” yahut da “Ne yüzle?” gibi sözlerle iteklemişti onu. Nedense analı-kızlı işe gidiş ve dönüş vakitlerimi bilmelerine rağmen karşı karşıya kalmamızı düşünmüyorlardı.

Ben de çok zaman evden çıkış ve dönüş vakitlerimi ya öne, ya da beriye alarak bu imkânı yaratmamağa çalışıyordum.

Önemli olan insan olmaktı. İlerleyen zamanda bize makbuz geldiğinde onların posta kutularındaki makbuzları da alıp ödemeye başlamış, her aybaşında bir zarf içinde maaşımın yarısını kapılarına bırakıp, kapıyı tıklatıp oralardan uzaklaşır olmuştum.

Daha sonraları bu ödemeleri otomatik ödemeye de bağlamıştım bankadan. Her şey, tamam da sonuç ne idi, ne olacaktı? Yaşam böyle devam etmez, edemezdi, etmemeliydi de. Ama beynim çözüm üretemiyordu. Gönlümse çoktan emanetini iade edip boşalmıştı.

Bir günün akşamında üstümde karabulutların olmadığını bilmeme rağmen içimi bir sıkıntı kaplamıştı. Olağan değil, bitirici bir sıkıntı idi bu, üstesinden gelemediğim, içimden defedemediğim…

Birden büyük bir patlama, bir yerinden zıplama, bir çöküş, bir göçüş oldu. Sonrasında ancak fark edebilmiştim deprem olduğunu, kaç saniye sürdüğüne karar veremediğim. Tüm komşular dışarıda idi. Analı-kızlı, eşim ve kaynanam hariç.

Ablam; “Sevaptır, ilgilen!” deyince elimdeki anahtarla kapılarını açtım. Ana-kızın yıkılan gardırop altında cansız kaldıklarını düşündüğüm bedenleri ile karşılaşmıştım.

Komşulardan güçlü ve kuvvetli olduklarına, yiğitliğine güvendiğim birkaç arkadaşı çağırdım. Gardırobu kaldırdık el elden. Bedenleri henüz soğumak fırsatını bile bulamamıştı.

Gardırop çok güçlü bir eşya olmamasına rağmen ana-kız altında kaldıkları anda boyunları kırıldığından, kalpleri durmuş ve öylesine kalmışlardı.

İnsan, insandı her şeye rağmen. Evet, bir noktada kara bahtın da, kara bahttan, karabulutlardan intikam alma arzusunu bilmeliydim, değil mi?

Üstümdeki karabulutların, sevgimi yitirmiş olsam da, Allah’ın takdirine yardımcı olarak böyle iki canı heder etmesine asla izin vermezdim;

“Karabulutları kaldır aradan…(6) derdim, eğer imkânım olsaydı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Karabulut; Aslı Koyu esmer renkte Nimbüs (yağmur) bulutu. Öyküdeki anlamı; Sıkıntı, felâket.

(1) Güldürmedin zalim beni… Yöresini bilemediğim bir türkü.

(2) Ahdetmek; Bir işi ne olursa olsun yapmak için kendine söz vermek.

(3) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.

(4) Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm… diye başlayan şarkının Güftesi; Halim BÜYÜKBULUT’a, Bestesi; Abdullah YÜCE’ye ait olup (En iyi yorumlayan sanatkârlardan ilki de kendisidir, sanıyorum) eser; Hüzzam Makamındadır.

(5) Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

(6) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.

(7) Çeşnici; Genelde “Çeşnici Başı” şeklinde kullanılan, sofra işlerini yöneten, yemeklerin, lezzetinden, tadından, tuzundan, kalitesinden ve güvenilirliğinden sorumlu, yemeği ilk tadan kimse.

(8) Keleme; Sürülmeden bırakılmış tarla veya bakımsız bağ-bahçe.

(9) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme.

(10) Sinkaf; Eskilerin küfür anlamında kullandığı bir deyim.

(11) Tırı-Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.

(12) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

(13) Cazgırlık; Halk dilinde fitneci, haklılığını ispat etmek istercesine bağırıp, çağırma, ortalığı ayağa kaldırma.

(14) Müktesep; Kazanılmış, edinilmiş (hak).

(15) Bir Nebze; Çok az şey, az, pek az, bir parça.

(16) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

(17) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.

(18) Fettan; Fitneci, fesat karıştırıcı gibi anlamları olsa da, gönül ayartıcı, cilveli anlamlarına da gelmektedir.

(19) Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

(20) Adapte Olmak; Uymak.

(21) Keramet; Doğaüstü yetenek. Ermiş kişilerin gösterdiklerine, yarattıklarına inanılan, aklın sınırlarını aşan, şaşkınlık verici olay.

(22) Kanuni Sultan Süleyman Yahudi bir anneden doğmuştur. Padişah Sultan Selim’in hanımı, yani Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Polonya Yahudi’si Helga (Hafıza Sultan)’dır. Tarih kitaplarının belirttiğine göre Kanuni; Yahudi geleneğini evliliğinde de sürdürmüştür. Kanuni’nin hanımı Hürrem Haseki Sultan (Roxolena) Ukrayna sınırları içinde bulunan Rohatyn kentinde doğmuş bir Yahudi idi. Yahudi kanunlarına ve örflerine göre Kanuni, oğlu II. Selim ve onun oğlu III. Murat Yahudi sayılmaktadır. Çünkü baba ne olursa olsun, Yahudi bir anneden doğan çocuk o kanunlara göre mutlaka Yahudi idi.

Jasmine’in Nikâh Memuruna adı söylediğinde “Muhteşem” soy ismiyle vurgulamak istediği de zaten Kanuni’nin tanındığı unvandı.

(23) Hanedanlık; Belli ve büyük soydan gelme.

(24) Çıkın, ya da Çikin, ya da Çıkı; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

(25) İcra; Borçlunun alacaklıya ödemekle ya da alacaklı için yerine getirmekle, yapmakla yükümlü bulunduğu bir şeyi ödememesi, yapmaması durumunda alacaklının başvurduğu kuruluş ve bu kuruluşun yaptığı görev. Yerine getirme, yapma, yürütme, uygulama.

(26) Kara bulutları kaldır aradan, Ne güzel yaratmış seni Yaradan… şeklinde başlayıp aralarında “Vay aman!” diye nakaratı olan Türk Sanat Müziği olup, Güftesi; Ramazan Gökalp ARKIN’a, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser Karcığar Makamındadır. (Öyküyle pek ilgisinin olmayacağı iddiasındayım!)