Daha bebekliğinde düşkündü topa ve arabalara. Dili dönüp de konuşmaya ilk başladığında ağzından çıkan ilk kelime top yerine “Bop”, araba yerine de “En-en!” olmuştu, “Anne-Baba” demeden önce, babasının “Tekne Kazıntısı(1)” dediği küçük oğlu.

İlerlemiş yaşlarında, menopoz(2) ve andropoz(2) dönemlerine çeyrek kala Tanrının lütfu olan bir bebekti o.

O bebeğin tek ideali; yaşı erdiğinde iyi bir futbolcu olmak ve sonrasında ağabey ve ablasına muhtaç olmadan, onların takviyelerini beklemeden, kendi kazancıyla iyi, hem şöyle gösterişli, yere yapışan, uygun yerlerde sürat yapabileceği bir arabaya sahip olmaktı.

Şimdi ilkokulun birinci sınıfını henüz bitirmiş olan bu çocuk, yaz tatili nedeniyle bir spor okuluna kaydolmuştu.

Babasının teşviki ve gözetimi ile bu spor okuluna devam ediyor, antrenmanları ve gazozuna da olsa, sarı ve kırmızı olarak ayrılan takımların birinde “10 Numara” olarak varını-yoğunu ortaya koyarak oynamaya-başarılı olmaya çalışıyordu. Eğer bu maçlarda üçten fazla gol atamazsa kendini başarılı saymıyor, hüzünleniyor, suratını asıyor, ağzını bıçak açmıyordu.

Elbette okuyacaktı, ağabeyi-ablası gibi. Ama ne ağabeyi gibi mühendis, ne de ablası gibi Doktor olmak geçmiyordu aklından. Onun övünmek istediği tek şey, kültür seviyesi yüksek, lisan, hatta iki farklı lisan bilen bir futbolcu olmaktı.

Fanatik(3) değildi, herhangi bir takım tercihinde. Büyüyünce onu isteyen hangi büyük takım olursa olsun, para-pul önemli değildi, arzusu o takımın başarılı as oyuncusu olmak ve milli takımda da alkışlanan, asla yuhalanmayan, küfredilmeyen yetenekli bir futbolcu olmak idi.

Rüyası mıydı bu? Neden rüyası olsundu ki? Önünde aydınlık olacağına inandığı seneler vardı; iyi, şahane, mükemmel, harikulade bir futbolcu olarak yetişeceği. O büyük futbolcular da kendisi gibi dokuz ay on günlük bir yürüyüşten sonra gelmemişler miydi dünyaya?

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşardı(4) değil mi?

Emekli bir öğretmen olan ve emekli olduğu tarihten sonra kendini sosyal etkinliklere vuran annesi dışında ailenin diğer bireyleri kendisinden ümit var idiler ve girişimlerini destekliyorlardı. Hele ki babası…

Geceleri bile, sokak lâmbası altında boş arsadaki duvar karşısında veyahut da aydınlatılan halı sahada kaleci oluyor, sert ve isabetli şutlar atması için ona tenis topuyla antrenman yaptırıyordu.

Antrenmanlar için o küçük halı sahaya önce, hatta saatler öncesinde geliyorlardı baba-oğul. Önce koşup ısınıyorlar, sonrasında kalelerden hangisi müsaitse öncelikle tenis topuyla o şut çalışmasını yaptırıyordu babası.

Sonra çalım(5), jalonlar(5) ve babalar(5) arasında slalom(5), ver-kaç(5) ve penaltı atış talimleri...

Birkaç keresinde de “Belki gerekebilir” düşüncesiyle  “Kaleci idmanı” bile yaptırmıştı babası.

“Oğlum!” deyip gururlanıyordu henüz altmışlarına ulaşmış yaşlı adam.

Günlerden bir gün, yine toplu idmanın başlamasına çeyrek kala başlangıç gibi baba-oğul normal futbol topuyla kaleci çalışması yapıyorlardı. Babanın attığı şut, sert olmamasına rağmen, oğlunun koruduğu kalenin ağlarından ve tel örgünün açık yerinden dışarıya süzülmüştü.

Genç çocuk ki adı Burçin idi; “Ben alırım baba!” deyip kapı yerine tel örgünün aynı açık yerinden eğilerek geçip, caddeye doğru yönelen topun peşinden koşmuştu. Kaderin önüne geçilmezdi, tel örgüden eğilerek, geçmek yerine, belki kapıdan geçmiş olsaydı, kader aynı şekilde şekillenir miydi bilinmez, ama kader eğer kendini şekillendirmek istiyorsa o fırsatı gene de yaratırdı kendine, herhalde.

Dalgın yaşlı adam, oğlunun arkasından bakıyordu. Oğlu görüş alanından çıktığında birden çok zayıf bir fren sesi ve aşina(6) olduğu “Ah!” sesi dikkatini çekti. O da kapıyı kullanmadan tel örgüdeki aynı delik yerden sürünerek, sürüklenerek geçmeğe çalışıp geçti.

Cüsseli bir Mercedes’in ön tekerleklerinden birinin arkasındaydı oğlunun bacakları ve kendisi baygındı. Bacaklarından biri yay gibi, “C” harfi, öteki ise “L” harfi gibi duruyordu. Görünen o ki bir istikbal, bir heves, bir arzu, bir umut, bir hayal, bir düşünce ömür boyu yok olmuş gibiydi.

Mercedes’in, yine kalantor(7) görünümlü, pehlivan yapılı insanı;

“Suçsuzum, fren izim bile belli değil, topun peşinden koştu geldi, kendi attı kendini önüme, ben ona değil, o arabaya çarptı. Haydi, hemen hastaneye götüreyim sizi, trafiğe-mırafiğe boş verin. Kamu-polis ne derse desin, hallederiz. Yeter ki bir an önce delikanlıyı hastaneye yetiştirelim.”

Pehlivan arabasının arka kapısını açmıştı. Ön koltukta gözleri şaşkınlıktan büyümüş, belki de şoke olup(8) da yerinden kımıldayamayan, kendisinin büyük oğlu, ya da kızı yaşında bir genç kız vardı çünkü.

Baba, yaşlı adam, ne yol, ne de iz biliyordu kırık, çıkık olayında ve böyle birinin nasıl taşınması gerektiği konusunda. Sallanan ayağı ile kucağına aldığı baygın oğluyla arka kanepeye kukumav kuşu(9) gibi çöktüğünde yalvarır gibiydi yaşlı adam, sesliye yakın sessizce;

“Ne olur Allah’ım, Burçin’ime bir şey olmasın, onu ömrümüzün sonlarına doğru nasip ettiğin gibi, bize bağışla ne olur?” diyordu.

Genç kız arkaya döndü;

“Âmin!” dedikten sonra; “Üzme kendini amca, hayatta her şey olacağına varır!” dedi.

“Olacağına varmasın kızım! Tanrı oğlumu bana, bize, bizlere bağışlasın!”

“Âmin amca. Hastaneye gidiyoruz, haber vermemi istediğiniz biri ya da birileri var mı? Telefon edeyim hemen!”

“Sağ ol kızım! Önce hastaneye yetişelim, sonrası Allah Kerim!”

Bu arada genç kız telefonu açıp karşısına çıkana alelacele(9) bir şeyler söyledikten sonra telefonun kapattı hemen...

Doktor;

“Röntgenine baktım. Bacaklardan biri çatlamış, sorun değil. Ötekisi kırık maalesef, ama korkulacak bir durum yok, plâtinle destekleriz, en fazla bir ay içinde ayağa kalkar, merak etmeyin, eskisi gibi sağlam olur, sağlam basar yere… Şimdi genç arkadaşlar onunla meşgul oluyorlar, geçmiş olsun, tekrar ediyorum, üzülmeyin.”

Dilinin ucuna kadar gelen; “Tekrar futbola döner mi?” sorusunu sormaktan çekindi yaşlı adam, yutkundu, menfi(10) cevap alacağından emin gibiydi sanki.

Ve düşünceleri yoğunlaştığında akılsızlığına kahretti yaşlı adam. Pratisyen de olsa veyahut ne diyorlardı, doktorluğa başlangıç anlamında fan-fin-fonlu(11) bir şey diyorlardı öyle de olsa neden oğlunu ablasının görevli olduğu hastaneye götürmeyi akıl etmemişti ki?

Hayıflandı(12) ve telefon etme gereğini hissetti. Eşine, büyük oğluna ve kızına telefon etti sırasıyla.

“Burçin ufak bir kaza geçirdi, hastanedeyiz!” demesine rağmen kendisine inanmadıklarına kesinlikle inanıyordu.

Ve her biri sırasıyla yarım saat-kırk beş dakika içinde yanında olmuşlardı yaşlı adamın.

Pehlivanla kızı bir yanda, Burçin’in ailesi diğer bir yanda idiler.

Pehlivan biraz sonra Desk denilen yere, daha sonra da Başhekim yazılı kapıya yöneldi. Yaklaşık yarım saat sonra o kapıdan Başhekimle beraber çıkıp kapı önünde tokalaştılar. Sonrasında Pehlivan, yaşlı adamın yanına geldi;

“Adım Melih. Delikanlı odasına alınıncaya kadar ben de burada kalacağım, izninizle kızım işlerimizin başına gitsin. Üzgünüm. Benim de oğlunuz yaşlarında bir oğlum var, kızımdan başka. Tüm hastane giderleri ödendi ve tarafımdan ödenecektir. Lütfen kabul edin!”

Yaşlı adam sinirlendi, koridorları inletircesine, kusarcasına bağırdı;

“Himmetinize(13) ihtiyacımız yok! Allah’a şükür devletin vereceğinden arta kalan giderimizi kendimiz karşılarız. Bu nedenle teklifinizi de, ödediklerinizi de geri alın, hemen de evinize ya da işinize gidin ve beni-bizi Başhekimle kavga etmek için karşı karşıya bırakmayın…

Tamam, suçlu değilsiniz, davacı değiliz, ama umarım yaşam boyu bir defa daha karşılaşmayız!”

Karşılaşmamak konusunda büyük konuşmuştu yaşlı adam, hem pişman olacağı kadar.

“Suçluymuşum gibi ağır konuşuyorsunuz.

Oysa daima kurallara uyan biriyim, süratim yoktu, inanın!”

“Tamam işte, anlaşıldı. Kurallara uygun, süratsiz bir şekilde iken olay oldu. Anladık. Sizi kovmama neden olmadan, sizden nefret etmeme izin vermeden gidin, lütfen! Ben-biz sadece sırtlarınızı görmek istiyoruz artık!”

Pehlivan ve kızı teessür(14) dolu olmalarına rağmen, kovuldukları inancıyla ve fakat “Bu burada bitmesin!” düşüncesiyle geri döndüler, önce Başhekimin odasına, sonra da arabalarına doğru.

Biliyorlardı ki, insanlar bir noktada öfkelerini kontrol edemeyip karşılarındakini onulmaz bir şekilde kırdıklarını düşünemiyorlardı.

Her şeye rağmen içleri yanıyordu yaşlı adamın ve ailesinin. Özellikle de kendini yoktan yere suçlayan, kendini yerden-yere atan, şaşkınlıkla kafasını, göğsünü yumruklayan, yanağına tokatlar atıp, duvarları tekmeleyen baba.

Bir Doktor, duvardaki “Sus!” işareti yapan hemşire resmini gösterip taklit ederek ikaz etmek zorunda kalmıştı yaşlı adamı.

İçi intikam almak arzusu ile yanıp-tutuşuyordu yaşlı adamın;

“Peh! Fren izi bile yokmuş da…

Her zaman kurallara uyarmış da…

Hatasızmış da…”  diye söyleniyordu kendi kendine. Bu yanına kalmamalıydı pehlivanın.

Hele ki varlıklı oluşuna, kocaman şövalye yüzüğüne güvenip de hastane masraflarını üstlenip ödemeyi düşünmüş olmasına içten-içten içerliyordu.

İllet olmuş(15), kendisini zor zapt etmişti, daha doğrusu eşi ve çocukları onu zor zapt etmişlerdi, hatta zorlukla zapt etmeye çalışıyorlardı..

Evet, insanların yaşamında intikam olmamalıydı, ama neden topun atıldığı anda oradan geçmişti ki pehlivan?

“Yarabbi! Neler saçmalıyorum, neler düşünüyorum, üstelik ‘Pehlivan’ diyerek gıybet edip senin kullarından birini aşağılıyorum, bağışla!” dedi.

Gerçekten saçmaladığının farkındaydı yaşlı adam. Hani sıfatının belirlenmeyeceği bir şekilde “Neden gözünün üstünde kaşın var?” der gibi, kısasa kısas şeklinde bir düşünüş değil miydi bu?

Zamana ihtiyacı vardı, unutmak için. Kinini zamana yayıp intikam alma düşüncesini unutmalıydı. Ama belki de futbol yaşamı sona ermiş oğlunun başında, her gün kahırla ayağa kalkmasını beklerken bu intikam düşüncesini nasıl uzaklaştıracaktı ki zihninden?

Eve ancak akşamın oldukça ilerlemiş bir vaktinde döndüler Burçin’le beraber. Tüm aile sus-pus(16) içindeydiler. Ağızlarını bıçak açmıyor, yemeği-içmeyi bile düşünemiyordular.

Ve en kötüsü Burçin kendisine gelmiş, kelimenin tam anlamıyla Angut(17) gibi bakınıp düşünüyordu. Belki de elinden uçup giden futbol hevesini, idealini! Kim bilir, bırak futbol oynamayı, doğru-dürüst yürümeyi bile beceremeyecekti belki de…

Kötümserdi, bunu kim, nasıl engelleyebilirdi ki? Yaşama temelli küsmek için kendini hazırlamak üzereydi. Hiçbir rehabilitasyon(18), yahut da iyileştirme gayreti kendisini o anki kötümserliğinden kurtaramazdı.

Burçin, annesinin hazırdan hazırladığı çorbanın yüzüne bile bakmamış, dokunmamıştı. Belki de hâlâ anestezinin(19) etkisi altındaydı…

Annesi Burcu Hanım, kendisine ait tüm sosyal etkinlikleri dışlamış, doktorun belirttiği programa göre, söylenecek iyi sözlerle oğlunu bugünlerden sonraki günlere, sonralarına hazırlama gayretinde idi. Annenin en çok gücüne giden şey ise oğlunun alçılar altındaki ayaklarının deli gibi kaşınmasına çare olamamasıydı.

Burçin’in babası, yaşlı adam Burhanettin Bey, sokaklara vurmuştu kendini, yürüyor düşünüyor, düşünüyor, yürüyordu. Fırından ekmek almağa gidişi bile saatler sürüyordu, eğer acil(20) bir durum söz konusu değilse.

O gün mutat(21) olmayan bir zamanda oğluyla otururken evlerinin kapısı çalınmıştı Burcu Hanımın.

“Kim o?” dedi yaşlı kadın tedirginlikle(22). Çünkü kocası her gün olduğu gibi alıp başını gitme hakkını kullanmıştı, birkaç dakika evvel, geri dönmüş olamazdı, mümkün değil gibi geliyordu kendisine hem.

“Ben Melih!” dedi kapıdaki. “Çocuğunuza çarpan adam… Özür dilemek, ‘Geçmiş olsun!’ demek için uğramıştık kızımla, oğlumla ve eşimle birlikte!” dedi.

Adreslerini hastaneden temin etmiş olsalar gerekti. Beyinin oluşabilecek tavrından çekinen yaşlı kadın;

“Beyim yok evde, teşekkür ederiz, ama açamam kapıyı, özür dilerim, kusura bakmayın lütfen!” derken, kapıdaki gözetleme deliğinden gelenlere bakıp görmeğe çalıştı. Bir adam, bir kadın, bir genç kız ve ancak saçlarını görebildiği, kız mı, oğlan mı olduğunu anlayamadığı bir çocuk gördü. 

Kapıyı açmasını isteyen “Oğlum” dememiş olsa onun oğlan çocuğu olduğunu bilmesi, imkânsız gibiydi.

“Peki, geçmiş olsun tekrar. Çiçeği ve adreslerimizi bırakıyorum. Eşiniz küfretmek, kinini kusmak isterse çekinmesin lütfen gelsin, yeter ki tatsızlık olmasın, dargınlık bitsin, kendisi de, ben de, biz de huzurlu olalım.”

Ayak seslerinin kesilmesi üzerini önce araladı, sonra açtı kapıyı Burcu Hanım.

Bir çiçek demeti, ön yüzünde ad, soy ad, bir sürü adres ve telefon numarası olan bir kartın arkasında da el yazısıyla bir adres ve telefon numarası yazılı idi. Ev adresi ve ev telefon numarası olmalıydı herhalde.

Kocası ve çocukları eve döndüklerinde anlattı olan-biteni Burcu Hanım. Sessiz ve durgunken birden gözleri parladı Burhanettin Beyin, çevresindekilere hissettirmeme gayretiyle.

Yapar mı? Yapardı. En basitinden denerdi. Bu, belki intikamını alıp kendisinin doymasına bile sebep olabilirdi, çocuğunun kırılmış ayağını hep ya da daima düşünmesi yönünden.

O günden sonra artık uyanıp kahvaltı ettikten sonra değil, sabahın kör vaktinde çıkar olmuştu evden, düşündüğü konu ile ilgili olarak gerekli inceleme ve etütlerini tamamlamak ve gereğini yapmak için hazırlanmayı sağlamak dileğiyle.

Yöneldiği adres, kapılarına bırakılan ev adresiydi. Kaza sırasında gördüğü baba-kız her sabah saat sekiz civarında aynı tank gibi olan arabayla yola çıkıyorlar, kapıda bir kadın ve kendi küçük oğlu yaşında bir oğlan çocuğu el sallayarak uğurluyordu onları.

Daha sonrasında o çocuk arkadaşları ile oynuyor, bakkala gidiyor, çok zaman bisikletine biniyordu, yalnız olarak kaldırımlarda, asfaltlara inmeden.

Plânını yapmıştı.

Burak’a; “Bir koşu gidip-geleceğim bir iş var, bugünlük arabanı verir misin?” dediğinde, emekli olduğundan beri direksiyona geçmeyen, arabaya el sürmeyen babasının bu hareketine hayret etmekle beraber Burak “Hayır!” dememiş, “Buyurun, araba sizin, baba!” demişti kısaca.

Yaşlı adam plânını sağlam yapmıştı. Yanına kurban bayramlarında kullandığı balta, satır ve keskin bıçaklardan birini, çim biçme makasını, masat, biraz ip, eter ile pamuk ve sargı bezleri almıştı.

Komşusunun “Her ihtimale karşı” diye kendisine emanet ettiği bağ evinin yedek kapı anahtarlarını da cebine koymayı unutmamıştı.

Özellikle sonbaharlarda az mı üzüm toplayıp sandıklayıp kamyonlara yüklemişlerdi o bağ evinde?

Sonrasında mangal keyfini de eksik etmemişler, çoluk-çocuk bir hayli eğlenmişlerdi o bağ evinde...

İstediği vakitte mekâna gelmiş ve pusuya yatmıştı. Yeter ki o çocuk bisikletiyle yanından geçsin, soracağı adresin tarifi sırasında onu eterle paketlemesi zor olmayacaktı.

Bisiklet mi? Herhalde heveslisi biri alır götürür veyahut da bisikleti bulan biri; “Müjde, oğlunuz kaçırıldı!” diyerek bisikleti ailesine verirdi. Kim bilir olur muydu?

Olsa da, olmasa da, ha biri, ha öteki olmuş umurunda değildi. Onun düşüncesi, saplantı haline gelen intikamını almaktı, sadece…

Vukuatsız olarak geldiler bağ evine. Çocuk baygındı. Garantili olması için bir kere daha tuttu eterli pamuğu çocuğun burnuna. Ellerini, ayaklarını iplerle, gözlerini mendiliyle bağladıktan sonra dizlerini sıvazladı çocuğun, kurbanlık bir koyunun boynunu okşar gibi.

Parmak ucuyla çocuğun her iki ayağında birer yeri işaretledikten sonra önce çim biçme makasını aldı eline, masatla(23) bilemeğe çalıştı.

Çim biçme makasını, bıçağı ve baltayı bilemesi tatmin etmemişti kendisini. “Ya kanı akar da kansızlıktan ölürse, o zaman katil olurum!” endişesini yaşadığını hissetti. En iyisi baltanın tersiyle çocuğun ayaklarının işaretlediği yerlerine dokunup çocuğun bacaklarını kırmak, sonra evinin yakınlarına bir yerlere çocuğu bırakıp, telefonla “Alın çocuğunuzu!” demek en doğrusu olacaktı.

Çocuk kendine gelmişti, belki de düşüncesindeki seslerden. Muhtemeldi ki eterle uzun süre kendinden geçecek kadar bünyesi zayıf değildi;

“Kimsiniz? Ne yapıyorsunuz? Ne istiyorsunuz benden?” diye bağırdı.

“Hiç!” dedi Burhanettin Bey. “Ayaklarını kesip, ya da kırıp seni topal bırakacağım da onun hazırlıklarını yapıyorum!”

“Neden? Ben sizin sesinizi bile tanımıyorum ki, hem ben ne yaptım ki size?”

“Sen değil, ama yapan yapmıştır mutlaka!”

“Yapma amca! Zaten tüm ailem, babam bir çocuğa çarpıp ayağının kırılmasına neden olduğu için yasta, üzüntüde. Onlar bir de benim için ve kasıtla yaptığınızı bilecekleri için size üzülmesinler. Eğer siz o ayağı kırılan çocuğun babası iseniz polis sizi mutlaka bulur, hapse koyar. O zaman iki taraftan da ailelerimiz üzülür…

Onun için eğer siz intikamınızı alarak rahatlayacaksınız, çözün beni, ben bir arabanın önüne atarım kendimi bacağım kırılsın diye. Ama ölürsem de bahtıma. Yeter ki benim yüzümden katil olmayın. Üzülmenize karışamam, hakkım yok buna!”

Çocuğun konuşması teskin etmişti(24) Burhanettin Beyi. Çünkü o, bacak kadar çocuk boyuna, yaşına rağmen, vaktinden önce gelişmiş beyniyle yerden göğe kadar haklıydı.

Çözdü ellerini, ayaklarını, gözlerini. Masanın üstüne bir miktar para koydu;

“Haklısın be çocuk! Şu paraları al, bir kilometre kadar sonra asfalt var, işaret et, bir araca bin ve evine dön. Bu ders benim için ömür boyu yeterli! Böyle bir saçmalığa giriştiğim için önce Tanrı, sonra da sen kusuruma bakmayın…

Beni affet çocuğum! Ben biraz düşünüp öyle döneceğim şehre ve düşündüklerimin cezası için de hazır olacağım.”

“Peki, buradan ayrıldıktan sonra polisle geri geleceğimden çekinmiyor musun?”

“Gereğini hak etmişsem, haklılığını kabul etmişsem, hapse girmem o kadar önemli değil be çocuk! Önemli olan hatadan, hatta günahtan dönmem!”

“Sen bir şey yapmadın ki amca! Beni gezmeğe çıkarmıştın, gezdik, dolaştık. Sonra beni evime getirdin meselâ. Ama bisikletim çalındıysa, bakın onu ödemenizi isterim, isminizi, cisminizi, kim olduğunuzu bilmesem bile. Çünkü dürüst, iyi bir amcasınız...

Eğer ayağı kırılan o çocuğun babası iseniz ve hüznünüzde hissettiğim yanlış değilse, lütfen babamı affedin, gerçekten anlattığı kadarıyla günahsız, kusursuz o.”

“Bu yaşta, hiç de beklenmeyecek basiretinle(25) aklımı başıma getirdin be çocuk! Bisikletin çalınmışsa evinizin balkonuna renkli bir şey as, hemen alıp getireyim yeni bisikletini. Çalınmamışsa beyaz bir şey as ki anlayayım, çalınmamış olduğunu…

Utanırım kendimi ele vermeğe. Kendimi gizlemem iyi olacak gibime gelir, eğer sana yeni bir bisiklet alıp getirmem gerekirse. Beni bir tek sen bil. Beni sakla olur mu çocuk?”

“Bana ikide bir çocuk demek yerine, adımı söylesen!”

“Olur, söyle bakalım!”

“Ben Mert. Ablam Melike, annem Meliha ve babam Melih.”

“Tanıştım, mutlu oldum. Haydi bakalım Mert. Yolcu yolunda gerek, karanlık basmadan dönelim, ailen daha fazla merak etmesin seni, üzülmesin!”

“Olur amca!”

Büyümeden büyümüş yakışıklı genç adam yani Mert, yaşlı adamın elinden tuttu.

Burhanettin Bey evinin köşesine bıraktı onu. O elini sallarken kaçarcasına, utanırcasına arabasıyla uzaklaşma gayretinde oldu yaşlı adam, hem süratle.

Düşüncesi; “Kimlerin yüzüne, nasıl bakacağı idi?” Hele ki genç adam, yani Mert, söz vermesine rağmen ağzından kaçırırsa, ya da oğluna ait arabanın plâkasını aklında tuttuysa…

Ertesi gün sabahtan aynı sokaktan geçti Burhanettin Bey. Balkonda beyaz bir atlet asılıydı. Öğlen yine, öğleden sonra yine geçti aynı sokaktan kimliğini saklayarak, değişik elbiselerle, belki de eşi tarafından fark edilmediğini sanarak.

Değişiklik yoktu balkonda. Rahatlamıştı, masrafa girmediği için değil, sadece o çocuğun benimsediği bisikletinin kaybolmamış olduğu içindi rahatlığı.

Ancak o günün akşamına doğru bir sürpriz bekliyordu kendisini ve ailesini Burhanettin Beyin. Gönülden yorgun, miskince(26), aklını meşgul etmek istercesine ayağı kırık küçük oğluna kitap okuma gayretinde idi yaşlı adam. Çocuklar henüz görevlerinden dönmemişler, Burcu Hanım da akşam yemeği için bir şeyler hazırlama gayretindeydi.

Telefon çaldı, doğal olarak yaşlı adamın bakması gerekiyordu;

“Efendim!” demesi ile birlikte acele bir cümle bombardımanı başladı;

“Amca! Biraz sonra babam telefon edecek, aç ve nasıl istersen istediğin gibi cevapla!” dedikten sonra kapandı telefon. Tehdit miydi, rica mıydı, anlayamamıştı.

Hanımı mutfaktan seslendi Burhanettin Beye;

“Kimmiş Burhanettin?”

“Yanlış numara Burcu, önemsiz!”

Bu sırada Burak ve Buket de dönmüşlerdi evlerine işlerinden. O gece, kızı Buket’in nöbetçi olmadığı nadir günlerden biri idi, ailece beraber, bir arada olacakları. Burak ise çok zaman akşamlarını kendileri ile paylaşırdı, eğer yurt içinde, ya da yurt dışında bir yerlere görevli gitmemişse.

Telefon yine çaldı. Burhanettin Bey, kendisine ulaşan mesajı unutmuşçasına, oğluna okumasını yarım bırakmadan ortaya doğru bağırdı;

“Telefona bakmak isteyen var mı?”

“Ben bakarım!” dedi Doktor, yani Buket.

“Alo!” dedikten sonra sustu genç kız ve dinleme modunda geçen birkaç dakikalık süreden sonra, ahizeyi kapatarak;

“Anne, baba, genç bir kız, babasının yaptığı kaza ile ilgili olarak ‘Geçmiş olsun!’ demek için ısrarla gelmelerine izin verilmesini istiyorlar, ne diyeyim?” dedi.

Annesi;

“Gelmesinler, görmek istemem yüzlerini!” demişti, şuur altında(27) birikmiş nefreti ve çocuğunun yaşadıklarını engelleyememiş olmasının tepkisiyle.

Babası en çok tepkili olması gerekirken, aldığı ders, yaptığı yanlış eylem dolaysıyla tedbiri elden bırakmadan;

“Gelsinler bakalım, neymiş dertleri öğrenelim, ancak bu evde rey hakkı olan üç kişi daha var annenizle benim dışımda, onların da fikrini alarak cevap verelim.”

Telefonu “Bir saniye” dedikten sonra kapalı tutmaya devam etti Buket.

Burak; “Anneme uyuyorum!” dedi.

Buket; “Sürgit demeğe(28) gerek yok, madem istemişler, ben de babam gibi ‘Peki!’ demek isterim.”

Sonuç kazayı geçirenin reyine kalmıştı:

“Bir tarafta annem-ağabeyim, diğer tarafta babam-ablam, kararsızım, benim hakkım ses çıkarmamak!”

Bu yeni nesil çok akıllı, çok mantıklı ve çok politikacıydı!

Reyler 2-2 eşit idi, çekimser oy kimsenin hakkı değildi ve bu baba tarafının işine gelmişti. Çünkü ataerkil(29) aile olmak bir yana, demokratik usullerde eşitlik halinde başkanın ve babanın olduğu yerin düşüncesi geçerli olurdu bu nedenle Doktor Buket’in cevabı;

“Peki, buyurun, bekliyoruz oldu!”

Hazırlıksız idiler. Burak arabaya atlayıp çarşıya, pastaneye yöneldi bir şeyler almak için, Buket ocağa çay suyu koydu, dem için hazır olsun diye. Küçük oğlan dışında, mutfak masasında, yalap-şalap(30) doyundular, çünkü misafirlerinin ne zaman arz-ı endam(31) edeceklerini(!) yani geleceklerini bilmiyorlardı…

Kapıdaydılar ve daha kapıdan girerlerken “Sebebi ziyaretlerini(32)” anlatmak gereğini hissetmişlerdi;

“Oğlumuz çok ısrar etti. Biz de şansımızı bir kere daha deneyelim istedik, kabul ettiğiniz için sağ olun!”

Kapı önünde delikanlının direksiyonundan tuttuğu bir bisiklet, genç kızın elinde bir buket çiçek vardı.

“Kardeşimin ısrarı ile delikanlı iyileştiğinde binmesi ve aramızdaki kokunun temiz-berrak ve pak kalması için alındı bu bisiklet!” dedi genç kız, elindeki çiçek buketini evin genç kızına, yani Doktor Buket’e verirken.

Bu nasıl bir jest(33), nasıl bir özür dileme idi? Hem kaçıncı kere? Bir kere daha aşağılanmış gibi hissetti kendisini yaşlı adam, hastanedeki gibi…

Ama kendisine çok iyi bir ders veren o masum çocuğun bakışları geri adım attırdı kendisine.

Buket’le Melike arasında bir yakınlık oluşmuştu hemen, isteyerek ya da istemeyerek ve birbirinin isimlerini başlangıçta bilmemelerine rağmen. Çünkü çayları beraber doldurup servis etmişlerdi. Genç mühendis Burak da aldığı paketleri açmakta ve onlara uzatmakta yardımcı olmuştu.

Bir ara misafir kızla, mühendisin elleri birbirine değmiş, elektrik çarpmışçasına ellerini çekmişlerdi birbirinden. Bu bir işaret miydi yahut da işaret mi olmalıydı bir şeyler için? Bilemezlerdi. Hele ki başlangıcı bile olmayan başlangıçta…

Mert, kanepede uzanmış Burçin’in yanına ilişmişti, verilen tabure üzerine tünercesine. Kendi aralarındaki yakınlaşmaları, sohbetleri belki de kimsenin umurunda değildi.

Buket, Melike’ye de, ağabeyine de rica etmişti; “Siz oturun, servisi ben yaparım!” diye. Salonda oturanlar koltukları üleşmişler, Melike ve Burak’a yer kalmadığından onlar da salonda duran masadaki sandalyeleri üleşmişlerdi.

İkisinin de yüzleri salona, kapalı olan televizyona doğru dönüktü, tek farkla ki Melike’nin yüzü de kendisini esirgercesine salona dönük olmakla birlikte, Burak’a sırtı dönüktü. Çekincesi mi, korkusu mu vardı, bilemiyordu genç kız, çünkü benzeri bir şeyleri yaşamının bugüne kadarki bölümünde ne hissetmiş, ne de yaşamıştı. Hissettiği bu idi, belki kendine bile açıklamakta çekindiği.

Burak ondan farklı mıydı? Hayır, üstelik ne yapıp, ne edeceğinin bilincinde bile değildi. Hani insanların şaşkınlıklarında bir bakışları olurdu ya, bakışları tıpkı öyleydi, bön-bön bakmak(34) kaba bir tarif olmakla birlikte, kenarından-köşesinden de olsa böyle bir tarifte yanlışlık olmazdı herhalde.

Konuşma genellikle, eşini Meliha diye takdim eden pehlivanın, yani Melih Beyin önderliğinde ve hep özür dileme modunda ilerliyordu. Melih Bey çocuklarının adını, şusunu-busunu ya söylemeyi unutmuş, ya da belki özellikle söylememeyi tercih etmişti. Mert ile Burçin, Melike ile Buket tanışmışlar, kaynaşmışlardı.

Mühendis Burak açıktaydı, kimyanın açıkta kalan iyodu gibi! Kompleksini(35) göz ardı edememiş, misafir genç kızın davranış ve tepkilerinden, göz ardı edemediği güzelliğinden etkilenmiş, masanın arkasında büzülmüş, küçülmüş, kalbinin teklemesinin yahut da gümbürtüsünün duyulmasının, hatta hissedilmesinin endişesini yaşıyor gibiydi.

Dilsiz, sağır, ama gözleri ile yalnız bir şekli değil, tüm dünyayı beynine hapseder gibiydi.

Burhanettin Bey, Melih Bey sözlerine ara verir gibi olduğu bir an sözlere karışmak gereğini hissetmişçesine;

“Burçin’le Mert iyi anlaştılar galiba…” dedi, ama sözünü tamamlayamadı. Tüm bakışlar kendisine çevrilmişti çünkü. Mert’in adını nereden biliyordu, nasıl öğrenmişti?

Kimse söylememişti ki! Sırrı o çocuk değil, neredeyse kendisi açığa vuracaktı. Yalan mubah(36), vacip(36) değil, farzdı(36), hem herkese karşı. Tam anlamıyla titreyerek kıvırttırdı;

“Kaza ertesinde, ‘Aynı yaşta Mert adında bir oğlum var!’ dediğinizde aklımda kalmış olmalı delikanlının ismi herhalde, kızınızın ismini ise hâlâ bilmiyorum!”

“Onun ismi de Melike. İnşaat mühendisi ve beraber çalışıyoruz!” derken gerçekten o kaza anının telâşı sırasında hastanede, oğlunun ismini söyleyip-söylemediğinin tereddüdünü yaşıyor gibiydi Melih Bey.

Burak etkilenişinin görünüşü ve görev olarak bir şeyler yapmasının gerekliliğinin düşüncesi içindeydi. Yoksa uzaklığına dayanamayacak gibiydi meslektaşı olan Melike’nin.

Odasına geçti, ufak bir kâğıda telefon numarasını yazıp daha kibar ve küçük gözüken ayakkabının iç tarafına fark edilecek şekilde yerleştirme gayretinde oldu.

Ziyaretin, hele ki “Geçmiş olsun!” ve “Özür dileme” ziyaretinin kısası makbuldü(37). Melih Bey bir kart uzattı tekrar.

“Yanlış bir tesadüf, ama dost olalım isteriz!” dedi kısaca, pehlivanlığından, kalantorluğundan, şövalye yüzüğünden beklenmeyecek bir kibarlıkla.

Burhanettin Bey; “İnşallah!” dedi, ondan beklenmeyecek sert bir el uzatış ve tokalaşmayla. Belli ki kini azalmış, ancak tamamen yok olmamıştı.

Oysa anneler, kızlar, çocuklar bırak tokalaşmayı, birbirlerine sarılıp, birbirlerini kucaklamışlar, hatta yanak yanağa bile olmuşlardı. Kenarda duran ve elini sadece uzatmakla yetinen Burak’tı…

Günlerce ne ses, ne soluk, ne seda çıkmadı hiçbir yerden, bir yerlerden, kenardan-köşeden-bucaktan Burak için. İnsanlar, hele ki aklı başında olmayan erkekler egoisttiler, bencildiler, kendilerini düşünür idiler ve adım atılmasını hep karşıdan beklerlerdi.

Neden ileri doğru adım atmanın da kendilerine kaydedilmiş bir borç olduğunu bilmemek gereğini hissederlerdi ki?

İmkân mı yoktu? İnsan isterse tekeden süt sağardı! O halde çekincesi neydi? Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşurdu, eğer isterse. Miskinliğin âlemi yoktu…

Salondaki kartlığa ikinci kez konulan kartı aldı, iş yerine gittiğinde çalıştığı masaya oturur-oturmaz cep telefonunun tuşlarına bastı. Çünkü başarmaya çalıştığı konu özeldi ve Hazreti Ömer(38) olmasa da müessesenin telefonlarını kendi özel işleri için kullanmaz, kullanamazdı.

“Efendim?” diyen asabi, hırçın, sinir dolu bir ses yükseldi karşıdan.

Burak, uykusunu alamamış bir Santral Memuresi sandı karşısındakini:

“Melike Hanımla görüşmem mümkün mü?”

“O benim, ayakkabıma not koyan genç!”

Notu bulmuş, anlamış, belki sesinden, belki telefonunun ekranında gözüken numaradan kendisini zekice hemen anlamış olmalıydı. Nutku tutuldu zekâsına hayran olmaktan.

“Şey!” demekten başka bir söz çıkmadı, çıkamadı dudaklarından.

“Bak arkadaş! Yapmam, bitirmem gereken çok işim var, bir kısmını hazırlayamamış elemanlar…”

“Asabi olmanızdan, sinirli cevaplamanızdan belli…”

“Böyle yorum yapma gayretinde iseniz sonra arayın, meselâ yarın, isterseniz yarından da yakın…” dedikten sonra genç adamın cevabını beklemeden kapattı karşı taraf telefonu.

Bu haddini bilmeyen Burak için iyi bir dersti. Haddini, seviyesini bilmeliydi. Kendisi bir patron emrinde küçük, küçücük biri, karşısındaki ise bir patrondu.

Gökteki nimbus bulutlarına(39) daldı Burak. Gönlündeki uçsuz-bucaksız karanlığın sembolü gibiydiler, gözlerinde gizlenen. Nimbus bulutlarından tek farkı onların gürültüsü sonradandı, kendi karanlığının gürültüsünü ise peşin yaşamıştı.

Bir diğer fark; bulutlar yağmurlarını bırakır, şimşeklerini, yıldırımlarını azat eder ve gökyüzü yine aydınlığına kavuşurdu, ama onun böyle bir aydınlığı, hatta böyle bir aydınlığının umudu bile olamazdı.

Çalışma konsantrasyonunu(40) yitirmişti. Patrondan izin alıp serseri gibi vurmak istedi kendini dağlara, bayırlara, yollara…

Ne unutmak istediğini unutması, ne silmek istediğini belleğinden silmesi mümkündü.

Ve hatta ufak, ufacıcık umutlanmasının bile mümkün olmadığının inancındaydı, yoksa bilincinde olması da mı gerekiyordu?

Günün nasıl tükendiğini bilemedi, akşam karanlığı bahtını da müjdeliyor gibiydi. Bu teessürüyle eve dönemezdi, telefon etti, yalan söylemek zorundaydı:

“Uzak şantiyelerden birinde oluşan bir sorun için oraya gitmesi gerekliydi!”

Annesi sesinden anlamıştı bir şeylerin olduğunu, ya da rast gitmediğini;

“İyi misin oğlum? Sesin bir tuhaf! Hem arabanla mı gidiyorsun? Dikkatli ol!” demişti.

Patronuna da;

“Şantiyeyi kontrol etmesinin yararlı olacağını” söylemişti. Herhalde ondan beklediği; “Aferin!” değildi.

Yol üstündeyken telefonu çaldı;

“Konuşmak için müsait misin genç arkadaşım?”

Ses yabancı değildi kendisine, patronunun sesi değildi, ama dinlemesi gerekliliği ile arabasını emniyet şeridine park edip, dörtlü ikaz ışıklarını yaktı ve;

“Buyurun efendim, şimdi müsaitim, sizi dinliyorum.”

“Ben Melih. Bir meslektaşımın teknik elemanını çalmağa kalkışmam uygun gibi görünmese de, ben ve kızım işlerden çok bunaldık, güven nedeniyle yetiştiremiyoruz. Kızımın sinirleri tepesinde ve sizin gibi bir elemana ihtiyacım var…

Uygun görürsen ve ne zaman istersen gel, şartlarını söyle görüşelim. İnan ki şimdi çalıştığın yere göre daha mutlu ve daha huzurlu olacaksın. Kazancın ise, ne senin için, ne de bizim için önemli değil!”

Huzur ve mutluluk? Ne demek istemişti Malih Bey? Düşünmeliydi, hem çok düşünmeliydi, hem de etraflıca, detaylı. Üstelik kazanç da önemsiz…

Gerçi çalıştığı yerde yapmak istedikleriyle, yapabildikleri, uygulayabildikleri arasında çok fark vardı ama…

Henüz şehrin sınırlarını terk etmemişti. Arabasını çalıştırıp tekrar yola devam etmeden önce olduğu yerde, arabasının kapısına yaslanarak ayakta düşünmeye çalıştı.

Melih Beyin “Her gün, ama her gün ulaşamadığın, ulaşamayacağın güzelliğe bakıp-bakıp yaşadığını zannederken bir kere değil, bin kere öl!” gibi teklifi miydi?

Sabah telefonda ulaşamayacağının bilincini yaşamasına rağmen şansını denemek istediğinde lânetlenmişti! Lânetlenmeden azat olmak için kurban gerektiyse, kaç tane olursa olsun kurbanı denerdi.

Umut bir yerlerde saklı ise, Kaf Dağının ardında da olsa, denizlerin yedi fersah(41) altında da olsa denerdi.

Hacca gitmeye çalışan karıncanın, gidemeyeceğini söyleyene karşı dediği gibi gidemese bile; “Bu yolda ölürdü ya!”

Kararsızdı. Ne kadar zaman geçirdiğinin farkında değildi, arabasının kapısına dayanarak düşünerek harcadığında. Ne acıkmış, ne susamış ne de belirlenmiş bir sıkıntısı olmuştu kararsızlığında.

Akşam karanlığı çökmek üzereydi, yola devam etme arzusu galip gelmişti düşüncelerine. Düşünmesi gerekeni, düşünmesi gereken zamanda düşünmeye çalışacaktı.

Bir kere ölmek kolaydı, ama her gün, her görüşte ölmek zor gelecekti kendisine. O halde teklifi reddetmesi uygun olacak gibi geliyordu.

Ha? Bundan sonrası, ne olurdu, yaşar mıydı, ya da yaşadığına yaşam denir miydi? Bilmek isteği bile geçmiyordu zihninden.

Telefonu çaldı yeniden, ekrandaki numaraya bakmadan açtı, Melih Beyse “Hayır!” demeye hazırlandı.

“Aramadın!”

O idi.

“Tepkinizden çekindim!”

“Çok yoğundum, sen de ‘Şey!’ dışında bir şey demedin.”

“Bilemezdim, hem nutkum tutulmuştu.”

“Kekelemek yerine gerçeği söylemeğe çalışsaydın!”

Genç adam “Siz” dedikçe, genç kız onu cesaretlendirmek için “Sen” deme gayretinde idi.

“Ne gibi?”

“Kardeşinizin yok olan hayallerinin suçlusu benmişim gibi intikamını kısasa kısas şeklinde almak için beni sever gibi görünüp, seni sevmemi garanti altına aldıktan sonra beni ortada bırakmak gibi…”

“Ben sadist(42) değilim!”

“İspatla o zaman! Ne zaman gelirsin yanıma…?”

Genç kızın cümlesi sona ermemişti bile, Genç adam için “İbibiklerin ötmesini beklemek(6) bile boşuna zaman harcamak gibiydi bu nedenle Hızır gibi cevapladı;

“Hemen…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*)  Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

(**) Bu ile başlayan İsimler; Bilgilendirme amacıyla; Burhanettin; Dinin kanıtı, delili, ispatı, Burak; Peygamberimiz Hazreti Muhammet’in Miraç Gecesinde üstüne bindiği söylenen efsanevi at, Burçin; Dişi geyik, Burcu; Güzel koku, ıtır, Buket; Çiçek demeti, Buse; Öpücük, Buğra; Peygamberimizin bindiği deve, er kişi, güçlü-kuvvetli, eskiden verilen bir rütbe, Burkay; Gücenmiş, kırılmış, , Burçak; Bir bitki demektir.

Mert; Yiğit. Verdiği sözü yerine getiren, sözünün eri, güvenilir. Melike; Hükümdar karısı, ya da kadın hükümdar.  Melih (Meliha, Melâhat); Güzel, şirin, sevimli.

(1) Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

(2) Menopoz; Kadınlarda genelde 40 yaşından sonra yaklaşık 50 yaşa kadar geçen süre içinde görülen âdet kanamalarının düzensizleşmesiyle, daha sonra ise kesilmesiyle biten bir dönem. Son âdet kanaması anlamındadır.

Andropoz; Yaşlanan erkeklerde geç ortaya çıkan testosteron yetmezliğine verilen durumun adıdır. Erkeklerde kırklı yaşlardan itibaren başlasa da en çok ellili yaşlarda testosteron seviyelerinde azalmalar olur.

(3) Fanatik; Bağnaz. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

(4) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(5) Çalım; Bir oyuncunun topu elinden veya ayağından kaçırmadan, toplu ya da topsuz olarak karşısındaki oyuncuları kıvrak hareketlerle geçmesi.

Jalon; Arazideki farklı noktaların geçici olarak saptanmasında ve engebeli arazilerde doğrultunun belirlenmesinde kullanılan bir 2-3 metre uzunluğunda, 3-4 santim çapında silindirik bir çubuk olmakla beraber, sportif çalışmalarda bedeni hareketler için plâstik şekilde yapılmış ucunun sivri olması şart olmayan çubuktur.

Baba; (Esas anlamları dışında)  Zemine sağlamca oturtulmuş şapka ya da silindir şeklinde plâstikten yapılmış spor için yapılmış cisim.

Slalom; Engeller arasında zikzak çizmek.

Verkaç; Futbol ve basketbolda topu takım arkadaşına aktaran bir oyuncunun karşı takım kalesine veya uygun bir yöne koşarak aynı kişiden topu geri alması.

(6) Aşina; Bildik, tanıdık, tanıdık olan, tanıyan.

(7) Kalantor; Yaşlıca, gösterişe düşkün ve varlıklı erkek.

(8) Şok Olmak (Şoke Olmak); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

(9) Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlığı vurgulanmıştır).

(10) Alelacele; Çok acele ederek, çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk, ivedilikle.

(11) Fan Fin Fon; Anlaşılmayacak şekilde yabancı bir dille, özellikle Latince konuşmak. Yaşlı adamın söylemek istediği mezuniyet öncesi doktorlara verilen “İntern Doktor” demek olsa gerekti, ama kızı mezun olmuştu, dolaysıyla bildiğini sandığı şey yanlıştı. Ayrıca; Intern diye yazılıp “intörn” diye okunan bir kelime olup altıncı sınıf öğrencilerinin kendi aralarında “Asistanların kölesiyiz” anlamında konuştukları bir sözdür ki, bu hastaların da diline dolanmıştır!

(12) Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

(13) Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışma, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir kişi tarafından yapılan etki. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade.

(14) Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.

(15) İllet Olmak; Çok sinirlenmek, çok kızmak.

(16) Suspus Olmak;  Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, k,ç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.

(17) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak, Beklemek); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması halinde. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş olup Google’da etraflıca anlatımı vardır).

(18) Rehabilitasyon; Bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağlık, bakım ve eğitim işi. Kaybedilmiş hareket kabiliyetinin kazandırılmasına yönelik tedavi denebilir.

(19) Anestezi; Uyuşturucu bir ilâç vererek ağrı duyumunu ortadan kaldırıp uyutma, duyumsuzlaştırma. Uyuşturucu bir ilâç ya da herhangi bir hastalık nedeniyle vücudun bütününde ya da bir bölgesinde duyuların azalması, ya da yok olması

(20) Acil; İvedi, acele, çabuk. Vakit geçirmeden, hemen.

(21) Mutat; Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

(22) Tedirgin; Rahatı, huzuru kaçmış, bizar.

(23) Masat; Bıçak bilemekte kullanılan, çelikten yapılmış, çubuk biçimindeki araç.

(24) Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.

(25) Basiret; Sağgörü. Ölçülü, doğru görüş. Uyanıklık.

(26) Miskince; Uyuşukça, aptalca, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkça.

(27) Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.

(28) Sürgit; Sonsuza değin, sonsuz olarak.

(29) Şuuraltı; Bilinçaltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.

(30) Yalap Şalap; Yalapşap. Baştan savma, üstünkörü, yarım yamalak.

(31) Arzı Endam Etmek; Boyunu-bosunu, kendini göstermek.

(32) Sebebi Ziyaret; Ziyaretin sebebi, gerekçesi.

(33) Jest; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket. 

(34) Bön Bön Bakmak; Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

(35) Kompleks; Hemen kavranamayan, çözümü, kavraması güç olan, ruhsal karmaşa, karmaşıklık.

(36) Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.

Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ile yapılması gereken şey.

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

(37) Makbul; Kabul edilen. Beğenilen, hoş karşılanan. Geçer, geçerli. Kabul olunmuş. Kabul ve ilgi gören.

(38) Hazreti Ömer’in adaleti ile ilgili öykü şöyle anlatılır;

Hz. Ömer halife olduğu dönemde bir akşam çalışıyordu. O esnada bir misafiri geldi ve oturup sohbet etmeye başladı. Hz. Ömer hemen ayağa kalktı ve yanmakta olan mumu söndürüp başka bir mumu yaktı. Misafiri şaşkın gözlerle Hz. Ömer’e bakıyordu. Hiçbir şey anlamamıştı.

Dayanamayıp sordu;

“O da mum, diğeri de mum. İkisi de aynı şekilde aydınlık veriyor. Niye birini söndürüp ötekini yaktın?”

Hz. Ömer'in cevabı şu oldu;

“Söndürdüğüm mum, milletin parası ile alınmıştı. Özel işlerimi yaparken, arkadaşlarımla sohbet ederken onu
kullanmaya hakkım yok. Bunun için o mumu söndürdüm ve kendi paramla aldığım mumu yaktım.”

Acaba “Bu adaleti kimler biliyor ki şu yaşadığımız Türkiye’mizde?” diye sorsam, cevap verebilecek bir babayiğit çıkar, bulunabilir mi acaba?

(39) Nimbüs; Karabulut.

(40) Konsantrasyon; Konsantre olma eylemi. Dikkatin toplanışı (odaklanma). Yoğunluk (Bir çözünen madde miktarının çözen madde miktarına oranı).

(41) Fersah; Eskiden kullanılan 5685 metre uzaklık ölçüsü.

(42) Sadist; Elezer. Başkalarına acı çektirerek cinsel doyum sağlayan, acı çektirmekten zevk duyan.

(43) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamlarında Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

 

.