İşte gene salâ(1) veriliyordu ve gene kulaklarım çınlıyordu. Bir cenaze salâsı mıydı bu? Evet, öyle olması gerekti. Çünkü daha bir gün öncesinde kılmıştık Cuma Namazını.
Hem daha öğle vaktine varmadan bu salâ? Pek iyiye alamet değildi. Genci, yaşlısı hangi ölüm iyiye alamet olurdu ki? Doğarken biz ağlıyorduk, ölürken ve ölünce de arkamızdakiler, Tanrıya isyan gibi, isyan edercesine.
Mehmet Akif ERSOY bunu ne güzel anlamlandırmıştı;
“Hatırlar mısın? Doğduğun zaman, sen ağlardın, gülerdi âlem, / Öyle bir yaşam sür ki, mevtin sana hande olsun. Halka matem…”
Salâ verildiğinde neden kulaklarımın çınladığına gelince;
Dün gibi hatırladığım bir yıl, yirmi altı gün öncesi idi. Yirmi altı gün önce o mezarı ziyaret ettiğimi söylemem gereksiz herhalde.
Onu sevmediğimi düşünen, ama onu ölürcesine sevdiğimi, kaybetmek üzere olduğumda anladığım, normal yaşam düzenimde sevip-sevmediğim konusunda tereddüdünün olduğu, bu nedenledir ki sevgime inandıramadığım genç kız, yani benim Serap’ım.
“Her salâ da kulakların çınlasın(2), sen istesen de, istemesen de beni an, hissederim, mutlu olurum!” demesinin ardında ki bir süre sonrasında terk etmişti beni de, dünyamızı da, âlemi de…
Herkes tekbir getirip, Yasin okurken ben; “Yalan, yalan seni sevmediğim yalan(3)” şarkısıyla uğurlamıştım onu ahretine(4), belki de cennetine. Bana göre tüm içtenliğiyle seveni, Tanrı daha çok seviyor olmalıydı ki, o seveni, elini çabuk tutup(!) yanına alıyordu, cennetine yerleştirmek için…
Benim Serap’ım o kadar kardeşinin arasında bir tane idi. Şehir havası solumalarına rağmen “Allah verdi!” diyen bir ailesi vardı, kim bilir aldıkları vardıysa da “Allah aldı!” diyen cahil bir anne-baba…
Öncesinde tek yumurta ikizi kız kardeşi Sertap ile birlikte doğmuştu, aileye ilk katılanlar olarak.
Sonrasında aynı gecekonduya sırasıyla iki kız kardeş daha konaklamıştı ayrı tarihlerde, ama arka arkaya; Serpil ve Servet.
Babası bu doğumlarda da ellerini ovuşturmuştu. Çünkü inandığı yöresel hukuka ve teamüllere(5) göre dünyaya gelen her kız çocuğu yeni bir başlık parası demekti. Belki kızları sayesinde yaşamları kurtulacaktı.
Ama onun “alıp-vermeyle” tanıdığı ve tanımladığı Tanrı onunla aynı fikirde olmasa gerekti.
Bu kere Tanrı, belki özenci nedeniyle, belki kendisinin de başlık parası ödemesi gerektiğinin altını çizmek için son ikizleri oğlan olarak katmıştı gecekondusuna. “Son” demekteki maksat kadıncağızın artık doğurganlığının bittiğini anlatmak için olsa gerekti.
Bu iki oğlandan biri, yani Serdar, tabir mazur(6) görülsün, canavar gibi, öteki yani Sertaç sessiz, sakin, mülayimdi(7). Birincisi anasının memesini sülük gibi emer, sonra kardeşini itekleyip onun hakkı olan memeye de yumulurdu! Ta ki gazını çıkarıncaya kadar!
Serdar doğduğunda değil, daha yaşama başlamadan, cenin halindeyken Sertaç’ın haklarını gasp etmeye(8) başlamış olabilirdi, Sertaç bu nedenle eksik, eksikli kalmıştı.
En büyük kızın, yani benim Serap’ımın görevi çok ağırdı. Okumak emelini göz ardı etmeden sekiz kişilik ailenin tüm yükünü çekiyordu.
“Gel Serap! Git Serap! Yap Serap! Et Serap! Çarşıya git Serap! Pazardan al Serap! Yıka, dik, ütüle, sil, süpür, kardeşlerine bak, temizle Serap!”
Evde tüm ailenin en çok söylediği cümleler Serap’la başlayıp biten cümlelerde idi. Ya diğerlerinin dokunulmazlığı vardı yahut de onlar Allah’ın ve sonrasında ailesinin kendisine göre daha çok sevdiği kullardı.
Muhtemelen annesinin-babasının ve küçükten-büyüğe doğru uzanan silsile(9) içinde en sevilmeyen kul, leyleğin yuvadan kıyıp attığı yavru(10) Serap olsa idi.
İşte böyle tarihlerde teselli etmeğe çalışmıştım Serap’ı da, Sertap’ı da. Onları yan yana görenler asla birini diğerinden ayırt edemezlerdi, tek yumurta ikizleri olduklarından.
Aynı tipte giyinen kızlardan yalnız birinin elbisesinde bir yerlerde büyük bir “T” harfi vardı, Serap ile Sertap arasındaki fark olan “t” harfi olarak.
Oysa gerçekten dikkatli olanlar, özellikle öğretmenleri, tüm benzerliklerine rağmen farkı fark ederlerdi. Çünkü “T” harfi taşıyan Sertap solaktı ve saçlarını sağ tarafa ayırarak tarardı, dolaysıyla ikisinin de tokaları, kurdeleleri zıt, ya da ters taraflardaydı.
İyi kızdı Serap, hem çok iyi. Üstelik âşıktı da bana sanki (sanırım).
Şiirler yazıyordu bana akrostiş(11) olarak! Çok zaman adımı söyleyerek “Canım” derken o “ım” takısını da ismimin sonuna bağlamayı unutmuyordu; benim “Serap’ım!” demişim gibi. Koluma girmek istiyor, ama itekliyordum ben sanki onu.
Sadece âşık mıydı Serap? Sanırım kıskançtı da, belki de aşırı boyutta. Teneffüslerde cep telefonuma gelen mesajlara içerliyordu. Çünkü mesajlar gizli numara olarak hep aynı boyutta, hep aynı içerikte geliyordu;
“Biraz da etrafına baksan?”
“Ne buluyorsun ki o kızda?”
“Ben sana âşığım!” ve benzeri şekillerde.
Telefonumu ısrarla istiyor, okudukları ile sinirleniyor, ne yapacağının şaşkınlığını yaşıyor, yazanı bulmak için çeşitli sorularla çevresini araştırıyordu.
Sadece telefonlar olsa neyse! Bazen kitap ya da defterlerimin arasından notlar, hatta mektuplar da çıkıyordu. Kargacık-burgacık(12) el yazısı değil, yazan yazısından tanınacağını hissediyor gibiydi galiba, bilgisayar çıktısı olarak, düzgün bir şekilde aşağı-yukarı aynı içeriklerle yazılmış cümleler idi.
Serap’ın onun kim olabileceği aklına gelmiyordu. Bense kimsenin günahına girmeyeyim, ama gerçek olduğunda kanaatim olmayan bir sınıf arkadaşımdan şüpheleniyordum. Sadece bakışlarından, başka hiçbir veri(13) yoktu elimde, neredeyse konuşmazdık bile Samantha ile.
Nedense kendisine aşırı bir güveni ve şımarıklığı(14) vardı. Kendisine kısaca “Sam” denilmesini isterdi. Geldiği ülkede, yani Yeni Zelanda’da öyle derlermiş. Babası işçi olarak gitmişmiş oranın Oakland(15) kentine.
Sonrasında annesi Pamela ile karşılaşmışlar ki annesinden de hep “Pam” diye bahsederdi, evlenmişler ve kendisi doğmuşmuş.
Tek çocukmuş, söylemese de aşırı harcamalarından, gösteriş tutkusundan ve şımarıklığından zaten anlıyorduk. Babası Ertekin KARAOL(16)’un da biricik sevgilisi idi, okula geldiğinde uluorta herkesin ortasında kızına “Sevgilim!” karısına “Aşkım!” demekten çekinmeyen bir yapısı vardı, sıfatını herkesin kendisine göre yakıştırdığı adamın...
Sementha ya da Sam her neyse olduğunu sandığım kişi her yazısını ayrı format, ayrı punto, ayrı renk ve ayrı karakterde yazıyordu. Çok iyi Türkçe bilmesinin ve tanınmak istemeyişinin gereği olsaydı bu herhalde. Çünkü “Eşek bile aynı çamura (çukura) iki kere düşmezdi!”
Tüm bu yaşadıklarımıza karşın bir keresinde Serap’a; “Evet, çok iyi arkadaşız, ama seni sevdiğimi söylemem için çok erken!” demiş, hatta galiba sonunda “Seni sevmiyorum!” demekten de utanmamıştım.
Edepsizliğin dik âlâsı(17) değil miydi? Sebep; neymiş efendim, o gün bir dersten alması gereken notun biraz aşağısını almış da, sinirliymiş de falan.
A bunak kafalı, notunun düşüklüğünü kusacağın adres, o kızcağız mı olmalıydı? Benim içimde birinin olma ihtimalinden şüphelenmekte haklı değil miydi? Sonra onun gönlünü almak için daha o gün aynı şarkıyı söylemek arzusunu yaşamıştım;
“Yalan, yalan, yalan, seni sevmediğim yalan, kızgın bir anımda söyledim yalan…” ve devamı; “Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey tamam!...”
Ona artı ya da eksik ümit vermek istemiyordum. Gönlümün sultanının hatta bir yerlerden duyup da sonralarında ona yakıştırdığım “Can tanemin” o olduğu düşüncesi yoktu bedenimi oluşturan uzuvlarımın hem hiçbirinde. Keşke gecikmemiş olsaydım.
İdeallerim önemliydi, önceliği vardı ideallerimin. Pilot olmak istiyordum. Olamadım ama. Burnumdaki arıza, sağlık kontrolünde idealimi geri teptirmişti.
Geri dönüşümde Kimya Öğretmeni, ya da Kimyager olma arzumda da başarısızlığım değil, Üniversite Sınavında aşırı başarımla mühendisliği kazanmış olmam etkendi ve mühendis olmuştum.
Antrparantez olarak sıkıştırayım istedim, bu bilgileri.
Onunla sohbet etmek hoşuma gidiyordu, hele ki okulun duvarlarına oturup da iki sözü birbirine eklemek, hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biri idi. Hatta bu sıralarda el ele bile tutuşuyorduk, ama ben bende kararsızlık içindeydim.
Serap bir gün okula “Selle-sümük(18)” tarifi ile geldi. Gözleri kıpkırmızı değil, kıpkızıl idi sanki hatta mora yakın.
“Anlat!” dedim, nazlandı, ya da bana öyle geldi;
“Okuldan kaçalım, caminin yanındaki parka gidelim, içimi dökeyim, bana tutkun olmasa bile, beni bir defa dinle, teselli et, rahatlat, ne olur?” dedi.
Onu kıracak mıydım? Onu kırmak yerine okulu kırdık, onunla beraber…
“Liseden sonra ailemin ‘Zaten durumumuz müsait değil!’ deyip okutmaya niyetleri yoktu beni. ‘Oturup kısmetini beklersin!’ demişlerdi. Beklerdim kısmetimi, hem yıllar sürecek olsa bile, hem o başlık parası biriktirmek için zamanını uzatsa bile…”
Nasıl devam etmesi gerektiğini düşünmek ister gibiydi. Elimi tuttu, hınçla, belki de küskünlükle gibi. Nasıl anladıysam yahut da o nasıl anlattıysa?
“Ama daha liseyi bile bitirmeden talibim çıktı köyden, amcaoğlunun torunu muymuş ne, ‘İlle(19) de şehir kızı alcam!’ demiş, akıllarına ben gelmişim…
Ve başlığım iki mal(20), beş davar.(20) Düşünebiliyor musun, bu kadar ucuzmuşum yani! Sen beni almak istesen, ne verirdin?”
Nedense ilk defa dürüst olmak geçmişti içimden;
“Canımı!” dedim.
Hayretle baktı yüzüme; “Gerçek mi?” dercesine. Evet, gerçekti, hem vallahi, hem billahi gerçekten de gerçekti.
Elindekinin kıymetini bilmeyen biri için onu kaybetme endişesini yaşaması gerekiyormuş, geç anladım ve o günden sonra bulduğum, yakaladığım en ufak fırsat ve imkânla dahi ellerine sarıldım, hatta öptüm bile ellerini, karanlıklarda kaçamak. Ya kendisini…
Karanlıklar sağ olsundu, üstelik de karşılıksız olmamak…
Lise bitmek yahut da biz liseyi bitirmek üzereyken ikimizin de heyecanımız dorukta idi. Ama sonuçta, yani mezun oluşumuzdan sonra ne yapacağımızın bilincinde olmadan sürüklemeğe çalışıyorduk yaşamımızı.
Farkına vardığım şey; bitirme sınavlarına girmeğe başladığımızda solgunluğunun başlamış olması ve solgunluğunun sınavlar ilerledikçe artmış ve onunla oluşan siyahlığının gün geçtikçe artıyor olmasıydı.
Ağzı küçücük kalmıştı, dudakları kıvrım kıvrım teessür gösteriyordu, dişleri yoktu sanki. Belki de fark edemediğimiz yaşadığı acısını göstermemek için sıkmaktan gözükmez gibiydi dişleri.
Öğrendiğim kadarıyla; sınavlar ve mezun olma stresi(21), kendisinin başlık parası karşılığında istenilmesinin yarattığı üzüntü ve benimle yaşadığı ve yaşamak istediği düşünceler onun bağışıklık sistemini alt-üst etmiş olmalıydı. Bu bağışıklık sisteminin zayıflaması da onu kötü sonuçlara götürebilirdi(22).
Sınavlarımızı başarı ile sonuçlandırmıştık, hepimiz de. Bu hepimiz içine Sertap ve Sam de dâhildi. Hepimiz, lise mezunu gençlerdik. Serap artık ona bakanların ya da isteyenlerin dediği gibi lise mezunu bir şehir kızıydı!
Diplomalarımızı hazırlığının sonucunda alacaktık, bize belirtilen günün ertesinde. İlk önce Sam almıştı diplomasını, kapıda karşılaştık;
“Tebrik ederim arkadaşım. Başarılarının devam etmesi arzum! Bir de etrafına bakmayı, görmeyi, görebilmeyi akıl edebilseydin!”
“O; sen miydin yoksa?”
“Bugüne kadar anlamamış olman, anlamamağa çalışman hayret verici. Saplanmıştın Serap’a, etrafını görmüyordun, ne diyeyim?”
“Hiçbir şey deme, her birimiz kendi yolunda ilerlesin!”
“Peki, sen bilirsin, sadece şunu söyleyeyim sana, ben gâvur(23) değil, Türk’üm. Bana bakmayışının sebebi buysa eğer…”
Cevap vermedim. Ben ne düşünüyordum, onun aklında ne vardı? Serap diplomasını almaya gelmemişti. Nedenini merak ediyordum.
Her türlü riski(24), hatta dayak yemeyi bile göze alarak evlerine gittim, Üniversite Sınavları için hazırlanırken, kendime ayırdığım, daha doğrusu kendim için uydurduğum bir boş vakitte.
“Sınıf arkadaşıyım!” dememe rağmen kabul etmediler önce. Tereddüt içindeydiler. Üstelik boş, elleri bomboş gelmiştim, akıl edememiştim, akıl etmem gerekenleri…
Serap pencere önüne konulmuş bir sedirde yatıyordu, solgun, bitkin, kara ve zayıf…
“Hayırdır!” dedim.
“Ya yel üfürdü, ya da ince hastalık(25)!” dediler.
“İnce hastalık olur mu? Bu, basbayağı kalın bir hastalık olsa gerek. Doktora götürdünüz mü?”
“Neyle götürelim ki? Aspirin verdik, iyileşmedi!”
Cep telefonumu çıkartıp babama telefon ettim;
“İşin olsa da, ne olur beni kırma, hemen şu adrese arabanla gelmen mümkün mü? Sınıf arkadaşım hasta, hem çok hasta da…”
Babam kısaca sordu;
“O mu?”
“Evet!” deyince adresi tekrarlamamı istedi ve;
“Hemen geliyorum!” dedi.
Ailenin itiraz etmesine, sudan sebeplerle mırın-kırın(26) düşüncelerine rağmen onu battaniyesine sararak arabanın arka kanepesine oturtturdum, ben de yanına oturdum. Sertap da öteki kapıdan girip yanına ilişti kardeşinin.
Babası, babamın yanına oturdu, evden başkası yanımıza katılmadı, katılmak arzusunu belli etmedi, zaten katılmaları da mümkün değildi.
Dayanamadı Serap, biraz sonra başını göğsüme dayadı, sonrasında kardeşine doğru kaykılarak, başını dizlerime koydu.
İlk defa ve çekinmeden okşadım saçlarını ve koklamak istedim. İlkelliklerinin yadırganmayacağı bir şekilde sirke ile sıvanmış olmalıydı, eli-yüzü-saçları, belki ayakları da. Kim bilir kaç gündür de yıkanmamışlığı kanaatini yaşadım. Sertap’a döndüm;
“Sen ki okumuş birisin, kocakarı ilâç(27) ve tavsiyelerinin yararı olmayacağını, temizliğin imandan geldiğini anlatmadın mı kendilerine?”
“Kim dinledi ve dinlerdi ki ne Serap’ı, ne de beni? ‘Bir şey olmaz, geçer, geçer!’ ve aspirin ile sirke ile çözüm arayışları!”
Babası ne diyeceğini bilemez bir şekilde önce kulak kabarttı, sonrasında “Ne diyorsun sen?” anlamında kızına baktı, kızgınca, sitemle.
Acil Servis kapısında babası da, Sertap da, ben de, babam da bekledik belirli bir süre. Sonrasında yoğun bakıma getirdiler bir sedye ile onu, bir kısım testler için.
Akşam karanlığı geçti, gece bitti, sabah horozlarının gecikmiş sesleri uzaklardan yankılanırken biz hâlâ sabırsızlığımızın tedavisinin olmadığının bilincini yaşayamıyor gibiydik.
Horozlar gecikmişti, dedim, doğru. Çünkü sabah ezanını horozlardan çok, daha çok önce okumuştu, yakındaki camilerin hocaları, ya da müezzinleri.
Lâf lâfı açarken, kızı Serap’ı isteyenlerin almaktan vazgeçtiklerini söyledi babası. Neymiş, “Çürük malmış, işe yaramazmış, şehir kızı da olsa arızalı bir kız için mal ve davar fedakârlığı gerekli değilmiş!”
Ama düşünürlerse ikizlerden Sertap’a talip olabilirlermiş! Biliniyordu ya Sertap da oturup evde kısmetini bekleyecekti, ne çıkarsa bahtına idi artık. O da üç-beş mala, davara mı giderdi, yok bahasına(28) mı?
Her neyse! Bu; öncesinde Tanrının, sonrasında babasının bileceği bir şeydi.
Ve Sertap o uzak akrabalarının tercih olarak Serap’ı istemelerine bozulmuş, belki de kıskanmıştı o zamanlar. Çünkü aralarında hiçbir fark yoktu ki! Sonrasında ve hele bugünlerde kardeşinin hastalığını fark edince kimsenin bilmediği, kimseye söylemediği, açıklamadığı düşüncelerinden utanmıştı.
Hele ki hastane koridorlarını elemle, beraberce paylaştıkları şu anlarda…
Öğlene doğru bir doktor geldi yanlarına doğru. Yaşlıları ve genç kızı umursamadan bana yöneldi.
“Genç kız kendine geldi, ağrıları dindi, ilâçlar nedeniyle. Yoğun bakımdan tek kişilik özel odaya aldık, talimatınız üzerine. Sizi görmek istediğini söyledi. Tahlillerinin hepsi henüz bitmedi, bir kısmı için biraz daha beklememiz gerekecek!” dedikten sonra “Buyurun!” diyerek sadece bana yol gösterdi.
Koridorun köşesinden döner dönmez elini omzuma koyarak durdurdu beni:
“Güçlü ve metinseniz bir şeyler söylemem gerek size!” dedi.
“Söyleyin doktor. ‘Üzüntü; kanserdir!’ demişlerdi. Serap’ın liseyi bitirmek üzereyken çeşitli nedenlerle üzüntü ve stresi artmıştı. Söylemek istediğiniz bu mu yoksa?”
“Maalesef bu genç arkadaş! Zamanında gerekli tedbirler alınmamış. Belki ‘Fukaralığın gözü kör olsun!’ diyebileceğim bir olay bu. Sirke kokularından ve değiştirilmemiş yahut da değiştirilememiş iç çamaşırlarından ve kirliliğinden anladığım kadarıyla.”
“Peki, şansım?”
“En fazla bir ay…
Çok, hem pek çok ilerlemiş lânet(29) şey. Bünyesi sağlam olduğundan, belki de âşık olduğundan, yaşama umudunu devam ettirdiğinden, bu güne kadar direnmiş olabilir. Siz ona temiz çamaşır getirin…
Yahut da dışarıda gördüğüm genç kız, kardeşi galiba, o getirsin. Onu hemşireler, hastabakıcılar da yıkar, ama annesi ya da kız kardeşi yıkayıp da onu sirke kokularından azat ederlerse daha iyi olur, diye düşünürüm.”
Refakatçinin(30) de kalabileceği özel odaya yaklaşmıştık;
“Ne gerekiyorsa yapın, eksikli bırakmayın, masraftan kaçınmayın lütfen, uzatmanız mümkün olduğu kadar uzatın yaşamımda biricik olan insanının yaşamını.”
“Merak etmeyin, Tanrının izin verdiği, tıbbın elinden gelen hiçbir şey esirgenmeyecektir. Yalnız siz söylediklerimi usulünce anlatmaya çalışın ailesine. Sadece zamanı söylemeyin. Zamanı unutmanız sizin için de iyi olur…
Siz, ailenizden birileri yahut da ailesinin parçaları başında devamlı durarak ömrünün kalan bölümünü iyi harcamasını sağlamaya çalışın…
Yeni sözler, yeni cümleler her zaman dopingdir(31) hasta için.”
Teessürle başını salladı doktor, devam etme gerekliliği ile;
“Keşke iyi bir şeyler de söyleyebilseydim. Şimdi gir ve genç kıza güzel bir şeyler söyle. En fazla yarım saat kal şimdilik, çünkü şu anda çok yorgun, dinlenmeye ihtiyacı var. Sonra dışarıdakilere ve evindekilere anlat, gerekenleri…
Ve yarın kız kardeşi veya annesi ile gelmeye, onu yıkamak için gerekenleri yanınızda getirmeye çalışın. Önerim odur ki, ana-baba-kardeşler onun canından parçalar, ama siz her şeyi olmuşsunuz, narkozda(32) ve ayıldığında sayıkladığı tek isim sizdiniz çünkü…”
Düşüncelerine yön vermek istercesine durakladıktan sonra devam etti doktor;
“Ve onun için doğrudan size yöneldim. Demek isterim ki, onun zamanının çoğunu seninle yaşamasına yardımcı ol, hatta hastane koridorlarında rezil(33), kepaze(33) olman, banklarda uyuman gerekse bile onun yanından uzaklaşma ki o da yaşamından uzaklaşmasın!..
Onun güvendiği, inandığı ve sevdiği tek varlığın siz olduğunuza inanıyorum, dudaklarından devamlı fışkıran yalnızca sizin isminiz olduğu için. Anlatabiliyorum, değil mi genç adam?” deyip sırtını sıvazladıktan sonra, aynı koridora yöneldi doktor.
Doktor yanımdan ayrılır-ayrılmaz odasına yöneldim Serap’ın. Odasında kimse yoksa içtenlikle ve açıklıkla söylememin ne sakıncası olabilirdi ki?
“Nasılsın güzel kız, ömrümün baharı, tek aşkım, bir tanem!” dedim.
Biz genelde “Fargın yatıyor(34)!” deriz. Yani kendini bilirle-bilmez arası gibi, ama bakanı tanıyormuş gibi, bakarcasına.
Cevap vermedi Serap. Ellerine dokundum;
“Seninkilere ve bizimkilere haber vereyim, hemen döneceğim. Haydi, gene iyisin, bütün gece el ele olacak ve sabahın ışıklarını beraber getireceğiz inşallah. Sen konuşma, yorulma da…
Eğer hemşire, ya da hastabakıcıları, doktorları atlatabilirsem seni öpeceğim de kontenjandan(35)! Sonrası mı? Sabret, hemen döneceğim. Söyleyeceğim çok önemli şeyler olacak!” dedim.
Hepsini duydu, anladı sözlerimin (sanırım). Elini uzattı, öptüm, tekrar kaldırdı elini, avucunu kapatıp-açarak “Vedalaşır gibisine” işaret yaptıktan sonra, elini dudaklarına götürüp öyle kaldı. Sanırım, dermanı yok gibiydi, sesini çıkarmak için.
Anlattım, anlatmam gerekenleri, anlatmam gerektiği kadar, anlatmamın gerektiği kişilere, anlatabileceğim şekilde, özellikle de Sertap’a.
Babama;
“Zahmet olacak, ama gelenleri geri götür baba, nereyi isterlerse, hangi adresi verirlerse ve yarın kimler gelecekse bu genç kızın başına, onları da getiriver, lütfen!” dedim. Ben, Serap’la paylaşacağım bu geceyi. Yarına Allah Kerim!”
Kimsenin itirazı olmamıştı. Kolonya, peçete, su, belki de bir başkasının aklına gelemeyecek bir şeyleri aldım. Neden ona; “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormadığım için kendime kızdım, kendimce.
Yanına geldiğimde uyuklama modundaydı Serap. Elini elime aldım, elimi sıktı, gözlerini aralama gayretinde oldu.
“Yarın güzel bir gün olacak. Annen ya da kardeşin gelip yıkayacaklar seni. Çamaşırlarını değiştirecekler. Ha! Eğer ‘Beni sen yıka!’ dersen, utanmak, çekinmek gibi bir endişen olmazsa, ben de memnuniyetle yıkarım seni!” deyince;
“Allah iyiliğini versin!” dercesine elini salladı havaya doğru. Anlamıştım.
“Şaka olduğunu biliyorsun, değil mi bebek?”
Kafasını salladı; “Evet!” der gibi ve elimi sıktı yeniden. Konuşmaya dermanı yoktu, hissediyordum, konuşmak yerine elimi sıkmakla yetiniyor gibiydi. Hastalığının ağırlığına değil, konuşamamasına üzülüyor yahut da konuşamamasını yorgunluğuna yormak işime geliyordu.
“Hele bir yarın olsun, aklını başından uçuracak bir teklifim olacak sana!” dedim.
İlk defa dudaklarını kıpırdattı;
“Ne gibi?” dedi.
Yalan söylemek zorundaydım. Pinokyo gibi burnumun uzaması mümkün değildi. Esasında içimden geçen; “Yalan değil, pek kolay olmayacak(35)!” sözleri geçer gibiydi.
“Doktorlar, bir aya kadar her şeyin olacağı şekilde şekilleneceğini söyledi. O nedenle Nüfus Kâğıdını isteyeceğim ve sonra ne olacak, bil bakalım?”
İlk cümlede yalanım yoktu, nasıl “Bir ay içinde öleceğini” söyleyebilirdim ki ona?
“Sen bana gizli-saklı evlenme mi teklif ediyorsun yoksa?”
“Sen bana evlenme teklif ettin galiba. Peki, kabul ediyorum, tek şartla; ömrünü bana adarsan!”
“Ömrümü sana adadım zaten, bilmiyor musun?”
“Aldım kabul ettim, haydi artık biraz dinlen, uyu ve elinin hep avucumda olacağını bil!”
Gece görevli olan hemşireler, doktorlar geldiler, gittiler. Serumunu değiştirdiler, yastığını düzelttiler, ateşine, nabzına baktılar ve bir kısım ilâçları verdiler gece boyu, söylemeğe gerek yok.
Bir kere lâvaboya gitmek istedi Serap, destek istedi, serum şişesinin sehpasını sürüdüm yanına, utandı, kapısını kapattı.
İnsanların tiyatro sahnesindeki gibi bir hüzünlü, bir neşeli, bir şen-şakrak, bir ağlamaklı olmaları mümkün değildi.
Sahtekârlık zaten insanların yapısında, sütünde vardı. O halde Serap’ın karşısında içim kan ağlıyor olsa bile sahte yüzümle, sahte gülücüklerimle, gülümsememle durmalıydım, hem dimdik ayakta.
Doktorlar, hemşireler gibi gerçekten gülümsemem mümkün değildi, hem haramdı bana. Ancak, gayretli olmalıydım, doktorun belirlediği süre kadar.
Peki ya sonrası? Muamma(36) gibi beynime yerleştirdiğim bu sualin cevabını veremiyordum.
Ve asla da veremeyecektim.
Sabah oldu. Hastanenin çevresinde dört-beş tane cami olmalıydı. Karışık bir çoban salata gibi ezanları birbirine karışan. Ancak şu sıralar mutadın(37) dışında devamlı olarak ya birinden, ya diğerinden, belli-belirsiz, hatta akşam vakitlerinde bile salâ yükseliyordu ve bu da moral çöküntüsü oluyordu.
Ve işte Serap onun için;
“Her salâ da kulakların çınlasın, sen istesen de, istemesen de beni an, hissederim, mutlu olurum!” demişti.
O gün kendisine sunulan kahvaltıya tiksinerek bakması gözümden kaçmamıştı.
“Hiç yiyesim yok! Ama hani ilk tanıştığımızda bana kaşarlı tost ısmarlamıştın, hatırlıyor musun?”
“Hatırlamaz mıyım? İlk kez o gün tutmuştum elinden, tarih 14. Mayıstı(11)!”
“Peki, diğer fark ne idi?”
“Tostçuya; ‘Arkadaş benden torpilli(39), çift kaşarlı olsun lütfen!’ demiştim galiba!”
“Hatırlayıp da ‘galiba’ demesen!”
“Peki, öyle dedim!”
“Şimdi de öyle torpil yapsan!”
“Yapmaz mıyım? Hemen! Ama bensizliğe, yokluğuma, yanında nefes almayışıma birkaç dakika dayanabilecek misin?”
“Bütün bunların hıncını, iyileşip ayağa kalkayım, nasıl alacağımı görürsün sen!”
Hüzün kapladı varlığımın tüm zerrelerini, gözyaşlarımı görmesin istedim, cevap vermeden kapıya yöneldim.
Neredeyse doktorlarla çarpışıyordum, rutin(40) viziteye(40) çıkan. Sordum;
“Çift kaşarlı tost istedi, yemesinde sakınca var mı acaba?”
Doktorun öyle bir bakışı olmuştu ki yüzüme, “Bundan sonra ne yerse yesin!” tavrındaydı, ama cevapladı;
“Yemesinde sakınca yok, yalnız şeker, ya da içinde şeker olan bir şeyler vermeyin, biliyorsunuz çabuklaştırır!”
Anlamıştım demek istediğini ve neden tatlılı bir şeylerin menüsünde(41) yer almadığını. İnsan her şeyi kitaptan, kitaplardan değil, bazılarını da böyle yaşarken öğreniyordu, tecrübelerle öğrenilenlerin dışında.
Tost yaptırmak için dışarı yöneldiğimde, koridorda Sertap ve annesiyle karşılaştım, ellerinde çanta ve poşetlerle.
“Hemen geliyorum, dokuzuncu kat, 42 numara, yani 942!(42)” dedim.
“Peki!” dediler bir ağızdan…
Odaya geri döndüğümde beni beklerlerken gördüm onları.
“İlle de çift kaşarlı tost yiyeceğim, ondan sonra!” demiş.
Ağzını şapırdatarak, “Hım! Im! Imgh!” gibi sesler çıkararak ve diğer elinin parmaklarını huni şekline getirip yukarı-aşağı işaretle memnuniyetini belirtmeğe çalıştı.
Ben de memnundum, bu memnuniyetimin ne kadar süreceğinin endişesi içindeydim, bilmiyordum.
Oysa doktorlar bir ay demesine rağmen o kadar yakınmışım ki…
Odanın kapısı da, banyonun kapısı da içeriden kilitlenmişti, beni dışarıya kibarca(!) davet ettiklerinde, kapılarda dönen anahtar seslerinden anlamıştım yapılanı. Enine-boyuna yıkayacaklar, temiz-pak edecekler, giydireceklerdi Serap’ımı.
Kendilerinin de ıslanmamak için tedbirli olacaklarını düşünmek yadırganacak bir şey olmasa gerekti…
Temiz-pak idi sevdiğim, misler gibi kokuyordu.
“Sen dinlen ben durayım bu gece başında!” dedi Sertap.
Öncesinde “Olmaz!” dedim, isyan edercesine.
“Sen burada kal, peki! Ben de eğer nefesim onu rahatsız etmezse, şurada, köşecikte, hatta ayakta durayım, ses çıkarmadan, hatta nefes bile almadan.”
Büzüldüm bir kenarlara, bu kere Serap’ın eli Sertap’ın avuçlarındaydı. Gelen-gidenler oluyordu, görmüyor-bilmiyor hatta tanımıyordum, hem umurumda da değildi.
Sertap’la üleşiyordum nöbetleri, ama bir saniyemi bile ondan uzakta kalmadan, sektirmeden.
Aradan bir hafta kadar geçmişti muhtemelen. Böyle günlerden birinde nereden duymuşsa duymuş, Sam gelmişti hastaneye, “Geçmiş olsun!” dilekleri için. Belki de…
Ne bileyim, kafam çalışmıyordu. Sanki Serap’ı alan Tanrının eli o imiş gibi kin doluydum ona. Sadece;
“Git!” dedim…
Annesi ve Sertap gelip bir kere daha yıkamışlardı onu, kokusunu içime sindirmek için kokluyor, doyamıyordum, üstelik ilerleyen zamanda kimse umurumda olmaz olmuştu. Kokusunu ciğerlerimde, avucumda sakladığım elleri dışında.
O gece de büzüldüm bir kenara, Sertap ilgileniyordu ikiziyle. Uyur-uyanık arasında gevşek bir durumda iken sesler yükseldi birden. Aklımdan bile geçmiyordu olacak olanlar ve sonrasında olanlar.
Serap’ın nefesi sıklaşmış, gözleri kapalı, dişlerini sıkıyor gibiydi, şakaklarındaki kıpırtılardan, ya da dişlerini gıcırdatmasından “sekerât(43)” dediğimiz ölüm anı diye düzeltebileceğimiz anın geldiği belli olmuştu.
Direncini doktorlar ve hemşireler geldiğinde yitirmiş ciğerlerinden son nefesi üflemişti: “Puf!” diye.
“Tıbbın uygulanması gereken her şeyini verdik, denedik, ama bu kadar erken, bu kadar çabuk beklemiyorduk. Allah taksiratını(44) affetsin. Başınız sağ olsun” deyip yüzünü çarşafla kapatmak gereğini hissettiler.
“Tanrı, bize canı aşk için vermişti!”
Canla birlikte aşk da ölmüştü.
Yıkılmıştım, yıkılmıştık. Soğumaya yüz tutmuş ellerini ısıtmaya çalıştım avuçlarımda. Kulaklarımda o “Hım! Im! Imgh!” sesleri yankılanıyordu. Çökmüştüm!
İnsanlar bazen aceleci oluyorlardı herhalde. “Bir varmış, bir yokmuş!” örneği. Serap ismi gibi serap olmuştu gerçekten. Ayrılış gerçekleşiyordu, hoca talkın verirken(45)!
Annesi, babası, kardeşleri bile mezar başından gitmişler, sadece Sertap’la ben kalmıştık mezarının başında, toprağını okşayan ve bildiklerini, bildiklerince, ya da ellerindeki kitaplara göre okumaya çalışan.
Akşam karanlığı mezarının üstüne inerken Serap’ın, Sertap elimden tutup kaldırdı beni sevdiğimin mezarının eşiğinden;
“Yapacağım bir şey var mı?”
“Ne gibi?”
“Karın değil, ama kadının olurum. Yaşamının her anında evini üleşmeğe çalışırım. Kardeşimin yerini tutmak değil asla, gönlünü, bedenini, kalbini, ruhunu üleşmek değil istediğim. Hem asla!”
“Hayatını karartmak istemem!”
“Benim yarım olan kardeşim gitti, hayatım karardı zaten. Karanlığımı, ben de aynı karanlığı yaşayanla üleşmek isterim.”
“Sen bilirsin!” dedim Sertap’a kısaca…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Son ana kadar öykü kahramanının ismini söylemedim değil mi? Önemli mi? O; Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin olabilir. Hiç önemli değil. Okuyan isterse kendi ismini yakıştırsın, önemi var mı?
(1) Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.
(2) Seni andım bu gece diye… başlayan “Kulakların çınlasın” adlı Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi Ülkü AKER’e, Bestesi Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(3) Yalan, yalan seni sevmediğim yalan… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(4) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
(5) Teamül; Tepkime. Bir yerde öteden beri olagelen iş, davranış, yapılageliş. Eğilim.
(6) Mazur; Mazereti olan.
(7) Mülâyim; Yumuşak huylu, hoş görülebilir nitelikte olan, uygun.
(8) Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.
(9) Silsile; Bilinen en eski atalardan, yaşayan torunlara değin aile sırası, soy sırası. Birbiriyle yakından ilişkili, birbirine bağlı bulunan şeylerin oluşturduğu dizi, sıra.
(10) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(11) Akrostiş ya da Türkçesi; İlkleme; Bir bilginin hatırda tutulabilmesi için ilk kelimelerin baş harflerinden oluşan kelime ya da anlamsız harfler grubuna denildiği gibi genelde; bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru sıralandığında anlamlı bir söz meydana getirmesidir.
(12) Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, eğri büğrü, şekilsiz, okunaksız, düzensiz, kötü anlamında yazı.
(13) Veri; Done. Bir araştırmanın, bir tartışmanın, bir muhakemenin temeli olan ana öge. Bir sanat eserine veya edebi esere temel olan ana fikir. Bir problemde bilinenden bilinmeyeni bulmaya yarayan şey. Deneysel ölçümler, sayımlar sonucu elde edilen sayı kümeleri. Bilimsel sonuçlara ulaşmak için gerekli olan her şey.
(14) Şımarıklık; Şımarık olma durumu. Şımarığa yakışır davranış.
(15) Oakland; Yeni Zelanda’da bir şehirdir. Ancak A.B.D. California’da San Francisco yakınlarında bir şehir olduğu da bilgi dağarcığında (İnternette tabii) yer almaktadır. Herhalde meşesi bol olan yerler olsa gerek. Öyküde söz konusu olan şehir Yeni Zelanda’dadır.
(16) Ertekin KARAOL; İsmimin ve Soy ismimin harflerini kullanarak oluşturduğum isim. Türkiye’mde bu isimde yaşayan biri varsa özür dilemek borcum.
(17) Dik Âlâ; Mükemmel ilerisinde. (Romence; Gizlice gözetlemek).
(18) Selle-Sümük; Sümüğün, tükürük, gözyaşı ile karışarak akması anlamında bir deyim olup, bazen “salla-sümük”, “salya-sümük”, “sellesümük” şeklinde de kullanılmakta, mecazi anlamda; “Derdini, ya da söylediklerini, yapılmasını istediklerini duygu sömürüsü ile, özellikle sesine duygusal bir hava vererek anlatmak” olarak da söylenebilir.
(19) İlle; İllâ. Ne olursa olsun, hangi şartta olursa olsun. Hele. Özellikle.
(20) Mal; Aslında bir kimsenin sahibi olduğu şey olarak tarif edildiği halde genelde, bayağı, aşağılık, adi anlamlarında kullanılmaktadır. Genelde büyükbaş hayvanlar için söylenen bir söz. “Mal mal bakma!” veya “Mel mel bakma!” deyişi buradan geliyor, tıpkı “Öküzün trene bakışı” der gibi. Davar da küçükbaş hayvanların (koyun-keçi gibi) genel adı, köyüm ortamında.
(21) Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklıyı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
(22) Üzüntü ve Stres; Yapılan bir incelemeye göre; Üzüntü ve yoğun stres bağışıklık sistemini zayıflatabilmektedir. Her insanın vücudunda hemen hemen her gün eğer yok edilmezse ileride kansere dönüşebilecek hücreler oluşmaktadır. Ancak bu hücreler bağışıklık sistemi tarafından hemen tanınıp yok edilmektedirler. Bağışıklık sisteminin zayıflaması bu mekanizmanın kanser öncüsü hücreleri kaçırmasına neden olmaktadır. Onlar da kansere neden olmaktadırlar.
Bu bir görüş, diğer bir görüşe göre üzüntü ve stres kansere neden olmamaktadır. O zaman; “Üzüntü, kanserdir!” diyen ilim adamlarını da inkâr etmemiz gerekirdi, diye düşünüyorum.
(23) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. Yöresel olarak yabancı, el.
(24) Risk; Bir zarara uğrama tehlikesi, zarar görme olasılığı. Bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile gerçekleşmesi halinde sonucun şiddetinin ele alınması.
(25) İnce hastalık; Tüberküloza yani vereme verilen bir ad, halk arasında.
(26) Mırın Kırın Etmek; Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli sebepler ileri sürmek, nazlanmak.
(27) Kocakarı İlâçları; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” denilmektedir.
(28) Yok Bahasına (Pahasına); Son derecede ucuz.
(29) Lânet; Tanrı’nın, insanların sevgi ve ilgisinden yoksunluk. Berbat, sinir bozucu, çok kötü, ters, aksi.
(30) Refakatçı; Hastanelerde hastanın yanında kalan, hastaya yardımcı olan kimse.
(31) Doping; Kimi bedensel özellikleri değiştiren ya da çok arttıran uyarıcı bir ilâcı çok az miktarda vermek. Bir spor yarışması sırasında vücuda üstün güç ve hareket vermek amacıyla yarışmadan önce kullanılan güçlendirici, uyarıcı ilâç.
(32) Narkoz; Uyuşturucu özelliği olan bir ilâçla sağlanan ve vücutta bir ya da birkaç işlevin azalmasına yol açan uyku durumu.
(33) Rezil; Utanılacak davranışları olan, aşağılık, alçak, bayağı.
Kepaze; Çok kötü nitelikli, gülünç, değersiz.
(34) Fargın Yatmak; Yöresel olarak kendini bilmeyecek, kendinden geçmiş, ses-ışık gibi tepkilere cevap veremeyecek şekilde yatmak.
(35) Yalan değil, pek kolay olmayacak, unutmayacak…; diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(36) Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.
(37) Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.
(38) Çok zaman öykülerime yaşadıklarımdan bir şeyler katarım. 14 Mayıs Nüfus Kâğıdımın da benim yaşlarımdaki her Türk çocuğunda olduğu gibi(!) 14.09 gibi bir yanlışlık var tabii.
(39) Torpil; İltimas. Kurallara uymaksızın kayırmacılık, arka çıkma. Birine herhangi bir konuda öncelik, ya da ayrıcalık tanıma. Haksız yere yasa ve kurallara uymaksızın arka çıkma, kayırma.
(40) Rutin Vizite; Hastane hekimince her zaman yapılan, her zamanki gibi koğuşları dolaşarak yatan hastaları kontrol etmesi. Alışılagelen, alışkanlık haline gelmiş, sıradan, çeşitlilik göstermeyen kontrol.
(41) Menü; Yemek Listesi. Sofraya çıkarılacak yemeklerin hepsi. Komut ya da seçenek listesi.
(42) 9. Kat, 42 Numara; “Çok zaman öykülerime yaşadıklarımdan bir şeyler katarım”, diye söylemiştim. 942; 1942 anlamında doğum tarihimdir.
(43) Sekerât ya da Sekerât-Mevt; Ölüm halinde çekilen sıkıntılar anlamında Arapça çoğul bir kelimedir, tekili “sekr” olup bir bakıma; “ölüm anında, ölüme çeyrek kala” diyebileceğimiz zamanda insanın canını verme anındaki ızdırap ya da baygınlık diye bilerek ve sevdiklerinin özünde bu olayı yaşamış biri olarak özetleyebilirim.
(44) Taksirat; Kusurlar, suçlar.
(45) Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.