Market zımbacık(1) doluydu. Ne söylendiği anlaşılmayan anonslar(2), sağa-sola koşuşturan insanlar, mal bulmuş mağribi(3) gibi kucaklarını, sepetlerini doldurmuş, hatta taşırmış insanların gözleri hâlâ raflardaydı. Anlaşılan “Bayram Bereketi” böyle bir şey olmalıydı.
Bu kadar telâş içinde koşuşturan insanların arasında, hiç acelesi yokmuş gibi dolaşan bir ana-oğul vardı. Özellikle reklâm için ikram yapılan stantlara yönelip bir parça peynir, bir parça sucuk, bir lokma tatlı, bir ufak bardak süt, yoğurt, çay ile mutlu olmaya gayret ediyorlardı.
Önce genç bir adam yaklaştı yanlarına. Sözlerinden çekindiler, koşarcasına uzaklaşıp, market dışına çıktılar. Çocuk yorulmuş olmalıydı. Bir banka oturdular, belki de dinlenmek için. Ana-oğulun elbiseleri eskiydi, ama temizdi. Market arabalarından birine oğlunu oturtturan anne, marketten içeri girerek yine stantları(4) gözleyerek yürümesine devam etti.
Yerde gözüne rastlayan, kim bilir hangi paketten düşmüş kâğıtlı bir şekeri utanarak ve çekinerek aldı.
Önce varmış gibi üzerindeki tozları üfledi, sonra cebinden çıkardığı bir kâğıt mendille üstünü sıvarcasına sildikten sonra paketi özenle açıp annelerinin getirdiğini üleşen kuş yavrularının ağızlarını açışı gibi ağzını açan yavrusunun ağzına yerleştirdi.
Hiç olmazsa gözleriyle doymak ve doyurmak için stantlar, raflar arasında yürümeye devam etti.
Cahildi kadın. Mağazanın Güvenlik Kameralarından görevlilerin dikkatlerini çekeceğini düşünmesi imkânsızdı. Boş market arabasının yanına dolu bir market arabasıyla genç bir çift geldi, markette görevli, kim bilir belki de arkadaş, ya da evli bir çift olmalıydılar.
Yakalarındaki kartlarda ne oldukları yazılı olmasına rağmen ne olduklarını anlayamamıştı vaktinden önce çökmüş, yaşlanmış kadın.
“Bunlar sizin. Marketimizin değil, sadece ikimizin size Bayram Hediyemiz olarak. Bakın ve başka istediğiniz bir şey varsa, çekinmeden söyleyin.”
“Körün istediği bir gözdü, Allah vermişti iki göz!” kabilinden market arabasına şöyle göz ucuyla baktı yaşlı gözüken kadın.
Ve kendisinden umulmayacak bir isyanla;
“İstemem, beni muhannete(1) muhtaç etmesin asla Allah!” diyerek yanlarından uzaklaşmaya çalıştı.
Genç kadın omzundan tutarak durdurdu onu;
“Peki, ‘Borç’ desek?”
“Bu kadarın parasını nasıl öderim ki?”
“Bunları böyle ayakta konuşmasak da, evinde bize kahve içerken anlatsak daha iyi olmaz mı? Hem bu çocuk okula gidiyor mu? Gitmiyorsa…”
“Gitmiyor!”
“Kaç yaşında?”
“Sekiz galibam!”
“O zaman kahve ikram etmen zorunluluğun oldu, çünkü okullar açılmak üzere…”
Genç kadınla, genç adam onu tanıdıklarını hiç belli etmemişlerdi. Çünkü yokluklar içinde yaşayan bu kadın, haftada bir defa genç kadının baba ve annesinin evine gelip temizlik yapan ve aldığı harçlık ve üstüne verilenlerle yaşamaya çalışan, kanaatkâr, ele avuç açmayan biri idi.
Genç çift yaşlıca kadının oğlunu ise belki de hiç mi hiç görmemişler, ya da hiç rastlaşmamışlardı daha öncesinde.
Bir uygun zaman, bir uygun şans arıyorlardı yaşlıca kadına yardımcı olmak için. Bu da marketi monitörlerden(6) izleyenlerin ikazları ile gerçekleşmişti. Çünkü kendileri marketin üst düzey elemanları, hatta yöneticileri idiler, zihinlerinde şekillendirmeye çalıştıkları senaryolar(7) vardı.
Bu senaryolardan en iyisini genç kadının şekillendireceğine inanıyorlardı. Genç Kadın? Evet, bu yaşlıca gözüken kadın kendi emsalleri idi. Belki kimsesizliğin ve yoksulluğun zamanından önce çökmesini desteklediği, yaşı ilerlemeden yaşlanmış gibi genç kadın.
Genç kadın da zihninden onları hatırlamağa çalışıyordu. Bu, ilk karşılaşmaları değildi sanki. Belki bir rüya, belki bir hülya idi, belki markette, belki sokakta rastlaşmışlar gibi hissediyordu genç kadın kendini.
Ama yorgun ve zamanından önce pörsümüş(8) beyni enine-boyuna düşünmesini engelliyordu.
Genç çift açık vermemek gayretindeydiler arabalarına bindiklerinde. Aldıklarını bagaja, kurallara uygun olmasa da zevk alması için oğlanı emniyet kemerini bağlayarak ön koltuğa oturtturmuşlar, iki genç kadın da arkaya, yan yana oturmuşlardı.
“Nerede oturuyorsunuz, tarif edersiniz, değil mi?”
“Tarif edeyim de, size kahve yapmağa utanırım beyim!”
“Niye? Kahve aldık. Fincanın yoksa bile çay bardağı, su bardağı ile de içeriz, dert değil, yeter ki gönüller şen olsun!”
“Öyle değil beyim. Biz garibanız, piremiz vardır, bitimiz vardır, kenemiz-kara böceğimiz, farelerimiz vardır, evimiz size lâyık değildir!”
“Titiz bir hanım olduğunuz belli. Bu söylediklerinizin hiçbirinin evinizde olduğunu sanmıyorum. Ola ki var, izin ver de yaşamımızda bizim de övüneceğimiz bitimiz-piremiz olsun yahu! Yıkanır, ilâçlanır, yakar ve defederiz.
Ki tekrar ediyorum, sizin eviniz temiz-pak ve düzenlidir. Sen yönlendir hele beni!”
Genç adam adresi tahmin etmesine, hatta bilmesine rağmen genç kadının; “Saya, kalbe” deyişlerine göre yön değiştirerek adrese ulaştığında dilinin dönmemesi nedeniyle “sağ” yerine “say” demesini anlamasına rağmen, neden “sol” demek yerine “kalp” demesinin nedenini anlamamış gibiydi.
Karı-koca genç kadının evine ulaştıklarında sanki hayret etmiş gibiydiler;
“Aaa! Ne tesadüf, babamların evine ne kadar yakınmışsınız. Bak karşıdaki 11 Numaralı apartmanda, 11 Nolu dairede de babamlar oturuyorlar” dedi genç kadın, sanki ilk defa karşılaşmışlar gibisine.
Genç, yaşlı kadın hayret edercesine yönlendirdi onlara bakışlarını. Simaları zihnine nereden çizdiğini hatırlamıştı. Çünkü temizliğe gittiği evin her köşesinde, duvarlarında onların, genç kızın ve muhtemelen genç kızın çocukluğundan kalmış olduğunu düşündüğü resimler vardı.
Daha sonra ana-kızın birbirlerine çok benzediklerini fark edip, o resmin yaşlı karı-kocanın kızlarına değil, torunlarını ait olduğunu çözümlemekte zorluk çekmemişti.
Amca ve teyze çok zaman bir paket üzerine koydukları harçlık ile evi ona bırakır, bir yerlere muhtemelen de bu torunlarına giderlerdi herhalde.
Güvenilmek güzel bir şeydi. Onların güvenini boş çevirmemek için buzdolabı dâhil, hiçbir şeyin kapısını ve kapağını açmaz, sadece temizlik için talimat verilen yerleri temizler, siler, süpürür, kokulandırır, evden bir lokma, bir yudum bile yemez-içmez, işi biter bitmez evde yalnız bıraktığı çocuğuna koşardı.
Giderken de onun özendiğini düşündüğü bir kısım şeylerle ihtiyaçlarının bir kısmını gücünün elverdiğince marketten, bakkaldan karşılayarak.
Bugün…
Evet, bugün bu kapı vardı, ama yarın…
O insanlar hep yaşayacak, kendisi hep sağlıklı olmayacaktı ki. Üstelik oğlanın okuma vakti de çoktan gelmiş, geçmişti.
“Doluya koysa almıyor, boşa koysa dolmuyordu” düşünceleri. Genç yaşında her gün biraz daha yaşlandığını hissediyordu.
Demek ki bu iki genç, yani market arabasını destekleyen bu gençlerden kız olanı yaşlıların kızı, oğlan da damatlarıydı. Neden mi? Bu kanaate varmasının nedeni evde kızın resminin daha çok ve ayrı ayrı olanlarının da olmasıydı.
Demek ki bu gençlerin de iyi olmalarının hikmeti(1), iyi bir aileden gelmiş olmalarıydı. Sordu;
“Yoksa siz İbrahim Amcanın kızı ve damadı mısınız?”
“Evet! Ben Melisa. Kocam Mehmet ve kızım Tuğba onların evlâtlarıyız.”
Kocasına dönmek gereğini hissetti Melisa, bu sırada gözünün biri de seğirmişti(10)(!), fark edilmeyecek kadar;
“Ne tesadüf değil mi Mehmet? Şimdiye kadar kahve içmemiz ihtiyari gibiydi, şimdi artık zorunluluk oldu. Adın neydi?” diye sordu Mehmet, bilmiyormuş gibi
“Ben Hümeyra, bu da oğlum Hüseyin!”
“Merhaba!”
“Merhaba!”
“Haydi hatunum, Hümeyra’ya yardım edelim, alınanları içeriye taşımak için! Eh artık Hüseyin de bize yardım eder, değil mi?” dedi Mehmet.
Hüseyin paketlerden birini kucaklarken sesini çıkarmadı, hüzünlü gibiydi, suskundu.
Bir odadan ibaret doğalgaza geçiş nedeniyle kalorifer dairesinden bozma kümes gibi bir evdi yaşadıkları yer, karanlık, ama temiz, pırıl pırıl.
Apartmanın Kat Malikleri onların yerleşmelerine izin verdiklerinde apartmanın her yerlerini kapı-pencere dâhil haftada iki gün silip-süpürme, bir gün yıkama karşılığı olarak kira vermeden oturmaları için karar almışlardı.
Sonrasında eşini yitirince kat malikleri elektrik-su-doğalgaz paralarını da öder olmuşlardı, kararları gereği ve eve döşenen ferdi doğalgaz tesisatını da apartmanın demirbaşına kaydetmişlerdi, doğal olarak.
Hümeyra’nın anlattığı en önemli konu, kısaca; “Bir sabah kan tükürerek uyanışı, daha doğrusu uyanmayışı” idi kocasının.
Gene komşular her zamanki gibi yardımcı olmuşlar, kocasının cenazesini ortalıkta bırakmamışlardı.
Yalnız ve yokluk günleri böylece aşırı güçlüklerle dolu olarak başlamıştı. Komşularının etleri-butları neydi ki devamlı yardımcı olabilsinler idi. Hem çoğunun kendisinden haberleri bile yoktu.
Çoğu da emekli, hatta asgari ücretli işçi ve memurlardı ve ancak kendilerine yetiyorlardı. Hatta bazen kirasını ya da aidatını veremeyenlerin bile olduğu çalınıyordu kulağına.
Bir kahve içiminde neler neler anlatmıştı Hümeyra, şaşılıyordu aklına.
Mehmet boğazını temizledi, konuşmak için;
“Bak Hümeyra!” diye başladı sözlerine.
“Biliyorsun annemiz ve babamız oldukça yaşlılar. Güvenilir birini bulamadığımız için bebeğimiz Tuğba’ya bakmak için annem her gün 300-500 metre uzaklıkta olan bizim evimize geliyor yahut da biz onu alıp eve bırakıyoruz…
Babamız hem huysuz, hem de elinden hiçbir iş gelmez. Ev-cami-ev arasında gidip gelmekten, gazete okumaktan ve televizyon seyretmekten de usanan bir adam…”
Boğazını bir kez daha temizledikten sonra devam etti Mehmet;
“Eğer kabul edersen annemin bakmağa çalıştığı bebeğimize sen bak. Bebek dediğime bakma, Tuğba 5 yaşında. Başlangıcında da, sonrasında da, annem de Hüseyin de yardım eder sana. Sizi asla ve asla ele-güne muhtaç etmez, aç-açıkta bırakmayız, geçiminizin tümünü karşılarız, neyi ve nasıl istersen.”
Soluklanır gibiyken eşine baktı Mehmet, sanki tasvibini(11) almak, bundan sonraki sözlerine rahatlıkla devam etmek istercesine;
“Aslında beni dinlerseniz evimiz müsait, bizimle beraber de yaşayabilirsiniz, hem ömür boyu. Bu bizim de huzurumuz olur, gece-gündüz kızımızın rahat ve huzur içinde olmasından, güvenliğinden dolayı mutlu oluruz…
Yok, eğer evimizde yaşarız derseniz ona da itirazımız olmaz. Evimizdeki her şeyin sahibi sen olursun. Temizlik-bulaşık-yemek ‘Yaparım!’ dersen memnun oluruz, yükümüz azalır, ‘Yapmam!” dersen de ısrarımız olmaz…
Haftada bir gün Tuğba’yı da alıp anneme gidersiniz yine eskisi gibi. Hem böylece dedenin huysuzluğu gider, hem de eskisi gibi el harçlığınız olur, biriktirirsiniz, çünkü sizi demin de dediğim gibi asla ele-güne muhtaç ettirmeyiz. Ama öncelikle Hüseyin’i okula kaydettirelim.
Velisi olarak senin de okula gelmen gerek. Yok, ‘İş-güç, bilemem, anlayamam’ dersen velisi de olurum. Merak etme!”
Mehmet soluklanmak, belki de bir miktar düşünmek için tekrar durakladı, konuyu kaçırmamak istercesine devam etti;
“Eğer; ‘Sizinle yaşayamayız’ dersen Tuğba’yı her sabah annemize bırakırız, istersen orada bakarsın. Annemizin evi de müsait ki sen bunu biliyorsun, orada da yaşayabilirsin oğlunla…
Tabii bunun için babamızın huysuzluğunu, annemizin aşırı titizliğini göz ardı etmenin gerektiğini de söylemem gerek! Tüm bunlara karşın gene de her şeye ‘Yok!’ dersen, ‘Ben kimseye bağımlı olmam!’ dersen başka şeyler de düşünebiliriz senin için karı-koca olarak…
Ama bunun ne oğluna, ne de oturduğunuz apartmana pek yararı olmaz.”
“Ne gibi?”
“Meselâ bizim markette temizlik-bakım görevlisi olmak gibi. Ki bu görev sabahtan akşama, gece geç vakitlere kadar da sürebilir. Bayramlar, promosyonlar(12), özel günler olarak belirlenecek günlerde belki evine dönmen gece geç vakitlere kadar sürebilir. Hatta belki evine o gün değil ertesi sabah dönmen de olasılıklar içinde, tıpkı ben ve eşim gibi. Ne dersin?”
“Oğlumdan ayrılmam, ayrılamam, maazallah(13) ölürüm!”
“O zaman sana ısrarcı değiliz. Düşün. Bu bayram geçsin. İyi bayramlar şimdiden. Annemlere el öpmek için ne zaman gelirsiniz? Biz de orada olalım, bayramlaşalım, kucaklaşalım, düşünceniz ne olursa olsun…
Belirli bir iş düzenimiz olmadığından, biz karı-koca oruç tutamadık. Bu nedenle eğer kabul ederseniz, fidyelerimizi(14) ve babamlar gibi fitrelerimizi(14) de size vermek isterim.”
“Allah razı olsun, Allah kabul etsin beyim!”
“Kahve için teşekkürler. Sağlıkla kalın. Haydi hatunum, marketten uzaklaştığımız fazla belli olmasın, hemen dönelim!”
Elini cebine attı Mehmet ve Hüseyin’e döndü;
“Cebin nerede bakayım? Hah! Bu sana borç. Annen sana bayramlık alsın, elimizi öpmeğe öyle gel! Haydi, şimdi Allahaısmarladık!”
Bayram arzuladıkları, istedikleri gibi geçmiş, Hümeyra kabul ettiğini söylemişti.
Hümeyra, dedenin bildiği huysuzluğundan, Mehmet’lerinse aile mahremiyetlerinden(15) çekindiği için evini değiştirmeyi düşünmemişti. Karınca kararınca(16) nasıl plânlandılarsa Tuğba’ya öyle bakacak, yedirecek, içtirecek, gezdirecekti. Okulda olmadığı zamanlar Hüseyin’in de özellikle Tuğba için kendisine yardım edecek olmasına güveniyordu.
Onlar oynayıp eğlenirlerken kendisi de yapması gerekenleri yapacak, geceleri ve gündüzleri hiç belli olmayan Melisa-Mehmet çifti için elinden gelenin tümünü esirgemeden yerine getirecekti. Çünkü kendi hayatları düzene girmişti. Yaşamdan ek olarak bekledikleri hiçbir şey yoktu.
Bazen analı-oğullu Tuğba’yla İbrahim Dedeyi ve İclâl Nineyi ziyarete de gidiyorlardı onları mutlu etmek için ve ana-oğul hiçbir seferlerinde boş dönmüyorlardı. Mahcup oluyordu(17) devamlı desteklenmekten.
Sırf bu bakımdan gitmemeyi düşünmesine rağmen, gerek dedenin, gerek ninenin ve gerekse de Tuğba’nın silâhla tehdit edercesine ricalarını, isteklerini, dileklerini kırmak içinden geçmiyordu bile.
Bu nedenle dede ve nine, Tuğba ve Hüseyin’le sevgi tezahüratlarını(18) üleşirlerken o da elinden geldiğince yapması gerekenleri yapmağa çalışıyor, oturduğu apartmanın temizliğini de kalmalarının karşılığı olarak aksatmamaya gayret ediyordu.
Günlerden bir gün yönetici karşısına dikilmişti;
“Temizlikler eskisi gibi olmuyor, hem artık başka işin de varmış, bu nedenle komşuların ısrarları ile karar aldık, ev kirası ödeyeceksin, elektrik-su-doğalgaz paralarını da kendin karşılayacaksın. Eğer yeni birini bulursak evi boşalt ve boşalttığın tarihe kadar olan aidatlarını da öde!”
Üzülmüş, hüzünlenmişti Hümeyra. Bir süre gizlemeğe çalıştı sıkıntısını. Melisa da, Mehmet de zeki insanlardı. Hissetmişlerdi bir şeylerin olduğunu. Melisa zorladı Hümeyra’yı olan-biteni anlatması için.
Hatta tehdit etti ve öğrenmesi gerekenleri öğrendi.
“Görüyorsun hamileyim. Tuğba’ya iyi baktığın için ikinci bebeği düşündük. O nedenle Mehmet’e söyleyeceğim. Hemen yarın özel eşyalarınızı ve hatıra değeri verdiklerinizi toplayın ve derhal bize taşının…
Odanız hazır, biliyorsun ve hiçbir itiraz dinlemiyorum, getirdiklerinizle ve vereceklerimizle odanızı düzenleyip analı-oğullu çekinmeden, ezilip büzülmeden, üzülmeden bizimle birlikte yaşayacaksınız!”
“Ama hanımım tanımıyorsunuz ki bizi, hırlı mıyız, hırsız mıyız, soylu muyuz, soysuz muyuz, uğurlu-kademli miyiz, uğursuz muyuz?”
“Ben bir süredir tanıyorum sizi, ama annem-babam yıllardır. Ben de annem babam da evimizin anahtarlarını verdik, evi sana emanet ettik, arkamıza bakmak gereğini bile hissetmedik…
Hem Tuğba da, bizler de sizlere alıştık. Sizsiz olmayı, kalmayı düşünmüyorum. Hem sen artık bu evin bir ferdisin, hizmetlisi, hizmetçisi değil. Üstelik bu ikide bir ‘Hanımım!’ demen de usanç verdi bana. Büyüğümüzsün, bundan böyle bana ‘Melisa’ kocama da ‘Mehmet’ diyeceksin, tamam mı? Hüseyin ne isterse onu söylesin, ona hiçbir şekilde ısrarım yok!”
“Olur mu hanımım, ben aciz(19) kulunuz…”
“Sen sadece Tanrının kulusun. Hiç kimse dünya yaşamında Tanrı olamaz, haydi söyle bakalım ismimi!”
“Melisa…” sonunu getirememişti, Melisa dudaklarını kapatmıştı eliyle.
“Bu kadar işte! Şimdi evinize gidin, yarın Mehmet, akşam işten dönerken veyahut da istediğiniz vakitte uğrar bavullarınızı ve ne hazırladıysanız arabasıyla onları alır, beraberce getirirsiniz.”
“Zahmet olmasın hanımım, yani Melisa!”
“Hâlâ duruyor musunuz? Doğru eski evinize, hemen, hem bir daha dönmemek üzere!”
Sabah olunca tekrar eve gelmişlerdi Hüseyin ve Hümeyra, Tuğba’yı görmek ve kendisiyle beraber hazırlıklarını yapmak için.
Çünkü ayrıldıkları akşam Tuğba söze karışmak istemiş;
“Ben de Hüseyin ağabeyle gidebilir miyim?” demişti. Annesi de;
“Onlar ‘Hayır!’ demezlerse tabii!” demişti.
Hüseyin Tuğba’nın elinden tuttu, her zamanki gibi annesinin yanında caddeden uzak olarak yürümeğe başladılar, hem hepsi el ele.
“Şu lâzım olur, bu gerekli, bu lüzumlu, bundan vazgeçemem” derken iki bavul ve bir koliye sığdırmışlardı götürmeleri gerekenleri.
Hümeyra yöneticinin kapısını çaldı, cüzdanını açarak, tüm kapıların anahtarlarıyla birlikte.
“Evi boşalttım efendim. Şunlar da bende olan evin ve apartmanın tüm kapılarına ait anahtarlar. Hesabınız ne ise kira, aidat, elektrik, su, doğalgaz falan ödeyeyim ki kovduğunuz gibi küfretmeyin arkamdan!”
“Bu kadar çabuk? Yanlış anladın kızım. Karar benim değil, tüm komşuların. Hiç borcun yok. Bir şey çıkarsa ben öderim.”
“Gerek yok efendim. Bir şey çıkarsa karşı 11 numaralı apartmandaki 11 Nolu dairedeki dedeye haber bırakırsanız, borcum ne ise gelir, öderim.”
“İyi düşündün mü?”
“Hem de yalnızca bir dakika!”
“O zaman hayırlısı olsun, ne diyeyim?”
“Hiçbir şey demeyin efendim!”
Sırtını döndü Hümeyra, üstelik “Allahaısmarladık!” bile demeden. Mehmet’i beklemektense taksi çağırma düğmesine bastı ve çocukların ellerinden tutarak onları uysalca arka sıraya oturtturduktan, kendisi de bagajları yükledikten sonra ön tarafa oturdu.
Arkasına bir daha bakmadan şoföre “Yürüyelim kardeş!” dedi ve uzaklaştı oradan. Güçlü, ya da güçlü olduğunu sanan insanların, mağdur(20) birine karşı fırsatı değerlendirme arzu ve çabaları gücüne gitmişti çünkü.
Melisa o gün her nedense izinliydi, onların eve hemen ve erkence dönmelerine hayret etmekle beraber, sevinmişti de.
Odalarında tek sorun yatacakları yataktı. Daha doğrusu Hüseyin’in eve geldiğinde çok zaman yattığı, hatta onu çok sevdiği için Tuğba ile koyun koyuna paylaştığı kanepe vardı da, Hümeyra’ya ayrıcalık gerekti.
Ve o da bir telefonla hallolmuştu. Mehmet ona bir açılır kapanır yatak hediye etmişti gönülden. Sırası geldiği için söylenmesinde yarar vardı; küçük yaşlarına rağmen Tuğba ve Hüseyin ağabey-kardeş gibi birbirine o kadar bağlanmışlar, o kadar yakınlaşmışlardı, el ele idiler, hatta Tuğba çok zaman yatağını terk edip Hüseyin ağabeyinin koynuna sokuluyordu.
Günler sıkıntısız geçmeye başlamıştı bir süre. Eski yönetici çıkmıştı bir gün karşısına; “Biz ettik, sen etme!” dercesine.
Eskisi gibi tüm giderleri apartman ödeyeceği gibi, ayrıca maaş da vereceklerdi kendisine asgari ücretten.
Hani bir söz vardı; “Geçti Bor’un Pazarı…” diye. Ama terbiyesi müsaade etmezdi ki bu sözü söylemesine. Hele ki kendisine geri dönüşün asıl sebebini öğrendikten sonra.
Yönetici, Kat Maliklerinden rica etmişti; “Yapan olur mu?” diye. Kimi sosyetesinden(21), kimi utancından, kimi ücretin azlığından dolayı kabul etmemişlerdi. Edenlerin istekleri ise neredeyse “Anasının nikâhını istercesine” uçuktu(22).
Dışarıdan buldukları da hem asgari ücrete, hem o kümes gibi eve razı olmadıkları gibi, sigorta, ikramiye, yol ve yemek parası, bayram harçlığı, haftada iki gün tatil gibi bir sürü isteklerle gelmişlerdi, yirmi daireli apartman için.
Aidat bile ödemekte sıkıntı çeken apartman sakinleri için bu taleplerin karşılanması mümkün değildi.
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste, aheste!” diye bir söz vardı. Garibin(23) yoksulluğundan, mağduriyetinden(20), belini doğrultma arzusundan faydalanmak, onu bazı şeylere mecbur bırakmak yerine, makul(24), mantıklı(24) ve insaflı davranmak çok zor bir şey mi olmalıydı?
Yönetici de Kat Maliklerinin aşırı istek, umursamazlık, aidat ödentilerinin toplanması sorunlarıyla, tavırlarından bıkmış ve kimse yöneticiliğe talip olmayınca Karar ve Gelir-Gider Defterleriyle istifa dilekçesini Sulh Mahkemesine sunmuştu. “Elle gelen düğün-bayramdı” kendisi için de.
Bundan sonra olacaklar ne Hümeyra’yı ne de eski yöneticiyi ilgilendirmiyordu, hem de hiç. Ne demişti atalarımız: “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır!”
Melisa ve Mehmet’in dünyalarına Tuğba’dan sonra Tuğçe adını verdikleri kızları girmişti. Belirli bir süre sonra annesi görevi başına dönmek zorunda kalınca Tuğçe’ye de bakmak tamamen Hümeyra’nın görevleri içine girmişti.
Ama yükü hafifti, geçen zaman sonrasında Tuğba da Hüseyin de okullarına başlamışlardı, okula el ele gidiyorlardı.
Dönüşlerinde Tuğba, Hüseyin ağabeyini biraz bekliyor, yine beraberce dönüyorlardı evlerine. Tuğba’nın okulunun Anaokulu olduğunu söylemeye gerek yok. Tuğba, Hüseyin ağabeyinin de “Baba okuluna” gittiğini düşünüyordu.
Öyle ya evlerinde hem anne, hem de baba vardı, herhalde onlar da yaşları küçükken ana ve baba okullarına gitmiş olmalıydılar!
Bu arada Allah’ın ilâhi takdiri huysuz İbrahim Dede alıp başını gitmişti, karısını da bekleyeceğini vaat ederek. Bu nedenle de İclâl Teyze de kızının evine gelmiş, evine dönemediği zamanlar odalarının misafiri olmuştu Hümeyra ve Hüseyin’in ve çok zaman Tuğba’nın da.
Anneanne yalnızlığını bahane ederek önce Hümeyra ile küçük bebeği, sonra Hüseyin ile Tuğba’yı da istemişti yanına. Olacak şey değildi istekleri. Annelerini ikna etmeleri zor olmuştu. Sonrasında karar vermişlerdi.
Anneannenin evi kendi evlerine göre de, kendisine göre de çok büyüktü. Odaların hepsi boştu, hele ki yatak odası. Eşini kaybettiğinden beri İclâl Hanım o odaya hiç girmemiş, misafir odasındaki kanepe üzerinde yaşamaya çalışmıştı yalnızlığını.
İclâl Hanımın oturduğu ev kendisinindi, Melisa’nın yaşadığı eve ise kira ödüyorlardı. Taşınmaya karar verdiler.
Atalarımız; “Taş, taş üstüne olur da, ev, ev üstüne olmaz!” demişlerdi. Bu nedenle Melisa ve Mehmet evlerindeki bir sürü eşyayı fakir-fukaraya dağıtmışlardı (daha doğrusu dağıtmak zorunda kalmışlardı).
Bu dağıtımda Cami Hocasının katkısını inkâr etmek yanlışlık olurdu. Ve sonunda kalanlarla yeni evlerine yerleşmişlerdi.
Başlangıçta Hümeyra, Hüseyin ve Tuğba aynı odayı paylaşmak zorunda kalmışlardı.
Anneanne hem kocasının hasretliğine, hem öylesine rahatlığa, kim bilir belki de öylesine sıkıntıya tahammül edememiş, ikinci yılın neredeyse sonlarına doğru kocasının ardından kocasına katılmak için “Velbasübadelmevt!(25)” demişti.
Bu arada bakımlarının kolaylığını düşünen ve güvenen aile iki kızdan sonra bir oğlan çocuğa özlem duymuşlardı. Melisa gene hamileydi.
Evet, gerçekten oğulları olmuştu, gökten nurlar yağmış ve ona da ablalarıyla uyumlu olsun, nurlarla yağıp geldi diye “Tuğra” adını koymuşlardı.
Tuğba bir kere daha abla olmuş, anneanneyi kaybetmeleri nedeniyle Hüseyin ve Hümeyra’dan odasını ayırmış, kız kardeşi ile birlikte aynı odada kalmağa başlamıştı.
Günler, haftalar, aylar ve seneler engellenemeyen ritmiyle geçiyor insanlar da büyüyorlardı. Tuğba ve Hüseyin’in de büyüdüklerini söylemeye gerek yok. Amma...
Tuğba’nın her gün bilmediği sorular, konular oluyor, Hüseyin ağabeyine soruyordu öğrenmek için. Hüseyin ağabeyi de her gün “Bilemediği sorular olsun, sorsun, öğreteyim!” diye onun yolunu gözlüyordu.
Bir gün bir ders yoğunluğunun sonunda oğluyla Tuğba’nın, hiç kimseden çekinmeden koyun-koyuna salonun kanepesinde uyuduklarını görünce bir münasip zamanda, bir münasip dille(!)
“Kocaman çocuklar olduklarını, ağabey-kardeş de olsalar böyle uluorta beraber yatmalarının uygun olmadığını anlatmağa” çalıştı Hümeyra oğluna.
Sessizce dinlemişti annesini Hüseyin. Ve o günden sonra bir daha asla salon kanepesinde beraber görünmemişlerdi.
“Ateşle-barut yan yana olamazmış!” Lâf ola beri geleydi.
“Basbayağı, pekâlâ durabiliyorduk işte!” diye söylendi kendi kendine.
Bu kere Hüseyin gider olmuştu Tuğba’nın odasına, Tuğçe’nin yüksek müsaadeleriyle. Ama onun da “Ağzında bakla ıslanmamış!” Annesine iletmişti olanı-biteni. Melisa’da aynı Hümeyra gibi anlatmağa çalışmıştı artık büyüdüklerini…
Tuğba;
“O kadar çok seviyorum ki Hüseyin ağabeyimi, okula beraber gitmek, beraber ders çalışmak yetmiyor bana. İnşallah büyüyünce dedem gibi benden önce ölmez, ben önce öleyim isterim, çünkü o olmazsa yaşayacağımı hiç sanmıyorum!” demişti annesine, neredeyse bacak kadar çocuk…
Annesi konuyla ilgili olarak ısrarcı olmamış, bu sevginin yüceliğine saygı duyması gerektiğini hissetmişti…
Üniversiteye başlamıştı Hüseyin. Akıllı, cesur, ataktı. Ataklığını sadece bir konuda yaşayamıyor gibiydi, ta çocukluğunun beraberliğini yaşadıkları günlerde doğan, gün geçtikçe birikip büyüyen, yılların ertesinde gitgide büyüyen sevgisiyle.
O gizliydi, gizli olması da gerekliydi. Gönlünde, ruhunda, kalbinde kendine bile itiraf etmiyor, edemiyor, çekiniyordu.
Hem zor olan sahip olamayacağın birini, yani Tuğba’yı sevmekti(26). “Ekmeğini yediği yere nankörlük etmek” aklının ucundan bile geçmemesi gereken bir şeydi.
Bir gün Melisa, Tuğra’yı Hümeyra’ya teslim etmiş, televizyon seyrediyorlardı. Başlayacak filmin anonsu, fragmanı(27) yahut da başlangıcı hoşlarına gitmiş olmalıydı ki Melisa Tuğçe’ye;
“Film güzele benziyor, ablanla, ağabeyini de çağır, dersleri bittiyse de, bitmediyse de gelsinler, yarın nasıl olsa Cumartesi, yarın bitirirler derslerini.” demişti.
Tuğçe odaya girdiğinde onları yan yana ders çalışırken görüp filmi seyretmeleri için annesinin çağırdığını söyleyince Hüseyin;
“Seni gidi fındıkkıran(28)” diye Tuğçe’yi kucağına kaldırıp, sıkı sıkıya sarılarak yanaklarından öpmüş ve nefesini içine çekerken;
“Mis kokulu kardeşim benim, hemen geliyoruz!” dedi.
Salona gelip birisi Mehmet’in, diğeri Melisa’nın yanına oturmuştu. Tuğçe tekli koltuklardan birine oturmuş ayak ayak üstüne atmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş ciddi bir şekilde filmi seyretmeğe başlamıştı. Film bir aile atmosferinde normal düzende ilerlerken birden;
“Anne, baba! Hüseyin ağabeyimle Tuğba ablam da büyüdüklerinde evlensinler, isterseniz!” dedi Tuğçe, küçücükken büyüyen, büyümeden büyüyen çocuk.
Duymuştu bir şeyler, okumuştu, seyretmişti, ama bilmiyordu. Buna rağmen aklına geldiği gibi söylemişti işte.
Anne-baba birbirine ve Hüseyin ile Tuğba da kanepenin iki tarafından başlarını eğerek birbirlerine baktılar.
Suskunluk egemendi ortama, sadece televizyonun sesi duyuluyordu. Birden;
“Doğru söze ne denir ki?” sözü dolaşıverdi ortalıklarda, kimin söylediği belli olmayan…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İclâl; Büyütme, saygı gösterme, ikram. Büyüklük, azamet, kudret, kuvvet. Ağırlama, ikram. Büyüklüğünü kabul edip hürmet etmek.
Melissa, Melisa, Melis; Bal, Balarısı, tatlı şey, can. Çayırlık. Oğulotu. (Türkçe) (Melis ismi, çok zaman Melisa’nın kısaltılmışı gibi algılanıyor ki, yanlıştır. Çünkü Melis Yunan mitolojisinde geçen bir rahip adıdır sadece ve gerçek anlamı; şişman ve tembel olan, bir şeyi tutan kişidir. Kısaltma olarak düşünülmesi, Melis’in Melisa anlamını yüklenmiş olması mümkün değildir).
Tuğba; Cennette var olduğuna inanılan kökü yukarıda, dalları aşağıda ağaç. Güzellik, iyilik, hoşluk.
Tuğra; Osmanlı padişahlarının imza yerine kullandıkları, özel biçimi olan mühür. Metal paranın resimli yüzü, tura.
Hümeyra; Aklık, beyazlık.
Tuğçe; Cennetteki Tuğba ağacının dallarına verilen isim.
(1) Zımbacık Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak da kullanılmaktadır. (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.
(2) Anons; Duyuru. Bir durumu, bir haberi sesli bir biçimde bildirme.
(3) Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, kendinden umulmayacak işleri yapan kişi anlamında kullanılan bir deyim.
(4) Stant; Bir sergide, bir fuarda, bir markette sergilenen ürünler için ayrılmış yer.
(5) Muhannet; Alçak, korkak, namert, içten pazarlıklı, sadist.
(6) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.
(7) Senaryo; Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metin. Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için uydurulan yalan.
(8) Pörsümek; Gevşeyip sarkmak, sasılaşmak.
(9) Hikmet; Bilinmeyen, gizine akıl erdirilemeyen neden.
(10) Seğirmek; Vücudun bir yerinde deri altındaki kasların deriyle birlikte hafifçe oynaması.
(11) Tasvip Etmek; Bir düşüncenin ya da davranışın doğru, uygun, yerinde olduğunu belirtmek, onu uygun bulmak, onamak.
(12) Promosyon; Bir malı geniş kitlelere tanıtmak ve o malın sürümünü sağlamak amacıyla yapılan çalışmalar.
(13) Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” anlamındadır.
(14) Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.
Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.
(15) Mahremiyet; Gizli olma durumu, gizlilik.
(16) Karınca Kararınca (Karınca Kaderince); Az da olsa elden geldiğince.
(17) Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
(18) Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
(19) Aciz; Beceriksiz. İktidarsız. Kuvvetsiz. Güçsüz. Yapma becerisi ve gücü olmayan.
(20) Mağdur; Kendisine haksızlık edilmiş olan.
Mağduriyet; Mağdur olma durumu.
(21) Sosyete; Bir topluluktaki gelir düzeyi yüksek ve kendilerine özgü yaşam biçimleri olan topluluk. Toplum, cemiyet.
(22) Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.
(23) Garip; Aile ocağından uzakta, kimsesiz, gurbette yaşayan, doğduğu yerlerden ayrı düşmüş, yabancı.
(24) Makul; Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mantıklı; Akla ve mantığa uygun olan ve bu şekilde davranan.
(25) Velbasübadel mevt (Ve’l-ba’sü ba’del-mevt hakkun…); Ölümden sonra diriliş haktır/gerçektir.
(26) Zor olan, sahip olamayacağın birini sevmek… Pınar Fulya ÖZORHAN
(27) Fragman; Bir sinema filmini tanıtan film parçası. Tanıtma filmi.
(28) Fındıkkıran; İşveli, şuh, baştan çıkarıcı. Fındık, ceviz gibi kabuklu yemişlerin kabuğunu kırmaya yarayan penseye benzer metal araç.